Allame Tabatabai:

Hiç şüphesiz Ehl-i Beyt Mektebi mensuplarının tüm asırlar boyunca dışlanmasına ve hakarete uğramasına sebep olan konulardan biri de mut’a nikâhı (geçici evlilik) konusudur. Biz de bu düşünceyle bu konunun İslam’daki yerini inceleyen bir araştırma yayınlamayı uygun gördük. Acaba bu konu İslam’da var mı, yok mu?
Eğer varsa neden bazı kişilerin kendi şahsi yorumlarından dolayı yüz binlerce ve hatta milyonlarca insanın her asırda İslam’ın haram saydığı kötü yollara (zina, istimna, inziva ve bunlardan kaynaklanan ruhsal ve psikolojik rahatsızlıklara) düşmesine ve günaha sürüklenmesine sebebiyet verdiklerini irdelemek istedik.
Ehl-i Beyt Haber Ajansı ABNA-
Sahip olduğunuz cariyeler müstesna evli kadınlar (ile evlenmeniz) da haram kılınmıştır. Allah’ın farz kıldığı hükümlere bağlı kalın. Bunun dışında kalanı iffetli olmak, zina etmemek üzere mallarınızla aramanız size helâl kılındı. O hâlde, ne zaman onlarla muta nikâhı yaptınızsa, (ona karşılık kesilen) ücretlerini bir farz olarak (kararlaştırılmış şekilde) verin. Mehir kesiminden sonra, (ücret veya süre hususunda) karşılıklı anlaşmanızda size bir günah yoktur. Allah, hiç şüphesiz bilendir, hikmet sahibidir. (Nisa Suresi, Ayet: 24)
Biliyoruz ki yaratılış düzeni, insan türünden fertlerin bekası yolu ile insan türünün bekasını istemiştir. Bu beka Allah’ın dilemesi ile sınırlıdır. Bu amaca ulaşabilmek için insan bünyesi üreme cihazı ile donatıldı. Bu cihaz insandan ayırdığı parçaları eski insanın yerini alacak yeni bir insan olarak yetiştiriyor. Böylece türün zinciri kesintisiz olarak uzayıp gidiyor.
Bu cihazı çalışmaya ve üretmeye sevk etmek için de insan bünyesine şehvet gücü yerleştirildi. Bu gücün etkisi ile erkek ile dişinin her biri öbürüne karşı ilgi duyar, birbirine sahip olup ilişki kurmak üzere bu gücün çekimi devreye girer. Sonra bu iş akılla olgunluğa kavuşur. Akıl, yaratılış düzeninin özendirdiği bu yolun bozulmasını, yanlışa saplanmasını önler.
Hilkat düzeni fonksiyonu konusunda titiz, insan türünün sürekliliğinden ibaret olan amacı konusunda ısrarlıdır. Ama bu titizliğin aynısını erkek ile dişi arasındaki ilişkilerde ve insan zümrelerinde göremeyiz. Bu yaratılış gayesine ulaşma azmi fertlerde sürekli olarak görülmez, ancak çoğunlukla bir ilk adım olarak görülür. Buna göre her evlilik çocuk yapmaya vardırmaz. Her cinsel ilişki için de aynı şey söylenebilir. Her cinsel ilişki eğilimi, bu sonucu meydana getirmez. Her erkek, her kadın ve her evlilik zorunlu olarak bu zevke varmaz ve çocuk edinme arzusuna varmaz. Bunlar ancak çoğunlukla görülebilecek gelişmelerdir.
Yaratılış cihazı insanı evlenmeye çağırır. Amacı, şehvet yolu ile çoğalmaktır. İnsana bağışlanmış olan akıl ise bu isteğe nefsin korunmasını ve sakınmasını ekler. Bu sakınma, hayatın mutluluğunu bozan, ailelerin temellerini yıkan ve neslin çoğalmasının önünü kesen fuhuştan ve zinadan kaçınmaktır.
Bu birleşik fayda, yani çocuk edinme faydası ile fuhşun sızmasını engelleme faydası, İslâm’da evliliğin temeli olan, çoğunluğa dayalı dayanaktır. Yalnız çoğunlukla olma durumu dayanağın hükümlerindendir. Konuları için konmuş olan hükümler ise, sadece sürekli olmayı kabul ederler, çoğunluğa dayalı olmakla yetinmezler.
“Evlenme veya cinsel ilişki caiz olup olmama bakımından amaca ve dayanağa bağlıdırlar.” demek doğru değildir. Böyle düşünmenin devamı şöyle gelir: Çocuk edinme niyeti ile yapılmayan evlilik caiz değildir. Kısır çiftlerin evlilikleri caiz değildir. Aybaşı olmayan yaşlı kadınlarla evlenmek caiz değildir. Küçük yaştaki kızlarla yapılan evlilik caiz değildir. Zina eden erkeğin evliliği caiz değildir. Hamile kadın ile cinsel ilişkide bulunmak caiz değildir. Meni akıtmaksızın yapılacak ilişki caiz değildir. Aile yuvası oluşturmaksızın evlilik yapmak caiz değildir. …caiz değildir. …caiz değildir.
Aslında nikâh, kadın ile erkek arasında meşru bir sünnettir. Onun sürekli hükümleri vardır. Daha önce belirtildiği gibi bu meşru sünnetle kamuyla ilgili çoğunluk üzere kurulu bir maslahat korunmak istenmiştir. O hâlde, dayanağının gerçekleşip gerçekleşmemesine bağlı olan ve dayanağı gerçekleştirmeyen evli fertleri veya evlilik hükümleri engellenecek olan bir meşru sünneti geçerli kılmak anlamsızdır.
“O hâlde, ne zaman onlarla mut’a nikâhı yaptınızsa, ücretlerini bir farz olarak verin.” Bildiğim kadarıyla ayetin orijinalindeki “bihi” zamiri, “Bunun dışında kalanı… Size helâldir.” ifadesinin delâlet ettiği şeye dönüyor. Bu da “neyl=ulaşmak” veya o anlama gelen durumdur. O zaman ayetin başındaki “ma” edatı vakit bildirmek için ve “minhunne” ifadesi, “istamta’tum” ifadesi ile bağlantılı olur. Böyle olunca bu ifadenin anlamı ‘Ne zaman mut’a yaparak onlardan yararlandınızsa, ücretlerini farz olarak verin.” biçiminde olur.
Bunun yanı sıra ayetteki “ma” edatının mevsule ve “istamta’tum” ifadesinin sıla cümlesi, “bihi zamirinin ism-i mevsule dönük olması ve “minhunne” ifadesinin mevsulun açıklaması olması da mümkündür. O zaman anlam “Kendilerinden yararlandığınız kadınların ücretlerini farz olarak verin.” şeklinde olur.
“Femestamta’tum” cümlesi daha önceki ifadeyle ilgili bir ayrıntılandırmadır. Çünkü başında bu anlamı veren “fa” harfi vardır. Bu cümle hiç şüphesiz parçayı bütüne, cüz’îyi küllîye dayandıran bir ayrıntılı açıklamadır. Çünkü “iffetli olmanız ve zina etmemek üzere mallarınızla aramanız” ifadesi, yukarda açıklandığı üzere, hem nikâhlıda, hem de cariyede ulaşılan şeyi içeriyor. Böyle olunca, “O hâlde, ne zaman onlarla mut’a nikâhı yaptınızsa, ücretlerini bir farz olarak verin.” ifadesini bir önceki cümleye uzantı yapmak, parçayı bütüne veya bazı cüz’î bölümleri, bölümlere ayrılmış küllî ve bütüne bağlamak türünden olur.
Bu ayrıntılandırma üslûbu, Kur’an’da çok kullanılır. Meselâ şu ayetler gibi: “Sayılı günlerde oruç tutmanız farz kılındı. O hâlde içinizden kim hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca sonraki günlerde oruç tutar.” (Bakara, 184) “Dinde zorlama yoktur. Doğruluk ile sapıklık birbirinden ayrılmıştır. O hâlde kim tağutu reddederek Allah’a inanırsa kopmaz bir kulpa yapışmış olur.” (Bakara, 256)
Ayette sözü edilen “femes-temte’tum=yararlanma, mut’a yapma” ile mut’a nikâhının kastedildiği şüphesizdir. Çünkü bu ayet Medenîdir ve Peygamberimizin hicretten sonraki döneminin ilk yarısında inen Nisâ suresinin ayetlerinden biridir. Nisâ suresinin ayetlerinin çoğu bu söylediklerimizin delilidir. Bu nikâh, yani mut’a nikâhı bu dönemde Müslümanlar arasında yürürlükte ve uygulamada idi. Bunda şüphe yoktur. Rivayetlerin hepsi bunun tartışmasız bir gerçek olduğunu ortaya koyuyor. Bu uygulamayı ortaya koyan İslâm olsun veya olmasın, bunun Peygamberimizin gözü ve kulağı önünde yürütüldüğü şüphesizdir. Uygulamanın adı bu, yani mut’a idi. Ondan bu adla söz edilirdi. Buna göre “O hâlde, ne zaman onlarla…
ücretlerini bir farz olarak verin.” ifadesi, kesinlikle bu anlamda kabul edilmesi, ondan bu anlam çıkarılması kaçınılmazdır. Tıpkı Kur’an’ın inişi sırasında Müslümanlar arasında geçerli olan diğer gelenekler ve âdetlerde olduğu gibi. Bu gelenekler ve âdetler bilinen, yaygın isimleri ile anılıyorlardı. Bu isimlerle ilgili hüküm içeren bir ayet inince bu ayetlerde geçen isimler yaygın anlamlarında alınırlardı. Gelen hüküm ister onaylama, ister ret, ister emretme, ister yasaklama biçiminde olsun ilgisi olduğu isimlerin asıl lügat anlamları ile irtibatlandırılmazdı.
Meselâ hac, alış veriş, faiz, kâr, ganimet ve bu türden olan kavramlar gibi. Hiç kimse sözlük anlamını ileri sürerek Beytullah’ı ziyaret etmenin, orayı kastetmek demek olduğunu iddia edemez. Sayılan diğer kavramlarda da durum böyledir. Yine Peygamberimiz (s.a.a) tarafından ortaya konan, arkasından yaygın biçimde kullanılarak sonunda şeriattaki adı ile bilinir hâle gelen namaz, oruç, zekât, hacc-ı temettü gibi şeriat kavramlarında da aynı kural geçerlidir. Bu kavramları ifade eden kelimeler, şeriat tarafından veya şeriat bağlıları tarafından kesinlikle söz konusu anlamlara bağlandıktan sonra onları sözlüklerdeki anlamlarına döndürmenin imkânı yoktur.
Buna göre ayette sözü edilen yararlanmayı mut’a nikâhı anlamına almak zorunludur. Çünkü bu ayetin indiği sıralarda bu ilişki türünün Araplar arasında kullanılan adı bu idi. Bu, böyledir; daha sonra mut’a nikâhının ayetle veya sünnetle neshedildiğini söyleyelim veya söylemeyelim fark etmez; çünkü bu, yerinde incelenmesi gereken ayrı bir konudur. Sözün kısası, bu ayetten anlaşılan şey mut’a nikâhının hükmüdür. Sahabe ve tabiin kuşağına mensup eski dönem tefsircilerden nakledilen yorum da budur. İbn-i Abbas, İbn-i Mesud, Ubeyy b. Kaab, Katade, Mucahid, Suddi, İbn-i Cubeyr, Hasan vb. gibi. Bu yorum Ehl-i Beyt İmamlarının da görüşüdür.
Yapılan açıklamalardan konuyla ilgili bazı tefsircilerin yapmış olduğu yorumun asılsız olduğu ortaya çıkıyor. Yorum şudur: “Buradaki istimta’dan maksat, evlenmektir. Çünkü nikâh ilişkisi kurmak kadından yararlanmaya yönelik bir taleptir.” Bir tefsirci de “istamta’tum” ke-limesindeki “sin” ve “ta” harflerinin tekit için olduğunu ve kelimenin anlamının ‘temetta’tum” biçiminde olduğunu iddia etmiştir.
Mezkûr görüşün tutarsızlığının delili şudur ki; Araplar arasında mut’a nikâhının bu adla yayılması ve bilinmesi bu kelimeyi işitenlerin onu lügat anlamında algılamalarına imkân tanımaz.
Ayrıca kelimeye verilen anlamın doğru olduğu, talep anlamının daimi nikâh ile bağdaştığı ve “istemta’tum” kelimesinin “temetta’tum= yararlandığınız” anlamına geldiği farz edilse bile, bu ifade “onlara ücretlerini verin.” biçimindeki sonuç cümlesi ile bağdaşmaz.
Çünkü me-hir, nikâh akdi yapmakla farz olur. Evlilik teklif yapmayı, akit yapmayı, oynaşmayı, cinsel ilişkiyi vb. şeyleri de kapsamına aldığını kabul ettiğimiz yararlanma talebine ve aynen yararlanmaya da dayanmaz. Mihrin yarısı nikâh akdi ile, öbür yarısı da cinsel ilişki ile farz olur.
Üstelik bu ayetten önce inen ayetler, çeşitli ayrıntıları ile mehir vermenin gerekliliğini geniş biçimde anlatmışlardır. Bu gerekliliği tekrar anlatmanın anlamı yoktur. Söz konusu ayetler şunlardır: “Kadınların mehirlerini (Allah tarafından) bir bağış olarak verin.” (Nisâ, 4) “Eğer bir eşinizi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklü miktarda mal (mehir) vermiş olsanız bile, ondan hiçbir şeyi geri almayın.” (Nisâ, 20) “Kadınlara dokunmadan veya mehirlerini kesmeden kadınları boşarsanız, size bir günah yoktur. Fakat onları yararlandırın; zengin olan kendi gücü, darda olan da kendi gücü oranında… Eğer onlara mehir keser de dokunmadan boşarsanız, kestiğinizin yarısını verin…” (Bakara, 236-237)
Bir tefsirci bu ayetin, yani “O hâlde… ücretlerini bir farz olarak verin.” ayetinin tekit (pekiştirme) amaçlı olduğunu ileri sürmüştü. Bu yoruma verilecek cevap şudur: Bu ayetin öncesindeki ayetler, özellikle “eğer bir eşi bırakıp yerine bir başka eş almak isterseniz…” ifadesinden sonra iki ayete kadar yer alan kısmı son derece kesin ve vurgulamalı ifadeler taşıdıkları için bu ayetin onları pekiştirme amacı taşımasına sebep yoktur.
Nesih meselesine gelince; bazıları bu ayetin “Onlar ki, edep yerlerini korurlar. Yalnız eşleri ve sahip oldukları (cariyeleri) hariç. (Bu iki durumda) onlar kınanmış değillerdir. Şu hâlde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar haddi aşan kimselerdir.” (Mü’minun, 5-7) ayeti ile neshedilmiş olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bazıları ise iddetle ilgili olan “Ey Peygamber, kadınları boşayacağınız zaman bekleme sürelerini gözeterek boşayın.” (Talâk, 1) ayeti ile neshedilmiş olduğunu iddia etmişlerdir. Bazıları ise “Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç temizlenme süresi beklerler.” (Bakara, 228) Çünkü bu iki ayette eşlerin ayrılmaları boşamaya ve bekleme süresine bağlanmıştır. Oysa mut’a nikâhında bunların hiçbirisi yoktur.
Bazıları ayetin “eşlerinizin… geriye bıraktıkları mirasın yarısı sizindir…” (Nisâ, 12) ayeti ile neshedildiğini söylüyorlar. Mut’a evliliklerinde mirasın olmayışını görüşlerine delil gösteriyorlar. Bazıları “Size (şunlar) haram kılınmıştır: Analarınız, kızlarınız…
” (Nisâ, 23) ayetinin bu ayeti neshettiğini söylüyorlar. Çünkü bu ayet evlenme hakkındadır, diyorlar. Diğer bazıları da bu ayetin “o hâlde gönlünüzün rahat ettiği (başka) kadınlardan ikişer, üçer ve dörder evlenebilirsiniz.” (Nisâ, 3) ayeti ile neshedilmiş olduğunu ileri sürmüşlerdir. [Çünkü mut’ada dörtten fazlasıyla da nikâh yapılabilir.]
Bazılarına göre ayet sünnetle neshedildi. Bu doğrultudan da kimileri ayetin Peygamberimiz tarafından Hayber Savaşı yılında, kimileri Mekke’nin fethedildiği yıl, kimileri veda haccında Peygamberimiz tarafından neshedildiğini söylerlerken, kimileri de bu uygulamanın önce serbest bırakıldığını, sonra iki veya üç defa yasaklandığını, en son kesinleşen hükmün yasaklanma hükmü olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Bu ayetin Mü’minun suresindeki ayetle neshedilmiş olması iddiası hakkında söylenecek söz, Mü’minun suresindeki ayetin neshetmeye el-verişli olmadığıdır. Çünkü o ayet Mekke döneminde, mut’a evliliği ile ilgili ayet ise Medine döneminde inmiştir. Mekke döneminde inen bir ayet, Medine dönemindeki bir ayeti neshedemez.
Üstelik mut’a işlemini nikâh ve kendisiyle mut’a yapılan kadını eş saymamayı kabul etmiyoruz. Bu konudaki Peygamberimizden gelen haberler ve sahabeler ile tabiinin bu işleme nikâh adını vermiş olmaları onu nikâh saymamaya engeldir. Bunu nikâh saymanın, miras ve boşama vb. şeyleri gerektirdiğini ileri sürerek onu nikâh saymamaya ilişkin gerekli cevap verilecektir.
Bu ayetin miras ayeti ile boşama ayeti ile ve evlenilebilecek kadınların sayısına ilişkin ayetlerle neshedildiğini ileri sürenlere verilecek cevap şudur: Bu ayetler ile mut’a ayeti arasındaki ilişki nesheden-neshedilen ilişkisi değil, genel-sınırlı veya mutlak-kayıtlı ilişkisidir. Meselâ miras ayeti kalıcı ve geçici nikâhlı bütün eşleri içerir. Fakat sünnet bu ayetin içeriğinin bir bölümünü dışarıda bırakarak onu sınırlar. Sünnetin dışarı çıkardığı bölüm geçici nikâhlı eşlerdir. Boşama ayeti ile eşlerin sayısını sınırlayan ayet hakkında söylenecek söz de aynıdır. Bu açık bir husustur. Bu ayetlerin neshedici olduklarına ilişkin iddia, her hâlde bu iki ilişki türünü birbirinden ayırt edememekten ileri geliyor.
Evet; bazı fıkıh usûlü bilginleri, eğer sınırlı kapsamlı bir ayetin arkasından olumlu veya olumsuz olarak ona zıt genel kapsamlı bir ayet gelirse, geniş kapsamlı ayetin sınırlı kapsamlı ayeti neshedeceğini ileri sürmüşlerdir.
Bu görüş yerinde anlatıldığı üzere zayıf olmakla birlikte bizim üzerinde konuştuğumuz meseleye uymuyor. Çünkü genel kapsamlı olan boşama ayeti Bakara suresindedir. Bakara suresi mut’a ayetini de içeren Nisâ suresinden önce Medine döneminde inmiş ilk suredir. Evlenebilecek eş sayısına ilişkin ayet de Nisâ suresinde ve mut’a ayetinin öncesinde yer almıştır. Miras ayeti de mut’a ayetinden önce aynı siyak içinde ve aynı surededir. Yani bütün bu durumlarda sınırlı kapsamlı mut’a ayeti, genel kapsamlı ayetten sonra geliyor.
Bekleme ve iddet süresine ilişkin ayetin bu ayeti neshettiği iddiasına gelince, bu iddianın asılsızlığı daha da açıktır. Çünkü bekleme süresi (iddet) hükmü, sürekli nikâhta olduğu gibi geçici nikâhta da geçerlidir. Yalnız süresi farklıdır. Bu farklılık sınırlayıcı sayılır, neshedici kabul edilmez.
Mut’a nikâhı ayetinin yasak evliliklere ilişkin ayetle yasaklandığını iddia eden görüş ise, şu iki sebepten dolayı bu görüş bu tür görüşlerin en şaşırtıcı olanıdır. Birinci sebep şudur: Yasak evlilikleri sayan ifade ile mut’a nikâhına delil olan ifade birbirine bağlı bir bütündür. Mut’a nikâhına delil olan ifadenin önce olduğu nasıl farz edilecek,
sonra da bir sözün baş tarafının uzantısını neshettiği nasıl ileri sürülecektir? İkinci sebep de şudur: Bu ayet hiçbir yönü ile sürekli olmayan eşliği açıkça ve net bir dille yasaklamıyor. Ayet önce erkek için evlenilmesi yasak olan kadın zümrelerini sayıyor. Sonra da nikâh veya cariye edinme yolu ile elde edilmesi caiz olan kadınları açıklıyor. Daha önce dediğimiz gibi mut’a nikâhı nikâh olduğu için bu iki mesele arasında karşıtlık ilişkisi yoktur ki, neshedilme söz konusu olsun.
Evet. Kimileri şöyle diyor: “Bunun dışında kalanı ihsân=iffetli olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla aramanız size helâl kılındı.” İfadesi, diğer kadınların helâl olmasını mehirle ve “ihsân” ile zinaya bulaşmamakla kayıtlandırıyor.
Geçici nikâhta “ihsân” yoktur. Nitekim mut’a nikâhı yapan bir erkek “ihsân” şartını yerine getirmiş sayılmadığı için eğer zina işlerse recm edilmez. Bu durum bu ayette mut’a nikâhının kastedilmiş olması ihtimalini ortadan kaldırır.
Bu itiraza daha önce değinilen şu karşılık verilir: “ihsân ve zina etmemek üzere” ifadesinde geçen “ihsân” kelimesi, iffetli olma anlamındadır; evli olmak anlamında değildir. Çünkü aynı ifade, hem cariye edinmeyi, hem de nikâh yolu ile evliliği içeriyor. Eğer buradaki “ihsân”ın evli olmak demek olduğu kabul edilse bile evli erkeğin zina suçunun mut’a nikâhlı bir erkeğin zina suçunu Kur’an ile değil, sünnetle sınırlandırdığı sonucuna varılır. Çünkü zaten Kur’an’da recm cezası yoktur. [Recm cezası, sünnetle ispat edilen bir gerçektir.]
Bu hükmün sünnetle neshedilmiş olmasına gelince, bir kere bu nesih, kökünden asılsızdır. Çünkü mütevatir hadislere terstir. O hadislerde hadislerin Kur’an’a sunulması, Kur’an’a ters düşenlerinin reddedilmesi ve Kur’an’ın ölçü alınması emrediliyor. Ayrıca rivayetler bölümünde bu iddiaya cevap verilecektir.
Ayetin Hadisler Işığında Açıklaması
El-Kâfi adlı eserde yazar kendi rivayet zinciri ile Ebu Basir’e dayandırdığı bir rivayette, Ebu Basir’in şöyle dediği nakledilir: “İmam Bâkır’a (a.s) mut’a nikâhı hakkındaki fikrini sordum. İmam bana şu cevabı verdi: ‘Kur’an’da bu konuyla ilgili şu ayet inmiştir: “O hâlde ne zaman onlarla mut’a nikâhı yaptınızsa, ücretlerini bir farz olarak verin. Mehir kesiminden sonra karşılıklı anlaşmanızda size bir günah yoktur.” (Füru-u Kafi, c.5, s.448, h:1)
Yine aynı eserde yer aldığına göre İbn-i Ebu Umeyr, birinin anlattığına dayanarak İmam Sadık’ın (a.s) şöyle dediğini naklediyor: “Kur’an’da ‘O hâlde ne zaman onlarla belirli bir süreye kadar mut’a nikâhı yaptınızsa, ücretlerini bir farz olarak verin.’ şeklinde ayet inmiştir.” (c.5, s.449, h:3)
Ben derim ki: Ayyâşî, ayetin bu okunuş biçimini İmam Bâkır’dan (a.s) naklediyor. Aşağıda geleceği üzere Ehl-i Sünnet alimleri bu okunuş biçimini çeşitli kanallardan Ubeyy b. Kaab ve İbn-i Abbas’a dayandırarak nakletmişlerdir. Her hâlde bu tür rivayetler, ayetin sözel iniş biçimini değil, anlamını kastetmektedirler.
Yine el-Kâfi adlı eserde yer aldığına göre Zürare diyor ki: “Abdullah b. Ümeyr b. Leysi, İmam Bâkır’a (a.s) gelerek kendisine ‘Kadınları mut’a nikâhı ile almak hakkında ne diyorsun?’ dedi. İmam ‘Allah bunu Kur’an’da ve Peygamberin dili ile helâl kıldı. Buna göre bu uygulama kıyamet gününe kadar helâldir’ dedi. Abdullah b. Ümeyr ‘Ey Ebu Cafer, Ömer bunu haram ilan edip yasaklamışken nasıl olur da senin gibi biri böyle der?’ dedi.
İmam ‘O istediği kadar haram kılsın’ dedi. Abdullah b. Ümeyr ‘Ömer’in haram kıldığı bir şeyi helâl kılmandan seni Allah’a sığındırırım’ dedi.” Zürare der ki: “İmam ‘Sen dostunun sözü üzere ol. Ben de Peygamberin sözü üzereyim. Sonra gel de lânetleşelim.
Yani ben doğru söz Allah’ın resulünün sözüdür. Batıl söz, senin dostunun sözüdür. Değilse Allah’ın lâneti benim üzerime olsun, di-yeyim.’ Abdullah b. Ümeyr İmama dönerek dedi ki: ‘Senin karının, kızının, kız kardeşinin ve amcanın kızının bu işi yapmaları hoşuna gider mi?’ İmam Bâkır, karısının ve amcasının kızının söz konusu edilmesi üzerine Abdullah b. Ümeyr’e yüz çevirdi.” (Füru-u Kafi, c.5, s.449, h:4)
Yine aynı eserde yazar kendi rivayet zinciriyle Ebu Meryem’den, o da İmam Sadık’tan (a.s) şöyle rivayet eder: “Mut’a nikâhı, hakkında ayet indiği gibi, Peygamberimiz tarafından bir sünnet olarak da uygulanmıştır.”
Yine el-Kâfi adlı eserde müellifin kendi rivayet zinciriyle Abdur-rahman b. Ebu Abdullah’tan şöyle rivayet ettiği nakledilir: “Ebu Hanife’nin, İmam Sadık’a mut’a hakkındaki görüşünü sorduğunu duydum. İmam, ‘İki mutadan hangisini soruyorsun?’ dedi.
Ebu Hanife ‘Hac müt-‘asını sana sormuştum. Şimdi ise mut’a-i Nisâ=kadınları mut’a yapmak hakkında bana bilgi ver. Bu uygulama doğru mu?’ dedi. İmam ‘Subhanellah! Sen Allah’ın kitabındaki: ‘O hâlde ne zaman onlarla mut’a nikâhı yaptınızsa, ücretlerini bir farz olarak verin.’ ayetini okumadın mı?’ dedi. Ebu Hanife ‘Vallahi, sanki bu ayeti hiç okumamış gibiyim.’ dedi.” (Füru-u Kafi, c.5, s.449, h:6)
Tefsir-ul Ayyâşî’de Muhammed b. Müslim’e dayanılarak verilen bilgiye göre İmam Bâkır (a.s) şöyle diyor: “Cabir b. Abdullah Resulullah’ın (s.a.a) siretinden konuşurken şöyle dedi: ‘Sahabeler Peygamberimiz ile çıktıkları savaşta Peygamber onlara mut’a nikâhını helâl kıldı, onu yasaklamadı.’
Hz. Ali (a.s) bu meselede ‘Eğer İbn-i Hattab’ın (Ömer’in) benden önceki yasaklaması olmasaydı, kötü kişiden [1] başka hiç kimse zina etmezdi.’ dedi. İbn-i Abbas ise şöyle derdi: Yüce Allah ‘O hâlde ne zaman onlarla (belirli bir süreye kadar) mut’a nikâhı yaptınızsa, ücretlerini bir farz olarak verin.’ buyuruyor. Şu adamlar bu uygulamayı inkâr ediyorlar. Oysa Peygamberimiz onu helâl kıldı, yasaklamadı.” (c.1, s.233, h:85)
Yine Tefsir-ul Ayyâşî’de Ebu Basir kanalıyla mut’ayla ilgili olarak İmam Bâkır’dan (a.s) şöyle rivayet edilir: “Mut’a hakkında ‘O hâlde, ne zaman onlarla mut’a nikâhı yaptınızsa, ücretlerini bir farz olarak verin. Mehir kesiminden sonra, karşılıklı anlaşmanızda size bir günah yoktur.’ ayeti inmiştir. Kadın ile aranızda kararlaştırdığınız süre sona erdiğinde sen ona, o da sana artırma yapabilirsiniz. Erkek, kadının rızası ile yeni bir süre için seni kendime helâl kıldım, der. O kadın bekleme süresi dolmadan başkasına helâl olmaz. Onun bekleme dönemi iki aybaşı dönemidir.” (c.1 s.233, h:86)
Şeybani’nin verdiği bilgiye göre “Mehir kesiminden sonra, karşılıklı anlaşmanızda size bir günah yoktur.” (Nisâ, 24) ayeti hakkında İmam Sadık ile İmam Bâkır (her ikisine selam olsun) şöyle diyorlar: “Bu şöyle olur: Erkek kadının ücretini artırır, kadın da onun süresini artırır.”
Ben derim ki: Ehl-i Beyt İmamlarından (hepsine selam olsun) gelen bu anlamdaki rivayetler sayıca çok ve mütevatirdir. Biz bir kaç seçme örnek sunduk. Bu rivayetlerin tümünden haberdar olmak isteyenler hadis kaynaklarına başvursunlar.
Mut’a Ayetinin “İla Acelin Musemma”
Yani “Belirli Bir Süreye Kadar” Şeklinde Olduğunu Bildiren Rivayetlerden Örnekler
Ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, İbn-i Ebu Hatem’e dayanılarak verilen bilgiye göre İbn-i Abbas şöyle diyor: “Mut’a nikâhı İslâm’ın ilk döneminde uygulanıyordu. Erkek yabancısı olduğu bir beldeye gidiyordu. Orada işlerini görecek ve eşyalarını koruyacak kimsesi olmuyordu.
Bu yüzden ihtiyacını karşılayacağı süre içinde, eşyasını gözeteceği ve işlerini göreceği bir kadınla evleniyordu.” [İbn-i Ebu Hatem devamla şöyle der:] “İbn-i Abbas [mut’a ile ilgili] ayeti ‘ne zaman onlarla belirli bir süreye kadar mut’a nikâhı yaptınızsa…’
şeklinde okurdu. Fakat bunu, ‘muhsinîne ğayre musafihîne=iffetli olmak ve zina etmemek üzere’ ayeti neshetmiştir. Bu ayette sözü edilen ‘ihsân’ erkeğin elinde idi. Erkek kadını istediği sürece nikâhı altında tutar, istediğinde onu boşardı.” (c.2, s.139)
Hakim, el-Müstedrek adlı eserinde kendi rivayet zinciriyle Ebu Nadra’dan şöyle rivayet eder: “İbn-i Abbas’a ‘O hâlde, ne zaman onlarla mut’a nikâhı yaptınızsa, ücretlerini bir farz olarak verin.”ayetini okuduğumda, kendisi benim okuyuşumu düzelterek ‘ne zaman onlarla belirli bir süreye kadar mut’a nikâhı yaptınızsa…’ dedi. Ben kendisine ‘Biz bu ayeti öyle okumuyoruz’ deyince bana; ‘vallahi, Allah onu böyle indirdi’ dedi.” (c.2, s.305)
Ben derim ki: Bu rivayeti ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Ebu Nadra’dan ve Abd b. Hamid’den, İbn-i Cerir’den ve İbn-i Enbari’den el-Mesahif adlı eserinde nakletmiştir. (c.2, s.140)
ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Abd b. Hamid ve İbn-i Cerir’e dayanarak kaydettiğine göre Katade, bu ayetin Ubeyy b. Kaab’ın kıraatine göre “O hâlde, ne zaman belirli bir süreye kadar onlarla mut’a nikâhı yaptınızsa, ücretlerini bir farz olarak verin…” şeklinde olduğunu söylemiştir. (c.2, s.140)
Sahih-i Tirmizi’de, Muhammed b. Kaab kanalıyla İbn-i Abbas’tan şöyle rivayet edilir: “Mut’a nikâhı İslâm’ın ilk döneminde uygulanıyordu. Adam tanımadığı bir beldeye geldiğinde kalmayı düşündüğü süre için bir kadınla evleniyordu. Bu kadın adamın eşyasını koruyor, işlerini yapıyordu. Bu uygulama, ‘Yalnız eşlerine ve sahip oldukları cariyelerine hariç…’ (Mü’minun, 6) ayetinin inişine kadar devam etti.” İbn-i Abbas daha sonra şöyle dedi: “Bu iki şık dışındaki bütün cinsel organlar haramdır.” (c.3, s.460, h:1122)
Ben derim ki: Bu rivayet mut’a nikâhı hakkındaki ayetin Mekke döneminde neshedilmiş olmasını gerektirir. Çünkü Mü’minun suresindeki ayet Mekke döneminde inmiştir.
Hakim’in el-Müstedrek adlı eserinde yer aldığına göre Abdullah b. Ebu Melike şöyle diyor: “Ayşe’ye (raziyellahu anha) mut’a-i nisâ yani kadınlarla mut’a nikâhı meselesini sordum. Bana ‘Benimle sizin aranızda Kur’an vardır’ dedikten sonra, ‘Onlar ki ırzlarını korurlar. Eşlerine ve sahip oldukları cariyelerine karşı müstesna… Onlar bunlar için kınanmazlar.’ (Mü’minun, 6) ayetini okudu ve arkasından sözlerini şöyle bağladı: Allah’ın kendisine helâl kıldığı eşin ve mülküne verdiği cariyenin ötesine geçmek isteyenler sınırı aşmış olurlar.” (c.2, s.305)
Mut’a Ayetinin Ayetle Neshedildiğini Bildiren Hadislerden Örnekler
ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Ebu Davud’un Nasih adlı eserine, Ata kanalıyla İbn-i Münzir’e ve Nuhas’a dayanarak yer aldığına göre İbn-i Abbas, “O hâlde, ne zaman onlarla mut’a nikâhı yaptınızsa, ücretlerini bir farz olarak verin.” ayetinin “Ey Peygamber, kadınları boşayacağınızda bekleme sürelerini gözeterek boşayın.” [Talâk, 1] “Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç temizleme süresi beklerler.” [Bakara, 228] “Aybaşı olmaktan ümit kestiğiniz kadınlarınız hakkında eğer şüpheye düşerseniz, onların bekleme süresi üç aydır.” [Talâk, 4] ayetleri ile neshedildiğini söylemiştir. (c.2, s.140)
Yine ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Nasih adlı eserinde Ebu Da-vud, İbn-i Münzir, Nuhas ve Beyhaki, Said b. Museyyib’den şöyle rivayet ederler: “Miras ayeti mut’a nikâhı ile ilgili ayeti neshetmiştir.” (c.2, s.140)
Yine ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Abdurrezzak, İbn-i Münzir ve Beyhaki İbn-i Mesud’dan şöyle rivayet ederler: “Mut’a nikâhı hakkındaki ayet neshedilmiştir; onu talak, sadaka, iddet ve miras ayetleri neshetmiştir.” (c.2, s.140)
Yine ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Abdurrezzak ve İbn-i Münzir Hz. Ali’den şöyle rivayet ederler: “Ramazan orucu, diğer bütün oruçları, zekât diğer bütün sadakaları neshetti. Talak, iddet ve miras ayetleri mut’a nikâhını, Kurban kesmeye ilişkin ayet diğer bütün hayvan kesmeleri neshetti.” (c.2, s.140)
Mut’a Ayetinin Sünnetle Neshedildiğini Bildiren Hadislerden Örnekler
Yine ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Abdurrezzak, Ahmed ve Müslim’e dayanılarak kaydedildiğine göre Sebra Cuheni şöyle diyor: “Mekke’nin fethedildiği yıl Peygamberimiz (s.a.a) mut’a evliliği yapmamıza izin vermişti. Bir gün kabilemizden biri ile dışarıya çıktık. Ben arkadaşımdan daha yakışıklı idim. O biraz çirkin idi. İkimizin de birer hırkası vardı. Benim hırkam eski, amca oğlumunki yeni ve alımlı idi. Mekke’nin tepesine vardığımızda genç kız gibi güzel bir kadınla karşılaştık. Kendisine ‘Bizden birinin seninle mut’a nikâhı yapmasına var mısın?’ diye sorduk. ‘
Karşılığında ne vereceksiniz?’ diye sordu. Biz hırkalarımızı çıkarıp önüne serdik. Kadın ikimizi de süzmeye başladı. Arkadaşım onu bu durumda görünce ‘Bunun hırkası eski, benim hırkam ise yeni ve alımlı’ dedi. Kadın ise, ‘Onun hırkası fena değil’ dedi. Bunun üzerine ben kadınla mut’a yaptım. Biz Mekke’den henüz çıkmamıştık ki, Peygamberimiz (s.a.a) mut’a nikâhını yasakladı.” (c.2, s.140)
Yine ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Abdurrezzak’a, İbn-i Ebu Şeybe’ye, Buhari’ye, Müslim’e, Tirmizi’ye, Nesei’ye ve İbn-i Mace’ye dayanılarak aktarıldığına göre Hz. Ali şöyle rivayet etmiştir: “Peygamberimizin (s.a.a) Hayber Savaşı günü mut’a nikâhını ve evcil eşek eti yemeyi yasakladı.” (c.2, s.141)
Yine ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde İbn-i Ebu Şeybe’ye, Ahmed’e, Müslim’e dayanılarak kaydedildiğine göre Seleme b. Ekva şöyle diyor: “Peygamberimiz Evtas seferi yılında üç günlüğüne mut’a nikâhı yapmamıza izin verdi, üç gün sonra da onu yasakladı.” (c.2, s.140)
İbn-i Arabi, Sahih-i Tirmizi’nin şerhinde İsmail’den, o da babasından, o da Zühri’den rivayet ettiğine göre Sebra, Peygamberimizin veda haccı sırasında mut’a nikâhını yasakladığını rivayet etti. Ebu Davud bu rivayeti naklettikten sonra, “Bunu Abdulaziz b. Ömer b. Abdulaziz, Rebi b. Sebre’den, o da babasından nakletti ve sözlerine şunları ekledi: Bu yasaklama veda haccı sonrasında ihramdan çıkıldıktan sonra gerçekleşti. Bu nikâh belirli bir süre için uygulandı. Hasan ise bu yasaklamanın kaza umresinde gerçekleştiğini söyledi.” (c.5, s.50)
Yine bu kitapta verilen bilgiye göre Zühri, Peygamberimizin mut’a nikâhına Tebuk Savaşında son verdiğini söyledi.” (c.5, s.50)
Ben derim ki: Görülüyor ki, mut’a nikâhının yasaklanma zamanı hususunda hadisler farklı içeriklere sahiptirler. Kimi onun hicretten önce, kimi hicretten sonra nikâha, boşamaya, iddete ve mirasa ilişkin ayetlerin inmesi ile yasaklandığını söylüyor. Kimi de bu yasaklamayı hicretten sonra Peygamberimizin gerçekleştirdiğini söylüyor.
Peygamberimizin yasaklama tarihi olarak da kimi Hayber Savaşı yılını, kimi kaza umresini, kimi Evtas seferi yılını, kimi Mekke’nin fetih yılını, kimi Tebuk Savaşı yılını, kimi de veda haccı sonrasını gösteriyor.
Bu yüzden, mut’anın birçok kereler yasaklandığı ve her rivayet bir defasını açıkladığı ileri sürülmüştür. Ama ravilerden Hz. Ali, Cabir, İbn-i Mesud gibi seçkin şahsiyetlerin, Peygamberimize gayet yakın olmalarına, onun hayatındaki önemli veya normal bütün gelişmeleri bilmelerine rağmen onun yasaklarından habersiz olabilecekleri insana mantıklı gelmiyor.
ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Beyhaki Hz. Ali’den şöyle rivayet eder: “Resulullah (s.a.a) mut’a nikâhını yasakladı. O zaten normal evlilik imkanı bulamayanlar için serbest bırakılmıştı. Evlenme, boşama, iddet ve karı-koca arasındaki miras hakkındaki ayetler inince mut’a nikâhına ilişkin hüküm neshedildi.” (c.2, s.140)
Yine ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Nuhas, Hz. Ali’nin İbn-i Abba-s’a “Sen şaşkının birisin. Peygamber mut’a nikâhını yasakladı.” dediğini rivayet eder. (c.2, s.141)
Yine ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Beyhaki Ebuzer’den şöyle rivayet eder: “Mut’a nikâhı Resulullah’ın (s.a.a) sahabelerine sadece üç günlük bir süre için helâl kılındı. Arkasından Peygamber onu yasakladı.” (c.2, s.141)
Sahih-i Buhari’de Ebu Cemre’den şöyle rivayet edilir: “İbn-i Abbas’a kadınları mut’a nikâhı yapmak meselesi soruldu. O da bunun caiz olduğunu söyledi. Fakat kölesi kendisine; ‘Bu nikâh, kadınların kıt ve erkeklerle ilgili şartların zor olduğu günler için serbest bırakıldı.’ deyince, ‘Evet öyledir’ dedi.” (c.7, s.16, Beyrut baskısı)
ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Beyhaki Ömer’den şöyle rivayet eder: “Ömer bir hitabesinde şöyle dedi: Nasıl olur da bazı erkekler mut’a nikâhı yapıyor? Oysa Peygamberimiz bunu yasakladı. Bu nikâhı yapan biri bana getirilirse onu mutlaka recmederim.” (c.2, s.141)
Yine aynı eserde İbn-i Ebu Şeybe, Ahmed ve Müslim Sebre’den şöyle rivayet ederler: “Peygamberimizin Kâbe’nin rüknü ile kapısı arasında ayakta şöyle dediğini gördüm: Ey insanlar, ben mut’a nikâhı yapmanıza izin vermiştim. Haberiniz olsun ki, Allah onu kıyamet gününe kadar haram kıldı. Kimin mut’a nikâhlısı varsa onu salıversin. Onlara verdiğiniz ücretten hiçbir şey geri almayın.” (c.2, s.140)
Yine aynı eserde, İbn-i Ebu Şeybe, Hasan’dan şöyle rivayet eder: “Allah’a andolsun, mut’a sadece üç gün için uygulandı. Resulullah bu hususta onlara izin vermişti. Ne üç gün öncesinde, ne de sonrasında böyle bir şey yoktu.”
Sahabe ve Müfessir Olan Tabiinden Mut’anın Caiz Olduğunu Savunanların Görüşünü Bildiren Hadislerden Örnekler
Tefsir-ut Taberi’de, Mucahid’in “O hâlde, ne zaman onlarla…” ayetinde mut’a nikâhının kastedildiğini söylediği yer alır. (c.5, s.9)
Yine aynı eserde Süddi şöyle diyor: “Bu ayette mut’a nikâhı kastediliyor. Bu nikâh şöyledir: Erkek, kadını belirli bir süre şartı ile nikâhlar. Bu süre sona erince erkek kadına artık dokunamaz. Kadının o erkekle ilişkisi bitmiş olur. Kadın, rahmini ondan temizlemesi yani iddet beklemesi gerekir. Bunların arasında miras yoktur. Yani bu erkek ve kadın birbirinin mirasçısı olamazlar.” (c.5, s.9)
Sahih-i Buhari ile Sahih-i Müslim’de ve ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Abdurrezzak ve İbn-i Ebu Şeybe İbn-i Mesud’dan şöyle rivayet ederler: “Bizler Resulullah (s.a.a) ile birlikte savaştaydık. Eşlerimiz yanımızda yoktu. Peygamberimize ‘Kendimizi kısırlaştıralım mı?’ diye sorduk.
Peygamber bizi bu işten sakındırdı. Bir kadınla elbise karşılığında belirli bir süre için evlenmemize izin verdi.” Daha sonra Abdullah b. Mesud şunu ekledi: “Yüce Allah ‘Ey müminler, Allah’ın size helâl kıldığı temiz şeyleri haram ilan etmeyin.’ buyuruyor.” (ed-Dürr-ül Mensûr, c.2, s.140. Sahih-i Buhari, c.7, s.4-5. Sahih-i Müslim, c.9, s.182)
ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde İbn-i Ebu Şeybe Nafi’den şöyle rivayet eder: “İbn-i Ömer’e mut’a nikâhı meselesi soruldu. İbn-i Ömer ‘haramdır’ dedi. Kendisine ‘İbn-i Abbas buna fetva veriyor’ dediler. İbn-i Ömer; ‘Onu Ömer zamanında ağzına alsaydı ya’ dedi.” (c.2, s.141)
ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde İbn-i Münzir, Taberani ve Beyhaki Said b. Cubeyr kanalıyla şöyle rivayet ederler: “İbn-i Abbas’a dedim ki: ‘Ne yaptın. Bütün atlılar senin fetvanı etrafa dağıttı. Hakkında şiirler yazıldı.’ Bana ‘Şairler ne dediler?’ diye sordu. Kendisine ‘şöyle dediler’ diye cevap verdim:
“Şeyhe meclisi uzayınca derim ki: / Dostum, İbn-i Abbas’ın fetvasına ne dersin? / Cinsel ilişki serbestliğinde üns tutacak kadına var mısın? / İnsanlar gelinceye kadar sana yataklık etsin.”
Bunun üzerine İbn-i Abbas şöyle dedi: “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun! (Hepimiz Allah’tanız ve hepimiz O’na dönücüleriz.) Hayır. Vallahi ben buna fetva vermedim. Bunu kastetmedim. Ben mut’a nikâhını çaresiz durumda olanlar için helâl ilan ettim. Yüce Allah ölü etinin, kanın ve domuz etinin ne kadarını helâl kıldı ise, ben de mut’a nikâhının o kadarını helâl ilan ettim.” (c.2, s.141)
Yine aynı eserde İbn-i Münzir, Şerid’in azat edilmiş kölesi Am-mar’dan şöyle rivayet eder: “İbn-i Abbas’a mut’anın fuhuş mu, yoksa nikâh mı olduğunu sordum. ‘Ne fuhuştur, ne de nikâh’ dedi. ‘Peki nedir?’ diye sordum. ‘Yüce Allah’ın dediği gibi, mut’adır’ dedi. ‘Kadının iddet beklemesi gerekir mi?’ dedim. ‘Mut’a yapan kadının iddeti bir ay-başı dönemidir.’ dedi. ‘Mut’a yapanlar birbirlerine mirasçı olurlar mı?’ dedim. ‘Hayır, olmazlar’ dedi.” (c.2, s.141)
Yine aynı eserde Ata kanalıyla İbn-i Münzir ve Abdurrezzak İbn-i Abbas’tan şöyle rivayet ederler: “Allah Ömer’e rahmet etsin. Mut’a nikâhı, yüce Allah’ın Muhammed ümmetine rahmeti idi. Eğer onu yasaklamasaydı, kötü kimse dışında hiç kimse zina yapmaya muhtaç olmazdı. O, Nisâ suresindeki ‘O hâlde, ne zaman onlarla mut’a nikâhı yaptınızsa…’ ayetine dayanıyor. Yani şu sürenin sonuna kadar şu ücretle kendilerinden yararlandığınız kadınlar demektir.
Mut’a nikâhı yapan çift birbirinin mirasçısı olamaz. Süre dolduktan sonra eğer yeniden süre uzatmayı uygun görürlerse ne âlâ. Eğer ayrılırlarsa ne güzel. Aralarında nikâh bağı yoktur.” Bu rivayeti nakleden Ata, ‘İbn-i Ab-bas’tan, şimdi de mut’ayı helâl gördüğünü duymuşum’ dedi.” (c.2, s.141)
Tefsir-ut Taberi’de Hakem’den -ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde ise aynı rivayet Abdurrezzak’tan ve Nasih adlı eserinde Ebu Davud’dan- şöyle rivayet edilir: “Hakem’den bu ayetin mensuh olup olmadığı soruldu. ‘Hayır, mensuh değil’ dedi. Hz. Ali ise, ‘Eğer Ömer mut’a nikâhını yasaklamasaydı, kötü kimseden başka hiç kimse zina yapmazdı’ buyurdu.” (Taberi, c.5, s.9. ed-Dürr-ül Mensûr, c.2, s.140)
Ömer’in Mut’ayı Yasakladığını İfade Eden Rivayetlerden Örnekler
Sahih-i Müslim’de Cabir b. Abdullah’tan şöyle rivayet edilir: “Biz gerek Peygamberimizin günlerinde, gerekse Ebu Bekir döneminde bir avuç hurma veya un karşılığında mut’a nikâhı yapardık. Bu uygulama Amr b. Hurays olayı üzerine Ömer’in bu nikâhı yasaklamasına kadar devam etti.” (c.9, s.183)
Ben derim ki: Bu rivayet, İbn-i Esir’in Cami-ul Usûl (c.16, s.135), İbn-i Kayyım’ın Zad-ul Mead (c.2, s.205), İbn-i Hacer’in Feth-ul Bari (c.9, s.166-167) ve Muttaki’nin Kenz-ül Ümmal (c.16, s.523) adlı eserlerinde nakledilmiştir.
ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Malik ve Abdurrezzak, Urve b. Zu-beyr’den şöyle rivayet ederler: “Hule bint-i Hakîm adında bir kadın Ömer’in yanına girerek Rabia b. Ümeyye’nin doğurganlık çağında bir kadınla mut’a yaptığını ve kadının ondan hamile kaldığını haber verdi. Ömer, öfkesinden abası yerlerde sürüklenerek dışarı çıktı ve ‘Bu o mut’adır. Eğer daha önce haber verseydin onu recmettirirdim’ dedi.” (c.2, s.141)
Ben derim ki: Bu rivayeti, Şafiî el-Ümm adlı eserde ve Beyhaki Sunen-i Kübra (c.7, s.206) adlı eserde nakletmişlerdir.
Kenz-ül Ümmal adlı eserde Süleyman b. Yesar’dan o da Hayseme’nin kızı Ümmü Abdullah’tan şöyle rivayet edilir: “Bir adam Şam’dan Medine’ye geldi ve bana misafir oldu. Bir gün bana ‘Bekârlıktan sıkıldım. Bana bir kadın bul, onunla mut’a nikâhı yapayım’ dedi. Ben de ona bir kadın buldum. Aralarında şartlaştılar ve adil şahitler huzurunda anlaştılar. Adam kadınla Allah’ın istediği bir süre beraber oldu. Sonra Medine’den ayrıldı.
Ömer bu olaydan haberdar olunca birini göndererek bana bu olayın aslı olup olmadığını sordu. Ben de ‘evet’ dedim. ‘Bir daha geldiğinde bana haber ver’ dedi. Adam tekrar gelince Ömer’e haber verdim. O da birini göndererek adama ‘Niçin bu işi yaptın?’ diye sordu. Adam Ömer’e şu cevabı verdi: ‘Ben bu işi Peygamberimizin (s.a.a) zamanında yaptım.
O vefat edinceye kadar bunu bize yasaklamadı. Arkasından Ebu Bekir’in döneminde aynı şeyi yaptım. O da ölünceye kadar bize bunu yasaklamadı. Sonra senin zamanında aynı işi yaptım. Bize bunu yasaklama konusunda bir söz söylemedin.’ Bunun üzerine Ömer adama şöyle dedi: Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ediyorum ki, eğer bu işi yasakladığımı bilerek yapmış olsaydın seni recmederdim. Nikâh ile fuhşun birbirinden ayırt edilmesini sağlayacak şekilde açık bir tutum takının.” [Yani mut’anın fuhuşla açık bir farkı yoktur.] (c.16, s.522)
Sahih-i Müslim’de ve Müsned-i Ahmed’de Ata’dan şöyle rivayet edilir: “Cabir b. Abdullah umreden dönmüştü. Ziyaret için evine gittik. Halk ona çeşitli sorular sordu. Sonra sözü mut’a nikâhına getirdiler. Cabir ‘Biz Peygamberimiz, Ebu Bekir ve Ömer zamanında mut’a nikâhı yaptık’ dedi.” Ahmed-i Hanbel’in rivayetinde onun şu sözlerine de yer verilmiştir: “Ömer’in (r.a) halifeliğinin sonlarına kadar bu böyle devam etti.” (Müslim, c.9, s.183. Müsned, c.3, s.380)
Sünen-i Beyhaki’den Nafi’in Abdullah b. Ömer’den şöyle rivayet ettiği nakledilir: “Abdullah b. Ömer’e mut’a nikâhı meselesini sordular. O da şöyle dedi: Bu haramdır. Ömer b. Hattab (r.a) eğer böyle bir nikâh yapmış birini ele geçirmiş olsa onu taşlarla recmederdi.” (c.2, s.206)
İbn-i Cevzi’nin Mir’at-uz Zaman adlı eserinden şöyle nakledilir: “Ömer şöyle diyor: Vallahi, eğer mut’ayı mubah gören biri bana getirilseydi, onu recmederdim.”
İbn-i Rüşd’ün Bidayet-ül Müçtehid adlı eserinde Cabir b. Abdullah’tan şöyle rivayet edilir: “Biz Resulullah’ın (s.a.a) zamanında, Ebu Bekir’in döneminde ve Ömer’in halifelik döneminin ilk yarısında mut’a nikâhını uyguladık. Sonra Ömer bunu halka yasakladı.” (c.2, s.63)
el-İsabet adlı eserde İbn-i Kelbi şöyle rivayet eder: “Seleme b. Ümeyye b. Halef Cumahi, Hâkim b. Ümeyye b. Avkas-ı Eslemi’nin azat edilmiş cariyesi Selma ile mut’a evliliği yaptı. Selma, Seleme’ye çocuk verdi. Fakat Seleme çocuğun babası olduğunu kabul etmedi. Ömer bu olaydan haberdar olunca mut’a nikâhını yasakladı.” (c.2, s.63)
Zad-ul Mead adlı eserde Eyyub’tan şöyle rivayet edilir: “Urve, İbn-i Abbas’a ‘Allah’tan korkmuyor musun da mut’a nikâhını mubah ilan ediyorsun?’ dedi. İbn-i Abbas: ‘Ey Urvecik, anana sor’ dedi. Urve, ‘Ama Ebu Bekir ve Ömer mut’a nikâhı yapmadılar.’ dedi. İbn-i Abbas şu cevabı verdi: Vallahi, Allah’ın azabına uğramadıkça bu tutumu bırakmayacağınızı görüyorum. Ben size Peygamberden (s.a.a) söz ediyorum. Siz bana Ebu Bekir’den ve Ömer’den bahsediyorsunuz.” (c.1, s.257)
Ben derim ki: Bu rivayette sözü edilen Urve’nin anası Ebu Bekir’in kızı Esma’dır. Bu kadın Zubeyr b. Avam ile mut’a evliliği yaptı ve bu evlilikten Abdullah b. Zubeyr ile Urve adlarında iki çocuğu oldu.
Rağıb’ın Muhadarat adlı eserinde şöyle deniyor: “Abdullah b. Zubeyr, Abdullah b. Abbas’ı mut’a nikâhını helâl saydığı gerekçesi ile kınayınca Abdullah b. Abbas, kendisine: ‘Anana sor bakalım, babanla arasındaki ocak nasıl tüttü?’ dedi. Abdullah b. Zübeyr de bu meseleyi anasına sorunca anası ‘Seni mut’a evliliğinde doğurdum’ dedi.”
Sahih-i Müslim’de Müslim-ul Kura’dan şöyle rivayet edilir: “İbn-i Abbas’a mut’a nikâhı meselesini sordum. Onun mubah olduğunu söyledi. İbn-i Zubeyr bunun yasak olduğunu söylüyordu. İbn-i Abbas ‘İşte İbn-i Zubeyr’in anası. O, Peygamberin buna izin verdiğini söylüyor. Yanına gidip kendisine sorun’ dedi.” Müslim-ul Kura diyor ki: “İbn-i Zubeyr’in anasının yanına gittik. Kadın iri yarı ve kördü. Bize Resulullah’ın (s.a.a) mut’a nikâhına izin verdiğini söyledi.”
Ben derim ki: Anlatılan olay gösteriyor ki, kadından mut’a-i hac ile ilgili mut’a değil, mut’a-i nisâ=kadınlarla ilgili mut’a sorulmuştu. Ayrıca başka rivayetler de buna açıklık getiriyor.
Sahih-i Müslim’de Ebu Nadra’dan şöyle rivayet edilir: “Bir defasında Cabir b. Abdullah’ın yanındaydım. Biri geldi ve dedi ki, İbn-i Abbas ile İbn-i Zubeyr hac mut’ası ile mut’a nikâhı konusunda ayrılığa düştüler. Bunun üzerine Cabir şöyle dedi: Resulullah’ın (s.a.a) döneminde her ikisini de yaptık. Fakat sonra Ömer ikisini de yasakladı ve bir daha onları yapmadık.” (c.8, s.233)
Ben derim ki: Nakledildiğine göre bu rivayeti Beyhaki de Sünen-ül Kübra adlı eserinde rivayet etmiştir. (c.2, s.206) Bu anlam Sahih-i Müslim’in üç yerinde de farklı ifadelerle nakledilmiştir. Bu rivayetlerin birinde de şöyle deniyor: Cabir diyor ki; Ömer ayağa kalkınca şunları söyledi: “Yüce Allah, Peygamberine istediğini, istediği ölçüde helâl kılmıştı. Haccı ve umreyi Allah’ın emrettiği gibi yapın. Kadınlarla mut’a evliliği yapmaktan vazgeçin. Eğer bir kadınla süreye bağlı evlilik yapan biri bana getirilirse onu recmederim.”
Bu içerik Beyhaki’nin Sünen adlı eserinde (c.2, s.206), Cessas’ın Ahkam-ul Kur’an adlı eserinde (c.2, s.147), Kenz-ül Ümmal’de (c.16, s.521), ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Razi’nin el-Kebir tefsirinde ve Tayalisi’nin Müsned adlı eserinde yer almıştır.
Tefsir-ul Kurtubi’de Ömer’in bir hutbesinde şöyle dediği yer alır: “İki mut’a var ki, bunlar Peygamber zamanında serbestti. Fakat ben onları yasaklıyor ve yapanları cezalandırırım. Bunlar mut’a-i hac ve mut’a-i nisâdır.” (c.2, s.392)
Ben derim ki: Ömer’in bu hutbesini bütün nakilciler kabul ediyor. Onu hiçbir şüpheye düşmeksizin nakletmişlerdir. Nitekim el-Kebir tefsirinde, el-Beyan vet-Tebyin tefsirinde, Zad-ul Mead’da, Ahkam-ul Kur’an’da yer almış ve Taberi, İbn-i Asakir ve başkaları bunu nakletmişlerdir.
Taberi’nin “Müstebin” adlı eserinden Ömer’in şöyle dediği nakledilir: “Üç şey Resulullah’ın (s.a.a) döneminde uygulanıyordu; ancak ben onları haram kılıyor ve yapanları cezalandırırım. Bunlar: Mut’a-i hac, mut’a-i nisâ ve ezanda ‘hayye alâ hayr-il amel’ denilmesidir.”
Tarih-i Taberi’de İmrân b. Sevade’den şöyle nakledilir: “Sabah namazını Ömer’in arkasında kıldım. Subhane (İsrâ suresi) ile bir sure daha okudu. Sonra namazdan kalktı. Ben de onunla birlikte kalktım. ‘Bir isteğin mi var’ dedi. ‘Evet, bir isteğim var’ dedim. ‘Peşimden gel’ dedi. Peşinden gittim. İçeriye girince beni de içeri aldı. Yüzü olmayan bir tahta ve sedirin üzerine oturdu. ‘Sana nasihat etmeye geldim’ dedim. ‘Sabah gelsin, akşam gelsin, nasihate gelen hoş geldi’ dedi. ‘Halk seni dört konuda ayıplıyor’ dedim. Elindeki sopanın baş tarafını çenesine ve alt ucunu dizlerine dayayarak: ‘Haydi söyle’ dedi. ‘Söylediklerine göre, hac aylarında umre yapmayı yasakladın. Bunu (yasağı) ne Peygamber (s.a.a), ne de Ebu Bekir (r.a) yapmadı. Bu helâldir.’ dedim.
Bana şu karşılığı verdi: ‘Acaba helâl midir? Eğer insanlar hac aylarında umre yaparlarsa, onu haccın yerine geçmiş görürler. O zaman Mekke, civcivi dışarı çıkmış yumurta kabuğu gibi boş kalır. İnsanlar hacdan geri kalırlar. Oysa hac Allah’ın bağışladığı bir değerdir. Benim kararım doğrudur.’
Kendisine ‘Söylendiğine göre, mut’a nikâhını yasakladın. Oysa Allah’ın bağışladığı bir kolaylıktı. Bir avuç karşılığında kadınlardan yararlanıyor, sonra onlardan ayrılıyorduk.’ dedim. Bana şöyle dedi: ‘Peygamber mut’a evliliğini zaruret döneminde serbest bıraktı. Sonra insanlar genişliğe kavuştular. Sonra baktım ki, bu evliliği bir kere yapan Müslüman tekrar yapıyor. Şimdi isteyen bir avuç karşılığında evlenir, sonra da boşamak suretiyle ayrılır. Benim kararım doğrudur.’
Kendisine ‘Hamile bir cariyenin doğum yapar yapmaz azat olacağına, ayrıca efendisinin azat etmesine gerek kalmayacağına karar verdin.’ dedim. Bana ‘Doğan çocuğun hürmetine (ki azattır) annesinin hürmetini ekledim. Sadece hayır yapmak istedim.
Eğer yanlış karar verdim ise Allah’tan af diliyorum’ dedi. Kendisine ‘Halk senin sertliğinden şikâyetçidir’ dedim. Dayandığı sopayı kaldırıp ucuna kadar sıvazladıktan sonra şöyle dedi: “Ben Muhammed’in (s.a.a) arkadaşı idim. -Karkarat-ül Keder seferinde onun yanı başında idi.- Vallahi, ben devesi tam suya kansın diye onu serbest bırakan bir çoban gibiyim. Yoldan sapanları yola döndürürüm. Mütecavizlere hadlerini bildiririm.
Onları elimden geldiği kadar terbiye eder, elimden geldiğince yola getiririm. Çok bağırır-çağırırım, ama az vururum. Sopamı kaldırırım, ama elimle vururum. Eğer başka türlü davranırsam ipin ucunu kaçırır, halkı ihmal etmiş olurum.”
Muaviye’ye bu konuşmayı aktardıklarında, ‘Vallahi, Ömer halkı nasıl idare edeceğini bilir’ dedi.” (c.4, s.225, Mısır, Dar-ul Maarif baskısı)
Ben derim ki: Bu rivayeti, İbn-i Ebu’l Hadid Şerh-i Nehc-ul Belağa adlı eserinde İbn-i Kuteybe’den aktarmıştır. (c.12, s.121, Dar-ul Kütüb-il İslamiye baskısı)
ABNA.İR


more post like this