Necat KARAKUŞ

Vazifeyi Yapmak Mutluluk Sermayesidir
Vazifeyi yapmak, insanı canı gönülden koruyan ve onu mutluluk yoluna çıkaran şefkatli bir anne gibidir. Filozoflar şöyle diyor: Vazifeyi yapmak bir kapıdan çıkarsa, bedbahtlık diğer kapıdan içeri girer.
Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki:
“Fırsatlar bulutlar gibi (gelip) geçmektedir; onları ganimet bilin, vazifeyi yapmakta tembellik etmeyin, bugünün işini yarına bırakmayın.”
Eğer bugün vazifeyi yapmaz iseniz, yarın pişman olursunuz ve bu pişmanlığın size bir faydası olmaz.
Hz. Ali (a.s) da şöyle buyuruyor:
“Kalk, fırsatı ganimet say, onu değerlendir! Aksi takdirde geçmişin hasreti ve geleceğin arzusunun hiçbir faydası olmayacaktır. Zira geçmiş geçmiştir, gelecek de gelmemiştir; bu iki vaktin arasındaki fırsatı, mutluluğa erişebilmek için ganimet bilip vazifeyi yapmalısın.”
Vazifeyi Bilmek
Her Müslüman, İslâm’ın yüce öğretilerini Kur’an-ı Kerim’den alıp Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in ve onun belirlediği ilâhî evliyanın beyanlarına müracaatla vazifesini teşhis etmeli ve onu yapmaya gayret göstermelidir. Zira Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:
“Ben aranızdan ayrılıyorum, ama aranızda iki değerli sermaye (Kur’an ve Ehl-i Beyt) bırakıyorum; onlara sarıldığınız müddetçe kesinlikle sapıklığa düşmezsiniz.”
Her Müslüman’ın vazifesi ile ilgili bir araya toplanmış olan değerli risalelerden biri de İmam Zeynelabidin (a.s)’ın “Hukuk Risalesi”dir. İlâhî ilmin kaynağından ilham alınmış olan bu kitapta her ferdin diğerlerine karşı vazifesi kâmil bir şekilde açıklanmıştır. Onu özet olarak üç bölüme ayırabiliriz:
1- İnsanın Allah’a karşı vazifesi.
2- İnsanın kendisine karşı vazifesi.
3- İnsanın diğerlerine karşı vazifesi.
İnsanın Allah’a Karşı Vazifesi
Mutluluğun ilk şartı Allah’ı tanımaktır. Zira varlık âlemini bu azametle yaratan Allah’tır ve bu âlemdeki bütün güzellikler ve kemaller O’ndandır. Binaenaleyh ilk önce varlık âlemini yaratanı tanımalı ve daha sonra O’nun dergâhına tazimde bulunmalıyız. Çünkü Kur’an-ı Kerim’in nassıyla, cin ve insanların yaratılışının illet-i gaîsi (gayesi) tek olan Allah’ı tanımak ve O’na ibadet etmektir.[1] Öyleyse sadece Allah’ın emirlerine uymak, O’nun rızasını elde etmek ve emirlerinden çıkmamak gerekir.
Kendini Tanıma
İnsan Allah’ı tanıdıktan sonra kendisini tanımalıdır. Kedisini tanımadıkça ve kendi gerçek değerini idrak etmedikçe kendi kadir ve kıymetini bilmez. Ey insan, şunu bilmelisin ki yer ve gök varlıklarından hiçbirisi senden üstün değildir. Bunlar senin için ram edilmiştir, fakat sen kendi kadrini bilmeyerekten kendini bedava olarak ona buna satmışsın. Eğer kendi değerinin bilincinde olursan, kendini ucuza satmazsın. Sen, Allah Teâlâ’nın seni kendi halifesi olarak seçtiği bir yaratıksın.[2]
Allah, sadece seni yaratmakla övünmüş ve iftihar etmiştir.[3]
Varlıklar arasında keramet ve şerafet tacını senin başına koymuştur. [4]
Yüce Allah, bir hadis-i kutside de şöyle buyurmuştur:
“Ey insan, bütün varlık dünyasını senin için ve seni de kendim için yaratmışım.”
Öyleyse kendi kadrini bil ve kendini Allah’tan başkasına satma; aksi takdirde zararlı çıkarsın.
Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:
“Ey insan, kendi değerini bil! Sen, küçük bir cisim olduğunu mu sanıyorsun? Oysaki büyük bir âlem sende özetlenip dürülmüştür.”
O hâlde, kendi kadrini bil ve ömrünü Allah’ın rızası dışında sarf etme.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:
“Görmüyor musunuz ki Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize amade kılmış, açık ve gizli nimetlerini sizin için genişletip tamamlamıştır.”[5]
Öyleyse mutluluk yolunda bunca değerli sermayelerden faydalan ve vazifeyi yapmakla mutluluğa kavuş.
İnsanın Kendisine Karşı Vazifesi
İnsan iki zıt ve muhtelif güçten yaratılmıştır; biri melekutî, diğeri ise şeytanî. Melekutî güç onu iyiliğe, şeytanî güç ise onu kötülüğe doğru çekmektedir. Bu iki zıt ve çelişik güç daima birbirlerini mağlup etmek için çaba sarf ederler, insanın kalbini kendilerine savaş alanı yaparlar. Bu savaş alanından muzaffer olarak dışarı çıkan, yani melekutî gücü şeytanî gücüne galip olan kimse en mutlu kimsedir.
Ama heva ve heveslerine esir düşen, fazilet ve takva meleğini şeytanî isteklerle bağlayan ve bu dahilî düşmanı kendi akıl ve ruhuna musallat kılan kimse, ne de bedbaht ve zavallı kimsedir.
Hz. Ali (a.s) buyurmuştur ki:
“Sizin en katı dâhilî düşmanınız, nefsi isteğinizdir.”
Zira hiçbir düşman bu dâhilî düşman kadar insana zarar vermez. En büyük cihat, nefse karşı yapılan cihattır. Hz. Resulullah’ın ashabı savaştan döndüklerinde onlara şöyle buyurdu:
“Şimdi siz küçük cihattan döndünüz ama büyük cihadınız duruyor. O büyük cihat, nefse karşı cihattır.”
Hz. Ali de şöyle buyuruyor:
“Eğer şecaat ve yiğitliğinizi denemek istiyorsanız, nefsi istekler karşısında direnişinize bakın; kim nefsi isteklerine galip gelirse, daha şecaatlidir.”
Güreşte bir kahramanı alt etmek yiğitlik değildir; yiğitlik, savaş vakti nefs-i emmaresini yenen kimsedir.
Kendini Koruma
Herkesin şahsiyeti ve değeri, nefsi isteklerin karşısında kendini koruma derecesine bağlıdır; aksi takdirde denizde fırtınaya yakalanan bir kayık gibi daima sarsıntı ve ıstırap hâlinde olacaktır. Kendisine hâkim olmayan kimse, hiçbir zaman mutluluk yüzü görmeyecektir, bir sivrisinek gibi fırtınalar karşısında savrulacaktır. Ama nefsi isteklerine hâkim olan kimse, kendi vücut gemisini zamanın tehlikeli okyanuslarında şecaat ve ustalıkla ileri götürebilen bir kaptana benzer; zorlu fırtınalar onu yüce hedefine ve mutlu hayatına doğru ilerlemekten alıkoymaz.
Yaratılışın Hedefi
Biz seyir, tekâmül ve insaniyetin kutsal hedefine ulaşmak için dünyaya gelmişiz. Allah tarafından peygamberlerin ve onların hayat bağışlayıcı emirlerinin gelmesi, bizi sonsuz mutlu bir hayata kavuşturmak içindir. Zira İlahî elçilerin gelmesi; insaniyeti diriltmek, istidatları filizlendirmek ve insanların değerli cevherlerini ortaya çıkarmak içindir. Zira insanlar altın ve gümüş madenleri gibi madenlerdir.
Bu yüzden Resul-i Ekrem şöyle buyurmuştur:
“Ben güzel ahlâkı tamamlamam için peygamberliğe seçildim”
Kemâle Doğru
Bizim hareket çizgimiz bellidir; hepimiz insanlığın nihayet derecesi ve Hakk’a yaklaşmak olan mutlak kemâle doğru hareket etmekteyiz.[6]
Hakk’a yaklaşmak ve mutlak kemâle erişmek için ilâhî sıfatları vücudumuzda bulundurmalıyız; aksi takdirde tabiatın yaratıcısına muhalif olarak gerileme seyri içerisinde kalırız. Örneğin; bir ağaç gelişip filizlenmekten geri kalırsa, kurur; kuruyunca da kesilir ve sonuçta yakılıp kül olur.
Önümüzde engeller olsa da yavaş yavaş hedefe doğru ilerlemeliyiz ve ümitsizliğe kapılmamalıyız. Suç olursa, kendimizdedir; hiç kimse suçumuzun sorumlusu değildir.
Direniş ve Sabır
Hayatın bu tehlikeli yolculuğunda çalışıp çaba sarf etmemiz ve direnişli olmamız gerekir. İlk önce hedefimizi -ki en yüce hedef de Allah’tır- belirlemeliyiz. Sonra Allah’ın rızasını kazanmaktan ibaret olan hedefe ulaşma yolunu teşhis etmeliyiz.
“Şüphesiz, ‘Bizim Rabb’imiz Allah’tır’ deyip de dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu), onların üzerine, ‘Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vadedilen cennetle sevinin.’ diye melekler iner.”[7]
Mutluluğun İki Büyük Sebebi
Kur’an-ı Kerim’de defalarca insanın mutluluk ve saadetinin şu iki etkene bağlı olduğu vurgulanmıştır:
1) Allah’a iman etmek.
2) Salih amel yapmak.
O ayetlerden biri şudur:
“Erkek olsun, kadın olsun mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz, biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle mutlaka veririz.”[8]
Başarının Sırrı
Başarının sırrı, ilk önce Allah’a gerçek olarak iman etmektir. Zira ıztırap ve üzüntüler saldırdığında sığınacağımız en iyi yer, bizi koruyan Allah’ın sonsuz lütfuna iltica etmektir. Bildiğimiz gibi yaşantı fırtınalı bir denize benzer daima hâlden hâle değişmektedir. Öyleyse kendimiz için bir sığınak yeri bulmalıyız; mihnet ve üzüntüden kurtulup vazifemizi yapmaya koyulmalıyız. Allah’ı anmaktan başka hiçbir şey ruhumuzun rahatlığına sebep olamaz. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur.”[9]
“Bilin ki Allah’ın velileri için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.”[10]
Çünkü onlar, Allah’ın her anda gücünün nihayetinin olmayacağını ve onları koruyacağını çok iyi bilmekteler.
Nitekim Hz. Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır:
“Müminler sağlam bir dağ gibidirler, fırtınalar onları yerlerinden oynatamaz.”
İnsan öyle bir yere ulaşır ki Allah’tan başka bir şey görmez. Öyleyse bak gör, insanın makamı ne kadar yücedir.
Bedbahtlığın İki Büyük Sebebi
Şeytanî iki büyük etken olan gazap ve şehvet, insanın bedbahtlık ve helâketine sebep olmaktadır. Zira akıl ve dinin buyurduğu şekilde olmaksızın kayıtsız şartsız onlara uymak insanı, yüce insaniyet makamından aşağı düşürür; hayvanlık derecesine kadar, hatta Kur’an’ın nassıyla daha aşağıya bile düşürür.[11]
Şehvetin Tehlikeleri
Bazı akılsızlar kendi şahsiyet ve insanî değerinden o kadar gafiller ki ellerinde olan maddî ve manevî sermayelerini şehvete (nefsî isteklere) uyarak boşu boşuna elden verirler; bir an hevese uymakla ömür boyu pişmanlık duymak mecburiyetinde kalırlar.
Heva ve heves peşinde koşmak, bugün genç nesli kötü bir duruma düşüren büyük bir tehlikedir. Hayatlarının baharı olan gençlik günlerini heva ve heveslere uyarak geçirirler, ihtiyarlık döneminde ise ömür sermayelerini nasıl boşu boşuna heder ettiklerini anlar ve teessüf etmeye başlarlar; bunun da artık onlar için hiçbir neticesi olmaz.
Ey genç, itaat yolunu bugün tut.
Artık yarın ihtiyarlıktan gençlik doğmaz.
Yaşantıda uzak görüşlü ve tedbirli davranmak ve beklenmedik olaylara karşı mücadele vermek için kuşanmak gerekir. Hayat mücadelesi alanında muzaffer olan kimseler, yıllar boyunca çile ve üzüntüler çekmiş ve mücadele için kendilerini hazırlamışlardır.
Allah Teâlâ buyuruyor ki:
“Doğrusu insana kendi (emek ve) çabasından başkası yoktur. Şüphesiz kendi (emek ve) çabası da görülecektir.”[12]
Bu iki dâhilî asi güç (şehvet ve gazap), akla tâbi olmalıdır. Önemli olan insanın yaşam sahnesinde hem dâhilî düşmana ve hem de haricî düşmana karşı savaşmasıdır. Ama daha önemli mücadele, iman evinde yerleşen hırsıza karşı mücadele vermektir. Zira bu düşman, daima vesvese ederek gazap ve şehvetin iktiza ettiği kötü işlere ve insanlığa aykırı olan şeylere doğru bizi sürüklemektedir. Daima uyanık olmalıyız ve bu ocak söndürücü düşmana karşı savaşmalıyız; aksi takdirde bu dâhilî düşman bizi bedbaht eder.
Gazabın Tehlikeleri
Sinir, gazap, öfke vs. insanın huzurunu bozan ve sahibini bedbahtlığa sürükleyen etkenlerdendir. Bu etkenlere duçar olanlarda rahatlık ve huzur diye bir şey bırakmaz.
Eğer ilk günden beri bu tehlikeli düşmanın bize musallat olmasına titizlikle mani olsaydık, kendi rahatlığımıza ve diğerlerinin rahatlığına büyük bir katkımız olurdu. Bir adama sinirlenmek istediğiniz zaman bir an durup düşünün. Geçmişte bir an sinirlenmekle ne kadara üzüntülere duçar olduğunuzu ve ne kadar maddî ve manevî zarar gördüğünüzü hatırlayın. Eğer bir an serkeş nefsin yularını elinizde bulundurmuş ve sinirlerinize hâkim olmuş olsaydınız, o üzüntülü ve gamlı günler rahatlık ve huzurla geçmiş olacaktı.
Eğer kendinize acıyorsanız, siniri kendinizden uzaklaştırın. Uzaklaştırdığınızda sinirinizin ateşi söner ve bu ocak söndürücü belâdan kurtulmuş olursunuz. Birkaç gün geçtikten sonra sinirlenmek için bir bahane bulamadığınızda rahatlık ve huzurun tadını o zaman anlarsınız. Bir müddetten sonra sabır ve vakarın ne miktarda sevinç verici olduğunun farkına varırsınız. Gazap gücü olan bu nefis heyulasının elinden kurtulmuşsanız, kendinizi mutlu görmelisiniz. Çünkü fesat etkenlerinden birini ayak altına alıp insanlığın kemaline doğru bir basamak yukarı çıkmışsınız. Bu yüzden Allah Teâlâ da bu vasıflara sahip müminler hakkında şöyle buyuruyor:
“Onlar, öfkelerini yenenler ve insanlardan bağışlama ile vazgeçenlerdir. Allah iyilik yapanları sever.”[13]
Makalenin Özeti
Vazifeyi yapmak, insanı mutluluğa doğru götürür. Vakti ganimet bilip geçici fırsatlardan yararlanmamız gerekir. Bugünün işini yarına bırakmamalıyız. Zira geçmişin hasretinin faydası olmaz. Zamanı kaybetmeden gereken vazifeyi çaba sarf ederek tamamıyla mükemmel bir şekilde yapmalıyız. Elbette vazifeyi yapmanın şartı, vazifeyi bilmektir. Dünyanın ve vücudumuzun yaratılışından hedefin ne olduğunu bilmemiz gerekir.
Daha sonra bu kutsal hedefe ulaşmak için yaşantı programımızı iyice bilmeli ve bunları bildikten sonra, mutluluk ve saadete erişmemiz için sabır ve havsalayla hedefe doğru etkili adımlar atmalıyız… Bu kutsal hedefe ulaşmak, şu üç vazifeyi bilmeksizin mümkün değildir:
1- İnsanın Allah’a karşı vazifesi.
2- İnsanın kendisine karşı vazifesi.
3- İnsanın diğerlerine karşı vazifesi.
Peygamberlerin ne için gönderildiklerini de insanın bilmesi gerekir. Onlar; insanları, tahrip edici heva ve heves güçlerinin pençesinden kurtarmak, Allah’ın insanlarda emanet bıraktığı insanî sıfat ve faziletleri diriltmek ve bu istidatlarla insanı insaniyet kemaline ulaştırmak, Allah’a yakınlaştırmak ve melekût âlemini seyredeceği bir makama eriştirmek için gelmişlerdir. Bu en son tekâmül seyri, iki büyük amil (Allah’a iman etmek ve salih amel) olmaksızın insan için mümkün değildir. Kur’an-ı Kerim’de de insanın saadet ve kemalinin bu iki amile bağlı olduğu apaçık bildirilmektedir.
İlk önce temel dinî inançlara istidlâl ve burhanla itikat etmek, Allah’ı hazır ve nazır bilmek ve daima O’nu anmak, saadet ve mutluluğun şartlarındandır. Bu iman ruhu ve ihlâsla, dinî vazifeleri ve ilâhî emirleri mümkün olduğu kadar yapmamız gerekir.
Bu iki büyük güçle (Allah’a iman ve salih amelle) bedbahtlığa sebep olan iki amilin (şehvet ve gazabın) önünü almak, kayıtsız şartsız bunlara teslim olmamak ve onları nefsin heva ve heveslerine değil, akla uymaya mecbur kılmak gerekir. Mutlak kemale ermek, saadet ve mutluluğa kavuşmak ve bu dünyada huzurlu ve tatlı bir hayat yaşamak, ahirette ise Allah’ın sonsuz nimetlerinden yararlanmak için tam gücümüzle çalışıp gayret etmeliyiz.
Allah cümlemizi Allah’a inanan, Muhammed ve Ehl-i Beyt’ine canı gönülden bağlanan kimselerden kılsın. Âmin ya Rabb’el-âlemîn.

________________________________________
[1] KAYNAKLAR:
1- Zariyat/56.
2- Bakara/30.
3- Mü’minun/14.
4- Fecr/70.
5- Lokman/20.
6- “Elbette son varış, Rabb’ine olacaktır.” (Necm/42)
7- Fussilet/30.
8- Nahl/97.
9- R’ad/28.
10- Yunus/62.
11- “Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar.” (Araf/179).
12- Necm/39).
13- Âl-i İmran/134).


more post like this