Rafızîler !   Sahih-i Buhari’de yer alan Şiî raviler !..

LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDUN RESULULLAH ALİYYUN VELİYYULLAH

Soru:
Buharî, Müslim ve diğer Sünnî Sihah sahiplerinin, bu insanlara, Şiî olduklarını bilmeden güvendikleri düşünülemez mi?
Bu âlimler tüm ömürlerini, hadis toplamaya, onları rivayet etmeye ve ravilerinin hayatları hakkında bilgi toplamaya adamışlardı. Çoğu hakkında lehlerinde yazan rical kitapları (ravilerin güvenilir olup olmadığını araştıran bilim) bulunmaktadır. Rivayet edilen hadislerin ravilerini seçerken, yaptıkları tercihlerden onların katı bir Sünnî görüşüne sahip oldukları söylenebilse de, yine de adil olarak değerlendirdikleri Şiîlere güvenmişlerdir. Onların Şiî olmalarını kınadıkları halde! Bu durumda, Buhari, Müslim ve diğerlerin için, bu Şiî ravilerin gerçek inançları hakkında bilgi sahibi değillerdi demek, onların kendi alanlarında yeteneksiz olduklarını söylemek anlamına gelir!!!

Soru:
Ama neden onlar sadece Sünnî ravilere dayanmadılar ki?
Onlar büyük bir olasılıkla, Şiîliğe büyük bir özen ile her türlü iftirayı yakıştıran bazı Sünnî kardeşlerimiz gibi, dar düşünceli ve taassuplu değillerdi. Zikredilen menkıbelerden de, tarihi olaylara dayanarak, bazı halifelere veya sahabiye karşı olmanın, geçmiş devirlerin Sünnî alimleri tarafından, hoşgörü ile karşılandığı anlaşılıyor.

Soru:
Şia da kendi hadis kitaplarında Sünnî ravilere dayanıyor mu?
Sünnî ravi, Peygamberin (s) ev halkına (Ehl-i Beyt) düşman olmakla tanınmıyorsa, ve adil olarak değerlendiriliyorsa, Şiî rivayetçileri tarafından kabul ediliyor.
Sonuç:

Şiî raviler vasıtasıyla rivayet edilen hadisler elenirse, Sünnî hadis neşriyatının önemli bir kısmın varlığının yok olacağı bir gerçektir. Şiî inancı her zaman vardı ve Sünnî görüşlerin yanında geçerli bir alternatif olmaya devam edecektir. Aşağıdaki listede, Buhari’nin Sahih’inde dayandığı Şiî alimlerin bir kaç tanesinin isimleri sıralanmıştır. Onlara, burada sıralanmayanları ve Müslim’in Sahih’inde ve diğer dört Sihah-ı Sitte’de geçen Şiî ravileri eklersek, bunların sayısı çok daha yüksek olacaktır. Bu yazının çerçevesini aşacağından, burada sadece şahıs başına bir-iki hadisi, hadisin rivayet edildiği eseri ve bulunduğu bölümü belirterek, verdik. Geri kalanları hadis fihristleri ya da hadis bilgisayar yazılımlarını kullanarak elde edilebilir. Okuyucu, aşağıda bulunan değerlendirmelerde sık sık Rafızi kelimesine rastlayacaktır. Rafızi kelimesi Sünnî alimler tarafından, Hz. Ali’den (a) önceki halifelerin meşruluğunu açıkça tenkit eden ya da kabul etmeyen Şiîler için kullanılıyordu…
Abdulmalik b. Ayan el-Kufî
•    O Rafızi bir Şiî idi. Görüş beyan edenlerdendi. [Ebu Cafer el-Ukeyli, Du’afa el-‘Ukeyli, „ Abdulmalik b. A’yan“ babında]
•    O bir Rafızi idi, güvenilirdir. (Saduk). [El-Mizzî, Tehzib el-Kemal, “Abdulmalik b. A’yan” babında]
•    El-İclî dedi ki: O Kufe’liydi, Tabiîndendi. Güvenilirdir. Süfyan dedi ki: Şiî olan Abdulmalik b. ‘A’yan bize rivayet etmiştir; O bir Rafızi idi. Görüş beyan eden biriydi. Hamid dedi ki: Bu üç kardeş, Abdulmalik, Zurara ve Hamran, üçü de Rafızi idiler. Ebu Hatim dedi ki: Şiîliğe sarılan ilk insanlardandı. Dürüst bir ailedendi ve sağlam rivayetleri vardır. Ve rivayetleri yazılmıştır. [İbn Hacer el-Eskalanî, Tehzib el-Tezib, “Abdulmalik b. A’yan” babında]

•    Sahih-i Buhari [kitab et-Tevhid]
•    Sahih-i Müslim [kitab el-İman]
•    Sahih-i Tirmizi [kitab Tefsir el-Kur’an]
•    Sünen el-Nese’i [kitab el-İman ve en-Nuzur]
•    Sünen Ebu Davud [kitab el-Buyu’]
•    Sünen İbn Mace [kitab ez-Zekat]
Abdurrezzak el-san’anî (öl. h. 211)

•    İbn ‘Adî dedi ki: Onlar (yani ulemâ) hadislerinde, Şiî olması dışında, bir beis görmüyorlardı… İtibar sahibi bir adamdı. …Peygamberin ev halkını (Ehl-i Beyt) ululayan ve başkalarını aşağılayan hadisleri rivayet etmiştir… Muhlid el-Şu’ayrî dedi ki: Abdurrezzak ile beraberdik. Birisi Muaviye’nin adını zikredince, Abdurrezzak dedi ki: “ Ebu Süfyan’ın halefini anarak, beraberliğimizi lekeleme!“. [El-Mizzî, Tehzib el-Kemal, “Abdurrezzak el-San’anî” babında]
•    İbn ‘Adî, Abdurrezzak’tan (bir hadisi) rivayet etmiştir: „Muaviye’yi minberimde görürseniz, onu öldürün!”. [Ez-Zehebî, Mizan el-İtidal, “Abdurrezzak el-San’anî” babında]
•    Sahih-i Buhari [kitab el-İman]
•    Sahih-i Müslim [kitab el-İman]
•    Sahih-i Tirmizî [kitab et-Tahhare]
•    Sünen Nese’i [kitab et-Tahhare]
•    Sünen Ebu Davud [kitab et-Tahhare]
•    Sünen İbn Mace [kitab el-Mukaddeme fil-İman]
Avf b. Ebi Cemile el-Arabî (öl. h. 146)

•    O bir Rafızi idi ama güvenilir idi.… Birçok alim tarafından güvenilir olarak değerlendirildi. Kalbinde Şiîliği taşırdı. [Ez-Zehebî, Siyer A’lam el-Nubale, “Avf b. Ebi Cemile” babında]
•    Avf bir Kadirî, bir Şiî, bir şeytan idi! [Ebu Cafer el-Ukeyli, Du’afa el-Ukeyli, “Avf b. Ebi Cemile” babında]
•    Şiîliğe meyilliydi. İbn Ma’in güvenilir olduğunu söyledi. En-Nese’i dedi: Çok güvenilir.

•    Sahih-i Buhari [kitab el-İman]
•    Sahih-i Müslim [kitab el-Mesacid ve Mevadi’ es-Salât]
•    Sahih-i Tirmizî [kitab es-Salât]
•    Sünen Nese’i [kitab et-Tahhare]
Abbad b. Yakub el-Revacanî (öl. h. 250)

•    O güvenilir bir Rafızi idi ve hadisi (Sahih) El-Buharî’de bulunur. [İbn Hacer el-Eskalani, Takrib el-Tahzib, „Abbad b. Yakub el-Revacanî babında“]
•    Ebu Hatim dedi ki: O bir Şeyh idi. Güvenilirdir. İbn Adî dedi ki: Selefi suçluyordu. İçinde Şiîlik taşıyordu. Salih b. Muhammed dedi ki: Osman’ı suçluyordu. Onun şöyle dediğini duydum:“Allah’ın adaleti fazla büyüktür ki, Talha ve Zübeyr’in, onların Ali’ye biat edip, daha sonra ona karşı savaşmalarından sonra, cennete girmelerine izin versin.“ İbn Hibban dedi ki: O başkalarını kendine (kendi inancına) çağıran bir Rafızi idi. Bu hadisi rivayet etmiştir:.. „Muaviye’yi benim minberimde oturur halde görürseniz, onu öldürün!“ [El-Mizzî, Tehzib el-Kemal, „Avf b. Ebi Cemile“ babında] [İbn Hacer el-Eskalani, Tehzib el-Tehzib, „’Abbad b. Yakub el-Revacanî“ babında]
•    Sahih-i Buhari [Kitab et-Tevhid]
•    Sahih-i Tirmizi [Kitab al-Menakıb]
•    Sünen İbn Mace [Kitab ma ca’ fi al-cana’iz]
•    Sünen Ebu Davud [Kitab es-Salât]
•    Sünen İbn Mace [Kitab es-Salât]
Ubeydullah b. Musa el-Absî (öl. h. 213)

•    Ebu Davud dedi ki: O tutkulu bir Şiî idi. Hadisi muteberdir….İbn Mendeh dedi ki: Ahmed ibn Hanbel halka sık sık Ubeydullah’ı zikretti. O Rafıziliği için tanınmıştı. (Ali’ye olan aşırı bağlılığı için) ve hiç bir zaman evine Muaviye isminde kimseyi almazdı.“ [Hadis İmamı Buharî ve rivayet ettiği alimlerin itikadı (Ez-Zehebi, Salafi Yayınları, İngilt.1997, s.89), Siyer A’ lam en-Nubala, cilt 9, s.553-557]
•    O dindâr bir insandı. Şiî alimlerin ileri gelenlerindendi…. Yahya b. Main tarafından muteber olarak değerlendirilmiştir. Ebu Hatim, onun güvenilir olduğunu söylemiştir.,.. El-İclî dedi ki: Kur’an bilginleri arasında söz sahibi idi ..“ [Ez-Zehebi, Tezkirat ul-Huffaz adlı eserin „Ubeydullah b. Musa el-Absi“ babında]

•    Sahih-i Buhari [Kitab el-İman]
•    Sahih-i Müslim[Kitab el-İman]
•    Sahih-i Tirmizi [Kitab es-Salât]
•    Sünen el-Nese’i [Kitab es-Sehv]
•    Sünen Ebu Davud [Kitab at-Tahharet]
•    Sünen İbn Mace [Kitab al-Mukaddeme

Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın.
(Kur’an-ı Kerîm, Âl-İmran sûresi, 103)
Şia tanımı, Peygamber’in soyundan gelen imamlara (Ehl-i Beyt’e) inanan müslümanlar tarafından kullanılmaktadır. Onlar bu sözü ayrımcılık yapmak ya da müslümanlar arasında bölünme meydana getirmek için kullanmıyorlar. Aksine, bu sözü, Sünnî veya Selefî gibi sözlerin ortaya çıkmasından önce, Kur’an kullandığı için, Hz. Muhammed (s) kullandığı için ve ilk müslümanlar kullandığı için, kullanıyorlar..
Kur’an’da Şia !
“Şia” kelimesinin sözlük anlamı, “taraftar, bir topluluğun, bir gurubun, bölüğün mensubu”dur. Allah Kur’an’da bazı hak ehli kullarının başka hak ehli kullarının “şia”‘sı olduğunu belirtmiştir. Yani şia kelimesi kur’ani bir kelimedir.
“Şüphesiz İbrahim de onun (Nuh’un) şiasındandı.”
(Kur’an-ı Kerîm, Saffat sûresi, 83)
“Musa, ahalisinin habersiz olduğu bir sırada şehre girdi. Orada, biri kendi şiasından, diğeri düşman tarafından olan iki adamı birbiriyle döğüşür buldu. Kendi şiasından olanı, düşmana karşı ondan yardım diledi…”
(Kur’an-ı Kerîm, Kasas sûresi, 15)
Anlaşıldığı gibi, Allah kitabında şia kelimesini, yüksek mertebeli peygamberleri ve onun takipçileri için kullanmıştır. Birisi, hak ehli kulların şiası (takipçisi) oldu mu, Şia olmanın yanlış bir tarafı yoktur. Öbür tarafta, birisi bir zalimin ya da günah ehli birinin şiası oldu mu, bu liderin kaderine ortak olacaktır. Kur’an-ı Kerîm’de, toplulukların hesap gününde liderleriyle (imamlarıyla) gelecekleri belirtilir. Allahu teala buyuruyor ki:
“Her insan topluluğunu önderleri ile birlikte çağıracağımız o günde…
(Kur’an-ı Kerîm, Isra sûresi, 71)
Hesap gününde, her bir topluluğun takipçilerinin kaderi, o topluluğun imamının kaderine bağlıdır. (Gerçekten de bu imama uydukları şartıyla) Allah Kur’an’da, iki çeşit imamdan bahseder:
Onları, ateşe çağıran imamlar kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir. Bu dünyada arkalarına lânet taktık. Onlar, kıyamet gününde de kötülenmişler arasındadır.
(Kur’an-ı Kerîm, Kasas sûresi, 41-42)
Kur’an ayrıca, Allah tarafından insanlığa rehber olarak tayin edilmiş imamların varlığından söz eder:
“Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten rehberler tayin etmiştik.”
(Kur’an-ı Kerîm, Secde sûresi, 24)
Herhalde bu tür imamların takipçileri (Şiası) hesap gününde gerçek kazançlı olacak olanlardır.
Hadislerde Şia !
İslam tarihinde, “Şia” kelimesi özellikle İmam Ali’nin (a) takipçileri için kullanılmıştır. bu tanım daha sonra icat edilmiş bir şey değildir! Bu terimi kullanan ilk kişi, Allah’ın resulünün tâ kendisi idi. Kur’an’ın aşağıdaki ayeti nüzul olunca:
İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, halkın en hayırlısı da onlardır.
(Kur’an-ı Kerîm, Beyyine sûresi, 7)
Hz. Peygamber (saa) Ali’ye yönelerek:
“Bu senin ve senin şian hakkındadır.”,
demiştir.
Ayrıca dedi ki: “Canımı elinde tutanın adına yemin ederim ki, bu adam (Ali) ve onun şiası hesap gününe kadar kurtuluşun teminatı olacaklardır.”
1-Celâl ed-Din el-Suyuti, Tefsir ed-Durr ul-Mensur, (Kahire) c.6, s.379
2-İbn Cerir el-Taberi, Tefsir Cami’ el-Beyan, (Kahire) c.33, s.146e
3-İbn Esâkir, Tarih Dimeşk, c.42, s.333, s.371
4-İbn Hacer el-Heytami, El-Seva’ık el-Muhrika, (Kahire) c.11, böl.1, s. 246-247
Hz. Peygamber (saa) demiştir ki: “Ya Ali! Sen ve senin şian (hesap gününde) razı olacak ve Allah onlardan razı olacak, ve senin düşmanların onun huzuruna kızgın ve boyunları tutulmuş olarak geleceklerdir.”
1-İbn el-Esir, En-Nihaye fi ğarib el-hadis, (Beyrut, 1399), c.4, s.106
2-El-Taberani, Mu’cem el-Kebir, c.1, s. 319
3-El-Heytami, Mecmua el-Zeva’id, c.9, No. 14168
Resulullah (s) demiştir ki: “Müjde, ya Ali! Şüphesiz, sen ve senin şianın yeri cennet olacaktır.”
1-Ahmed İbn Hanbel, Feza’il es-Sahaba, (Beyrut) c.2, s.655
2-Ebu Nu’aym el-İsbahani, Hilyatul Evliya, c.4, s.329
3- El-Hatıb el-Bağdadî , Tarih Bağdad, (Beyrut) c.12, s.289
4-El-Taberani, Mu’cem el-Kebir, c.1, s.319
5-El-Heytami, Mecmua el-Zeva’id, c.10, s.21-22
6- İbn Esâkir, Tarih Dimeşk, c.42, s.331-332
7-İbn Hacer el-Heytami, El-Seva’ık el-Muhrika, (Kahire) c.11, böl 1, s.247
Peki, ama Peygamber (saa) efendimiz bu denli ayrımcı bir sözü nasıl kullanabilirdi !?
İbrahim (as) bir ayrımcı mıydı? Ya da Nuh (as) veya Musa (as)? Eğer şia sözü ayrımcılık ya da bölücülük ifade eden bir kelime olsaydı, ne Allah onu yüksek mertebeli peygamberleri için kullanırdı, ne de Hz. Muhammed (saa) onları överdi. Hz. Peygamberin (saa) hiç bir zaman Müslümanları fırkalara ayırma niyetinde olmadığını belirtmekte fayda vardır. Ümmete İmam Ali’ye, onun sağlığında temsilcisi olarak ve kendisinden sonra, onun halefi ve halifesi olarak uymayı emretti. Maalesef peygamberin (saa) bu emrine uyanların sayısı pek az olmuş ve onlara “Ali’nin Şiası” denmiştir. Onlar her türlü tefrika ile takibata maruz kalıp, Allah’ın insanlığa rahmeti olan Hz. Peygamberin (saa) vefat ettiği günden itibaren, çok ıstırap çekmişlerdir. Tüm Müslümanlar Resulullah’ın (saa) arzu ettiği şekilde davranmış olsaydı, bugün İslam’da herhangi bir guruplaşma ya da fırkalaşma olmayacaktı. Bir rivayete göre, Resulullah (saa) demiştir ki: “Benden kısa bir sure sonra, kargaşa ve nefret aranızda çıkacaktır. Böyle bir durum sözkonusu olunca, çıkın ve Ali’yi arayın, çünkü o hakkı batıldan ayırabiliyor.” Ali Muttaki el-Hindi, Kenz ul-‘Ummal, (Multan) c. 2, s. 612, No. 32964 Daha once de değindiğimiz Kur’an metni ile ilgili, bazı sünnî alimler peygamber ailesinden (Ehl-i Beyt’ten) altıncı imam olan İmam Ca’fer es-Sadık’tan (as), şunları rivayet etmiştir: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın” ayetinde kastettiği ip işte biziz.” El-Se’lebi, Tefsir el-Kebir, Âl-i imran sûresi, 103. ayeti açıklamasında İbn Hacer el-Heytami, El-Seva’ık el-Muhrika, (Kahire) c. 11, böl.1, s. 233 Ve yine Al-i imran 112. ayetindede bu ipi çok güzel açıklıyor. ve buyuruyor : “Nerede olurlarsa olsunlar onlara alçaklık ve zillet damgası vurulmuştur yalnız bir Allahtan olan ve birde insanlardan olan ipe tutunanlar hariç !” Bundan anlaşılır ki, Allah ayrımcılığı yargılamaktadır. Onun ipinden ayrılanları yargılamaktadır, ona sımsıkı sarılanları değil! Sonuç:Şia teriminin Kur’an-ı Kerîm’de Allah’ın büyük kullarının takipçileri için ve Resulullah’ın (saa) hadislerinde de İmam Ali’nin taraftarları için kullanıldığını gösterdik. Allah tarafından seçilmiş böyle bir rehbere uyan kimse, dindeki kavgalardan emin olarak Allah’ın ipine sımsıkı sarılmış ve cennet müjdesi verilmiştir.
Kur’an’ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız. (Kur’an-ı Kerîm: Hicr sûresi, 9)
Şia’ya sürekli, Kur’an’ın tahrif edilmiş olduğuna, yani değişikliğe uğratıldığına, bugünkü Kur’an’ın Hz. Peygambere (s) indirileninkinden farklı olduğuna inandığı doğrultusunda iftiralar atılmaktadır.
BU DOĞRU DEĞİL!!!
Oniki İmam Şiasının, en erken devrinden bulunduğumuz yüzyıla kadar gelen tüm büyük alimleri, Kur’an’ın tamamen hıfzolunduğuna inanmışlardır. Bu ünlü isimlerden, eserlerinde bu gerçeği açıkça ifade etmiş olanlardan bazıları aşağıda sıralanmıştır:
•    Şeyh as-Saduk (öl. h. 381), Kitabu’l-Itikadat, (Tahran, 1370) s. 63.
•    Şeyh el-Müfid (öl. h. 413), Ava’ilu l-Maqalat, s. 55-6;
•    Şeyh el-Murteza (öl. h. 436), Bahru ‘l-Fava’id (Tahran, 1314), s. 69;
•    Şeyh et-Tusi (öl. h. 460), Tefsir at-Tibyan, (Necef, 1376), c. 1, s. 3;
•    Şeyh et-Tabrizi (öl. h. 548), Mecmua’u ‘l-Beyan, (Lübnan), c.1, s.15.
Aynı görüşleri dile getiren daha sonraki alimlerden bazıları ise:

•    Muhammed Muhsin el-Feyz el-Keşani (öl. h. 1019), Al-Vafi, c. 1, s. 273-4, ve al-‘Asfa fi Tefsir al-Kur’an, s. 348;
•    Muhammed Bakır el-Meclisi (öl. h. 1111), Bihar al-‘Envar, c. 89, s. 75

Bu itikat, kendini günümüze kadar eksiksiz şekilde korumuştur. Kur’an’ın tamamen korunmuş ve deştirilmemiş olduğunu tekrarca eserlerinde ifade etmiş devrimiz alimlerinde aşağıda sıralanan ünlü isimler vardır: Seyyid Muhsin el-Amin el-‘Amili (öl. h. 1371); Seyyid Şerafeddin el-Musavi (öl. h. 1377); Şeyh Muhammed Hüseyin Kaşif el-Ğıta’ (öl. h. 1373); Seyyid Muhsin el-Hakim (öl. h. 1390); ‘Allame el-Tabataba’i (öl. h. 1402); Seyyid Ruhullah el-Humeyni (öl. h. 1409); Seyyid Ebu el-Kasım el-Hu’i (öl. h. 1413) ve Seyyid Muhammed Rıza el-Gulpeygani (öl. h. 1414). Bu listeye eklenmesi gereken daha nice isimler vardır.
Soru: Ama bu alimlerden önce gelen şiîler; Onların hepsi de Tahrif’e inanmamışlar mıdır?
Kesinlikle hayır! Misal olarak ‘Ubaydullah b. Musa al-‘Absi’yi (h. 120-213) ele alalım; O, rivayetleri Şia’nın el-Tehzib ve el-Istibsar adlı ünlü hadis sahihlerinde bulunan, takvalı bir şiî alimi idi. Sünnî alimlerinin onun hakkında dediklerine bir bakalım:

•    “… takva ehli bir şahıs; en önemli şiî alimlerindendir…. Yahya bin Main, ona güvenilir demiştir. Ebu Hatım, onun güvenilir ve inandırıcı olduğunu söylemiştir. ….El-‘İcli, kendisinin Kur’an ilminde makam sahibi olduğunu söylemiştir…..”[Ez-Zehebi, Tezkirat el-Huffaz (Haydarabad, h. 1333), c.1, s. 322]

•    “… fıkıh, hadis ve Kur’an ilimleri için bir İmam idi. Adaleti ve takvası onun özelliklerindendi. Ama Şia’nın liderlerindendi.” [İbn el-‘Imad al-Hanbeli, Sazarat el-Zeheb (Kahire, h. 1350), c. 2, s. 29]
Onun başka bir Kur’an’a inandığı görüşüne sahip olsalardı, bu sünnî alimlerden hiçi birisi, onu ilmi için övmezdi.!!!
•    Ve Übeydullah şiî olmasına rağmen, o derecede güvenilir olarak görülüyordu ki, ünlü sünnî Sahih sahipleri olan El-Buharî ve Müslim, diğer birçok yazarlar gibi, onun vasıtasıyla rivayet edilmiş hadisleri kendi Hadis kitaplarında zikretmişlerdir! [Hadis alimi Buhari’nin itikadı (Salafi Yayınevi, İngilt., 1997), s. 87-89]

Soru: Peki, Şia, Kur’an’dan üç kez daha kalın olan Mushaf-i Fatıma’ya inanmıyor mu?
Kur’an-ı Kerîm bir mushaf’tır (kitap). Ama Kur’an’ın hiç bir başka kitaba ihtiyacı yoktur! Fatıma’nın Kur’an’ı diye bir şey de yoktur. Mushaf Fatıma denen kitap, Resulullah’ın (saa) vefatından sonra Fatıma (as) tarafından yazılmış ya da dikte edilmiş bit kitaptı. Bu kitap Kur’an’ın bir parçası değildir ve Allah’ın kanun ve farzlarıyla ilgisi yoktur.
Soru: Şia’da Kur’an’da bulunan ayetlerden, bugünkünden daha uzun olanların olduğunu anlatan rivayetler yok mudur?
İlave sözlerin sadece izah amacıyla zikredildiği misaller vakidir. Bu, Kur’an’ın asıl metnini değiştirmek anlamına gelmez. Böyle bir uygulamaya hem Şia’da hem de Ehl-i Sünnet’te rastlanabilir. Aşağıda verilen, ünlü ve muteber sünnî Kur’an tefsirlerinden alınmış örneklere bakıldığında da, bu anlaşılır.

•    “Ubey b. Ka’b’ şöyle okurdu: ‘…. Onlardan belli bir süre için faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin.…’ (Kur’an-ı Kerîm, Nisa sûresi, 24). İbn Abbas ise aynı şekilde okurdu.”[Fahr ad-Din ar-Razî, Mafatih al-Gayb (Beyrut, 1981), c. 9, s. 53] [İbn Kesir, Tefsir el-Kur’an el-‘Azim (Beyrut, 1987), c. 2, s. 244]
İbn Kesir’in Tefsir’indeki bir dipnotta, burada italik ve kalın olarak belirtilen ve Kur’an’a ait olmayan sözlerin, Peygamber’in (s) sahabisi tarafından sadece Tefsir ve izah amacıyla zikredildiği açıklanıyor.

•    “İbn Mes’ud dedi ki: Peygamber’in (s) zamanında şöyle okurduk “Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni, Ali’nin mü’minlerin emiri olduğunu, tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun….” (Kur’an-ı Kerîm, Maide sûresi, 67) [Celal ud-Din el-Suyutî, Durr el-Mensur, c. 2, s. 298]
Tabii ki, bu örnekte italik olarak gösterilen kısım da, Kur’an’a ait sözlerden değildir. Buna rağmen, bir sahabi olan İbn Mes’ud bu ayeti, bu vahyin manasını açıklamak amacıyla, bu şekilde okumayı uygun görüyordu.
Sen şimdi Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol!.
(Tevbe, 98)
Şiî Müslümanlar, secdeyi mühür denen basılmış bir toprak parçasının üstünde ifa ederler. Bu toprak çoğu zaman Irak’ın Kerbelâ kentinden getiriliyor.
O zaman Humra nedir?

•    Secdede yüz ve eller için yetecek büyüklükte küçük bir hasır.
[Sahih-i Buharî, (İngilizce tercümesi), c.1, kitap 8, No..376 (mütercimin açıklamasında)]
İbn-i Esir, bir diğer ünlü sünnî alimi, Cami’ el-Üsûl adlı eserinde şöyle açıklamaktadır:

•    “Humra günümüz Şia’sının secdeyi yaptığı nesne [gibi] dir.”
[İbn-i Esir, Cami’ el-Üsûl, (Kahire, 1969), c.5, s.467]

•    “Humra, palmiye lifleri ya da başka malzemeden yapılmış küçük bir hasırdır… ve Şia’nın secdede kullandığı gibidir. ”
[Talhis es-Sihah, s. 81]
Ama neden Kerbelâ toprağı?
Kerbelâ toprağının özellikleri Hz. Peygamber (saa) zamanından beri bilinmekteydi ve daha sonra da hep ilgi odağı olmuştur.:

•    Ümmü Seleme (r.a) dedi ki: “Ben Hüseyin’i (as) elinde kızılca bir kalıp toprak tutan dedesi, Hz. Peygamber’in (saa) kucağında gördüm. Allah’ın resûlü (saa) toprağı öptü ve ağladı. Ben ona, o toprağın ne olduğunu sordum. Resûlullah (saa) dedi ki: “Cebrail bana bildirdi ki, benim oğlum, işte bu Hüseyin’im, Irak’ta katledilecektir. Bu toprağı o memleketten bana getrirdi. Hüseyin’imin başına gelecek çileden dolayı ağlıyorum.”” Sonra Hz. Peygamber (saa) toprağı Ümmü Seleme’ye (r.a) verip, ona şöyle dedi: “Bu toprağın kana dönüştüğünü görürsen, bil ki, Hüseyin katledilmiş.” Ümmü Seleme toprağı bir kabın içinde sakladı ve ona hep dikkat ediyordu. Tâ ki, hicretten sonra 61. yılın Muharrem ayının 10’unda, Asûre gününde, toprak kana döndü. O anda, Hüseyin bin Alî’nin (as) şehit olduğunu biliyordu.
[El-Hakim, Müstedrek, c.4, s.398; Ez-Zehebî, Siyer a`lem en-nubele’, c.3, s.194; İbn-i Kesîr, El-bidaye ve’n-nihaye, c.6, s.230; El-Suyuti, Hasâ’is al-Kübra, c.2, s.450; Cami` el-cevamî, c.1, s. 26; [İbn-i Hacer el-Askalani, Tehzib et-tehzib , c.2, s.346]

•    ‘Ali ibn Ebî Talib, Sıffîn savaşından sonra Kerbelâ’dan geçmişti. Bir avuç toprak eline alıp, dedi ki: “Ah, ah, bu yerde bir kaçtane adam katledilecek ve hesaba çekilmeden cennete girecektir!”
[İbn-i Hacer el-Askalani, Tehzib et-tehzib , c.2, s.348]
İslam’ın beş önemli mezhebinden olan Şiî Caferî fıkhına göre secde, yiyecek ve elbiselerin dışında, pâk toprağın ya da toprakta biten tabiî bir maddenin üstünde yapılmalı. Buna göre secdenin toprak, taş, kum ve çimen üstünde yapılması caizdir. Madenlerin üstünde secde edilmez. Kağıdın üzerinde secde etmek ise, toprakta biten maddelerden üretildiği için caizdir. Ama elbise veya halının üzerinde secde etmek caiz değildir.Tüm sünnî mezheplerin tanınmış müçtehitleri, toprağa ya da toprakta biten bir şeyin üstüne yapılan secdenin geçerli olduğu konsunda görüş birliğindedirler. .
Peki, Hz. Peygamber (saa) ve Onun ashabı bunu hiç böyle yapmışlar mıdır?
Namazı toprağın üstünde kılmak, hiç şüphesiz, Hz. Peyamber ve etrafındakilerin sünnetindendir.

•    Ebu Said El-Hudri anlatıyor:…Hz. Peygamber’in (saa) burnu ve burun yumuşağı üzerinde (secdeden) su ve çamur bulaşığını gördüm…
[ Buhârî, Fadlu Leylet’l-Kadr 2, 3, İtikaf 1, 9, 13; Müslim, Sıyâm 213, (1167)]

•    Hz. Enes anlatıyor: “Biz çok sıcak günlerde Resülullah (saa) ile birlikte namaz kılardık. Biriniz alnını sıcak sebebiyle yere koyamayacak olsa, giysisini serer onun üzerine secde ederdi.
[Buhârî, Amel fis-Salât 9, Salât 23, Mevat 11; Müslim, Mesâcid 191, (620); Ebu Dâvud, Salât 93, (660); Tirmizî, Salât 411, (584); Nesai, İftitah 144, (2, 216); İbnu Mâce, İkâmetu’s-Salât 64, (1033).
Bu hadisten anlaşıldığı gibi, Hz. Peygamber (saa) ve ashabı sadece müstesna durumlarda elbiselerinin üstünde secde etmişlerdir.
Bunun dışında Hz. Peygamberin (saa) secde ederken Humra kullandığı rivayet edilmiştir.

•    Hz. Meymûne bildiriyor: Hz. Peygamber….Humra üzerinde namaz kılardı.”
[Buhârî, Salât 21, 19, 107, Hayz 29; Müslim, Mesacid, 273, (513); Ebü Dâvud, Salât 91, (656); Nesâî Mesâcid 44, (2, 57)]

•    Ünlü bir sünnî alimi olan El-Şevkanî’ye göre, Hz. Peygamber’in (saa) bir çok sahabisinden, kendisinin Humraya secde ettiğini bildiren rivayetler mevcuttur. Bu rivayetleri içine alan eserlerin arasında Sahih-i Muslim, Sahih-i Tirmizî, Sünen-i Ebu Davud, Sünen-i Nesa’i ve daha birçok kitap sayar
[El-Şevkanî, Neyl al-Avtar, Humraya secde etmek babında, Bd.2, S.128]
Secdenin Kerbelâ’nın balçıklı toprağı üzerine yapılması neden zorunludur?
Mecbur değil! Ama Şiâ Kerbelâ’nın toprağını, Hz. Peygamber (saa) ve onun ailesinden (Ehl-i Beyt’ten) gelen İmamlar sayesinde sahip olduğu özelliklerden dolayı secde için tercih etmektedir. İmam Hüseyin’in (as) şehadetinden sonra, oğlu İmam Zeyn el-Abidin (as) bir kaç parça kaldırdı ve onları kutsal toprak ilan edip, çantasında sakladı. İmamlar (as) secdeyi bu toprağın üstünde ifâ ederlerdi, o topraktan tespih yaptırırlardı ve onların üzerinde Allah’ı zikrederlerdi.
[İbnu Şehr Aşub, El-Menakıb, c.2, s.251]
Bunun dışında Şiîler secdenin bu toprağın üstünde yapılmasını bir mecburiyet olarak değil de, erişilen sevabın daha yüksek olması amacıyla tavsiye etmişlerdir. İmamlar (as) Allah’a yapılan secdenin ancak toprağın üzerinde yapılması gerektiğini söyleyip, bunun için Kerbelâ toprağının tercih edilmesini tavsiye etmişlerdir.
[Et-Tûsi, Misbah el-Mütehacced, s.511] [Es-Saduk, Men la yahzuruhu’l fakih, c.1, s.174]
Uzun zamanlar Şiîler toprağı yanlarında taşımışlardır. Daha sonra, bu toprağın kutsallığına aykırı davranılmasından endişe edildiği için, toprağı kalıplra basmaya başlanmıştır. Bu kalıplara bugün Mühür denir. Namazlarda onların üzerine secde ediyoruz, bir farz olarak değil, özel manâsını göz önünde bulundurarak. Yanımızda pâk toprak bulunmadığı takdirde ise, toprakta biten bir şeyin üstünde yaparız.
Bazı art niyetli insanların Şiâ’nın İmam Hüseyin’e (as) veya hatta taşa taptıklarını iddiâ etmeleri son derece üzücüdür. Biz ancak Allah’a taparız, mührün ü z e r i n d e secde ederek, m ü h r e secde etmiyoruz. Ve hiç bir zaman İmam Hüseyin’e, İmam Alî’ye ya da Hz. Peygamber’e (saa) tapmayız. Ancak Allah’a taparız ve secdeyi pâk toprağın üstünde ifâ etmemiz, Allah’ın kanunlarıyla uyum içerisindedir.
Sonuç:
Şiîlerin yanlarında, genellikle Kerbelâ’dan olan küçük bir parça basılmış toprak taşımalarının sebepleri bunlardır. Böylece bu son derece efdâl nesnenin üzerinde secde edip, Allah Resûlünün (saa) sünnetine uymaları mümkün olmaktadır.

İbn Semure rivayet etmiştir:
Ben Resulullah’ın (s) şunları söylediğini duydum:
“Oniki tane emir olacak.” Sonra benim duymadığım bir cümleyi söyledi. Babam dedi, “Resulullah, “Hepsi Kureyş’ten olacak” diye ilave etti.
[Sahih el-Buharî (İngilizce), Hadis: 9.329, Kitab ul-Ahkam;]
[Sahih el-Buharî, (Arapça), 4:165, Kitab ul-Ahkam Hz. Peygamber (saa) demiştir ki:”Din (İslam) ol saate kadar kalacaktır (Kıyamet gününe kadar), ve içinde sizin için oniki tane Halife barındıracak; Hepsi de Kureyş’ten olacaktır.]
[Sahih-i Müslim, (İngilizce), Böl. DCCLIV, c.3, s.1010, rivayet #4483; Sahih-i Müslim (Arapça), Kitab al-İmaara, 1980 Suudî Arabistan baskısı, c.3, s.1453, rivayet #10]
Ehl-i Sünnet âlimlerinin dedikleri:

•    İbn el-Arabi:
Biz Hz. Peygamber’den sonra gelen emirleri on iki olarak saydık. Onları şöyle tespit ettik: Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Muaviye, Yezid, Muaviye ibn Yezid, Mervan, Abd ul-Malik ibn Mervan, Yezid bin Abd ul-Malik, Mervan bin Muhammed bin Mervan, As-Saffah… Bunları Benî Abbas’tan yirmiyedi halife takip etmiştir.Bunların oniki’sini alırsak, sadece Süleyman’a kadar varırız. Kelimenin sözlük anlamını alırsak, onlardan beş’i kalır ve onlara Hulefa-i Raşidin bir de Ömer bin Abdulaziz’i eklersek….(!)
Doğrusu bu hadisin manasını anlayamıyorum.(!)
[İbn el-Arabî, Şerh Sünen-i Tirmizî, c.9, s.68-69]

•    Kadı Iyad el-Yahsûbî:
Halifelerin sayısı bundan fazladır. Sayılarını oniki ile sınırlamak yanlıştır. Hz. Peygamber (s.a.a.s.) bunların sadece oniki olup, daha fazlasına mahal olmadığını dememiştir. Böylece daha fazla oldukları mümkündür.
[En-Nevevî, Şerh Sahih-i Müslim, c.12, s.201-202; İbn Hacer el-Askalanî, Feth el-Berî, c.16, s.339]

•    Celâl ad-Dîn el-Suyûtî:
Hesap gününe kadar sadece oniki tane halife olacaktır. Ve onlar hakk üzere hareket etmeye devam edecekler, ard arda gelmeseler de. Oniki’nin dördünün Hulefa-i Raşidin olduğunu görüyoruz. Sonra Hasan, sonra Muaviye, sonra İbn Zübeyr, ve son olarak Ömer bin Abdulaziz. Onlar sekiz tanedir. Kalır dört tane. Muhtemelen bir Abbasî olan Mehdi’yi de, Ömer bin Abdulaziz, Emevî olduğu gerekçesiyle onlardan sayıldığı gibi, Abbasî olduğu için, onlardan sayabiliriz. Ve Tahir Abbasî de, adil bir emir olduğu için ilave edilir. Böylece daha iki’sinin gelmesi beklenir. Onlardan bir tanesi Mehdi’dir, çünkü o Ehl-i Beyt’tendir. (a.s.).
[El-Suyûtî, Tarih el-Hulefa, s. 12; İbn Hacer el-Heytamî, El-Sava’ik el-Muhrika s. 19]

•    İbn Hacer el-Askalanî:
Hiç kimse Sahih-i Bukhari’nin bu hadisi hakkında çok fazla bir bilgiye sahip değildir. Bu İmam’ların aynı zamanda yaşayacaklarını söylemek yanlıştır. (!)
[İbn Hacer el-Askalanî, Feth el-Berî c.16, s.338-341]

•    İbn el-Cevzî:
Benî Ümeyye’nin ilk halifesi Yezid ibn Muaviye idi ve sonuncusu Mervan El-Hımar. Toplamı onüç’tür. Osman, Muaviye ve İbn Zübeyr buna dahil değildir, çünkü onlar Hz. Peygamber’in (s) ashabındandır. Mervan bin el-Hakem’i, sahabi olup olmadığı hakkındaki tartışmalardan ve Abdullah İbn Zübeyr’in halk tarafından desteklendiği halde, onun hilafette bulunduğundan dolayı çıkarırsak, oniki elde ederiz. … Halifelik Benî Ümeyye ile geldikten sonra, büyük bir kargaşa doğdu. Tâ ki Benî Abbas kendilerini kabul ettirmelerine kadar. Böylece, esas şartlar tamamen değişmiştir.
[İbn el-Cevzî, Keşf ul-Müşkül, İbn Hacer el-Askalanî’nin, Feth ul-Berî’ sinde geçtiği gibi. c.16, s.340; Sıbt İbn el-Cevzî’den]

•    En-Nevevî:
Oniki İmam’ın İslam’ın hakimiyeti döneminde geleceği manasına da gelebilir. O zaman ki, İslam baskın bir din olacaktır. Bu halifeler, devirleri boyunca, dini ululayacaklardır.
[En-Nevevî, Şerh Sahih-i Müslim ,c.12, s.202-203]

•    El-Beyhaki:
Bu sayı (oniki) Velid ibn Abdulmalik döneminde tamamlanmıştır. Bundan sonra, karışıklıklar ve kargaşa meydana gelmiştir. Sonra Abbasî hanedanı gelmiştir. Bu vakıa İmam’ların sayısını yükseltmiştir. Eğer, kargaşa dönemi geldikten sonraki bazı özelliklerini görmemezlikten gelirsek, onların sayısı çok daha yüksek olacaktır.
[İbn Kesîr, Tarih, c.6, s.249; El-Suyûtî, Tarih el-Hulefa s.11]

•    İbn Kesîr:
Her kim Beyhaki’ye uyup, cemaat ile bir günahkâr olan Velid ibn Yezid ibn Abdulmalik dönemine kadar aralıklarla gelen halifeler kastedilmekte olduğu görüşüne katılırsa, böyle insanları tenkit ve itham ederek sözünü ettiğimiz rivayetin gölgesine girmektedir. Ve İbn Zübeyr’in Abdulmalik’ten önceki hilafetini kabul edersek, toplam onaltı olacak. Halbuki, Ömer ibn Abdulaziz’e kadar olan sayıları oniki olmalıydı. Bu yöntemle Yezid ibn Muaviye dahil olup Ömer ibn Abdulaziz dahil değildir. Nasıl olursa olsun, ulemânın ekserisi, Ömer ibn Abdulaziz’i adil ve dürüst bir halife olarak görmektedir.
[İbn Kesîr, Tarih, c.6, s.249-250]
Kafanız karışık mı?
Sözü edilen bu oniki tane İmam, Halife ve Emir’lerin gerçekten kimlerin olduğunu aydınlatmak için bir Ehl-i Sünnet alimine daha ihtıyaç vardır:
Ünlü âlim Ez-Zehebî Tezkirat ul-Huffaz adlı eserinde (cilt 4, s. 298) ve İbn Hacer el-Askalanî El-Durar el-Kamine’de (cilt1, s. 67) Sadruddin İbrahim bin Muhammed bin el-Hamaveyh el-Cuveynî eş-Şafiî’nin büyük bir Hadis alimi olduğunu söylüyor. Aynı El-Cuveynî, Abdullah ibn Abbas (r.a.) vasıtasıyla Hz. Peygamber’den (s.a.a.s.) şu sözleri rivayet ediyor: “Ben peygamberlerin efendisiyim ve Ali ibn Ebî Talib benden sonra gelenlerin efendisidir. Ve benden sonra gelenlerin sayısı oniki olacak, birincisi Ali ibn Ebî Talib’dir ve sonuncusu Mehdi olacak.” El-Cuveynî ayrıca İbn Abbas’tan (r.a.) Hz. Peygamber’in (s.a.a.s.) şu sözlerini de rivayet etti: “Şüphesiz, halifelerim ve benden sonra gelenlerim ve benden sonra Allah’ın yaratıklarına ayetlerinin sayısı onikidir. Birincisi kardeşimdir, sonuncusu ise oğlum (torunum)’dur.” Ona soruldu: “Ya, Allah’ın Resûlu, kardeşiniz kimdir?” O dedi ki, “Ali ibn Ebî Talib” Onun üzerine sordular, “ve oğlunuz kimdir?” Hz. Peygamber (s.a.a.s.), “El Mehdî”, diye cevap verdi. Dünya haksızlık ve zulüm ile dolup taşıyacağı bir zamanda onu adalet ve dürüstlükle dolduracak olan. Ve beni uyarıcı ve hayırlı şeylerin tebliğcisi kılanın adına; Bu dünyadaki hayat için sadece bir gün bile kalsa, her şeye kadir olan Allah bu günü uzatır, tâ ki oğlum Mehdi’yi gönderene dek. Sonra Ruhullah İsa ibn Meryem’i (a.s.) indirecek ve o onun (Mehdi’nin) arkasında namaz kılacaktır. Dünya onun parlaklığı ile parlayacaktır ve onun kudreti doğuyu ve batıyı kapsayacaktır.” Yine El-Cuveynî Allah Resûlü’nün şu şekilde bilgi verdiğini rivayet etmiştir: “Ben ve Ali ve Hasan ve Hüseyin ve Hüseyin’in dokuz evladı arındırılmış ve masum olanlardır.”
[El-Cuveynî, Fara’id el-Simteyn, Müessesset el-Mahmudî li-Tebaa, Beyrut 1978, s. 160.] Tüm islamî meheplerin arasında bu insanların Hz. Peygamber’in oniki masum halife olduğuna inanıp, islam anlayışını onlardan alan, sadece İsna Aşeriyye İmamiyye Şiası’dır.


more post like this