Diğer peygamberlerden istenildiği gibi Hz. Peygamber-i Ekrem’den de mucize isteniyordu. O Hazret de Kur’an’ın açıkça teyid ettiği gibi öteki peygamberlerde olan mucizeleri tasdik ediyordu.
O Hazretin bir çok kesin ve güvenilir rivayetlerle ispat olunan mucizeleri vardır. Ancak şimdiye kadar kalan mucizesi Kur’an-ı Kerim’dir. Bu kitap semavi kitap olarak altı bin kaç yüz ayete ve yüzondört büyük ve küçük sureye şamildir. Kur’an-ı Kerim’in ayetleri Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) yirmi üç yıllık biset ve davet zamanlarında, çeşitli münasebetlerde tedricen nazil olmuştur. Bir ayetten bir sureye kadar gece gündüz, yolculukta, vatanda, savaş ve barışta, zor ve kolay günlerde Peygamber’e nazil olmuştur.
Kur’an-ı Kerim bir çok ayetlerinde açıkça kendisini mucize olarak tanıtıyor. Tarihin de bildirdiğine göre, o zamanki Araplar fesahat ve belagatın en yüksek derecelerinde olmalarına rağmen, Kur’an onları mübarezeye davet edip şöyle diyor; Kur’an’ın beşeri kelam olduğuna, Muhammed (s.a.a)’in getirdiğine veya yarazın öğretim gördükten sonra yazdığına inanıyor iseniz onun gibisini, ondan on suresini veyahut bir suresini siz de getirin ve bu konuda bütün imkanlarınızı kullanın. Nasıl ki buyuruyor:
“Doğru söylüyorlarsa onun gibisini getirsinler.” (Tur, 34)
“Yoksa diyorlar ki, Muhammed Allah’a iftira ediyor deki öyle ise siz de iftiralı on sure getirin ve Allah’dan başkasını yardıma çağırın”. (Hud, 13)
“Yoksa onu Peygamber uydurdu mu diyorlar? Sen de deki: Öyle ise siz de onun gibi bir sure getirin.” (Yunus, 38)
Arapların en büyük fasih hatipleri bu çağrının karşısında “Kur’an sihirdir ve biz öyle bir şey getiremeyiz” cevabını verdiler.
Kur’an kendisini yalnız fesahat ve belağette mucizedir diye sınırlamıyor. Belki, bazı ayetlerde manada bile insanları ve cinleri mücadeleye davet ediyor. Çünkü insanın bütün yaşam programına şamildir. ve eğer dikkatle araştırılırsa bu program insanın bütün inanç, ahlak ve sayısız amellerinin temeli olarak görülür ve bunların hepsine şamil olduğu anlaşılır. Onu Hak indirmiş ve Hak adını vermiştir. (İslam, kanunları gerçek hak ve maslahattan kaynaklanan bir dindir; halkın çoğunluğunun veya güçlü ve emir sahibi bazı fertlerin isteğinden kaynaklanmış bir din değildir.)
Bu programın temelini oluşturan en değerli kelime Allah’a inanç kelimesidir. Usul ve bütün öğretiler tevhidden kaynaklandığı gibi, beğenilmik ahlak de bu usüllerden sonuçlanan dallardır. Ondan sonra insanın, ferdin ve toplumun sayısız ahvalleri araştırıp onlara düşen görevler de tevhidden kaynaklanıyor ve sonuç elde ediliyor.
İslam dininde usül ve furu’un birbirine bağlanması bir şekildir ki, her fer’i hükmünü herhangi konuda olursa olsun araştırır isek tevhid kelimesine döner ve tevhid kelimesi de bu furunun bir araya gelmesiyle gerçekleşir.
Böyle bir geniş dini bu şekilde hazırlamak dursun da, yalnız o dinin alfabesini derlemek doğal en büyük ve bilgin hukukçuların da elinden gelmez. Bunları, can ve mal güvenliği olmayan bir çok kanlı savaşlar görüp iç ve dış baskılara maruz kalan kimse, kısa bir zamanda hazırlayabilir mi?
Bundan başka, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) okuma yazması yokken öğretmen ve eğitici görmeden davetinden önce ömrünün üçte ikisini medeniyet, ahlak ve insaniyetin ne olduğunu bilmeyen, kurak çölde en kötü şartlar altında yaşayan ve her zaman yakın bir devletin köleliğini yapan cahil Araplar içerisinde yaşamasıyla birlikte böyle bir kitap getirebilir miydi?
Bunlara ilave olarak Kur’an-ı Kerim bir başka yoldan teheddi ediyor ve o şu ki, Kur’an-ı Kerim yirmi üç yıl zarfında çeşitli münasebetler ve olaylar nedneiyle tedricen nazil olmuştur. Eğer bir insanın indinden olsaydı, insanın tedrici tekamül ilkesi gereğince onun evveli sonuyla değişik ve sonu evvelinden daha iyi olurdu. Evvelinden sonuna kadar birbiriyle zıt şeyler bulunurdu. Ama Kur’an-ı Kerim’in Mekki ve Medini birine benzemektedir. Açıklama gücünün de bir üslubda olması dikkat çekicidir.
AHİRETİ TANIMA
1- İnsanın ruh ve bedenden yaratılışı
2- Bir başka açıdan ruhun hakikatı
3- İslam açısından ölüm
4- Berzah alemi
5- Kıyamet
6- Açıklama
7- Yaratılışın istimrarı
1- İNSANIN, RUH VE BEDENDEN YARATILIŞI
İslami öğretilere az çok aşina olanlar bilirler, ki Kitap ve Sünnet’in beyanları içerisinde, ruh ve cisin yahut nefs ile bedenden bir çok yerde söz edilmiştir. Cisim ile beden hisse bağlı olduğu için anlaşılması kolaydır. Fakat ruh ve nefs öyle değil, girift bir yapıya sahiptir.
Ehl-i Sünnet ve Şii filozofları ve mütekellimleri ruhun hakikatı konusunda çeşitli görüşler ortaya koymuşlardır. Fakat İslam açısından beden ve ruhun iki değişik hakikata sahip olduğu kesindir. Beden, ölüm arızasıyla hayati özelliklerini kaybeder. Fakat aslında hayat, ruhundur. Bedenle birlikte olduğu sürece, beden, hayatını ondan alır ve ayrıldığı an beden ölür. Ancak ruh, kendi hayatına devam eder.
Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinden ve Ehl-i Beyt imamlarının açıklamalarından, ruhun gayr-i tabii bir varlık olup bedenle bir nevi ve bağlılık halinde olduğu anlaşılıyor. Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“Andolsun ki biz insanı, balçık mayasından yarattık, sonra onu, sağlam bir karar yurduna bir kafre su kıldık. Sonra o bir katre suyu kan pıhtısı haline getirdik, derken kan pıhıtsını bir parça et haline soktuk, derken etti kemikler yarattık, derken kemiklere et giydirdik, sonra da onu başka bir yaratılışla meydana getirdik.” (Mu’minin, 12-14)
Bu ayetlerin üslubundan anlaşılan şudur ki, ayetlerin evveli tedrici maddi yaratılışı anlatıyor. Ayetin sonunda ruh ve şuurun verilişine işaret ettiğinde onu, önceki yaratılıştan değişik bir şey tanıtıyor.
Başka ayette, ahireti inkar edenlerin “insan ölüp bedeni dağıldıktan ve bu parçaların yeryüzünde yok olmasından sonra, tekrar nasıl yaratılıp önceki insan haline gelir” itirazı karşısında şöyle buyuruyor: “De ki: Size memur olan ölüm meleği öldürecek sizi, sonra da dönüp Rabbinizin kapısına varacaksınız.” Yani ölümden sonra dağılıp yeryüzünden kaybolan sizin bedenlerinizdir.Ama kendiniz (ruhlarınız), ölüm meleği vasıtasıyla bedenlerinizden ayrılmış ve bizim indimizde mahfuzsunuz. (Secde, 11)
Diğer ayetlerde ruhun gayri maddi olduğu, şöyle açıklanıyor: “Ve sana ruhu soruyorlar; de ki: Ruh, Rabbimin işindendir.” (İsra, 85)
Diğer başka ayette Allah (c.c) kendi işinin (emrinin) ne olduğunu şöyle açıklıyor: “Emri, bir şeyin yaratılmasına taalluk eder, bir şeyi yaratmayı dilerse ona ol der, hemen oluverir. Yücedir, münezzehtir o mabut ki, herşeyin tasarrufu ve tedbiri, Onun elindedir.” (Yasin, 83)
Bu ayetler gereğince, Allah’ın emri, varlıkların yaratılışında tedrici olmayıp, zaman ve mekanın onda etkisi yoktur. Öyleyse Allah’ın emri olan ruh da maddi olamaz. Kendi varlığında, maddenin gerektirdiği tedric, zaman ve mekan özelliklerine muhtaç değildir.
2- BİR BAŞKA AÇIDAN RUHUN HAKİKATI
Akli incelemeler, Kur’an-ı Kerim’in buyruğunu tasdik ediyor. İnsanların her biri kendisinde mevcut olan bir hakikatı ve gerçeği idrak edebiliyor. Bu hakikatı “Ben” olarak isimlendiriyor ve bu anlayış, her zaman insanda mevcuttur. İnsan bazı zamanlar baş, ayak kol ve diğer uzuvlarını hatta bazen bütün bedenini unutuyor. Fakat “Ben” hakikatını unutamıyor. Bu gerçek anlaşıldığı gibi, bölünmez ve parçalanmaz. Beden her zaman çeşitli hallere dönüşür. Zaman geçer ve yeri değişebilir. Fakat bu hakikat (Ben) sabittir ve kendi varlığında değişikliği kabul etmez. Eğer maddi bir varlık olsaydı; maddenin özellikleri olan bölünme, değişme, zaman ve mekanı kabul ederdi.
Evet bu özelliklerin hepsini beden kabulleniyor. Ancak ruhsal bağlantı nedeniyle bu özellikler ruha da nisbet edilebilir. Fakat birazcık üzerinde düşünülürse bu zaman, o zaman, şurası, orası, bu tür, o tür, bu taraf, o taraf gibi nisbetlerin bedene ait olduklarını görüp, bu nisbetlerin ruh hakkında geçerli olmadığını ve bunların beden vasıtasıyla ruh da yansıdığını anlayabiliriz
Ruhun özelliklerinden olan ilim de aynı şekildedir. Eğer ilim maddeye mahsus olsaydı, maddelik gereğincde bölüm, zaman ve mekanı kabul ederdi.
Elbette bu bahisle ilgili birçok konular, soru ve cevaplar vardır. Ama onları bu kitaba sığdıramayız. Bilgi edinmek isteyenler diğer İslami felsefeyi ilgili kitaplara müracaat edebilirler.
3- İSLAM AÇISINDAN ÖLÜM
Dar görüşlüler ölümü insanın yok olması ve hayatı, doğuşla ölümün arasındaki zamanla sınırlıyorlarsa da İslam, ölümü, “yaşayışın bir katından diğer bir katına aktarılmaktır” diye açıklıyor. İslam’ın görüşünde insanın yaşamı ebedidir. Ruhun bedenden ayrılması, insanı bir başka hayata götürür. Orada mutlu olanlar, dünyada yaptıkları iyilikler sebebiyle mutludurlar. Ateşe düşenler de, ölümde önceki yaşamlarında yaptıkları kötülükler karşılığında ateşdedirler.
Peygamber-i Ekrem (s.a.a) “Zannetmeyin ölmekle yok olacaksınız. Belki ölüm sizi bir evden öteki eve götürü” buyurmaktadır.
4- BERZAH ALEMİ
Kitap ve Sünnet’ten anlaşılan şu ki, ölüm ve kıyamet günü arasında sınırlı ve geçici bir hayat vardır. Bu berzah alemi olup dünya ve ahiret arasında bir vasıtadır.
İnsan ölümden sonra inançları ve yaptığı iyi ve kötü ameller sebebiyle özel bir hesaba çekilecektir. Bu kısa soruşturmadan sonra tatlı veya acı bir yaşantıya mahkum olacak ve kıyamet gününü bekleyecektir.
Berzah alemindeki insanın yaşamı, suç dolayısıyla mahkemeye çağrılıp, ifade verip, dosya düzenlendikten sonra sonucu beklemek için nezarette bekletilen insanın haline çok benzer.
Berzah aleminde insanın ruhu dünyada yaşadığı gibi olacak. İyilerden olursa saadete erişip nimet içerisinde olacak ve ilahi dergahına yakın olan iyi arkadaşlardan yararlanacak. Kötülerden olursa azap ve zorluk çekerek şeytan ve dalalet öncüleriyle birlikte olacaktır.
Saadete ermişlerin bir grubunun halini Allah (c.c) şöyle vasfediyor:
“Ey Peygamber, Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma. Onlar diridir ve Rableri katında (Kurb makamında) rızıklanırlar, ferah-fahur bir halde Allah’ın onlara ettiği lütuf ve ihsanlarla onlar, henüz kendilerine katılmıyanlara, fakat peşlerinden gelmekte olanlara da bilir ki ne korku vardır onlara, ne de mahzun olurlar diye müjde vermeyi isterler. Allah’ın nimet ve ihsanına nail olduklarından dolayı sevinç içindedir onlar ve Allah, inananların ecrini zayi etmez.” (Al-i İmran, 169-171)
Dünyada mal ve servetini meşru yollarda kullanmayan grubu da şöyle tanıtıyor:
“Sonunda, onlardan birine ölüm gelip çattı mı Rabbim der, beni geriye, tekrar dünyaya yolla da belki iyi işler işlerim ve zayi ettiğim ömrü telafi ederim Hayır, boş bir söz onun söylediği. Onların önlerinde, diriltilip mezarlarından çıkarılacakları güne dek bir berzah var. (Mu’minun 99-100)
5- KIYAMET VE AHİRET
Semavi kitapların içinde kıyamet günü hakkında genişçe söz eden, yüzlerce yerde çeşitli isimlerle bu günü hatırlatıp dünya ve ehlinin bu gündeki halini, bazen genişce ve bazen kısaca söyleyen yalnız Kur’an-ı Kerim’dir. Bu günün ismi Tevrat’ta geçmemiş. İncil kitabındaysa kısaca işaret edilerek geçlimiştir.
Kur’an-ı Kerim defalarca şunu hatırlatmıştır ki kıyamet gününe inanmak tevhide inanmakla denktir ve İslam dininin üç temel aslından biridir. Buna iman etmeyen, İslam dininden sayılmaz ve ebedi helak olmayı hak eder.
Sözün gerçeği de şudur. Çünkü eğer Allah’tan taraf hesab ve kitap, ödül ve ceza olmasaydı dini daveti oluşturan ilahi emirler ve nehiylerin hiçbir etkisi olmazdı. Nübüvvet ve tebliğ unsurunun olup olmaması netice itibarıyla aynı olurdu. Belki olmaması daha mantıklı olur, zira dini kabul edip kurallarına uymak bir nevi zorluğu ve ağırlığı yüklenmek ve özgürlüğü selbetmektir. Eğer bu dine uymanın eseri olmazsa halk da bu ağırlığı kabul etmeyip doğal özgürlüklerinden el çekmezler.
Buradan anlaşılıyor ki kıyamet gününü hatırlatmak dini davetin aslı kadar önemlidir.
Ve yine anlaşılıyor ki kıyamet gününe inanmak, takvalı olmakta ve günahlardan kaçınıp, beğenilmemiş ahlaktan arınmaya en büyük etkendir. Nasıl ki bu günü unutmak veya ona inanmak her günahın ve suçun kökenidir. Allah’u Teala Kur’an’da buyuruyor:
“Allah yolundan sapanlara, soru gününü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap var.” (Sad, 26)
Göründüğü gibi ayet-i kerimede hesap gününü unutmak her günahın kaynağı sayılmıştır.
İnsan ve dünyanın yaratılışında, semavi şeriatların hedefinde tefekkür etmek böyle bir günün (kıyamet günü) gelecekte olmasını apaçık ortaya koymaktadır.
Yaratılışta meydana gelen işlee dikkat ettiğimizden görüyoruz ki hiçbir iş (zaruri olarak bir nevi hareketi içerse dahi) sabit hedefi olmadan oluşmuyor. İşin kendisi asil ve müstakil olarak maksat ve istenilmiş değildir. Belki devamlı bir hedef ve gayeye mukaddimedir ve o hedefe göre bu işler de isteniliyor. Hatta sathi ve yüzeysel görüşlerin hedefsiz saydığı bazı işlee örneğin doğal fiiller, çocukların oynaması vb. dikkatle bakarsak kendilerine uygun hedef taşıdıkalrını görürüz. Nasıl ki genellikle harekete sahib olan doğal fiiller hareketin hedefi olan hedeflere sahiptirler. Çocukların oynamasında da oyunlara uygun hayali ve vehmi hedefler vardır ki, çocukları oynamakla o hedefe ulaşmak amacındadırlar.
Elbette dünyanın ve insanın yaratılışı, Allah’ın işidir. Allah da hedefsiz ve gayesiz işler yapmaktan, devamlı yaratıp, rızık verip, öldürüp ve yine aynı işi tekrar başlatıp düzeltmekten ve yok etmekten münezzeh ve beridir.
Buna göre mecburen insanın ve dünyanın yaratılışında sabit hedefler vardır ki bu hedeflerin nihai faydaları yine yaratılanlara döner, Allah’a değil. Şu halde diyebiliriz ki insan ve dünya sabit bir yaratılışa, fena ve yokluğa kabul etmeyen noksansız bir vucuda doğru ilerliyor.
Yine dini eğitim açısından halka baktığımızda görüyoruz ki dini eğitim ve ilahi rehberlik eserinde toplum iki gruba bölünüyor. Biri iyi işler yapanlar, diğer grup kötü işler yapanlar. Bununla birlikte dünya yaşayışında bu iki grubun arasında hiçbir özellik yoktur. Çoğu zaman ilerleme ve başarı, kötü ve zalim insanlarındır ve iyilik yapmak, bazı zorluklara katlanmakla ve çeşitli zulümleri görüp mahrumiyet çekmekle birliktedir.
Bu surette ilahi adlin gereği şudur ki bir başka yaşayış da yaratmalıdır ki bu iki grubun her biri yaptıkları ameller karşısında karşılık alsın ve dünya yaşayışlarına uygun bir karşılık da orada görsünler. Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de bu iki delile işaret ederek buyuruyor ki:
“Ve biz gökleri ve yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri eğlence için, boşu-boşuna yaratmadık. Biz onları, ancak gerçek olarak yarattık ve fakat çoğu bilmez.” (Duha, 48)
“Ve biz göğü ve yeryüzünü ve ikisinin arasındakilei boş yere yaratmadık; bu, kafir olanların zannı artık vay haline kafirlerin ateşten. İnananlarla iyi işlerde bulunanları, yeryüzündeki bozguncular gibi mi tutacağız, yahut çekinenlere, doğru yoldan çıkanlara ettiğimiz muameleyi mi yapacağız?” (Sad, 27).
Başka bir ayette iki delili bir araya getirerek şöyle buyuruyor:
“Yoksa kötülük kazananlar, kendilerini de iman edenler ve iyi işlerde bulunanlarla eşit mi tutacağız dirilikleri de, ölümleri de onlarla bir mi olacak sanıyorlar? Ne de kötü hükmediyorlar. Ve halktemiştir Allah gökleri ve yeryüzünü gerçek olarak ve herkes, kazancına göre karşılık bulsun diye ve onlara zulmedilmez.” (Casiye, 21 ve 22)
6- AÇIKLAMA
Kitabın ikinci bölümünde, Kur’an’ın zahir ve batını hususunda bahsettiğimizde işaret ettik ki Kur’an-ı Kerim’de İslami bilgilerin çeşitli yollardan ele gelmesi beyan edilmiştir. Bu yollar zahir ve batın diye ikiye bölünür.
Zahir diliyle açıklanan konular bütün halkın aklının anlayabileceği bir şekilde beyan edilmiştir. Fakat batın yoluyla açıklanan konular özel insanlar içindir ki ancak manevi hayat ruhuyla idrak edilir.
Zahir yolundan kaynaklanan beyanlarda Allah-u Teala varlığa malik olup yaratılış dünyasının mutlak hakimi olarak tanıtılıyor. Dünyanın yaratıcısı, sayısız melekler yaratmıştır ki O’nun her tarafa verdiği emirleri yerine getiriyorlar ve yaratılanların her bölümü onların bir grubuna mahsustur.
İnsan da O’nun yarattıklarından ve kullarındadır. Onun emirlerine uyup nehiylerinden kaçınmalıdır. Peygamberler Allah’ın buyruklarını duyuran, şeriatları ve kanunları getirenlerdir.Allan da bunların uygulanmasını istemiştir.
Allah-u Teala’nın iman ve itaata emri gereğince ödül ve sevap vadesi vermiş, küfür ve günaha da azap va’dinde bulunmuştur. Buyurduğu gibi de verdiği vadeleri gerçekleştirecektir. Allah’ın adil olması ve adaleti, bir başka dünyada, bu dünya hayatında iyilik ve kötülüğü dinlemeden yaşayan iyileri ve kötüleri birbirinden ayırıp iyilere ödül verip iyi bir yaşama kavuşturmasını, kötüleri de azap dolu sıkıcı bir hayatta bırakmasını gerektiriyor.
Allah-u Teala, adaleti gereğince ve verdiği vadelere göre bu dünyada yaşayan insanları istisnasız olarak başka bir dünyada diriltip hakiki olarak arasında hakla hüküm edecek. Haklının hakkın verip, mazlumun hakkın zalimden alacaktır. Aynen herkese amelinin karşılığını verecek, bir grubu cenete diğer bir grubu da cehenneme gönderecektir.
Şimdiye kadar anlatılan konular, Kur’an’ın zahiri anlamlarıdır. Bunların hepsinin doğru olmasını kabul ederek şunu da ekliyoruz ki: Bunlar, insanın sosyal yaşamından kaynaklanmış, bir arada toplanarak genel kanunlar halinde beyan edilmiştir ki, topluma yararı da fazla olsun.
Gerçekler sahasında adım atanlar ve Kur’an’ın batıni dilini biraz da olsun anlayanlar bu beyanlardan üstün ve değerli hakikatlar elde ederler ki bunlara herkes varamaz. Kur’an-ı Kerim de bazı yerlerde bu konuların arasında o hakikatlara işaret ediyor.
Kur’an, çeşitli işaretlerinden özet olarak şunu belirtiyor ki yaratılış dünyası tüm parçalarıyla insan da dahil olmak üzere tevkini hareketinde (her zamanda kemale doğru ilerlemektedir) Allah’a doğru hareket etmektedir ve bir gün gelecek ki bu hareket Allah’ın büyüklüğü ve azameti karşısında sona erecek, benliğini ve özgürlüğünü kaybedecektir.
İnsan da yaratılanlardan biridir. İnsanın kemale erişmesi şuur ve ilmi vasıtasıyladır ve bu vasıtayla hızla kendi Rabbine doğru ilerliyor. Hareketini bitirince Tek Allah’ın birliğini ve hakkaniyetini görecektir. O, her üstün sıfatın, varlık ve tüm güçlerin Allah’a mahsus olduğunu görecektir. Bu vesileyle her şeyin gereçeğini olduğu gibi idrak edecektir.
Edebiyyet dünyasının ilk durağı burasıdır. Eğer insan, iman ve salih ameliyle bu dünyada Allah ile kendi arasında kopmaz bir bağ oluşturu, O’nun dostlarıyla kendisi arasında sevgi icat edebilirse üst alemde de Allah’ın indinde olup temizlerle beraber olacaktır. Ama eğer dünyaya bağlanıp temelsiz ve geçici lezzetlerini seçip üst alemden kopup Allah’la irtibat kurmayıp, iyilerle ülfet edinmezse büyük bir azaba düçar olup, ebedi fela kete düşecektir.
Doğrudur ki insanın iyi ve kötü amelleri bu dünyada geçicidir ve yok olur fakat iyi ve kötü amellerin sureti insanın batınından yerleşip ve devamlı insanla birlikte olur. İnsanın gelecek yaşamının acı ve tatlı sermayesidir bunlar.
Sözü edilen konuları aşağıdaki ayetlerden elde edebiliriz.
Şüphe yok ki (mutlak) dönüş Rabbinedir. (Ahlak, 8)
Buyuruyor:
“İyice bilin ki bütün işlerin dönüşü Allah’a doğrudur.” (Şura, 53)
“İşte bugün hüküm Allah’ındır.” (İnfitar, 19)
“Ey inanmış, şüpheden kurtulmuş can, dön Rabbine, ondan razı olarak ve rızasını kazanmış bulunarak. Artık katıl kullarımın arasına.” (Fecr, 27-30)
Kıyamet günü bazılarına olacak hitabı anlatırken şöyle buyuruyor:
“Sen gaflet etmiştin bundan, derken perdeleri kaldırdık gözünden, artık gözün keskindir bugün.” (Kaf, 22)
Kur’an-ı Kerim’in te’vili (Kur’an’ın kaynaklandığı hakikatlar) hakkında:
“Onlar Kur’an’ın tavilinden başka bir şey mi bakıyorlar? Ancak onun hakikatları açıklandığı gün, bunu unutanlar diyecekler ki; Rabbimiz peygamberleri hak gönderdi. Şimdi şefaatçılardan biri var mı ki şefaat etsin bize yahut da tekrar dünyaya dönmemize izin verilse de, ordayken yaptığımız işlerden başka işler yapsak. Onlar zarar edenlerdir ve iftira ettikerini kaybettiler”. (Araf, 53)
Yine buyuruyor:
“Böyle günde Allah onların mükafatlarını verir. Onlar da görürler ki Allah apaçık gerçek mabuddur.” (Nur, 25)
“Ey insan şüphe yok ki sen Rabbine kavuşmak için çeşitli meşakkatlere düşersin. Sonunda da ona kavuşursun.” (İnşikak, 6)
Yine buyuruyor:
“Kim Tanrıya ulaşmayı umarsa şüphe yok ki Allah’ın takdir ettiği zaman elbette gelecektir.” (Ankebut, 5)
“Rabbiyle buluşmayı uman, iyi-ameller yapsın ve Allah’a kulluk etmesinde kimseyi iş tutmasın.” (Kehf, 110)
“Ey inanmış, şüpheden kurtulmuş can, dön Rabbine, ondan razı olarak ve rızasını kazanmış olarak, artık katıl kullarımın arasına, ve gir cennetime.” (Fecr, 27-30)
Yine buyuruyor:
“Derken o pek büyük felaket gelip çatınca, insan, o gün anlar, hatırlar neye çalıştığını. Ve cehennem, belirtilir görene. Artık kim azmışsa, dünya yaşayışın üstün tutmuşsa, artık cehennemdir onun yeri-yurdu. Ve amma kim, Rabbinin durağından korkup da nefsi, dileğinden çekmişse, şüphe yok ki cennettir onun yeri-yurdu.” (Naziat, 34-41)
Amellerin karşılığının mahiyyetini açıklarken şöyle buyuruyor:
“Ey kafir olanlar, bu gün mazeret getirmeyin, anca ne yaptıysanız onun karşılığıyla cezalanacaksınız.”
7- YARATILIŞIN İSTİMRARI
Şahit olduğumuz bu evren sonsuz ömre sahip değildir. Bir gün gelecek ki dünua ve ehli buradan göç edecekler. Nitekim Kur’an bunu doğrulayarak şöyle buyuruyor:
“Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri hak ile yarattık ve belirli müddet için.” (belirlenen ve sınırlı bir müddet için) (Ahkaf, 3) Acaba bu dünya ve insan nesli yaratılmadan daha önce bir dünya ve insan nesli yaratılmış miydi? Dünya ve ehli yok olduktan sonra (nasıl ki Kur’an yok olacak haberini veriyor) yeni bir dünya ve insan yaratılacak mı? Bunlar bir takım sorulardır ki cevabında Kur’an-ı Kerim’de işaretten başka açık bir cevap yoktur. Fakat Ehl-i Beytten nakledilen rivayetlerde bu sorulara olumlu cevaplar verilmiştir.
İMAMI TANIMA
1- İmamın manası
2- İslam hükumetinde Peygamberin halifesi ve imamlık
3- Geçen sözlerin teyidi
4- İlahi öğretilerde imamet
5- İmam ve Nebi arasındaki fark
6- Amellerin batınında imamet
7- İslam liderleri ve imamlar
8- Kısaca Oniki İmam’ın hayatı
9- Genel olarak Hz. Mehdi’nin zuhuru
10- Özel açıdan Hz. Mehdi’nin zuhuru
1- İMAMIN MANASI
Bir topluma öncülük yapıp onlara, siysi, içtimai, ilmi ve dini açıdan önderlik yapan kimseye imam veya lider denir. Elbette bu konuların ortamına bağlılık gereksinmesi, liderin hareket alanını da daraltıp veya genişetebilir.
Mukaddes İslam dini (geçen bölümlerde anlatıldığı gibi) bütün insanları göz önünde bulundurarak düsturlar vermiştir.
Beşerin maneci hayatını inceleyip yol gösteriyor. Maddi yaşantısında kişisel hayatını ve idare sistemini açıkladığı gibi, sosyal yaşantısında da liderlik konusuna (devlet meselesi) müdahele etmiştir.
Beşerin manevi hayatını inceleyip yol gösteriyor. Maddi yaşantısında kişisel hayatını ve idare sistemini açıkladığı gibi, sosyal yaşantısında da liderlik konusuna (devlet meselesi) müdahele etmiştir.
Bu yönlere göre İslam’da imamet ve liderlik konusu üç açıdan incelenebilir. İslam hükumeti, İslami ilimler ve hükümler ve bilahere toplumu manevi hayatında irşad edebilmek.
Şia inancına göre İslami toplumun bu üç kanuna zaruri ihtiyacı olduğu için bu konuları ve işleri üstlenen kişi de Peygamberler gibi Allah indinden tayin olmalıdır. Peygamber-i Ekrem (s.a.a)in Allah’ın emriyle tayin edildiği gibi.
2- İSLAM HÜKÜMETİNDE PEYGAMBER’İN HALİFESİ VE İMAMLIK
Uyumlu bir şekilde yaşayan bir toplumun, devletin, şehrin, köyün, kabilenin ve hatta bir kaç kişiden oluşan ailenin veli ve başkanı olmadan sosyal hayatına devam edemiyeceğini, bu başkanın irade ve istekleri diğer şahsi iradelere hakim olmadıkça ve onları kendi içtimai görevlerine sevketmedikçe ayakta duramayacağını, kısa bir süre içerisinde bölünüp yok olacağını, herkes fıtratıyla anlamış bulunuyor.
Buna göre toplumun (küçük ve büyük) bekasını düşünen veli ve başkan, geçici veya devamlı olarak toplumundan ayrılmak isterse kendi yerini boş bırakıp toplumun beka ve zevalına göz yumamaz.
Ev halkını bir kaç gün yada bir kaç ay terkeden aile reisi, bir müessese veya okul müdürü, emri altında birkaç kişi çalıştıran kimse iş yerinden birkaç saatlik de olsa ayrılmak istediğinde yerine birisini tayin edip diğerlerinin ona müracaat etmisini ister.
İslam dini Kitap ve Sünnet’e göre fıtrat üzerine kurulu bir dindir. Bunu, İslam’ı tanıyan da, tanımayan da İslam’ın çehresinde müşahede edebilir. Allah ve Resulünün bu dinin birliği için verdikleri önem inkar edilemez ve hiçbir şeyle ölçülemez derecede olduğu da bilinmektedir.
Peygamber-i Ekrem (s.a.a) İslam’ın hakim olduğu yerlerde birlik ve beraberliği sağlamayı hiç de unutmadı. İslam hükümeti sınırlarına dahil olan şehir ve köylere en kısa bir zamanda vali tayin edip müslümanların işini ona havale ediyordu. Hatta cihad için hazırlanan ordulara başkanlık konusunun önemini hatırlatmak için bir kaç tane komutan seçiyordu. Mute savaşına hazırlanan orduya dört komutan seçti, biri şehid düşerse diğerleri sırayla bu görevi üstlenecekti.
Aynı şekilde hilafet konusunu da önemseyerek lüzumlu gördüğü vakitler halifesini tayin etmekten çekinmedi. Medine’den ayrıldığı zaman yerine vali tayin etti. Hatta Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde, kendisine ait olan özel işlerini ayarlamak ve yanında olan emanetleri sahiplerine döndürmek için de Ali (a.s) yi yerinde vekil kıldı. Aynen vefatından sonraki şahsi işlerini ayarlamak ve borçlarını ödemek için Ali (a.s) yi vekil tayin etti.
Şia diyor ki, bu delillere göre Peygamber-i Ekrem’in, yerine halife tayin etmeyip müslümanları başı boş terk ederek, onların toplumunu yönetecek kimseyi tayin etmeden vefat etmesi düşünülemez. Bir toplumun oluşması çoğunluğun kabullendiği bir takım ortak gelenek, kanun ve kaidelere bağlı olduğu gibi sebat ve bekası da adalet üzerine kurulan bir hükümete muhtaçlar. Bunun öneminde, hiç bir insan fıtratının şüphesi olamaz. Özellikle İslam şeriatının dikkat ve genişliğine Resul-i Ekrem’in (s.a.a) İslam’a verdiği önem, bu yolda gösterdiği fedakarlıklara, vahiy ve nübüvvet teyidinden geçersek üstün akıl ve güçlü tedbirine bakarsak bu şüpheye hiçbir yer kalmamaktadır. Ehl-i Sünnet ve Şianın kanalıyla da (Fiten ve diğer bablarda zikredilmiştir) Peygamber-i Ekrem (s.a.a), tevatür derecesine varmış bir çok hadislerden anlaşıldığı üzere, vefatından sonra İslam toplumuna sızacak fıtne ve belaları, mukaddes İslam dinini kendi kötülük ve sapıklıklarına feda edecek Al-ı Mervan hükümeti gibi hükümetlerin çıkaracakları fesatları, genişçe açıklamıştır. Hz. Resul (s.a.a) kendisinden, yıllarca (belki binlerce yıl) sonra gelecek küçük hadiseleri ve belaları gaflet etmeden söylüyordu. Kendisinden hemen sonra meydana gelecek çok büyük olaylardan gaflet etmesi veya onlara özen göstermemesi düşünülebilir mi? En ufak ve doğal yemek ve içmek gibi işlere müdahele edip yüzlerce emir veriyor da, bu kadar değerli ve önemli konuda susup, yerine halife tayin etmiyor mu?
Mesela Peygamber-i Ekrem (s.a.a) halife seçimini ümmetin üzerine bıraksaydı, yine de konuda kafi ve vafi düsturlar vermesi gerekirdi. Ta İslam ümmeti dinin bekasında ve İslam toplumunun ilerlemesini sağlayan ve dini şiarları yücelten konuda daha da basiretli ve bilgili olsunlar.
Halbuki böyle bir dini emirden ve nebevi açıklamadan hiçbir heber yoktur. Eğer olsaydı Peygamber-i Ekrem’den sonra gelen halifeler o emirleri hiçe saymazlardı. Oysa birinci halife vasiyetle hilafeti ikinci halifeye, dördüncü halife de aynı şekilde oğluna, ikinci halife üçüncü halifeyi altı kişi seçip nizamnamesini hazırladığı bir şura vasıtasıyla başa getirdi. Muaviye İmam Hasan (a.s) barışa mecbur edip böylece hilafeti ele geçirdi. Bundan sonra hilafet irsi saltanata dönüşerek tedricen İslam’ın özen gösterdiği dini şiarlar, cihad, emr-i bil maruf, nehy-i anil münker, had uygulama vb. şeyler önemsenmedi.
Şia beşeri fıtratı idrak etme, akıllıların sürüp giden siresini, İslam’ın fıtratı ihya eden temel görüşlerini, Peygamber-i Ekrem’in toplumsal metodunu inceleyerek, vefatından sonra müslümanların başına gelen üzücü hadiseleri ve hicretin ilk yıllarında İslami hükümetlerin bölünmesine neden olan soruları da düşünerek şu sonuca varıyor ki; Peygamber-i Ekrem’den (s.a.a) açık ve sarih hüküm vardır. Tevatür derecesine varmış kesin hadisler ve ayetler örneğin Velayet ayeti, Gadir, Safine, Sakaleyn, Hak, Menzilet, Davet-i Aşire-i Akrabin vb. hadisler bu manaya işaret ediyorlar.   Fakat, bir takım nedenler gereğince bunlar gizletilmiş veya şahsi isteklere göre yorumlanmıştır.
GEÇEN KONULARIN TEYİDİ
Peygamber-i Ekrem (s.a.a) hastalığının son günlerinde, yanında sahabeden bir kısmı hazırken şöyle buyurdu: Bana kağıt ve mürekkeb getirin. Ta ki bevden sonra dalelete düşmemeniz için bir şey yazayım. Orada hazır olanlardan bazısı, “peygamber sayıklıyor.  Allah’ın kitabı bize kafidir” deyince gürültü koptu. Peygamber de, “Peygamber yanında gürültü olunmaz, kalkn gidin” buyurdular.
Geçen bölümde söz edilen konulara dikkat edilirse Peygamber’in maksadının açıklanmasına engel olanların daha sonra seçimle hilafete geçen şahıslar olması özellikle Ali (a.s) ve dostlarına haber vermeden seçimin yapılması ve onları olup bitmiş bir işle karşı karşıya bırakmaları açıkça gösteriyor ki, Peygamber’in bu hadisten maksadı kendi halifesini tanıtıp Ali (a.s)yi hilafete seçmekti.
Çünkü evvela, Peygamber’in bu hadisten maksadı kendi halifesini tanıtıp Ali (a.s) yi hilafete seçmekti.
Çünkü evvela, Peygamber’i Ekrem hastalık boyunca hiç bir yersiz söz konuşmadı ve konuştuğuna dair bir şey de rivayet edilmemiştir. Dini açıdan da hiç bir müslüman ilahi ismetle korunmuş kimseye sayılama nisbeti veremez.
İkinci olarak da, eğer maksad ciddi manası olsaydı, “Kur’an bize kafidir” cümlesine yer kalmazdı. Zira Peygamber’in sözlerinin sayıklama olduğuna isbat etmek için hastalığıyla istidlal (delile dayanma) olunurdu, “Kur’an bize kafidir” cümlesiyle değil. Hiç bir sahabeye, Kur’an’ın, Peygamber’i vacib-ul itaat bildirmesi gizli kalmamalıdır. Kur’an’ın nassına göre, Peygamber’in sözleri Allah’ın kelamıdır. Allah ve Peygamber’inin karşısında kimsenin seçme hakkı ve özgürlüğü yoktur.
Üçüncü olarak da, aynı olay birinci halifenin ölüm hastalığında da tekrarlandı. Osman halifenin emriyle onun vasiyetini yazarken halife bayıldı. Bununla birlikte ikinci halife Peygamber’e şöylediği sözü tekrar etmedi.
Bunların hepsine göz yumarak, ikinci halife, İbn-i Abbas hadisinde   bu gerçeği itiraf ederek diyor ki: “Ben anladım ki Peygamber (s.a.a) Ali’nin hilafetini pekiştirmek istiyor. Fakat ben maslahatı düşünerek bozdum”. Yine diyor ki: “Hilafet Ali’nin hakkıydı  . O hilafete geçseydi milleti hakka ve doğru yola sürecekti ve Kureyş buna boyun eğmezdi. Buna göre onu hilafetten men ettik.”
Halbuki dini ölçülee göre hak yoldan çıkanları hakkı kabul etmeye zorlamalıdırlar, değil ki onlar için hak terkedilsin. Birinci hilafeye, müslüman kabilelerden bazısı zekat vermekten çekiniyorlar haberi verilince onlarla savaşın emrini verdi ve söyledi: “Peygambere verilen devenin ayağını bağlama ipi bana da verilmezse onlarla savaşarım”.   Bu sözden maksat şu ki hak ne pahasına olursa olsun yücelmelidir. Elbette şüphe yok ki halilafet konusu bir ipten daha değerli ve önemlidir.
4- İLAHİ ÖĞRETİLERDE İMAMET MESELESİ
Peygamberi tanıma bölümünde geçti ki, zaruri ve sabit genel hidayet kanunu gereğince, varlık bütün türleriyle, tekvin ve yaratılış yoluyla, kendi türünün saadet ve kemaline doğru ilerliyor.
İnsan türü de yaratılış türlerinden biri olduğuna göre bu genel kanundandı. Stesna olmayıp gereçeklere eğilim ve sosyal tefekkür isteğine sahip olduğu için yaşamında dünyevi ve uhrevi mutluluğuna gerçekleştirecek belirli bir yola hidayet olmalıdır. Bir başka ibareyle şöyle olur, insan, insanı değerlerini ve saadetini elde edebilmek için bir takım inanç ve ameli vazifelere muhtaçtır. Ta ki yaşama tarzını ona uydursun. Din denilen hayat programını idrak etmek yolu da akıl yolu değildir. Belki beşeriyyet dünyasında, peygamber denilen bazı ilahi kişilere verilen vahiy yoludur. Toplumun, insai görevlerini vahy vasıtasıyla Allah’tan alıp, toplumun saadetini temin etmek amasıyla onlara duyuran ancak peygamberlerdir.
Bu delil, toplumda böyle bir idrakin zaruretini icab ettiği gibi beşeri elin dokunmadığı bu programı koruyup ihtiyaç duyulduğu zaman onlara iletecek şahısların da bu toplumda olacağını isbat ediyor.
İnsani görevleri vahiy vasıtasıyla alıp topluma öğretmeyi ilahi lütuf nasıl gerektiriyorsa, aynen bu semavi ve insani görevleri, beşeriyyet dünyasında devamlı korumak ve gerektiği zaman topluma öğretmek amacıyla, dini bilen bir takım şahısların da mevcut olmasını gerektiriyor.
Nasıl ki vayh ruhunu ve nübüvveti üstlenip Allah tarafından semavi şeriatları ve hükümleri alıp topluma duyurmak görevini teseddi edene “Nebi” denir. Semavi dinleri korumayı üstlenip Allah tarafından bu makama seçilen kimseye de “İMAM” denir. Nübüvvet ve imamet makamlarının bir şahısta bulunmasının mümkün olduğu gibi ayrı ayrı şahıslarda olması da mümkündür. Peygamberlerin ismetini isbat eden delil, imamın masum olmasını da isbat ediyor. Çünkü Allah (c.c), tüm zamanlar içini dini tahrif olmadan bildirmelidir ve bu, ilahi masumiyet ve ismet olmaksızın gerekleşmez.
5- NEBİ VE İMAM ARASINDAKİ FARK
Peygamberler vasıtasıyla alınan semavi şeriatlar ve hükümler yalnız vahyin aslını yani semavi hükümlerin alınmasını isbat ediyor ve onun istimrar ve her zaman için süreceğini değil. Fakat dini korumak süresiz ve devamlı olmalıdır. Buna göre her asırda toplumun içerisinde peygamberlerin olması gerekli değildir. Ama dini koruması gereken imamet makamı toplumda olması gerekli olduğu gibi, toplumda imamın olması da zaruridir ve toplumun bu imamı tanıyıp tanımaması sonucu değiştirmez. Allah-u Muteal Kur’an’da şöyle buyurmaktadır:
“Eğer onlar (küfredenler) bunları tanımayıp küfre sapıyorlarsa, andolsun, biz buna (karşı) küfre sapmayan bir kavmi vekil kılmışızdır.” (En’am, 89)
İşaret edildiği gibi nübüvvet ve imamet makamı bir şahısta bulunabilir. Bir şahıs peygamberlik ve imamlık (şeriatı Allah’tan alıp ve açıklamak) makamlarına bir zamanda sahib olabildiği gibi başka şahıslarda da, bu iki makamın olması mümkündür. Peygamberlerin sayısı sınırlıdır. Buna göre de peygamber olmayan asırda hak imamın olması gereklidir.
Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin bir kısmını imamet makamıyla överek şöyle buyuruyor:
“Hani Rabbi, İbrahim’i bir takım kelimelerle denemeden geçirmişti. O da bunlar tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Allah İbrahim’e) “seni şüphesiz insanlara iman kılacağım” demişti. (İbrahihm) “ya soyumdan olanları?” deyince Allah “zalimler benim ahdime erişemez.” demişti. (Bakara, 124)
Ve yine buyuruyor ki:
“Ve onları, kendi emrimizle hidayet yönelten önderelr kıldık.” (Enbiya, 73)
6- AMELLERİN BATININDA İMAMET
İmam, toplumun amellerinin zahirine önder olduğu gibi batınında da önderlik ve imamlık makamına sahiptir. İnsanlık kafilesinin önünde hareket edip batında Allah’a doğru hareket eden de imamdır.
Bu hakikatın açıklanması için aşağıdaki iki mukaddimeye dikkat etmeliyiz.
Birincisi: Şüphe yok ki İslam ve sair semavi dinlerin görüşünde insanın, ebedi ve gerçek mutluluğunun ve şekavetinin bir tek vesilesi onun iyi ve kötü amelleridir. İyilik ve kötülükleri, semavi dinlerin öğretmesinin yanı sıra, insan kendi fıtratı ve ilahi ruhuyla da onları idrak edebilir.
Allah vahy ve nübüvvet yoluyla bu amelleri, beşeri tefekküre münasib ve ictimai dilimzle, emir, nehiy, iyimser ve kötümser şeklinde açıklamıştır. İtaat edenleri, insanın kemali istekelrinin ebedi ve tatlı bir hayatta gerçekleşeceklerini müjdeleyip, zalimlere ve kötü amelli insanlara ebedi ve acı bir hayatı içeren her türlü başarısızlığı haber veriyor.
Şüphesiz her türlü tasavvurdan yüce olan Allah’ın, bizim gibi sosyal tefekkürü yoktur. Bu kulluk ve mevlalık, emir ve itaat etme, emir-mehiy, ceza ve ödül konuluşu, toplumsal yaşantımız dışında mevcut değildir. Allah’ın makamı, yaratma makamıdır. O’nda her türlü varlığın varlığı, gerçek bağlantılara göre Allah’ın yaratmasına bağlıdır.
Nasıl ki Kur’an-ı Kerim’in   ve Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) işaret ettikleri gibi, din biizm doğal akıllarımızın anlayamayacağı bir takım gerçekleri ve eğitileri içermiştir, anlayabileceğimiz ve fikrimiz dengesinde de nazil olmuştur.
İyi ve kötü ameller ile ebedi dünya yaşamı ve özellikle arasında gerçek bir irtibatın olmasını ve o dünyada iyi ve kötü hayatın Allah’ın iradesiyle o amellere bağlılığını geçen konudan idrak edebiliriz.
Kolay bir ibareyle şöyle diyebiliriz, iyi ve kötü ameller insanın kalbinde insanın geleceğini belirten gerçekleri oluşturur.
İnsan bilse de bilmese de bir çocuk gibi eğitiliyor. Çocuk velisinden aldığı yap-yapma emirlerini duymaktan ve yaptığı işlerden başka bir şey anlamaz. Ama eğitilip bir takım nefsani haletleri kendisinde hazırlayıp toplumun içerisine düştüğünde mutlu bir hayata erişmiş olur ve eğer bunun hayrını isteyen velisinin emrilerine uymazsa, toplumda bedbahtlıktan başka bir şey elde edemez.
Veyahut doktorun emriyle özel yemeklere, ilaçlara ve spora görevlenen hasta bunları uygulamaktan başka bir şey yapmıyorsa bunları uyguladıktan sonra vücudunda düzenli bir sağlık elde edip her çeşit mutluluğa ve iyiliğe kavuşur.
Kısacası insan dünyevi hayatıyla birlikte amellerinin kaynaklanıp, ilerleyip ve bilahare uhrevi hayatında mutluluğunu veya felaketini kesinleştiren, manevi bir hayata da sahiptir.
Kur’an-ı Kerim’de bu akıl gereğini teyid ederek bir çok ayetlerde   iman ehline ve iyilik sevenlere bu ruhtan daha aydın bir ruh ve hayattan daha yüce bir hayat isbat ettiği gibi amellerin batını sonucunu devamlı insanla birlikte biliyor. Peygamber-i Ekrem’in hadislerinde de buna birçok yerde işaret olmuştur.
İkincisi: Bizler bazılarını iyi veya kötü işe davet ediyoruz ama kendimiz birçok zamanda dediğimiz şeye amil değiliz. Fakat peygamberler ve imamlar hiçbir zaman emrettikleri şeyi terketmezler. Çünkü hidayet ve liderlikleri Allah’ın emriyledir. Onlar toplumu hidayet ettikleri dinle kendileri de amel ediyorlar. Toplumu davet ettikleri manevi hayata kendileri de sahip olmalıdırlar. Zira Allah bir kimseyi hidayet etmedikçe toplumun hidayetini ona havale etmez ve Allah’ın özel hidayeti hiçbir zaman yok olmaz.
Bu bölümden aşağıdaki sonuçlara varabiliriz:
1- Her ümmette o ümmetin peygamberi ve imamı, toplumu davet ettikleri dinin manevi hayatında birinci derecede olmalıdırlar.
2- Önderlik ve toplumda birinci olmak, herkesten daha faziletli olmayı gerektirir.
3- Allah’ın emriyle ümmetin imamlığını kabul eden şahıs toplumun zahiri amellerinde önder oldukları gibi manevi hayatlarında da onların önderidir ve amellerin gerçeği onun imamlığıyla seyreder.
İSLAM LİDERLERİ VE İMAMLAR
Geçen bölümlerden aldığımız sonuç gereği İslam dininde Peygamber-i Ekrem (s.a.a)den sonra İslam ümmeti içerisinde Allah tarafından bir imam (nasbedilmiş önder) vardır. Peygamber-i Ekrem’den rivayet edilen hadislerde,   imamların tavsifinde, sayısında ve hepsinin Kureyş kabilesinden olup, peygamber’in Ehl-i Beytinden oldukları ve onların sonuncusunun da Hz. Mehdi (a.s) olduğu anlatılmıştır.
Aynı şekil Peygamber-i Ekrem’den birinci imam olan Hz. Ali (a.s) hakkında   bir çok naslar vardır. Peygamber’den (s.a.a) ve Ali (a.s)den ikinci imamın imamlığında ve diğer imamların hakkında bir çok hadisler vardır. İmamlar da kendilerinden sonraki imamı tayin ediyordu.
8- KISACA ONİKİ İMAMIN HAYATI
BİRİNCİ İMAM
Hz. Emir’ül mü’minin Ali (a.s), Beni Haşim kabilesinden Peygamber’in amcası Ebu talib’in oğludur. Ebu Talib, Peygamberi kendi evinde büyütüp himayesi altına aldı. Bi’setten sonra hayatla olduğu sürece Peygamberi kafilerin, (özellikle Kureyş) eziyetlerinden korudu. Ali (a.s) (meşhur rivayete göre) bi’setten on yıl önce dünyaya geldi. Altı yıl sonra Mekke ve yöresinde kuraklık meydana geldiği için Peygamber’in isteği üzerine babasından ayrılıp Peygamber’in evine gelerek O’nun eğitimi altına girdi.
Peygamber-i Ekrem Nübüvvete seçilip ilk defa Hira mağarasında vahy nazil olduktan sonra eve dönüp olayı anlattı. Ali (a.s) da O’na iman getirdi.   Yine Peygamber tüm akrabalarını toplayarak onları getirdiği dine davet ederek şöyle buyurdu: “Davetimi önce kabul eden benim vasim, vezirim ve halifem olacaktır” bu arada ayağa kalkıp iman getirmesini ibraz eden bir tek Ali (a.s) idi. Peygamber de onun iman etmesini kabul ederek verdiği vade’yi imzaladı.
Ali (a.s), Peygamber hicret edene kadar devamlı O’nunla birlikteydi. Hicret gecesi, kafirler Peygamber’in evini sarıp O’nu katletmek istedikleri zaman Ali (a.s) Peygamber efendimizin yatağında yatmış ve Resul-i Ekrem bu sayede gizlice evden ayrılarak Medine’ye doğru yola koyulmuştu.   Peygamberden sonra O Hazretin vasiyyeti üzerine milletin emanetlerini sahiplerine iade ettikten sonra annesini Peygamberin kızınıbaşka iki kadınla birlikte alıp Medine’ye doğru hareket etti.
Medine’de devamlı O Hazretle birlikteydi. Peygamber hiçbir zaman gizlide ve açıkta onu kendisinden ayırmadı. Biricik sevgili kızı Hz. Fatıma’yı zevce olarak ona münasip gördü. Müslümanlar arasında kardeşlik akdi okuttuğunda Ali (a.s)ı kendisine kardeş seçti.   Ali (a.s) Peygamberin katılıdğı tüm savaşlarda hazır bulundu. Bir tek Tebük savaşına katılmadı. O da Peygamberin emri ile Medine’de Peygamberin yerinde kaldığı içindi.   Hiç bir savaşta gerei adım atmayıp hiçbir an düşmandan kaçmadı. Hiçbir şart altında Peygamberin emrinden çıkmadı. Bu nedenle Peygamber-i Ekrem buyurmuştur ki “Hiç bir zaman Ali haktan ve hak da Ali’den ayrılmaz.”
Ali (a.s) Peygamberin vefatında otuzuç yaşındaydı. Tüm dini faziletlere sahip olup, sahabe içerisinde özgün olmasıyla birlikte onun genç olmasını ve Peygamberin savaşlarında kafirlerden bir çoğunu öldürüp onlardan düşman kazanmasını bahane ederek hilafetten kenar ettiler. Ve bu şekil O Hazretin eli tüm genel olaylardan kesildiğinde evinin bir köşesine sığınarak özel kişileri eğitmeye başladı. Peygamberin vefatından sonra 25 yıl üç halifenin hilafet zamanı geçti. Üçüncü halife Osman öldürüldüğünde halk Hz. Ali (a.s)a biat ederek onu hilafete seçti.
Hz. Ali (a.s) dört yıl dokuz ay süren hilafet müddetinde Peygamberin siretine uyup Hilafet’e inkılap ve kıyam ruhu verdi. Toplumda çeşitli ıslahlara baş vurdu. Elbette bu ıslahlar bir kısım çıkar peşinde koşanların zararına olduğu için sahabeden bazıları, ümmül mü’minin “Ayşe” “Talha” “Zübeyr” ve “Muaviye” liderliğinde üçüncü halifenin kanını bahane ederek halifeye karşı çıkıp çeşitli çirkin olaylara sebebiyet verdiler. O Hazret bu fitneleri yatıştırmak için Basra yakınlarına Ayşe, Talha ve Zübeyr ile savaştı ve bu savaş, Cemel savaşı adında maruftur. Irak ve Şam sınırlarında Muaviye ile savaştı bu savaş Sıffıyn savaşıdır ve birbuçuk yıl devam etmiştir. Nehrevan muharebesinde de Hariciler ile savaştı.
Böylelikle O Hazretin hilafet müddetice gösterdiği çabaların bir çoğu iç savaşlarda geçti. Çok geçmeden Hicretin 40. yılı Ramazan ayının 19. günü Kufe mescidinde, sabah namazında, Hariciler tarafından yaralanıp iki gün sonra şehid oldu.
Hz. Emir’ül Mü’minin (a.s) tarihin şahitliğine, dost ve düşmanın itiraflarına göre insani değerlerde noksanlığ olmayıp İslami faziletlerde Peygamberin talimlerinde tam bir örnek idi. Onun şahsiyeti hakkında yapılan bahisler, Şia ve Ehl-i Sünnet ve bu konuda bilgi sahibi olanlar tarafından yazılan kitaplar hiç kimse hakkında olmamış ve yazılmamıştır.
Ali (a.s) ilim ve bilgi açısında Peygamber’in ashabı arasında en üstünüdür. İlm beyanatlarıyla özgür bir kanıtlama tarzını ortaya koyduğu gibi ilahi öğretilerde felsefi bahisler etti. Kur’an’ın lafzını korumak için Arapça dilbilgisi kurallarını icat ettiği gibi Kur’an’ın batınında da konuştu. Hitabet etmekte en becerikli, Araplar içinde (birinci bölümde geçti) şecaette dillere destan idi. Peygamberin zamanında ve ondan sonra yaptığı savaşlarda hiçbir zaman paniğe kapılmadı. Defalarca çeşitli olaylar. Uhud, Huneyn, Hayber ve Hendek gibi savaşlarda meydana geldi ki Peygamberin ashabı ve ordusu paniğe kapılıp titrediler, bazıları da firar ettiler. Fakat Ali (a.s) bunların hiç birinde düşmandan yüz çevirmedi. Savaşta ün kazanan yiğitlerle savaştığında hiçbiri kurtulamadı. Bu güce sahib olduğu halde güçsüzlerle savaşmadı. Firar edeni takib etmedi, gece saldırı yapmazdı ve suyu düşmana kesmezdi.
Hayber savaşında hücum edip kalenin kapısını yerinden söküp kenara atması tarihi açıdan kesindir.
Yine Mekke’nin fethinde Peygamber-i Ekrem (s.a.a) putların kırılmasına emir verdiğinde Ali (a.s), Peygamber’in isteğiyle, O Hazretin omuzlarına ayaklarını koyarak Kabe’nin üzerine çıkıp oraya dikilen taştan yontulmuş Hübel denilen putu yıktı.
Ali (a.s) takva ve abitlikte de tek idi. Onun sertliğini şikayet edenlerin cevabında, Peygamber; “onu kınamayın. Çünkü o Allah’a aşıktır” buyurdu.
Sahabe Ebu Derda, O Hazretin cesedini Medine hurmalıklarının birinde görünce haber vermek için onun evine gelip Hz. Fatıma’ya “Kocandan taraf başın sağ olsun” dedi. Peygamberimizin kızı “Amcamoğlu ölmemiş, ibadet ederken ilahi korkudan bayılmıştır. Onun bu hali çokça görülmektedir” buyurdu.
Ali (a.s)’ın fakirlere yardım etmesi, emri altında olanlara muhabbet etmesi, çaresizlerin imdadına koşması, cömertliği ve affı hakkında bir çok rivayetler vardır. Eline geleni Allah yolunda fakir ve miskinlere verip kendisi çok zor şartlar altında yaşıyordu. Çiftçiliği, fidan dikmeyi, su kuyuları kazmayı ve bayır yerleri yeşillendirmeyi severdi. Fakat bu yolda elde ettiği şeyleri fakirlere vakfederdi. O Hazretin vakıfları “Ali (a.s) sadakaları” adında meşhurdur. Halifetin sonlarında bu yoldan geliri epeydi (yirmidörtbin dinar)
İKİNCİ İMAM
Hz. İmam Hasan Mücteba (a.s) (ve kardeşi İmam Hüseyin (a.s)), Hz. Emir-ül Mü’minin’in oğlu olup, Peygamber’in kızı Hz. Fatıma (a.s)dan dünyaya geldiler. Peygamber defalarca “Hasan ve Hüseyin benim oğullarımdır” buyurmuştur. Bu buyruğa göre, Ali (a.s) diğer çocuklarına “siz benim oğullarımsınız. Hasan ve Hüseyin de Peygamberin oğullarıdır” demiştir.
Hz. İmam Hasan (a.s) hicretin üçüncü yılında Medine’de dünyaya geldi.   Yedi yıl kadar değerli büyük babası Peygamber’in yanında O’nun muhabbetli kucağında yaşadı. Önce Peygamber’i ve Ondan üç ayyada altı ay sonra vefat eden annesini kaybedince babasının terbiyesi altında büyüdü.
Babası Hz. Ali (a.s) şehit olunca O’nun vasiyyeti ve Allah’ın emriyle imamet makamına ulaşıp zahiri hilafeti de yüklendi, altı ay kadar müslümanların işlerini idare etti. Bu müddette Ali (a.s) ve evladına aşırı düşmanlık güden ve yıllarca hilafet için savaşan Muaviye, (ilk olarak Osman’ın kanı için daha sonra halife olmak için savaştı) İmam Hasan’ın hilafet merkezine karşı ordu düzenleyip savaş açtı. Aynı zamanda İmam Hasan’ın (a.s) ordu komutanlarını ağrı paralarla satın alıp, O Hazretin aleyhine çevirdi.
Bilahare İmam Hasan (a.s) barışı mecburen kabul edip zahiri halifeti bazı şartlar altında (İmam Hasan, hilafeti kendisinden sonra kimseye bırakmak hakkı olmayıp hilafetin tekrar İmam’ın kendisine verilme ve Şia’lara taarruz edilmeme şartıyla) Muaviye’ye havale etti.
Böylece Muaviye hilafeti ele geçirdi. Daha sonra Irak’a gelip umumi bir konuşmasında barış şartlarını çiğnedi.   Bütün yollara başvurarak ehl-i Beyt’i ve Şiileri çok zor durumlara maruz bıraktı.
İmam Hasan (a.s) on yıl süren imamet müddetini çeşitli baskılar altında geçirdi. Hatta evinde bile can güvenliği yoktu ve bilahare hicretin ellinci yılında Muaviye’nin hilelerine uyan karısı vesilesiyle zehirlenerek şehdi edildi.
İmam Hasan insani değerlerde babasının hatırası ve ceddi Peygamber’in aynısıydı. Peygamber hayattayken Hasan ve kardeşi Hüseyin devamlı Peygamber’in yanındaydılar ve bazen de Peygamber onları omuzlarına çıkarırdı.
Şia ve Sünni, Peygamber’den (s.a.a) İmam Hasan ve Hüseyin (a.s) hakkında şöyle rivayet ederler: “Bu ikisi benim oğullarımdırlar ister otursunlar, ister kıyam etsinler.” (zahiri hilafeti üstlenip üstlenmemekten kinayedir)   Hz. Peygamber ve Hz. Ali’den O Hazretin imameti hakkında çok rivayetler nakledilmiştir.
ÜÇÜNCÜ İMAM
İmam Hüseyin (a.s) (Seyyid-üş Şüheda) Ali (a.s) ve Peygamber-i Ekrem’in kızı Hz. Fatıma (a.s)nın ikinci oğludur. Hicretin dördüncü yılında dünyaya geldi. Büyük kardeşi İmam Hasan-ül Mücteba (a.s) şehit olduktan sonra Allah’ım emri ve kardeşinin vasiyeti üzerine imamet makamına ulaştı.
İmam Hüseyin (a.s) on yıl imamet etti. Takriben altı ay Muaviye’nin hilafeti zamanından başka, bu müddetin tümünü en zor şartlarda, acı hallerde ve en ağır baskılar altında yaşadı. Çünkü dinin kanun ve kaideleri toplumda değerini kaybetmiş, hükümetin istekelri, Allah ve Resul’unun yerini almıştı. Bunlardan başka Muaviye ve dostları mümkün olan bütün yollara baş vurarak Ehl-i Beyt’i ve Şiileri ezip Ali (a.s) nin ismini yok etmek istiyorlardı. Bunun yanı sıra da Muaviye, oğlu Yezid’in hilafet temellerini atıp kuvvetlendiriyordu. Halk’ın bir kısmı Yezid’in sapıklığına razı değildir. Muaviye de muhalefetlerin çoğalmaması için daha fazla baskılara başvurdu.
İmam Hüseyin (a.s) ister istemez bu karanlık günleri geçiriyor ve Muaviye tarafından yapılan her çeşit ruhsal işkence ve baskılara katlanıyordu. Hicretin altımışıcnı yılında Muaviye öldü ve oğlu Yezid babasının yerinde oturdu.
Bey’at meclisi, saltanat, imaret ve sair önemli konularda Arapların içerisinde bir sünneti. Toplum özellikle tanınmış kişiler bu konularda sultana yahut emire bey’at eli veriyorlardı. Bundan sonra itaatsizlik etmek o kavme ar ve zillet sayılırdı. Aynı zamanda imzalanmış kanunlardan kaçmak gibi bilinirdi. Hz. Peygamber’in siresinde de bu, baskı olmadan yapılırsa kabul edilmiştir.
Muaviye hayattayken tanınmış kişilerden Yezid’e bey’at almıştı. Fakat İmam Hüseyin’e (a.s) dokunmayıp, bey’at etmesi teklifinde bulunmamıştı. Özellikle oğlu Yezid’e vasiyet etti ki   “Hüseyin b. Ali bey’at etmezse fazla ısrar etme ve ondan el çek”. Çünkü Muaviye meselenin önünü ve arkasını iyice lagılayabilmişti.
Ancak Yezid, gururu ve çekinmemezliği eserinden babası ölünce onun vasiyetini unutup medine valisine emir verdi ki, İmam Hüseyin’den benim hilafetime bey’at etmesini iste, etmezse başını Şam’a gönder.”
Medine valisi Yezid’in isteğini İmam Hüseyin’e (a.s) duyurunca İmam ondan bu konuda düşünmesi için vakit aldı ve geceleyin ailesini de alarak Mekke’ye hareket edip İslam’da resmen emniyeti temin olan yere (Mekke) sığındı.
Bu olay hicretin altmışıncı yılında Receb ayının sonları ve Şaban ayının evvellerinde vuku buldu. İmam Hüseyin (a.s) takriben dört ay Mekke’ye sığınarak yaşadı. Bu haber yavaş yavaş İslam ülkelerine yayıldı. Bir taraftan Muaviye devrindeki haksızlıklara razı olmayıp Yezid’in hilafetine karşı çıkanlar İmam Hüseyin’in (a.s) yanına gelip yardım edeceklerine dair söz veriyorlardı. Bir taraftan da Irak’tan özellikle Kufe şehrinden aralıksız mektup gönderip İmam Hüseyin’in (a.s) Irak’a gelip müslümanlara önderlik ederek zulüm ve adaletsizliği yok etmesini ısrarla istiyorlardı. Elbette bu durum Yezid için çok tehlikeli idi. İmam Hüseyin (a.s) hac mevsimine kadar Mekke’de ikamet etti. Müslümanlar İslam ülkelerinden grup grup hac amellerini yapmak için Mekke’ye akın yaptılar. Bu arada İmam haber aldı ki Yezid onu öldürtmek için hacı kılığında bir grup memur göndermiş. Bunlar amel sırasında ihram altına gizledikleri silahlarla İmam Hüseyin’i şehid edeceklerdi.
İmam Hüseyin (a.s) hac amellerini yarıda keserek bir toplantıda kısa bir konuşma yaptı ve Irak’a hareekt edeceğini bildirdi.   Ve bu konuşmada şehid olacağını da hatırlattı. Müslümanlardan onun yardımına koşmalarını ve bu hedef yolunda kanlarını vermelerini istedi. Ertesi gün de Ehl-i Beyt’i ve dostlarını alarak Irak’a doğru hareket etti.
İmam Hüseyin (a.s) biat etmemeğe kesin karar almıştı. Bu yolda şehid olacağını da iyi biliyordu. Ümeyye oğullarının büyük ve korkunç savaş gücünü, toplumun iradesizliğini, umumi fesadı ve fikri inhitatı özellikle Iraklıların te’yidinde meydana gelen Ümeyye oğullarının büyük ve korkunç savaş gücünü de biliyordu.
Tanınmış kişilerden bir grup, imamın yanına gelip bu hareket ve kıyamın tehlikesini hatırlattılar. Fakat O Hazret cevaplarında şöyle buyurdu: “Ben biat etmeyeceğim. Zulüm ve fasat hükümetine boyun eğmeyeceğim. Nereye gitsem, nerde olsam da beni öldüreceklerini biliyorum. Mekke’den ayrılmamın nedeni ise, benim kanımın dökülmesiyle Kabe’nin hürmetinin kırılmamasıdır.”
İmam Hüseyin (a.s) Kufe yoluna koyuldu. Daha Kufe’ye birkaç günlük yol vardı. Bu esnada Kufe’de Yezid’in valisi tarafından, kendi elçisinin ve tanınmış gerçek dostlarından birinin şehid olup valinin emri ile ayaklarına ip bağlanıp Kufe sokaklarında gezdirildiğini duydu.   Kufe ve yöresinin sıkı gözaltına alındığını ve imamla savaşacak mücehhez bir ordunun hazırlandığını duyunca ölümden başka bir yol kalmadığını anladı. İşte burada şehid olmak için kesin karar aldığını beyat etti. Ve Kufe’ye doğru hareketini devam ettirdi.
Bu bir kaç gün içinde İmam Hüseyin (a.s), ordusunun yerlerini ayarlayıp dostlarını tasfiye etmeye karar aldı. Ashabına seslendi. Kısa bir konuşmada şöyle buyurdu: “Bizim ölüm ve şehadetten başka bir yolumuz yoktur. Ben biatımı sizden kaldırdım Gitmek isteyen, gecenin karanlığından faydalanıp kendisini bu tehlikeli meydandan kırtarsın. Çünkü onlar bir tek beni öldürmek istiyorlar.”
Daha sonra ışıkların söndürülmesine emir verdi. Maddi maksatlar için İmam Hüseyin’e (a.s) koşulanlar sahneyi terkedip dağıldılar. Fakat hak aşıklarından birazı (40 kişiye yakın) Beni Haşim akrabaları ile birlikte kaldılar.
İmam Hüseyin (a.s) yine kalanları toplayıp konuştu ve şöyle buyurdu: “Sizden her kim isterse gecenin karanlığından faydalansın ve kendisini tehlikeden kurtarsın. Onlar bir tek beni istiyorlar. Fakat bu defa İmamın vefalı dostları bir bir kalkıp çeşitli beyanlarla cevap verdiler ki biz hiçbir zaman senin önder olduğun hak yolundan dönmeyeceğiz. Senin temiz eteğinden kopmayacağız. Ve elimiz kılıç tutana, kan damarımızdan akana dek savaşıp senin hürmetini koruyacağız.
Muharrem ayının dokuzuncusu gününün sonlarında son teklif (ya bey’at ya savaş) düşman tarafından imama ulaştı Hazret o gece ibadet için vakit alıp yarınki savaşa hazırlandı.
Hicretin 61. yılı Muharrem ayının 10. günü imam, bir avuç dostlarıyla (toplamı doksan kişiden azdı. Kırk kişi önceden yanında olanlar ve otuzdan biraz fazlası savaş günü ve gecesi düşman ordusundan dönenler, diğerleri de İmamın Haşimi akrabalarıydı. Oğulları, kardeşleri, kardeşi ve bacısı oğulları ve amcası oğulları) sayısız düşman ordusu karşısında saf çektiler ve savaş başladı.
O gün sabahtan akşama kadar savaştılar. İmam Hüseyin Haşimi gençleri ve sair dostları son kişiye kadar şehid oldular. (Şehitlerin içinde İmam Hasan (a.s)ın iki küçük oğlu, İmam Hüseyin’in bir küçük oğlu ve daha kundakta olan bir yavrusunu da saymalıyız.)
Savaş bittikten sonra düşman ordusu, İmam (a.s)ın haremini yağma ettiler ve çadırları ateşe vererek şehitlerin başını kesip elbiselerini çıkardılar. Cesetleri defnetmeden Ehl-i Beyt esirlerini teşkil eden sığınaksız kızları ve kadınları, şehitlerin başlarıyla birlikte Kufe’ye doğru hareket ettirdiler. (Esirlerin içinde erkek olarak İmam Hüseyin’in (a.s) yirmi ii yaşındaki oğlu dördüncü İmam Zeyn-ül Abidin (a.s) ağır hasta olarak bir de onun oğlu beşinci imam Muhammed b. Ali ve İmam Hasan (a.s)ın oğlu Hasan-ül Müsenna da bulunuyorlardı. Hasanül Müsenna savaşta ağır yaralı olarak şehitlerin içinde kalmıştı. Fakat son anlarda diri olarak bulundu. Düşman komutanlarının birinin arbuluculuğuyla başı kesilmedi ve esirlerle birlikte Kufe’ye götürdüler.) Kufe’den de Dimşek’e, Yezid’in yanına götrüldüler.
Kerbela vakıası, kadınların esir alınıp şehirlerde gezdirilmesi (esirler içinde bulunan) Hz. Ali (a.s)’ın kızı (Zeyneb) ve dördüncü imamın Kufe ve Şam’daki toplantı yerlerinde konuşmaları Ümeyye oğullarını rezil etti ve Muaviye’nin yıllarca yaptığı tebliğatı etkisiz bıraktı. Hatta Yezid, Kerbela’da memurları eliyle yapılan bu işlerden kendisini temizlemeye çalıştı. Kerbela vakıası, etkisi geç olmakla beraber Ümeyye oğullarını saltanattan düşürmekle birlikte Şia’nın kökleşmesinde büyük bir amildi.Yakın etki oarak çeşitli kıyamlara ve bunun yanı sıra da oniki yıl süren kanlı savaşlara da neden olabilmişti. Öyle ki İmam Hüseyin’in (a.s) katillerinden hiçbiri intikam pençesinden kurtulamadı.
İmam Hüseyin (a.s) ve Yezid’in tarihini okuyup o zamanın hakim sistemi ve tarihin bu bölümünü eleştiren bilir ki imamın o zamanda bu yoldan başka bir yolu yoktu. O da şehid olmaktı. İslam dininin ezilmesine neden olan bey’at hiçbir şartta İmam Hüseyin için mümkün değildi.
Çünkü Yezid, İslam dinine va kanunlarına saygı göstermemekle yetinmeyip, İslamı ezmeğe korkusuzca tezahür eden bir kişiydi.
Fakat geçmişleri (babası), dinin kanunlarına din adına muhalefet ediyor ve zahirde dine saygı gösteriyorlardı. Hata halk’ın inandığı Peygamber (s.a.av) ve sair dini şahsiyetlere yardım edip onların yanında bulunmalarıyla iftihar ediyorlardı.
İşte bunlardan, bazı tarih müfessirlerinin İmam Hasan ve İmam Hüseyin hakkında ortaya sürdükleri görüşlerin yanlış olduğunu anlıyoruz Onlar diyorlar ki İmam Hasan ve İmam Hüseyin iki değişik tabiata sahiptiler. İmam Hasan sulhsever idi.Kırkbin askeri olmasına rağmen barışı kabul etti. Fakat İmam Hüseyin savaşı tercih etti. Nasıl ki kırk kişi olmasına rağmen Yezid’le savaşa kalktı.
Zira görüyoruz ki Yezid’e bey’at etmeği kabl etmiyen İmam Hüseyin (a.s) on yıl kardeşi gibi Muaviye’nin hükümetinde yaşadı (Kardeşi de on yıl yaşamıştı) Ama hiçbir zaman muhalefet etmedi. Gerçekten de İmam Hasan ve İmam Hüseyin Muaviye ile savaşsalar da öldürüleceklerdi ve bunların ölümü İslam için fayda vermezdi. Kendisini hak yolunda gösteren, sahabe, vahiy yazarı ve müminlerin dasyısı tanıtan ve her hileye başvuran Muaviye’nin siyaseti karşısında etki etmezdi.
Bunlara ilave olarak elindeki imkanları kullanıp onları kendi dosltarı vasıtasıyla öldürtüp kendisi yas tutardı. Ve kanlarını almak isterdi. (Üçüncü halifeye de aynı muameleyi yapmıştı.)

DÖRDÜNCÜ İMAM
İmam-ı Seccad (a.s) (lakabı Ali b. Hüseyin, Zeyn’ül-Abidin’dir) İmam Hüseyin’in oğludur. Annesi de İran şahı Yezdgird’in kızıdır. İmam hüseyn (a.s)in dünyada kalan bir tek oğludur. Çünkü üç kardeşi Kerbela vakıasında şehit olmuştu.   Bu da, ağır hastalığı nedeniyle savaşa kadir olmadığı için Kerbela’da bulunmasına rağmen canlı kaldı ve harem esirleriyle birlike Şam’a gönderildi.
Esaret zamanı bittikten sonra Yezid komuoyunu kendi lehine çevirmek için onu ihtiramla Medine’ye gönderdi. İkinci defa Emevi halifesi Abdül Melik’in emriyle yakalanıp zincirle Şam’a getirildi. Daha sonra yine Medine’ye gönderildi.
Dördüncü İmam Medne’ye döndükten sonra evinin köşesine çekilip ibadetle meşgul oldu. Ebu Hamze-i Sümali ve Ebu Halid-i Kabuli gibi Şia’nın özel kişilerinden başka bir kimseyle görümezdi. Bunlar da O Hazretten öğrendikleri eğitileri diğer Şiilere aktarıyorlardı. Böylelikle Şiiliğin alanı çok genişledi, etkisi de beşinci İmamın zamanında zuhur etti.
Bu İmamın eserlerinden olan Seccadiye Sahife’si elli yedi dua içermektedir. Bu dualar en üstün ve dakik ilahi öğretileri içermiştir. Hatta Al’i Muhammed’in Zebur’u adını almıştır.
İmam-ı Seccad 37 yıl imamet ettikten sonra Şia rivayetlerine göre Emevi halifes Hişam’ın emriyle ve Velid b. Abdül Melik’in vasıtasıyla zehirlenip   Hicret’in 95. yılında şehid edildi.
BEŞİNCİ İMAM
İmam Muhammed b. Ali (a.s), lakabı Bakır’dır. Bakır, Peygamber-i Ekrem (s.a.a) tarafından kendisine verilen lakaptıor ve ilimleri yarıp açan manasınadır.
O Hazret dördüncü İmamın oğludur. Hicretin 57. yılında dünyaya gelmiştir. Kerbela vakıasında bulunduğunda dört yaşındaydı. Babasından sonra Allah’ın emri ve geçen İmamların vasiyeti üzerine imamet makamına ulaştı. 104. ya da 107. yılında (Şia rivayetlerine göre   Emevi halifesi Hişam’ın kardeşi oğlu İbrahim b. Velid ibni Abd-il Melik’in vasıtasıyla zehirletilerek) şehid edildi.
Beşinci İmamın devrinde bir yandan Ümeyye oğullarının zulümleri, İslam toprakalrının her köleşsinde çeşitli kıyamlara ve savaşlara neden olmuştu. Diğer taraftan da Ümeyye oğullarının kendi arasında çeşitli anlaşmazlıklar meydana geldi ve bunlar hükümeti meşgul etmi ve liza Ehl-i Beyt’e taarruz biraz azalmıştı.
Kerbela vakıasının meydana gelişi, bu kıyamı temsil eden Ehl-i Beyt’e yakınlaştırma çalışmaları, milleti özellikle şia toplumunu sel gibi Medine’ye ve beşinci imamın huzurlarına akıttı. İslami hakikatları ve Ehl-i beyt’in çğretilerini yayma imkanları hazılandı. Bu ortam geçen imamların hiç birinin zamanında meydana gelmedi. Beşinci imamdan sayısız hadisleri ve rivayetlerin anlatılması, çeşitli kollarda sayısız ilim sahipleri ve alimlerin o hazretin mektebinde eğitilmesi ve sözün açık delilidir. Bunlar rical kitaplarında ve fihristlerinde yazılmıştır.
ALTINCI İMAM
İmam Cafer b. Muhammed (a.s) (lakabı Sadık’tır) beşinci İmamın oğludur. Hicretin 83. yılında dünyaya geldi ve 148. yılı (Şia rivayetlerine göre) Abbası halifesi Mansur’un emriyle zehirletilerek şehid edildi.
Altıncı İmamın rehberlik devrinde İlsam ülkelerinde çeşitli kıyamlar özellikle Ümeyye oğullarının hükümetini yıkma amacıyla düzenlenen kıyam, Ümeyye oğullarını halifetten düşürüp soylarını kesmekle sonuçlanan kanlı savaşlar ve beşinci İmamın yirmi yıl İslam ve Ehl-i Beyt öğretilerini yayması sonucunda meydana gelen ortam, altıncı İmama İslami bilgileri yaymak için daha münasib bir zemin hazırladı.
Altıncı İmam, Ümeyye oğulları halifetinin son zamanlarına ve Abbasoğulları halifenin ilk zamanlarına rastlayan imameti devrinde hazırlanan fırsatları elden kaçırmayıp dini öğretileri geniş alanda yaymaya başladı. Çeşitli akli ve nali fenlerde bir çok ilmi şahsiyetler eğitti. Bunların başlıcaları şunlardır: Zurare, Muhamed b. Müslim, Mümin’i Tak, Hişam b. Hakem, Eban b. Teğlib, Hişam b. Salim, Hüreyz, Hişam-i Kelbi Nessabe, Cabir b. Hayyan-i Sufi (kimya alimi) hatta Ehl-i Sünnet alimlerinden olan Süfyan-ı Sevri, Hanefi mezhebinin reisi Ebu Hanife, Gazi Sekuni, Gazi Ebu’l Bahteri gibiler onun öğrenciliğini yapmakla övünüyorlardı. (Hazretin eğitim merkezinden dört bin mühaddis ve bilginin mezun olduğu meşhurdur.)
Beşinci ve altıncı İmamdan rivayet edilen hadislerin sayısı Peygamber-i Ekrem (s.a.a) den ve diğer on İmamdananlatılan hadislerden daha çoktur.
Ancak İmam-ı Sadık (a.s) imametinin son yıllarında Abbasi halifesi Mansur’un baskılarına maruz kalarak zor günler geçirdi. Ümeyye oğullarından şia seyyidlere yapılmayan zulümler Abbasiler eliyle yapıldı. Onun emryle Şiiler grup grup yakalanıp karanlık hapislerde işkencelerle hayatlarına son verildi. Bir kısmının başını kesip bir kısmını diri diri toprağa göndürdü. Bazılarını binalarn temeline yahut duvarların arasında bırakarak saraylar yaptırdı.
Mansur, altıncı İmamın Medine’de yakalanmasını emretti. (Daha önce Abbasi halifesi Seffah’ın emriyle de yakalanıp Irak’a götürülmüştü. Ondan daha önce beşinci İmamla birlikte Dimeşk’e sürülmüştü).
Bir süre imamı göz altında sakladılar. Defalarca onu öldürmek amacıyla ihanetler ettiler. Bilahare Medine’ye dönmek iznini verdiler. İmam Medine’ye döndü. Geri kalan ömrünü nisbeten takiyye ve inzivada geçirdi. Sonunda Mansur’un emriyle zehirlenip şehid edildi.
Mansur, imamın şehadet haberini alınca Medine’deki valisine mektup yazıp “imamın evine başsağlığı dilemek için git, vasiyetnamesini oku, yazdığı vasi ve kendisinden sonraki imamın mecliste başını vur” emrini verdi. Elbette Mansur da oyunla imamet meselesini yok etmek ve şiilerin seslerini yatıştırmak isityordu. Fakat bu isteğine karşı Medine valisi vasiyeti okuyunca beş kişinin vasi tayin edildiğini gördü. Bunlar, Halifenin kendisi, Medine valisi, büyük oğlu Abdullah Efteh, küçük oğlu Musa ve Hamide idiler. Böylece Halife’nin oyunu suya düşmüş oldu.
YEDİNCİ İMAM
İmam Musa b. Cafer (a.s) (lakabı Kazım’dır) altıncı imamın oğludur. Hicretin 128. yılında doğdu ve 183. yılında hapiste zehirlenerek şehdi edildi.   O Hazret babasının şehadetinden sonra Allah’ın emri ve geçmiş İmamların vasiyyeti üzerine imamet makamına ulaştı.
Abbasi halifelerinden, Mansur, Hadi, Mehdi ve Harun’un zamanlarında yaşadı. Bu karanlık ve yaşanması zor devirde İmam takiyye ederek yaşıyordu. Harun, hac yapmak için Medine’ye gittiğinde, onun emriyle İmamı Mescid-ün Nebi’de namaz kıldığı halde yakaladılar. Elini ve ayağını zincirle bağlayarak hapsettiler. Medine’den Basra’ya, Basra’dan Bağdat’a götürdüler ve yıllarca hapisten hapise aktarıldı. Bilahare Bağdat’ta “Sindi b. Şahik” hapishanesinde zehirle şehid edildi   ve Kazimiyye denilen Kureyş kabristanında defin edildi.
SEKİZİNCİ İMAM
Hz. İmam Aliyyibni Musa (a.s) (Rıza) yedinci İmamın oğludur. (Meşhur rivayete göre) hicretin 148. yılında dünyaya geldi ve 203. yılında da irtihal ettiler.
Sekizinci İmam değerli babası vefat ettikten sonra Allah’ın emri ve önceki İmamların tanıtmasıyla imamet makamına ulaştı. İmamet süresinin bir kısmını Abbasi halifesi Harun’un zamanında yaşadı. Daha sonra bir müddet, onun oğlu Emin ve bir başka bölümünü oğlu Me’mun zamanında imamet etti.
Me’mun babasından sonra kardeşi Emin’le anlaşamadı ve bu, bir çok kanlı savaşlara yol açtı. Sonunda Emin öldürülerek Me’mun hilafet kürsüsüne oturdu.
Bu zamana kadar Beni Abbas halifelerinin siyaseti, Şii seyyidlere karşı baskı ve kanlı bir siyasetti. Gittikçe de bu baskı fazlalaşıyordu. Beazen Şiiler kıyam edip kanlı savaşlar meydana getiriyorlardı ve bunlar hilafet kuruluşunu zor duruma düşürüyordu.
Ehl-i Beyt’ten olan Şia İmamları ve rehberleri kıyam edenlerle işbirliği kurup onlara katılmadılarsa da toplumun çoğunluğunu oluşturan Şii halk, imamları, itaatları vacip olup Peygamber’in gerçek halifeleri olarak tanıyorlardı. Kisra ve Kayser’lerin saraylarına benzeyen ve bir takım fasid kişiler tarafından yönetilen hilafet idaresini de İslami bilmiyorlardı. Bu ortamın devam etmesi hilafete tehlikeliydi ve onu şiddetle tehdid ediyordu.
Me’mun, önceki halifelerin yetmiş yıllık sorunları çözemediği eski siyaseti bırakıp yeni bir siyasetle bu kıyamları yatıştırmayı düşündü. Yeni siyaset, sekizinci İmama velahtlığı vererek tüm zorluklarını halletmeye çalışmasıydı. Çünkü şii seyyidleri de hilafette olunca artık kıyam etmezlerdi. Diğer taraftan Şia kendi imamını da,kirli ve pis kişiler bildikler kişiler tarafından idare edilen hilafet idaresine bulaşmış görseler ona karşı manevi inançları azalır ve mezhebi kuruluşları parçalanır ve böylelikle hilafet tehlikeden kurtulmuş olurdu.
Bu maksatlara ulaşıldıktan sonra da, İmamı yok etmekte hiçbir sakınca olmazdı. Me’mun bu maksatlarını gerçekleştirebilmek için Medine’den Merv’e hareket eti. İmamı huzuruna çağırıp ilk olarak hilafeti, daha sonra velahtlığını İmama önerdi. Hazret mazeret getirerek kabul etmedi. Fakat dolaylı yollara baş vurarak kabul ettirdiler. İmam (a.s) memleket işlerine karışmamak, hiçbir kimseye vazife tayin etmemek ve vazifeden azletmemek şartıyla velahtlığı kabul etti.
Bu vakıa Hicretin 200. yılında meydana geldi. Fakat çok geçmeden Memun, Şianın hızla ilerlemesinden, İmama karşı sevgilerin çoğalmasından, milletin İmama yüz çevirmesi hatta kendi ordusundan ve devlet adanlarından bile İmama yönelmelerinden bu siyasetin de yanlış olduğunu anladı ve çare aramaya koyuldu. Çareyi İmamı zehirleyerek şehdi etmekte buldu.
İmam (a.s), şehid oluktan sonra İran’ın şimdi Meşhed denilen Tus şehrinde medfun oldu.
Memun, akli ilimlerin Arapça’ya tercüme olmasına çok özen gösteriyordu. İlmi meclisler düzenleyerek dinler ve mezheplerin alimlerini davet edip münazaralar düzenliyordu. Sekizinci İmam da bu toplantılara katılarak dinlerin ve mezheblerin alimleriyle mübahase ediyordu. Bu tartışmalar Şia2nın hadis kitaplarında yazıldılar.
DOKUZUNCU İMAM
Hz. İmam Muhammed ibni Ali (a.s) (lakabı Taki’dir. Bazen de Cevad ve İbn-ür Rıza lakabıyla anlılır) sekizinci İmamın oğludur. Hicretin 195. yılında Medine’de dünyaya geldi. Şia rivayetlerine göre hicretin 200. yılında, Abbasi halifesi olan Mu’tasım’ın tahrikiyle İmamın kendi hanımı olan Me’mun’un kızı vasıtasıyla zehirlenip şehdi edildi ve Kazimiye’de ceddi olan yedinci İmamın türbesinin yanında defnedildi.
Değerli babasından sonra Allah’ın emri ve önceki İmamların bildirmeleri üzerine imamet makamına ulaştı. Babası şehid olurken kendisi Medine’de idi. Me’mun’un emriyle hilafet merkezi olan Bağdat’a getirildi. Zahirde bir çok ilgi ve muhabbet gösterdiler. Hatta Me’mun kızını İmamla evlendirip İmamı Bağdat’ta kalmaya mecbu etti. Bu vesileyle İmamı içten ve dıştan göz altına aldı.
Bir süre sonra İmam (a.s) Me’mun’dan izin alarak Medine’ye döndü ve Me’mun ölünceye kadar Medine’de kaldı. Me’mun’dan sonra Mu’tasım hilafeti ele geçirince tekrar İmamı (a.s) Bağdat’ta çağırttı ve orada göz altında bulundurdu. Daha sonra Mu’tasım’ın isteği üzerine, İmam hanımı tarafından zehirlenip şehid edildi.
ONUNCU İMAM
Hz. İmam Ali b. Muhammed (a.s) (lakabı Nakiy’dir. Bazen de Hadi lakabıyla anılır) dokuzuncu İmamın oğludur. 212. yılında Medine’de doğmuştur 254. Hicri kameri yılında (Şia rivayetlerine göre) Abbasi halifesi Mu’tezz tarafından zehirlenerek şehdi edildi.
Onuncu İmam kendi hayatı boyunca Abbasi halifelerinden yedi tanesini gördü. Onlar, Me’mun, Mu’tasım, El Vasık, Mütevekkil, Muntasir, Mustein ve Mu’tezz’dirler. 243. yıllı Mu’tasim’in zamanında değerli babası Bağdat’ta zehirlenip şehdi edildiğinde kendisi Medine’de idi ve Allah’ın tayini ve babalarının tanıtması üzerine imamet makamına ulaştı. Mütevekkil’in zamanına kadar dini eğitimler yapıyordu.
Mütevekkil 243 H. yılında dedikodulara kapılarak, kendi devlet adamlarından birine, İmamı o günkü hilafet merkezi olan Samirra’ya celbetme görevini verdi. Yanı sıra bir mektup yazıp İmamı (a.s) izzetle anarak onunla görüşmek isteğinde bulundu.   Elbette İmam (a.s) Samırra’ya geldi, gerçi kamuoyunda hiç bir baskı olmadı. Fakat elinden geldiği kadar İmama eziyet edip ihtiramsızlık etmekten de geri kalmadı. Defalarca İmamı katletmek ya da saygınlığını zedelemek için çağırttı ve Hazretin evini teftiş ettirdi.
Mütevekkil, Abbasi halifelerinin içinde risalet hanedanına en fazla düşmanlık güden birisiydi. Bilhassa Ali (a.s)’ye aşırı kini vardı ve ona açıkça küfür ediyordu. Eğlencelerde takliti birini O Hazreti taklit etmeye görevlendirdi ve kendisi bu sahnelere bakarak gülüp eğleniyordu. Yine onun emriyle 237. yılında Kerbela’da İmam Hüseyin’in türbesinin kubbesi ve etrafta yapılan bir çok evleri yıktırarak yerle bir ettirdi. İmamın, tahrib ettikleri türbesini su altına bıraktılar. Daha sonra sürülüp, oradaki tüm eserleri yok etmek için, ziraat yapılmasına emir verdi.
Mütevekkil’in hilafet yıllarında Hicaz’daki Şii seyyidlerin yaşantısı daha da acınacak hale gelmişti. Öyle ki kadınların örtünecek elbiseleri bile yoktu. Hatta bir çarşafı namaz vakti olunca sırayla kullanıyordu.   Bu baskı ve eziyetleri Mısır’da yaşayan şiilere de yaptı.
Onuncu İmam, Mütevekkil’in bu tür işkence ve eziyetlerine Mütevekkil ölünceye kadar katlandı. Ondan sonra Muntasır, Mustain ve Mu’tazz işbaşına geldiler ve sonunda Mu’tazz’ın desiseleri sonuc zehirlenerek şehid oldu.
ONBİRİNCİ İMAM
Hz. İmam Hasan b. Ali (a.s) onuncu İmamın oğludur. 232 H. de doğdu ve 260 H. de (Şia rivayetlerinin bazısına göre) Abbasi halifesi olan Mu’tamid’in hilesiyle zehirlenerek şehdi edildi.
Onbirinci imam, değerli babası şehdi olduktan sonra, Allah’ın emri ve önceki İmamalrın tayiniyle imamet makamına ulaştı. Yedi yıl imamet ettiği müddet zarfında, hilafet makamının sonsuz baskıları altında, zor bir durumda takiyye ile yaşadı. Kapısı hatta şiilere bile kapalıydı. Yalnız Şianın özel kişileri İmamla görüşebiliyordu. Bununla birlikte çoğu zaman hapisteydi.
Bu kadar baskıların nedenleri ise şunlardı: Evvela, o zamanlarda Şia’nın nüfusu artarak büyük bir güce sahib oluyordu. Şia’nın imameti inanması herkese güneş gibi açık gözüküyordu. Şia İmamları da toplumda tanınıyordu. Bu yüzden hilafet makamı İmamları daha fazla göz altına alıp mümkün olan yollara başvurarak gizli yollardan bunları yok etmeğe çalışıyorlardı.
İkinci olarak, hilafet makamı, Şiilerin, onbirinci İmamın bir oğlunun varlığına inandıklarını anlamıştı. Onbirinci İmamdan ve diğer İmamlardan nakledilen rivayetlere göre Onun oğlunun Mehdi (a.s) olduğunu biliyorlardı. Bu inanç Peygamber-i Ekrem’den Şia ve Ehl-i Sünnet kanallarıyla anlatılan rivayetlere dayanıyordu.   Ve Mehdi (A.F) onikinci İmam olarak kabul ediliyordu.
Bu sebeplere göre onbirinci İmam, diğer İmamlardan daha çok göz altında tutuluyordu. Zamanın halifesi, Şianın inandığı imamet alsına son vermek ve bu kapıyı her zaman için kapatmaya kesin karar almıştı.
Buna göre İmamın (a.s) hastalık haberi zamanın halifesi Mu’tamıd’a verilince bir doktor gönderdi. Yanı sıra “iç” haberleri kontrol etmeleri için güvenilir adamlarından ve kadınlarından birkaçı, İmamın şehadetinden sonra da evini teftiş edip, İmamın hizmetçilerini de ebeler, muayene ettiler.Gizli memurları iki yıl boyunca ümitleri kesilinceye dek İmamın oğlunu bulmak için çalıştılar.
Onbirinci İmam şehit olduktan sonra kendi evinde değerli babasının yanında Samirra şehrinde defnedildi.
Şunu da bilmeliyiz ki İmamlar kendi hayatları boyunca sayıları yüzleri aşan muhaddis ve alimler yetiştiridiler ve biz bu kitapta onlarn isimlerini, teliflerini, ilmi eserlerini ve hayatlarını yazmayı münasib görmedik.
ONİKİNCİ İMAM
Onikinci İmam, Hz. Askeri’nin (a.s) oğlu, Hz. Mehdi (a.f)dir. (lakab olarak İmam-ı Asr ve Sahib-uz Zaman denilmektedir) İsmi Peygamber’in isminin aynısıdır. 256 yahut 255 H. yılında Samirra şehrinde dünyaya geldi. 260 yılına kadar babasının kefalati altında gizli olarak yaşadı. Özel Şiilerden başkası görme şerefine ulaşamadı.
Babası vefat ettikten sonra imamet makamına ulaştı ve Allah’ın emriyle gaybeti seçti. İstinalar hariç özel naiblerden başkasına gözükmüyordu.
ÖZEL NAİBLER
Hz. Mehdi (a.f), babasının ve ceddinin ashabından güvenilir birisi olan Osman b. Said’i kendisine naib edip Şianın sorularına onun vasıtasıyla cevap veriyordu.
Osman b. Said vefat ettikten sonra onun oğlu Muhammed b. Osman Hazretin naibliğine ulaştı. Daha sonra Ebu’l Kasım Hüseyn b. Ruh-i Nevbahti İmamın özel naibliğini yaptı. Son olarak İmamın mukaddes temsilciliğini yapan, Ali b. Muhammed-i Samuri olmuştu.
Ali b. Muhammed-i Samuri’nin ölümüne (329 H.K.) bir kaç gün kala Hazretten bir bilgi geldi. Ali b. Muhammed-i Samuri’ye altı günden sonra öleceğini bildirerek özel naibliğinkapısının kapandığını ve gaybeti kübranın başlayıp Allah’dan zuhur için izin alıncaya kadar devam edeceğini de ilan etmiş oldu.   Bu bilgi gereğince gaybet iki bölüme ayrıldı.
Birincisi: gaybet-i suğradır. İki yüz altmış yılında başlar, üçyüzirmidokuzda biter. Yaklaşık olarak yetmiş yıl sürdü.
İkincisi: gaybet-i Kübra’dır. Üçyüzyirmidokuzda başlar ve Allah, zuhur izni verinceye dek devam eder. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ittifak edilmiş bir hadiste şöyle buyuruyor: “Eğer dünyanın bir günü bile kalırsa Allah, o günü o kadar uzatır ki, benim torunlarımdan olan Mehdi zuhur etsin. Ve dünyayı zulümle dolduktan sonra adaletle doldursun.”
9- GENEL BİR BAKIŞ AÇISINDAN HZ. MEHDİ (A.F)IN ZUHURU
Peygamberlik ve imamlık konularında söylediğimiz gibi genel hidayet, yaratılan türlerin hepsinde geçerlidir. İnsan türünde zaruret hükmüyle, özel bir güçle (vahiy ve nübüvvet) techiz edilmiştir. Ta ki insanı, insanlık üstünlüğüne ve saadetine ulaştırabilsin. Apaçıktır ki eğer böyle bir üstünlük ve saadet, yaşayan insanda mümkün olmazsa ya da vuku bulmamışsa böyle bir techiz, boş ve batıl olur. Bilindiği gibi yaratılışta lağviyet ve batıllık yoktur.
Başka bir deyimle şöyle diyebiliriz; insanoğlu yeryüzünde yerleştiği günden beri tam manasıyla saadetli bir içtimai hayat yaşamak arzusundadır ve böyle bir günün geleceği ümidiyle adım atıyor. Eğer böyle bir arzu ve istek, dış dünyada gerçekleşemezse böyle bir arzuyu kalbinden dahi geçirmezdi. Nasıl ki yemek olmazsa açlık, su olmazsa susuzluk ve tenasul olmazsa cinsel istek olmazdı.
Buna göre zaruret gereğince dünyanın geleceği, adalet, sulh, sefa ve samimiyetle dolu bir güne sahip olacaktır. İnsanlar fazilet ve üstünlüklerle dolup taşacaktır.
Elbette böyle bir olayın gerçekleşmesi de insanın kendi eliyle olacaktır. Böyle bir toplumun lideri, dünyanın kurtarıcısıdır ki rivayetlerde Mehdi diye anılmaktadır.
Dünyada hakim olan Yahudilik, Hıristiyanlık, Vesenilik, Mecusilik ve İslam dinleri ve mezheblerinde beşerin kurtarıcısı diye birisinden söz edilmiştir ve hepsi onun zuhurunu müjdelemişler. Bunu tatbik etmekte olan görüş ayrılıkları asıl konuya zarar vermez. Peygamber-i Ekrem’den rivayet edilen “Mehdi benim neslimdendir” hadisi bunu vurgulamaktadır.
10- ÖZEL BİR BAKIŞ AÇISINDAN HZ. MEHDİ (A.F)IN ZUHURU
Şia ve Ehl-i Sünnet kanalıyla Peygamber-i Ekrem (s.a.a) den ve Ehl-i Beyt İmamlarından Hz. Mehdi (a.s)’ın zuhuruyla ilgili, onun Peygamberimizin soyundan olduğu ve kendi zuhuruyla beşeri toplumu gerçek kemale erdireceğine ve topluma manevi hayat vereceğine   dair sayısız hadislerin yanı sıra, onun bizzat on birinci İmam Hasan Askeri (a.s)’ın oğlu olduğuna   ve doğumundan sonra uzun süre gizlenip sonra zuhur edeceğine ve dünyayı zulümle dolduğu gibi adaletle dolduracağı hususunda bir çok hadisler nakledilmiştir.
BİR KAÇ SORU VE CEVAP
Şia muhalifleri şöyle itiraz ediyorlar: Şia’nın itikadına göre, gaib İmamın bin ikiyüz yaşında olması lazımdır. Hiç bir zaman insanoğlu bu uzunlukta bir ömre sahib olamaz.
Cevap: Bu itirazın esası, istib’ada dayanır yani böyle bir şeyin olması uzak sayılır. Gerçekten de böyle uzun ömürlü olmak ve bundan daha fazlasını yaşamak, görülmemiş bir şeydir. Ama Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’den ve diğer Ehl-i Beyt İmamlarından gaib İmamla ilgili rivayetlere bakılırsa gaib İmamın yaşantı türünün olağanüstü olarak tanıtıldığı görülür.
Elbette olağanğüstü bir şey, muhaldan (mümkün olmayan) başka bir şeydir. İlmi açıdan hark-ı adetin mümkün olması asla nefyedilemez. Çünkü dünyada etkili olan amilleri, gördüğümüz ve tanıdığımız faktörlerle sınırlamak böylece haberimizin olmadığı veyahut eserlerini görmediğimiz veya anlamadığımız amillerin yok olmasını ispatlamak asla mümkün değildir. Bu yüzden insan oğlundan bir fertte veyahut bir kaç fertte, bin ve yahut binlerce sene yaşamasını temin edecek faktörlerin meydana gelmesi mümkündür. Buna göre tıp dünyası uzun ömürlü olmanın sırrını bulmaktan şimdiye kadar ümitsizliğe kapılmamıştır.
Semvai kitaplara inanç gereğince Peygamberlerin mucizelerini kabul eden Kelimilerin, Mesihilerin ve Müslümanların, böyle bir itirazda bulunmaları çok şaşırtıcıdır.
Yine Şia muhalifleri şöyle diyorlar: Şia, imamın varlığını dini hükümeti ve hakikatları açıklamak ve halkı hidayet etmek için gerekli ve zaruri biliyor. İmamın gaybete çekilmesi bu amaca ters düşer. Çünkü halkın irtibat kuramadığı ve yararlanamadığı gaib bir imamın hiçbir faydası yoktur. Allah insan toplumunu ıslah için bir imamı göndermek isterse, onu gerekli bir zamanda gönderebilme gücüne sahibtir. Gerekli zamandan binlerce yıl önce yaratmaya ihtiyaç yoktur.
Cevap: Bu itirazda bulunanlar imametin asıl masanısı anlamamışlardır. Çünkü imamet bölümünde de geçtiği gibi imamın vazifesi yalnız öğretileri açıklamak ve halkın zahiri hidayetii yüklenmek değil belki imam, bu vazifenin yanı sıra amellerin batıni rehberliğini de üstlenmiştir. Amellerin hakikatını Allah’a doğru iten ve halkın manevi hayatını düzenleyen odur. İmamın cisminin gaib veya hazır olmasının bu hususta herhangi bir etkisi olmadığı apaçıktır. İmam, cisminin gaib olmasına rağmen batın yoluyla halkın ruhlarıyla ilişkidedir. Zuhur edip cihanı ıslah etmesinin vakti ermemişse de, varlığı her zaman için gereklidir.
ŞİA’NIN MANEVİ MESAJI
Şia’nın insanlara manevi mesajı bir cümleden fazla değildir. <O da şudur: “Allah’ı tanıyınız” Diğer bir tabirle, saadete ve doğruluğa erişmeniz için Allah’ı tanımak gerekir. Bu mesaj Peygamber’in kendi davetini başlattığı ilk cümledir. Peygamber şöyle buyuruyordu: Doğruluğa erişmeniz için, Allah’ı bir olarak tanıyın ve birliğini itiraf edin. Bu mesajı açıklarken kısaca şöyle diyoruz:
Biz insanlar, tabii olarak yaşantının bir çok maksatları ve maddi lezzetler peşindeyiz. Yemek, içmek, şık giyinmek, sarayları, güzel manzaraları, güzel hanımı, samimi arkadaşları, çok malı ve serveti, diğerlerinin sultamız altında olmasını, makamı ve isteklerimize karşı çıkan her şeyi yok etmek isteriz.
Ama ilahi fıtratla, insanın bu lezzetler için değil de, bu lezzetlerin insanlar için yaratıldığını anlıyoruz. Onlar, insanın peşine düşmelidir, insan onların peşine değil.
Tamah ve şehvetin hedef edilmesi öküz ve koyunun içgüdü ve sıfatlarından, yırtıp parçalamak, başkalarına zulüm etmek, kaplan, kurt ve tilkinin özelliklerindendir. Ama insanın mantığı, sadece fıtri akıl mantığıdır.
Akılın mantığı gerçekliğiyle, bizleri hakkı izlemeye iletir, böbürlenmeye ve nefsi istekler tarafına değil Aklı mantık, insanı kendisinden hiçbir istiklali olmayan ve yaratılanlardan birisi olarak biliyor. Kendisini tabiata hakim gören vahşi tabiatı istediği gibi evcilleştirdiğini ve dize getirdiğini sanan insanın, kendisinin de tabiatın oyuncağı ve onun emrine uyanlardan biri olduğunu söylüyor.
Akıl mantığı, insanın, bu geçici dünya ve varlığına bakışında dakik olmasını istiyor. Neticede bu dünyanın ve bu olan bütün yaratılanların kendiliklerinden var olmadığını belki hepsinin sonsuz bir kaynağa dayalı olduklarını anlar ve yine insana müstakil gerçekler olarak gözüken bütün bu iyi-kötü ve yer-gök yaratıklarının başka bir gerçek bölgesinin de gerçek gibi gözüktüklerini anlar. Onun nuru sayesinde bulunup kendilerinden ve kendi yanlarından olmadığını bilir. Geçmişte var olan güçlerin, azametlerin, bugün efsaneden başka bir şey görünmediği gibi bugünün gerçekleri de böyledir. Bilahare her şey kendi çapında efsaneden başka bir şey değildir.
Yok olmayacak gerçek, ancak Allah’tır. Herşey Onun varlığı sayesinde varlık rengini alır ve Onun zatının nuruyla yaratılır ve aydınlanır.
İnsan böyle bir idrakle donatıldığında, işte o zaman onun varlık dünyası onun gözün önünde suyun üzerindeki kötük gibi kaybolur ve açıkça dünya ve dünyadakilerin sonsuz kemal, ilim, kudret, hayat ve varlığa dayandıklarını ve diğer yaratıkların her birisinin kendi kapasitesine göre ebedi cihanı gösteren birer ayna olduklarını görür.
İşte o zaman insan kendisinden ve diğer varlıklardan, istiklali selbedip istiklal sahibine geri verir. Her şeyden kopup yegane Allah’a varır ve Onun azamet ve büyüklüğü dışında hiç bir şey karşısında tazim etmez.
O zamandır ki insan Yüce Allah’ın velayeti ve emri altına girer. Tanıdığı her şeyi Allah’la tanır. Allah’tan hidayeti ve rehberliği sayesinde temiz ahlaka ve iyi amellere sahip olur.
İşte budur insanı kemalin son merhalesi ve budur kamil insanını yani Allah’ın lütfuyla bu mertebeye varan imamın makamı. Çaba göstererek bu kemale eren bütün insanlara, değişik mertebeleriyle, O İmamın gerçek takipçileridirler.
Buradan anlaşılıyor ki, Allah’ı tanımayla, İmamı tanıma, Allah’ı tanımayla nefsi tanıma gibi asla birbirinden ayrılmayan iki unsurdurlar. Çünkü mecazi varlığını tanıyan kimse, muhtaç olmayan Allah’ın gerçek varlık olduğunu da tanır. B. AKYOL


more post like this