ÇOCUKLUK DÖNEMİ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
“Seni bir yetim olarak bulup da yer-yurt vermedi mi sana? Ve seni yol yitirmiş bulup da yol göstermedi mi sana? Ve seni yoksul bulup da zenginlik vermedi mi sana? Artık sen de yetimi horlama? Ve bir şey dileyeni boşa çevirme, azarlama. Ve Rabbi’nin nimetini an, söyle.”
Kocasını yitiren “Muhammed” (s.a.a)’in annesi Amine,hem kocasının kabrini ziyaret etmek, hem de Muhammed (s.a.a)’in Beni Neccar kabilesinden olan dayılarını görmesi için Yesrib’e (Medine’ye) gitmeye karar verdi. Bunun için kurak bir çölde uzun bir yolcuğun hazırlıklarına başladı. Hizmetçileri Ümmü Eymen’e yemek yapmasını ve deveyi hazırlamasını söyledi. Sıcaktan korunmak için de devenin üzerine bir odacık yaptılar.
Amine Medine’ye gidecek bir kervanın geçmesini beklemeye başladı. Nihayet günün birinden Medine’ye gitmek üzere Mekke’den bir kervanın geçmekte olduğunu haber aldı. Amine, Muhammed (s.a.a) ve Ümmü Eymen deveye binerek Medine’ye gitmek üzere olan kervana katılıp yola koyuldular. Bir kaç gün geceli gündüzlü yol aldıktan sonra Medine’ye vardılar. Amine Medine’ye varır varmaz, doğruca kendi kabilesi olan Beni Neccar’ın bulunduğu yere gitti ve Muhammed (s.a.a)’i dayılarına gösterdi.
Muhammed (s.a.a), Medine’de kaldığı bir ay süresince, oranın temiz havasından, şırıl-şırıl akan nehirlerin, kanalların saf ve temiz suyundan zevk alıyordu. Zamanının çoğunu yeşillikler içinde oturup, kuşların ötüşünü dinlemek ve tabiatın akışını seyretmekle geçiyordu. Bütün bunlar onun için çok yeni şeylerdi. Çünkü onun dünyaya gözlerini açtığı yerde, güneşin yakıcı sıcaklığından ve kumlarla örtülü geniş ovalardan başka bir şey yoktu.
Muhammed (s.a.a) Medine’de kaldığı sürece yüzmeyi de öğrendi. Her gün dayılarını oğulları ile oynuyordu. Sonunda ziyaret süresi sona erince Mekke’ye geri dönmek üzere Medine’den ayrıldılar.
Yolda hava bozuldu ve şiddetli bir rüzgar esmeye başladı. Amine rahatsız olduğu için bu havaya tahammül edemedi ve ruhunu yaratana teslim etti. Muhammed (s.a.a) annesinin ölümüne çok üzüldü ve çok ağladı.
Ümmü Eymen Amine’nin cenazesini “El Ebva” köyüne götürerek orada toprağa verdi. Ümmü Eymen ve yetim çocuk tekrar kervana katılarak Mekke’ye geri döndüler.
Muhammed (s.a.a) artık büyük babası Abdülmüttalib’in nezareti altında büyümeğe başladı.
Büyük babası onu çok seviyor ve çoğu kez onunla eğleniyordu. Yemeğini her zaman Muhammed (s.a.a) ile birlikte yiyor ve onunla birlikte dolaşıyordu. Bir gün Abdulmüttalip ve çocukları Ka’benin gölgesine bir kilim serdiler ve o kilimin çevresine oturdular. Fakat çocuklardan hiçbiri, babalarına olan saygılarından dolayı, kilimin üzerine oturmaya yanaşmıyordu. Tam o sırada, daha küçük yaşta bulunan Muhammed geldi ve doğruca gidip kilimin üzerine oturdu. Bu durumu gören amcaları onu aceleyle kilimin üzerinden uzaklaştırmaya çalıştılar.
Onları seyreden Abdulmüttalip, oğullarına dönüp şöyle dedi:
-Yavrumu rahat bırakın, Allah’a andolsun ki onun çok büyük bir makamı var.
Abdulmüttalip bu sözlerden sonra, Muhammed (s.a.a)’i de alarak kilimin üzerine oturdu ve onu okşamaya başladı.
Abdulmüttalip günün birinde hastalanıp yatağa düştü. Oğulları Abdulmüttalib’in yatağının çevresinde toplanmışlardı. Muhammed (s.a.a) üzgün-üzgün yatağa yakın bir yerde büyük babasının solgun yüzüne bakıyordu. Nasıl üzülmesin? Annesinin ölümünün ardından, şimdi tek bakıcısı olan Abdulmüttalip hastaydı ve ölüm yatağına düşmüştü. Ondan sonra kim Muhammed’i koruması altına alabilirdi?
Muhammed üzgün ve elemli bir kalple büyük babasına bakıyordu.
Büyük babası son bir kez daha yaşlı gözlerini açtı ve Muhammed’i çağırdı. Bir yandan elleri ile Muhammed’i okşarken, diğer yandan oğullarından Ebu Talib’i yanına çağırdı. bundan böyle Muhammed’i ona teslim ettiğini ve ona bakması gerektiğini vasiyet etti.
Sonunda Abdulmüttalip bu ölümlü dünyaya, gözlerini bir daha açmamak üzere yumdu. Muhammed (s.a.a) sesli bir şekilde ağlamaya başladı. Mekke şehri bütünüyle yasa boğuldu. Abdulmüttalib’in ölümü nedeniyle her yer adeta tatil olmuştu ve herkes yas içindeydi.
Ebu Talip, Abdülmuttalib’in ölümünden sonra Muhammed’i kendi evladı gibi eve götürdü ve ona büyük sevgi gösterdi. Hatta ona kendi evlatlarından daha fazla değer vermeye başladı.
Kureyş kabilesi ticaret için Şam’a gitmeye hazırlanıyordu. Ticaret mallarını ve yolda yiyecekleri azıkları develere yüklemişlerdi.
Kervanın reisi olan Ebu Talip devesine binip hareket etmeye hazırlandığı sırada Muhammed, Ebu Talib’in devesinin yularını tutarak:
-Amcacığım, beni kime emanet edip gidiyorsun. Hem annemi, hem de babamı kaybettiğimi bilmiyor musun? dedi.
Bu sözleri duyan Ebu Talip çok üzüldü ve şu cevabı verdi:
-Hayır canım, seni de beraberimde götüreceğim ve hiç bir zaman senden ayrılmayacağım.
Daha sonra Muhammed’i de kendi bindiği deveye bindirdi. Muhammed çok sevindi, çünkü hayatında ilk kez Arabistan topraklarından dışarı çıkıp, daha önce görmediği yeni yerleri görecekti.
Kervan birkaç gün gece-gündüz uzun çöllerde yol kat ettikten sonra, nihayet Ürdün’ün doğusunda bir pazara vardı. Rum tacirler bu bölgeye gelip mallarını satıyorlardı.
Pazara yakın bir yerde, “Buheyra” adında bir rahibin ibadet etmekte olduğu bir manastır bulunuyordu. Manastırın önünde sürekli olarak bu kadar kervanın geçmesi, rahibin dikkatini çekmiyordu.
Fakat içinde Muhammed’in de bulunduğu Ebu Talib’in kervanı manastıra yaklaştığı sırada, Buheyra kervanı karşılamak için manastırdan dışarı çıktı. Ebu Talip’in yanına birisini göndererek şu mesajı iletmesini istedi:
-Ey Kureyş grubu, ben sizin için yemek hazırladım. Büyüklü küçüklü hepinizin misafirim olmanızı istiyorum.
Kervandakiler bu mesajı alınca hayrete kapıldılar. Onlardan biri rahibe şöyle dedi:
-Buheyra! biz bunca zamandır bu yoldan gelip geçeriz, sen hiçbir zaman bizi misafir etmedin. Bu kez ne oldu da bizi yemeğe davet ediyorsun.
-Doğru söylüyorsun. Ancak şimdi siz benim konuğumsunuz. Sizi ağırlamak ve sizin için yemek hazırlamaktan hoşlanıyorum.
Hepsi Buheyra’nın istediğini kabul edip manastıra gittiler. Fakat Muhammed onlarla beraber gitmedi. Tek başına dışarıdaki bir ağacın gölgesinde dinlenmeye başladı.
Buheyra:
-Ey Kureyşliler, acaba sizlerin içinden dışarıda kalan var mı?
-Evet, bizler arasında yaşça en küçüğümüz olan bir çocuk dışarıda kaldı. Orada ağacın gölgesinde dinleniyor dediler.
Buheyra:
-Bu çocuğu de beraberinizde buraya getirmeniz gerekirdi. Kendinizin gelip, yol arkadaşlarınızdan birini dışarıda bırakmanız ne kötü bir davranış doğrusu dedi.
O sırada Kureyş’lilerden biri yerinden kalkarak:
-“Evet, taptığımız “Lat” ve “Uzza” putlarına andolsun ki, bizim buraya gelip de, Abdulmüttalip oğlu Abdullah’ın evladını dışarıda bırakmamız utanç verici bir davranıştır” diyerek dışarı çıktı ve Muhammed’i elinden tutup manastıra getirdi.
Muhammed, Buheyra’nın yanına oturdu. İhtiyar rahip ona dönerek şöyle dedi:
-Her ne sorarsam doğru cevap vereceğine dair “Lat” ve “Uzza” putlarına yemin eder misin?
Putları hiç sevmeyen Muhammed bu sözü duyunca şöyle dedi:
-Bana, “Lat” ve “Uzza”ya yemin et deme. Çünkü Allah’a andolsun, ne kadar put varsa ben hepsinden rahatsız oluyorum.
Buheyra bir an Muhammed’in yüzüne baktı sonra şöyle devam etti:
-Ne sorarsam cevap vereceğine dair Allah’a yemin eder misin?
-Ne istersen sorabilirsin.
Daha sonra rahip Muhammed (s.a.a)’i soru yağmuruna tuttu. Neler düşündüğü, nasıl rüyalar gördüğünü tek-tek sordu. Öğrenmek istediği her şeyi Muhammed (s.a.a)’in ağzından duyduğu için Ebu Talib’e dönerek:
-Bu çocuk senin neyin oluyor? diye sordu.
-O benim oğlumdur dedi.
Muhammed’de peygamberlik izleri gören Buheyra, bu söze bir türlü inanmak istemedi. Çünkü son peygamberin dünyaya yetim olarak geleceğini biliyordu. Bunun için Ebu Talib’e dönerek:
-Hayır, o senin oğlun olamaz, bu çocuğun babası hayatta olmamalı dedi.
Ebu Talip:
-Evet, o benim kardeşimin oğludur. Annesi ona gebe olduğu sırada babası vefat etti.
-Doğru söyledin, peki annesi ne oldu?
-O da kısa bir süre önce vefat etti.
Rahip çok önemli bir şey farketmiş gibi ciddileşti ve son olarak Ebu Talib’e dönüp şöyle bir açıklamada bulundu:
-Doğru söyledin. Kardeşinin oğlu ile birlikte artık şehrinize geri dönün, fakat Yahudilerden kaçının. Zira Yahudiler onu görür ve benim elde ettiğim bilgileri onlar da öğrenirlerse, bu çocuğu kesinlikle öldürürler.
Muhammed Şam yolculuğundan geri döndüğünde çoban olup, koyunları otlatmaya başladı. Gündüzleri çölün özgür ortamında tabiatın oluşumu hakkında düşünüyor, geceleri ise yıldızlarla dolu gökyüzüne gözlerini dikerek evrenin sırrını, anlamaya çalışıyordu.
Böylece Muhammed, diğer peygamberlerin pek çoğu gibi, yaşamının bir bölümünü çobanlık yaparak geçirdi.
Günlerden bir gün ilginç bir olay meydana geldi:
Bir tacir mal satmak üzere Mekke’ye gelmişti. Kureyş’in ileri gelenlerinden biri ondan mal aldı, fakat karşılığını vermedi. Bunun üzerine tacir Kureyş’in diğer büyüklerinin yanına giderek malını geri almaları için onlardan yardım istedi. Fakat kimse onu dinlemedi. O da, Mekke yakınlarında bulunan “Ebi Kubeys” dağının tepesine çıkarak, bağırmaya ve halktan yardım istemeye mecbur kaldı.
Bu sesi duyan Muhammed’in amcası “Zübeyr” ve Kureyş’in ileri gelenlerinden bazıları, ayağa kalkarak “İbn-i Cez’an” adında birinin evinde toplandılar. Bu ev kabile büyüklerinin toplanıp, görüştükleri yerdi. Toplantıda Muhammed de aralarında bulunuyordu. Görüşmeler bitip, herkes kendi görüşünü açıkladıktan sonra , beraberce zulme uğramış kişinin hakkını geri alarak kendisine teslim edeceklerine dair yemin ettiler.
Daha sonra hep birlikte zorbanın yanına gidip, zavallı tacirin malını geri aldılar ve sahibine teslim ettiler.
“Yiğitler Ahdi” diye bilinen bu ahdnameye Muhammed de katılmıştı. Zira her türlü zulüm ve zorbalığa karşı olan Muhammed’i böyle bir işe, yöneltmişti. -SON-


more post like this