Rabbini Gördün mü Sorusuna Hz. Ali’den Müthiş Yanıt
Hz. Ali (aleyhi selâm) hilâfete gelip, halk O’na biat edince başında Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve âlih) sarığı, üstünde O’nun elbisesi, ayağında O’nun ayakkabısı ve Resulullah’ın kılıcını kuşanmış bir şekilde camiye gelerek minbere çıkıp oturdu. Sonra parmağındaki yüzükleri bir birine geçirerek karnının altına koydu.
Ve sonra şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Beni yitirmeden önce bana sorun. Bu ilim sepetidir, bu Resulullah’ın ağız suyudur, bu Resullullah’ın az az beslediği şeydir. Bana sorun, gerçekten bende ilklerin ve sonların ilmi vardır. Vallahi eğer benim için üstünde oturacağım bir taht kurulsa Tevrat ehli Yahudiler için Tevrat’larından onlara fetva verseydim,
Tevrat dile gelir ve şöyle derdi: “Ali doğru söyledi, yalan söylemedi. Gerçekten Allah’ın bana indirdiği şeyden size fetva verdi.” Ve İncil ehli Hıristiyanlar için İncil’lerinden onlara fetva verseydim, İncil dile gelir ve şöyle derdi: “Ali doğru söyledi, yalan söylemedi.
Gerçekten Allah’ın bana indirdiği şeyden size fetva verdi.” Ve Kur’an ehli Müslümanlar için Kur’an’dan onlara fetva verseydim Kur’an dile gelir ve şöyle derdi: “Ali doğru söyledi, yalan söylemedi. Gerçekten Allah’ın bana indirdiği şeyden size fetva verdi.”
Sizler gece gündüz Kur’an okuyorsunuz, acaba sizlerden hanginiz Kur’an’a neyin indiğini biliyor? Eğer Kur’an’da bu ayet olmasaydı size geçmişte olan şeyler, şu anda olan şeyler ve kıyamet gününe kadar olacak şeylerin haberini verirdim.
O ayet şudur: “Allah dilediğini siler, (dilediğini de) sabit bırakır. Bütün kitapların aslı onun yanındadır. (R’ad, 39)” sonra tekrar şöyle buyurdu: “Beni yitirmeden önce bana sorun. Tohumu yarıp insanı yaratan Allah’a ant olsun ki eğer benden Kur’an’ın ayetlerini tek tek sorsanız onların gece mi, yoksa gündüz mü nazil olduğunu,
Mekki mi, yoksa Medenî’mi, seferde mi, yoksa vatanda mı, nasih mi, yoksa mensuh mu, muhkem mi, yoksa müteşabih mi, tevil ve tenzilini size haber veririm.” Zi’lib adı verilen usta bir konuşmacı ve yürekli bir adam ayağa kalktı ve dedi ki:
Ebu Talib’in oğlu çok zor bir basamağa çıkmış. Ona soracağım soruyla onu bugün sizin yanınızda rezil edeceğim. Sonra şöyle söyledi: “Ey Emirü’l-Mü’minin! Rabbini gördün mü?” Hz. Ali (aleyhi selâm) dedi ki: “Ey Zi’lib, yazıklar olsun sana.

Ben görmediğim bir Rabbe ibadet eder miyim?” Dedi ki: “O’nu nasıl gördün? Bize açıkla”
Dedi ki: “Yazıklar olsun sana Zi’lib, gözler O’nu doğrudan gözlemlemek sekilinde göremezler. Fakat kalpler iman hakikatleriyle O’nu görürler.
Yazıklar olsun sana ey Zi’lib! Benim rabbim uzaklıkla, hareketle, sükûnla, kıyamla (ayakta durmakla), gidip gelmekle, vasfedilmez. Lâtiftir; ama letafetle vasfedilemez. Ulular ulusudur; ama azametle vasfedilemez. Büyükler büyüğüdür; ama büyüklükle vasfedilmez.
Celâlet sahibi uludur; ama irilikle vasfedilmez. Merhametliler merhametlisidir; ama yumuşaklıkla vasfedilmez. Mümindir, ibadetle değil. İdrak edendir, dokunup yoklamakla değil. Konuşandır, lâfızlarla değil. O, eşyadadır, ama onlara karışmak anlamında değil.
Eşyanın dışındadır, ama onlarla ayrıştığı anlamında değil. Tüm şeylerin üstündedir, onun üstünde bir şey var denilmez. Tüm şeylerin önündedir, onun önünde bir şey var denilmez. Eşyanın içindedir, ama bir şeyin içinde olduğu gibi değil. Eşyanın dışındadır,
ama bir şeyin dışında olduğu gibi değil.” Bu sırada Zi’lib kendinden geçmiş bir halde başını yere eğerek şöyle söyledi: “Vallahi şimdiye kadar böyle bir cevap duymadım ve Allah’a yemin ederim ki artık bir daha soru sormayacağım.”
Sonra tekrar şöyle dedi: “Beni yitirmeden önce bana sorun.” Eş’as b. Kays yerinden kalkarak dedi ki: “Ey Emirü’l- Müminin! Mecusîlerden nasıl cizye alacağız? Ne onlara kitap inmiş, ne de peygamber gönderilmiştir.” Buyurdu ki: “Hayır, ey Eş’as! Allah onlara kitap indirmiş ve onlara peygamber göndermiştir.
Öyle ki onlara bir kral hükümdarlık edene kadar devam etti. Bir gece bu kral sarhoş olduğu bir vaziyette kızını yatağına çağırır ve onunla ilişkiye girer. Sabah olduğunda halk bu olaydan haberdar olur ve kapısının önünde toplanırlar.

Ve şöyle derler:
ey kral! Dinimizi kirlettin ve onu helâk ettin. Dışarı çık da seni temizleyelim ve sana had (şer’i ceza) uygulayalım. Kral onlara şöyle der: “Toplanın ve sözüme kulak verin. Eğer işlediğim suçtan bir çıkış yolum varsa ne güzel, yok eğer bir açıklamam yoksa o zaman bir araya gelerek beni yargılamak sizin hakkınızdır.” Daha sonra onlara şöyle der:
“Acaba Allah’ın babamız Âdem ve annemiz Havva’dan daha değerli bir varlık yaratmadığını biliyor musunuz?” derler ki: “Evet, seni tasdik ediyoruz öyledir.” Kral der ki: “Acaba Âdem, oğullarıyla kızlarını ve kızlarıyla da oğullarını evlendirmedi mi?” derler ki: “Evet, doğru söyledin din böyledir. Sonra halk bu işe (yani aile içi ilişkiye) muvafakat eder.
Dolayısıyla Allah onların sinelerinde olan ilmi silerek, kitabı onlardan aldı. İşte onlar kâfirlerdir ve hesapsız olarak cehenneme gireceklerdir. Münafıkların halleri ise onlardan daha şiddetlidir.” Bu açıklamadan sonra Eş’as şöyle dedi: “Vallahi bunun gibi bir cevap duymadım. Ve vallahi artık böyle soruların peşinde olmayacağım.
Sonra tekrar şöyle dedi: “Beni yitirmeden önce bana sorun.” O sırada mescidin uzak bir yerinde bastonuna dayanmış bir adam kalkarak halkın arasından geçerek Hz. Ali’nin yanına geldi ve şöyle dedi: “Ey Emirü’l- Müminin! Bana öyle bir amel göster ki her ne zaman onu yaparsam Allah beni ateşten korumuş olsun.” Hz. Ali (aleyhi selâm) şöyle buyurdu:
“Kulak ver ey adam! Sonra anla ve yakin et. Dünya üç şey üzere ayaktadır: İlmine amel eden konuşan âlim; malıyla Allah’ın dini üzere olanlara cimrilik etmeyen zengin ve sabırlı fakir.” Dolayısıyla âlim ilmini gizler, zengin cimrilik eder fakir de sabır göstermezse işte o zaman çaresizlik ve yokluk baş gösterir.

O zaman Allah’ı bilen arifler dünyanın başlangıcına döndüğünü görürler, yani imandan sonra küfre. Ey soruyu soran! Camilerin çokluğu, bedenlerinin bir arada, ama kalplerinin dağınık olduğu topluluklar seni aldatmasın.” Ey soruyu soran! İnsanlar üç türlüdür:
(Dünyaya itina etmeyen) Zahit, (dünya peşinde koşan) rağbetli ve sabırlı. Zahit, kendisine dünyada ulaşan şeylerden dolayı mutlu olmayan ve dünyada elinden çıkan şeylerden dolayı üzülmeyen kişidir.
Sabırlı kişi ise kalbiyle dünyayı temenni eder, ama eğer dünyadan bir şey elde ederse onun akıbetini bildiğinden el çeker. Rağbetli kişi ise, helâl veya haram yoldan ulaşması kendisi için fark etmeyen kişidir.” Adam dedi ki: “Ey Emirü’l Müminin!
Bu zamanda müminin alameti nedir?” buyurdu ki: “Allah’ın kendisine farz ettiği şeylere bakıp onlara amel etmeli ve Allah’ın muhalefet edip haram ettiği şeylere bakıp onlardan uzaklaşmalı ve yapmamalıdır.

O şey samimî dostu olsa bile.”
Dedi ki: “Vallahi doğru söyledin, ey Müminlerin Emiri!” sonra adam birden gözlerden kayboldu onu göremedik. İnsanlar onu aramalarına rağmen bulamadılar. O sırada Ali (aleyhi selâm) minberde tebessüm ederek kimi arıyorsunuz? O benim kardeşim Hızır’dı (a.s)” dedi.”
Sonra tekrar şöyle buyurdu: “Beni yitirmeden önce bana sorun.” Ama bu defa kimse ayağa kalkmadı. Allah’a hamdü senalar ettikten ve nebiye salat gönderdikten sonra Hz. Hasan’a (aleyhi selâm) şöyle buyurdu: “Ey Hasan! Kalk ve minbere çık ve konuş.
Sonra Kureyş seni benden sonra görmezlikten gelmesin ve gerçekten Hasan b. Ali bir şey bilmiyor demesinler.” Hz. Hasan (aleyhi selâm) şöyle buyurdu: “Ey babacığım! Senin halkın arasında olup beni duyup gördüğün halde nasıl çıkıp konuşabilirim?” imam Ali (aleyhi selâm) şöyle buyurdu:
“Babam ve anam sana feda olsun! Kendimi senden gizleyeceğim öyle ki seni duyup, göreceğim ama sen beni görmeyeceksin.” Sonra İmam Hasan (aleyhi selâm) minbere çıktı.
Allah’a sonsuz övgü ve hamddan sonra kısa ve öz olarak Peygamber’e selâm gönderdikten sonra şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Ceddim Resullullah’ın şöyle dediğini duydum: ‘Ben ilmin şehriyim, Ali’de onun kapısıdır. Acaba kapısı dışında şehre girilebilir mi?” sonra minberden indi. Hz. Ali (aleyhi selâm) merakla ona yaklaşarak tutup göğsüne dayadı.
Sonra Hz. Hüseyin’e (aleyhi selâm) “Ey oğulcuğum! Kalk ve minbere çık ve konuş. Sonra Kureyş seni benden sonra görmezlikten gelmesin ve gerçekten Hüseyin b. Ali bir şey bilmiyor demesinler, ancak sözlerin kardeşinin sözleriyle aynı yönde olsun.”
Hz. İmam Hüseyin (aleyhi selâm) minbere çıktı.

Allah’a hamdü senalar edip, Resullullah’a kısa ve öz bir şekilde salât ve selâm ettikten sonra şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Ceddim Resulullah’ın şöyle dediğini duydum: ‘Ali, hidayet şehridir.
Dolayısıyla kim ona gelirse kurtulur, kim de ona muhalefet ederse helâk olur.’ Sonra minberden indi. Hz. Ali (aleyhi selâm) merakla ona yaklaşarak tutup göğsüne dayayarak öptü. Sonra şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Bu ikisinin Resulullah’ın azizleri ve bana bırakılmış emanetleri olduğuna şahadet edin. Ben de onları sizlere emanet ediyorum. Ey insanlar! Resulullah onları sizden soracak.”
***
Muhammed b. Ebu Abdullah merfu olarak Ebu Abdullah’dan  (İmam Cafer Sadık aleyhi selâm) şöyle rivayet etmiştir:
Emir’ül-Mü’minin (İmam Ali aleyhi selâm) Kûfe’de minberde halka hitab ettiği bir sırada Zi’lib adı verilen usta bir konuşmacı ve yürekli bir adam ayağa kalktı ve dedi ki: “Ey Emirü’l-Mü’minin! Rabbini gördün mü?”
Dedi ki: “Ey Zi’lib, yazıklar olsun sana. Ben görmediğim bir Rabbe kulluk eder miyim?”
Dedi ki: “Ey Emirü’l-Mü’minin, O’nu nasıl gördün?”
Dedi ki: “Yazıklar olsun sana Zi’lib, gözler O’nu doğrudan gözlemlemek sek¬ilinde göremezler. Fakat kalpler iman hakikatleriyle O’nu görürler. Yazıklar olsun sana ey Zi’lib, benim Rabbim lâtiftir; ama letafetle vasfedilemez. Ulular ulusudur; ama azametle vasfedilemez.
Büyükler büyüğüdür; ama büyüklükle vasfedilmez. Celâlet sahibi uludur; ama irilikle vasfedilmez. Her şeyden öncedir. O’ndan önce bir şey var¬dır, denemez. Her şeyden sonradır. O’ndan sonrası vardır, denemez. Şeyleri bir düşün¬cenin sonucu olarak dilemiş değildir. Hilesiz, hurdasız idrak eder. Her şeydedir; ama onlarla kaynaşmadan ve onlardan ayrılmadan.
Zahirdir; ama doğrudan gözlemlen¬mek anlamında değil. Belirgindir, ama görülmesinin peşinde olunmasına ihtiyacı yoktur. Uzaktır, bir mesafeyle değil. Yakındır, aynı civarda olmak suretiyle değil. Lâtiftir; ama cismanî bir letafetle değil.
Vardır; ama bu, yokluktan sonraki bir varlık değildir. Faildir, zorunluluktan değil. Bir hareket olmaksızın takdir eder. Düşünceye gerek olmadan irade eder. İşitir; ama bir âletle değil. Aracısız görür.
Mekânlar O’nu içine alamaz, vakitler O’nu içeremez, sıfatlar O’nu sınırlandıramaz. Uyuklamaz. Olu¬şu vakitlerden, varlığı yokluktan, öncesizliği başlangıçtan öncedir.
Duyuları bahşetmesiyle hiç kimsenin O’nu duyumsayamayacağı bilindi.

Cevherleri var etmesiyle cevherinin olmadığı bilindi. Varlıkları zıtlar şeklinde yaratmasıyla O’nun zıddının olmadığı bilindi. Eşyayı birbirine eş yaratmasıyla eşinin olma¬dığı bilindi. Karanlığı aydınlığın, yaşı kurunun, yumuşağı sertin, sıcağı soğuğun zıddı yaptı.
Uyumsuzları kaynaştırdı, [1] uyumluları ayrıştırdı [2] Ayrışmaları ayrıştıralım; kaynaşmaları da kaynaştıranın varlığına delâlet etsin diye. Bir ayette Allah Azze ve Celle şöyle buyrulmuştur:

“İbret alırsınız diye her şeyi çift yarattık.” (Zâriyat, 49)
Önce ile sonranın arasını ayırdı ki öncesinin ve sonrasının olmadığı bilinsin. Varlıkların doğalarını, onları var edenin doğasının olmayışının bir kanıtı olarak var etmiştir. Varlıkları vakitlerle muvakkat kılmakla, onları vakitli kılanın bir vakte bağlı olmadığını göstermiştir.
Varlıkların bir kısmını bir kısmına perde yapmıştır ki, O’nunla yarattığı varlıklar arasında bir perdenin olmadığı bilinsin. Kulluk sunacak kimsenin olmadığı bir zamanda Rab idi, tapacak kimsenin olmadığı bir zamanda ilâh idi, bilinecek nesnelerin olmadığı bir zamanda bilen idi ve işitilecek bir şeyin olmadığı bir zamanda işiten idi.” [3] [4]
“Hz. Ali (aleyhi selâm) sonra şu şiiri okumaya başladı:
Mevlâm sürekli övgüyle tanına gelmiştir.
Efendim hep cömertlikle nitelenmiştir.
Aydınlatan hiçbir ışık yokken O vardı.
Ufukları saran bir karanlık yokken de O vardı.
Böylece Rabbimiz bütün yaratılmışların tersinedir.
Hayallerde tasavvur edilen her şeyin aksinedir.
ABNA.İR
________________________________________
[1]— Ruh ve beden gibi
[2]— Ölümden sonra bedenin çürümesi gibi
[3]—Ben derim ki: İmam’ın (a.s) bu sözleri Allah’ın zatının ve zatıyla ilgili sıfatlarının birliğinin anlamını açıklamak için serdedilmiştir. Bu açıklamada Allah’ın zatının sonsuz ve sınırsız olduğu, dolayısıyla zatının karşısında hiçbir zatın bulunmadığı vurgulanmaktadır.
Çünkü eğer böyle bir  şey olsaydı, bu zat O’nu sınırlılıkla tehdit eder, ölçülülüğe mahkûm kılardı. Böyle bir  şey olmadığına göre O her şeyi kuşatıcıdır, her iş üstünde egemen güçtür.
Böyle (sonsuz) bir varlığın zatından ayrışan bir sıfat da olmaz. Çünkü bu durumda ezelîliği bozulmuş olur, sınırsızlığına halel gelir.
Yüce Allah’ın kemâl sıfatları da başkasını dışlayacak veya başkası tarafından dışlanacak bir sınırla sınırlı değildir. Bizdeki ilim kudretten başka bir şeydir. Bu ikisi arasında kavram ve mısdak olarak itişme vardır. Ancak yüce Allah hakkında bu iki sıfat arasında herhangi bir itişme söz konusu değildir.
Yüce Allah hakkında her sıfat kendisinin aynısı olduğu gibi Allah’ın diğer yüce sıfatlarının her birinin de aynısıdır. Yüce Allah’ın her ismi de öteki güzel isimlerinin aynısıdır. Bu konuda bundan daha ince ve daha derin bir yaklaşım vardır. Şöyle ki: Bu anlamlar ve kavramlar, akıl için birer ölçü ve tartı mesabesindedirler.
Akıl bu anlamlar ve kavramlarla zihnin dışındaki varlığı ve gerçek âlemdeki varoluşu ölçer, tartar. Buna göre bu kavramlar, bu özellikten ayrılmayan sınırlı sınırlardır.

Bu kavramları birbirine eklememiz, birinden ötekisi için yardım almamız da onları sınırlılıktan çıkarmaz. Dolayısıyla bu kavramlar, ancak kendileri gibi sınırlı şeyleri koşamlayabilirler. Bu nedenle sınırsız bir şeyi varsayıp bu sınırlı ölçülerle ona yönelirsek, ondan ancak sınırlı bir şeye ulaşırız ki bu, o değildir.
Bu sınırsız şeye ulaşmak için ne kadar derinleşirsek, o kadar bizden uzaklaşır, o kadar yücelir.  İlim kavramını ele alırsak; bu kavramın zihnin dışındaki âlemdeki sahibi için kemâl sayılan sınırlı bir sıfattan algılanmış bir anlam olduğunu görürüz. İlim kavramındaki sınırlılık, örneğin kudret ve hayatı kapsamasına engeldir.
Bu ilim kavramını yüce Allah hakkında kullanıp sonra, “diğer ilimler gibi olmayan bir ilim” diyerek sınırlılığı giderici bir kayıtla kayıtlandırdığımızda, bir ölçüde onu sınırlılıktan kurtarıp kapsamını genişletmiş olsak da, bu onu, ötesini kapsamama özelliği taşıyan bir kavram olmaktan çıkarmaz. Çünkü her kavramın kapsamı altına alamayacağı bir ötesi vardır.
Kavrama kavram katmak da bu özelliği yitirmesine sebep olmaz. Bu oldukça açıktır.Beyinli insanı, yüce Allah hakkında aklı ve beyninin ispat ettiği sıfatlar konusunda hayrete düşürüp  şaşkınlığa sürükleyen nokta işte budur.
Hz. Ali’nin bu sözündeki “Sıfatlar O’nu sınırlandırmaz.” ifadesinden, aynı şekilde daha önceki hutbesindeki “Sırf O’na yönelmenin (ihlâsın) kemâli, sıfatları O’ndan nefyetmektir.” ifadesi ile aynı hutbedeki “Sıfatının sınırlandırıcı bir sınırı, varolan bir niteliği yoktur.” ifadesinden de bu husus anlaşılmaktadır

. Görüldüğü gibi Hz. Ali (a.s), bir yandan Allah’a sıfat ispat ederken, öte yandan o sıfatı veya o sıfatın sınırını O’ndan nefyetmektedir. Açıktır ki, sıfatı ispat etmek, sınır getirmekten ayrılmaz. Buna göre sıfattan sınırı nefyetmek, o sıfatı ispat ettikten sonra nefyetmek anlamına gelir. Bundan da şöyle bir anlam çıkar:
Yüce Allah hakkında kemâl sıfatlarından birinin ispatı, öteki sıfatlarını nefyetmez. Bu da demektir ki, yüce Allah’ın sıfatları hem birbiriyle, hem de zatıyla birdir ve herhangi bir sınır söz konusu değildir. Ayrıca yüce Allah hakkında herhangi bir kemâl sıfatının ispatı, o sıfatın ötesinde bilmediğimiz, anlamadığımız ve de anlatamadığımız sıfatları da nefyetmez.
Bunu anlamaya çalış. Eğer kavramlar, söylenen anlamda yüce Allah’ın azameti ve büyüklüğü sahasına gölge düşürdüğünde içeriğini yitirmeseydi, aklın, algılamış olduğu genel ve müphem kavramlarla O’nu kuşatması ve “O’nun diğer zatlar gibi olmayan bir zatı var. O’nun öteki ilimler gibi olmayan bir ilmi var. Başkasının kudreti gibi olmayan bir kudreti var.
Diğer hayat kısımları gibi olmayan bir hayatı var” diyerek O’nu nitelemesi mümkün olurdu. Çünkü böyle bir nitelemeyle de nitelenen şeyin tüm sıfatları sayılmış ve o şey mücmel bir şekilde kuşatılmış olur. Bu durumda da aklın mücmel olarak yüce Allah’ı kuşatmasının mümkün olduğu, mümkün olmayanın ise ayrıntılı kuşatma olduğu sonucu ortaya çıkardı.
Oysa yüce Allah, “O’nu bilgice kuşatmazlar” (Tâhâ, 110) ve  “Bilin ki, O her şeyi kuşatıcıdır.”  (Fussilet, 54) buyurmuştur. Dolayısıyla hiçbir şey, hiçbir yönden, hiçbir şekilde O’nu kuşatamaz. O’nun kutsal zatı mücmel kuşatma ve ayrıntılı kuşatma diye bir bölünmeye konu olamaz. Mücmelinin bir hükmü ayrıntılısının başka bir hükmü var, denemez. Bunu anlamaya çalış! (El- Mizan, c.6 s. 138)
——-
[4] – Şeyh Saduk (r.a) konu hakkında şöyle buyurmaktadır: Bu hadisteki bazı cümlelerin aynısı imam Rıza’nın (aleyhi selâm) bazı hutbelerinde de yer almıştır.
Bunun kendisi Masum İmamların sözlerinin bir birlerinin sözlerini tasdik ettiği anlamına gelmektedir ki imamlar şöyle buyurmuştur: “İmamların her birinin ilmi babasından alınmadır bu aynı şekilde Allah Resulüne kadar gider.”


more post like this