-1- HZ. PEYGAMBER’İN HAYATI
“Benden sonra gelecek ve ismi Ahmet olacak bir peygamberi müjdeleyen Allah elçisiyim.”
“Sizden hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.”
ÖNSÖZ
Resul-i Ekrem (s.a.a)’in ve Masum İmamların (Allah (c.c)’ın salat ve selamı onların üzerine olsun) mübarek yaşantıları numune insanların yetiştirilmesinde, büyük bir sermayedir ve o Hazretlerin iradeleri, başkalarına örnek ve olgu sayılmaktadır. Bu Kur’an-ı Kerim’in “Andolsun ki Allah (c.c)’ın Resulünde, sizin için uyulacak en güzel bir örnek var, O, size en güzel bir numunedir.  diye beyan ederek, hayat bağışlayan mektebin öğrencilerine öğrettiği derstir. Yüce Allah, Resul-i Ekrem (s.a.a) ve masum imamlar (a.s)’dan sonra Hz. İbrahim (a.s)’ı ve onun takipçilerini güzel örnek ve numune unvanında ve insanların sevilmişleri olarak tanıtarak şöyle buyurmakta:
Gerçekten de Hz. İbrahim (a.s)’de ve Onunla beraber bulunanlarda güzel bir örnek var size; Allah’a ve Ahirete inancı olanların tümünün dikkatleri bu önemli emre dikilmiştir. Kur’an açıklamasını yaparak bunu beyan ediyor. “Allah ve ahiret gününe kavuşmayı umanlara güzel bir örnek var…”
Gerçekte, bir fikir mektebinin temellerini güçlendirmede en önemli avantajlardan biri, mektebin kabul etmiş olduğu numune ve örnek şahısları tayin edip, sunmasıdır. Bu numune ve örnekler bırakmış oldukları alamet ve ölçülerle istenilen kemale doğru hareket yönünü belirlemekle, görüşünde olan mektebi ameliyle tayin etmek suretiyle, özellik ve yapıları bir olan mektep takipçileri kimselerin kahramanlık peşinde koşmalarını, dolayısıyla yoldan çıkıp mahvolmalarını önlemektedir. Kur’an-ı Kerimin bu hakikat hakkında ısrar etmesi, O’nun beşerin kahramanlık peşinde koşma huy ve özelliğini nasıl kontrol altında tutup, gözettiğinin başka bir delilidir. Diğer bir taraftan bu insan, eğiten ve öğreten kitabın, ilahi bir çeşmeden kaynayıp geldiğine nişanedir. İnsanın görkemli tarihi de, buna şahitlik etmektedir, öyle ki tarihin hiç bir devri beşerin göz bebeği olan kahramanlardan boş kalmamıştır. Onlar başkalarına örnek ve olgu olarak sayılmışlardır ve devamlı olarak övgülerle anılmışlardır.
Hatta, normal olan mektepler dahi etki ve tesiri fazla olan örnek ve numune şahısları, ideal bir insan örneği olarak topluma sunmaktadırlar.
Görülmektedir ki, Materyalistler dahi Marks, Lelin Gupvara vb. gibi çehreleri öne sürmektedirler!
Ama biz, Müslüman olmamıza rağmen, Kur’an-ı Kerim bizimle olmasına rağmen ayetine ilk önce bizim muhatap olmamıza rağmen ve bunca değerli örnek ve numuneler bizim için sunulmasına rağmen, yine de şahit olmaktayız ki; gözlerimiz, kulaklarımız ve özellikle genelliğimiz başka şeylerle meşgul olmakta! Şüphesiz hassas ve atifeli bir durum içerisinde, Müslümanların kahramanlık arama hissinde boşluk meydana gelecek olursa, Hz. Muhammed (s.a.a), Hz. Ali (a.s) ve Hz. Hüseyin (a.s) gibi değerli ve şahsiyetli örnekler bu ortamda önemle hissedilmeyecek olursa bu boşluk başka şeylerle doldurulacaktır. Başkaları (kötü yönde) beşer arasında eşi benzeri olmayan, bu önemli şahsiyetlerin yerini dolduracaktır.
Bu tanınmış çehrelerin ve insanlık için güzel örnek olan şahısların, İslam toplumunda gerekli yerlerine sahip olmamalarının sebebini, onların rollerini oynamak isteyenlerde ve onların baştan sona iftihar kaynağı olan yaşantılarını yazıp anlatanlarda aramak gerekmektedir ki mektebin hakiki değerlerinin, onların vücutlarında canlanmasını önlemektedirler ve onların tablo misali, isteyenlerinin ve taraftarlarının nazarlarında canlanmalarını önlemekteler.
Allah’a şükürler olsun ki, “el-Belağ Müessesesi” bu konuya önemli ve layık bir atılımla Resul-i Ekrem (s.a.a) ve diğer masumların yaşantısını sade bir anlatım ve özel bir şekilde Arapça yazmıştır.
Yerinde ve gerekli olan böyle bir teşebbüs, bizleri harekete geçirerek, böyle bir eseri Türkçe’ye tercüme edip, yayınlamamıza sebep oldu. Allah’ın inayetine ve İslam ümmetinin, özellikle inkılabı gençliğin alakasına ve ilgisine nail olur inşallah.
YAYINCININ ÖNSÖZÜ
Yüce Allah (c.c)’a Hamd ve senadan sonra:
Dar’ut Tevhit müessesesi (şimdi el-Belağ müessesesi adını almıştır.) Allah’ın yardımı ve tevfikiyle İslam kültürü yayınlarından, tüm Müslümanların faydalanmasını, kendi sorumluluğuna almıştır. İş başında olanların, İslam fikir, gelenek ve göreneklerinin herkesi kapsayacak bir şekilde yayılmasına büyük bir ilgileri vardır. Bu yüzden İslam görüşünün açık, basit bir şekilde anlaşılabilmesi için ayrı-ayrı sayılar halinde ama bir biriyle irtibatlı bir şekilde, isteyenlerin eline yetişecektir.
Resul-i Ekrem (s.a.a)’in yaşam tarzını öğrenmek, İslam’ın maksadını anlamak için ilk araç olarak kabul edilmektedir. Bu sebeple Resul-i Erkem (s.a.a)’in tüm hanedanının (ailesinin) yaşam şekillerini yayınlama kararını aldık. Bunlar, (Allah’ın izniyle) on dört masumun (a.s) yaşantılarını kapsayacaktır ve Resul-i Ekrem (s.a.a)’in yaşantısından başlayarak, on ikinci imamın yaşantısından bazı olayları toplamakla sona erecektir.
Bunun sebebi, bu büyük şahsiyetlerin, İslam’ın hayat ve hareketinde büyük rolleri olmasındandır. Onların siyaset yöntemlerini öğrenme ve onların, hayat veren programları (ki hepsi Allah dininin hizmetindeydiler) büyük bir öneme sahiptir.
O Hazretlerin heyecan veren güzel davranışları Hakkın en açık ve net belirtisidir. Onlar, hayır ve iyiliğin en güzel örneği, tefekkür ve hikmet menbası idiler. İnsan için gerekli olan kemale doğru yönelmenin kaynağıdırlar. O büyük şahsiyetler Allah (c.c)’ın risaletinin canlı örnekleri ve yüksek dereceli numuneleri ve İslam’ın gerçek şahsiyetleridirler. Allah’ın (c.c) sözü haktır ki, buyurmaktadır: “Andolsun ki Allah’ın Resulünde (s.a.a) sizin için uyulacak en güzel bir örnek var, o size en güzel bir numunedir.”
Allah’ın Resulü (s.a.a) de şöyle buyurmaktadır:
“Kim benim mektebimin kanının, damarlarında akmasını, imanlı bir şekilde ölmeyi ve Allah (c.c)’ın hazırlamış olduğu cennetin en yüksek makamında mevki sahibi olmak istiyor ise, benden sonra Ali (a.s)’ın ve onun seçmiş olduğu benim henadanımdan olan şahsın velayetini kabul etsin. Doğrusu, onlar benim canımdan bir parçadırlar, zira benim mayamdan yaratılmışlardır ve benim anlayış, cesaret, ilim ve kemalim, onlara nimet olarak verilmiştir.”
GİRİŞ
Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in yaşantısı oldukça geniş bir kitabı teşkil eder. O nedenle, o hazretin yaşantısını özet olarak yazıp huzurlara sunmak kolay bir iş değildir. Buna ilaveten; bu büyük şahsiyetin cilveli celali öyle büyüktür ki, beşeriyet tarihinde eşi benzeri bulunmamaktadır. Özellikle o hazretin yaşantısı çeşitli konuları içermektedir. Örneğin; zaferleri, huzu ve huşu, korku ve ümit, kahramanlık ve ızdırap…
Belirlenen hakikatlere dikkat edilerek elinizde hazır olan bu eser, Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in yaşantısının asıl ve önemli olan bölümlerini, kısaltılmış ve özet şekilde sunmaktadır. Bizi bu harekete sevk eden mesele, günümüz insanlarının bilinçlendirilmesi ve din önderlerinin yaşamı hakkında duyulan aşırı ihtiyaçtır.
Özellikle Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in şahsiyeti, hakkında çaba sarf edildi hazretin önemli ve asıl durumları, peygamberlikten önceki ve sonraki şahsiyeti, davranışı, toplumsal konumu ve diğer açılardan “Hakka davet etmesi” hükümet kurması, toplumdaki kişisel meselelere yaklaşım şekli, Allah (c.c)’ın risaletine davet şekli ve İslam ümmetine “rehberlik” meselesi, imkan dahilinde araştırma altına alındı. Bu araştırma üç boyutta ele alınmaktadır:
a) Resul-i Ekrem (s.a.a)’in peygamberlikten önce ve sonra Mekke’deki yaşantısı.
b) O hazretin siyasi ve toplumsal rehber konumunda Medine’de yaşamı.
c) Resul-i Ekrem (s.a.a)’in ibadet yönünden, aile ve toplumda kemali ölçü alarak, yapmış olduğu hareket ve davranışları, ümit edilir ki, Allah-u Teala İslam ümmetine o hazretin yaşantısından ders almayı nasip eder. Allah her şeye kâdirdir
PEYGAMBERLİKTEN ÖNCE VE SONRA RESUL-İ EKREM (s.a.a)’İN MEKKE’Yİ MÜKERREME’DEKİ YAŞANTISI
a) Resul-i Ekrem (s.a.a)’in Peygamberlikten Önceki Hali
1- Hz. Muhammed (s.a.a)’in Mübarek Doğumları
Cahiliyet ve fisku fücurun ortalığı doldurduğu, haksızlıkların ve tecavüzün olduğu ortamda (Abdullah b. Abdulmuttalibin oğlu) Muhammed (s.a.a) dünyaya gözlerini açtı. Muhammed (s.a.a) Allah (c.c)’ın takdir ve maslahatıyla yetim olarak dünyaya geldi.
Öyle ki, annesi Amine Bint-i Vahab’ın karnındayken muhterem babaları “Abdullah” Şam ticaretinden dönerken dünyadan gittiler.
O Hazretin mübarek doğumları Amul Fil  “Fil senesinin” Rabiulevvel ayında yani takriben bir ay veya bir aydan fazla bir zaman fil ashabının helak olmasından geçmekteydi ki dünyaya geldiler. (Kur’an-ı Kerim kamil bir sureyi onların hallerini beyan etmeye ayırmıştır.) Mekke halkı adetleri gereği çocuklarını, zekalarında ve fesahatlerinde tesirli olması için çölde yaşayan süt annelerine vermekteydiler. Bedevi kadınlar gelesiye kadar, yenilerde Allah’ın bir erkek çocuğu bağışladığı Ebu Leheb’in kenizi Suibe Hz. Muhammed (s.a.a)’in dadılığını üstlenmişti.
Çölde yaşayan hanımlar, her zaman ki gibi Mekke’ye geldiler. Bu defa iki süt annesi “Said b. Bekr” kabilesinden gelmişlerdi ki çocuklara süt vermek için görevliydiler. Onlardan fakat “Ebu Zuayb Abdullah” kızı “Halime” kalmıştı ki ona, Muhammed (s.a.a)’ı alması tavsiye olundu Ama Hz. Muhammed (s.a.a) yetim olduğu için Halime kabul etmekten çekinmekteydi. Yetim bir çocuğun ihtiyaçlarını gidermekten aciz oldukları için onu kabul etmekten çekinmekteydiler. Halime’nin kocası “Haris”de orada olduğu için Halime ona bir süt çocuğu bulmadan dönmek istemediğini belirtti. Ama bu yetim çocuktan başka da çocuk yoktu! Haris onu Hz. Muhammed (s.a.a)’i kabul etmesi için teşvik etti ve Allah (c.c)’ın onun vasıtasıyla hayır ve bereketi onlara indirmesi ümidinde idi.
Halime, Hz. Muhammed (s.a.a)’ın kundağını alıp, memesini onun mübarek ağzına bırakınca kendi çocuğunu dahi doyurmakta aciz olan ve çocuğunun açlıktan ağlamasına sebep olan memesi, sütle dolup taştı.
O esnada, Allah’ın seçmiş olduğu bu çocuğun vücudunun bereketiyle, tüm “Seid b. Bekr” kabilesini bereket ve nimet sardı. Öyle ki, senelerce kuraklığa yüz tutmuş olan çöller ve bayırlar yemyeşil oldu.
Hz. Muhammed (s.a.a) iki yaşına kadar süt annesi Halime’den süt emdikten sonra sütten kesildi. Halime o Hazreti annesinin ve diğer akrabalarının görmesi için Mekke’ye getirdi. O, Hz. Muhammed (s.a.a)’in annesini ve diğer akrabalarını, o hazretin azamet ve büyüklüğünden ve mübarek vücutlarının diğer bereket ve ihsanlarından haberdar etti. Halime O Hazreti, ikinci defa götürdü.
Halime, Hz. Muhammed (s.a.a)’ı beş yaşındayken yani bebekliği bitirip çocukluğa adım attığı bir zamanda akrabalarına teslim etti.
2- Allah’ın Müstakim (Vasıtasız) Yardımları
Bir kimse Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in yaşantılarını ilk günlerinden itibaren dikkatle inceleyecek olursa, çaresiz teslim olup kabullenmesi gerekmektedir ki Hazret, Allah (c.c)’ın mahsus bir inayet ve rahmetine mazhar olmaktaydı. Bu inayet, bu özel alaka ve ilgiden amaç fakat cisim ve maddi yönden olmayıp, belki vasıtasız özel bir inayettir ki kısa bir gelecekte o hazreti “Büyük Risaleti” (değerli sorumluğu) üstlenip tahammül etmeye hazırlamaktı. Peygamber efendimizin yaşantılarını içeren kitaplar, bu inkar edilemeyecek önemli hakikatlerle dolup taşmaktadır. O da şundan ibarettir ki, Peygamber-i Ekrem (s.a.a) büyük sorumluluk yükü olan “Davet” meselesine hazırlanabilmesi için, Yüce Allah (c.c)’ın özel inayet, rahmet ve yardımlarına nail olmalıydı. Bu hakikati muteber ve güvenilir kitaplar birbirine benzer bir şekilde açıklamışlardır. Örneğin Hz. Ali (a.s) Gasime Hutbesinde şöyle buyurmaktadır:
“Yüce Allah, Hz. Muhammed (s.a.a)’ın bebekliğinden sonra, meleklerinden en büyük bir meleği O hazret’e en büyük kerametleri, büyüklüğü ve dünyanın en değerli ve en güzel ahlakı gündüz ve gece öğretmesi için görevlendirdi.
İmam Bakır (a.s) yüce Allah (c.c)’ın Resul-i Ekrem (s.a.a)’a Peygamberliğinden önce olan özel yardımlarına işareten şöyle buyurmaktadır:
“Hz. Muhammed (s.a.a)’in süt emme dönemi sona erince yüce Allah (c.c) büyük bir meleği O’nun iyi hayırlı yönelmesini ve kötü ahlaktan uzak durmasını sağlamak için görevlendirdi.”
Davud İbn-i Haşim’den de bu konu hakkında şöyle naklolunmuştur:
“Resul-i Ekrem (s.a.a) gençliğe yetişti, öyle bir halde ki yüce Allah (c.c) onu korumaktaydı ve cahiliyetin pislik ve kötülüklerinden uzaklaştırmaktaydı, çünkü o hazreti “Keramet” ve “Risaleti” için hazırlanmaktaydı.
Hz. Muhammed (s.a.a) bu korumalar ve inayetler içerisinde yoğrularak büyüklüğü, keramet, güzel ahlak ve huyu ile öncülüğü ele geçirdi… (ve herkesten yüksek bir makama ulaştı.)
Kısacası, Allah (c.c)’ın yardımlarından dolayı bu seçilmiş insan, yaşantısının ilk anlarından itibaren, tek olan Allah’a inanıp, tapmaktaydı. Putlara karşı olan düşmanlığını açık bir şekilde dile getirmekteydi.  Hz. Muhammed (s.a.a) aynı şekilde hac ibadetini yerine getirmekteydi, bundan öte her zaman yemek esnasında Allah (c.c)’ın ismini anmakta ve yemeğin sonunda ise Hamdu Senasını yerine getirmekteydi.  Ayrıca “putlar” önünde kesilen hayvanların etinden yememekteydi. Bunların tümüne ilaveten, kendisini güzel ve beğenilmiş ahlak ve sıfatla süslendirme çabası içerisindeydi, vermiş olduğu söz ve hareketine sadık ve vefadar kalması, Hz. Muhammed’in millet tarafından “Sadık-ul Emin” lakabıyla lakaplandırılmasına. Sebep oldu. Hz. Muhammed (s.a.a) o sıfatı kazanmada herkesten mümtaz idi.
3- Hz. Muhammed (s.a.a) Dedesi Abdulmuttalib’in Himayesi Altında:
Halime’nin Hz. Muhammed (s.a.a)’i beş yaşındayken Mekke’ye getirip akrabalarına teslim ettiğini belirtmiştik, o zaman dedesi Abdulmuttalib o hazret’i himayesi altına aldı. Abdulmuttalib Hz. Muhammed (s.a.a) için en güzel koruyucu sayılmaktaydı. Zira o hazret’in isteklerini bir baba muhabbetiyle, güler bir yüzle ve büyük bir aşkla yerine getirmekteydi. Abdulmuttalib yemeğini o hazretle birlikte yemekteydi, O hazreti devamlı kendisiyle dolaştırıp kendi yerine oturtmaktaydı, her toplantıda Hz. Muhammed (s.a.a) ona en yakın kimseydi. Kısacası, kabilesi arasında en fazla dikkatini Hz. Muhammed (s.a.a)’e ayırmıştı.
Elbette Hz. Muhammed (s.a.a)’e karşı bunca alaka ve muhabbeti, sırf ona karşı olan sevgisinden kaynaklamamaktadır, yani sadece kaybetmiş olduğu Abdullah’ın yadigarı olduğu için değildi, bilakis Abdulmuttalib o hazretin kayıptan gelen azamet ve makamını anlamıştı ve bilmekteydi ki o hazret ister istemez o yöne doğru hareket ettirilmektedir. Bundan dolayıdır ki, ömrünün sonlarında o hazreti oğlu “Ebu Talibe” ve hanımı “Ümmü Eymen’i” teslim etmişti.
Hz. Muhammed (s.a.a) altı yaşına ulaştığında annesi Emine; Ümmü Eymen ve Hz. Muhammed (s.a.a)’la birlikte Medine’de yaşamakta olan kardeşlerini, “Ediy b. Neccar” oğullarını görmek amacıyla Medine’ye o hazretin dayılarını görmesi için götürdü. Bir ay Medine’de kaldıktan sonra, Mekke’ye dönmek amacıyla yola koyuldular. Hazretin annesi yolda Allah (c.c)’ın rahmetine kavuşup “Ebvai”  denilen yerde toprağa verildi. Ümmü Eymen altı yaşında olan Hz. Muhammed (s.a.a)’ı Mekke’ye getirerek dedesi Abdulmuttalibe ulaştırdı.
Abdullah’ın ölmesiyle babalık görevini üstlenen Abdulmuttalib Amine hatun’un vefatı ile annelik görevini de üstlenmek zorunda kaldı. Abdulmuttalib Allah (c.c)’ın çağrısına “Lebbeyk” deyinceye kadar babalık vazifesini tam anlamıyla yerine getirdi. Allah (c.c)’ın rahmetine kavuştukları zaman, Allah’ın seçilmiş kulu olan Hz. Muhammed (s.a.a) sadece sekiz yaşındaydı.
Ebu Talib Ve Muhammed (s.a.a)’in Kendi    Sorumluluğu Altına Alması
Abdulmuttalib’in dünyadan gitmesiyle Hz. Muhammed (s.a.a)’in amcası olan Ebu Talib o hazretin sorumluluğunu üstüne aldı. O, Hz. Muhammed (s.a.a)’e olan muhabbet ve sevgisini, en doruk noktaya çıkardı. Öyle ki Ebu Talib’in Hz. Muhammed (s.a.a)’e karşı olan tavır ve davranışı, kendi çocuklarına karşı olan tavrıyla kıyaslanması mümkün değildir. O, Hz. Muhammed (s.a.a)’i kendi yanında uyutur, kendi yanında oturtur, yemeğini o hazretle yer, her nereye gidecek olursa, o Hazreti’de kendisiyle birlikte götürürdü ve Hz. Muhammed (s.a.a)’e karşı hiç bir lütuf ve inayetten kaçınmazdı.
4- İlahi Alametler ve Yeni Peygamberliğin Temelleri
Tevrat ve İncil’in nakletmiş oldukları alametlerden Hz. Muhammed (s.a.a)’in peygamberliğinin oldukça yaklaştığı anlaşılmaktadır. O zamanın kitap ehli olan alimleri, bu gerçeğin nişanelerini kamil bir şekilde bilmekteydiler, o nedenle Peygamberin zuhur etmesini heyecanla beklemekteydiler. Ama keder vericidir ki Peygamber zuhur edip de ilahi davete başlayınca, Hz. Muhammed b. Abdullah (s.a.a)’in gözleri kamaştıran nuru, tüm dünyanın gözünün önünde sergilenmesine rağmen, kitap ehli olanların körü körüne olan kıskançlıkları, Hakka doğru gelip, o hazretin davetini kabul etmeye razı olmamalarına sebep oldu. Zamanlarının ve kendi çıkarlarının gereği o hazreti inkar etme yoluna giderek, mücadele etmeye başladılar.
Kur’an-ı Kerim bu hakikata oldukça fazla değinerek, yeni Peygamberin müjdesini, kitap ehlinin dilinden “Avs” ve “Hazrec” kabilelerine hitaben şöyle nakletmiştir:
“Allah katından ellerindeki (Tevrat’ı) doğrulayan bir kitap gelip de (Tevrat’tan) bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkar ettiler. İşte Allah’ın laneti böyle inkarcılaradır.”
Bu gibi işaret ve alametler dilden dile dolaşmaktaydı ve o’nun hakkındaki konuşmalar, Arap yarımadasını doldurmuştu.
Kitap ehlinin alimleri, İlahi kitaptan Peygamberin zuhuru hakkındaki gerçekleri ve o zuhurun yakın olduğunu anlayarak millete anlatmaktaydılar. Onlar, şöyle söylemekteydiler: Yeni zuhur edecek olan Peygamberin Tevrat ve İncil’deki özelliklerinden birisi dünyayı “Nurla”, “Bereketle” ve “Hidayetle” doldurmasıdır.
5- Hz. Muhammed (s.a.a)’in Gençlik Dönemi
Hz. Muhammed (s.a.a) gençliğe doğru adım-adım yaklaştığı zamanlarda, bileğini zorluklarla, çalışıp, çabalamayla tanıştırmıştı ve ihtiyaçlarını temin edebilmek için, en güzel bir şekilde vazifesini yerine getirmekteydi.
“Cabir b. Abdullah Ensari’nin nakletmiş olduğuna göre Resul-i Ekrem’in yöneldiği ilk resmi iş çobanlıktı. Cabir hadisin içeriğinde şöyle nakletmektedir.
“Peygamber (s.a.a) ile “Arak”  ağacının yetişmiş olan meyvelerinden yemekle meşgul idik ki o hazret şöyle buyurdular”:
“Meyvelerin siyah olanını yemenizi size tavsiye ederim, çünkü en güzelleri onlardır, ben çobanlık yaptığım zamanlar onlardan yerdim.”
Cabir: “Siz çobanlık mı yapardınız?!” diye sorunca o Hazret şöyle buyurdu
“Evet, çobanlık yapmayan hiç bir Peygamber gelmemiştir.”
Başka bir hadiste ise şöyle buyurmaktadır:
“Mekkelilere Gerarit bölgesinde çobanlık ettim.” Allah, kulunu ve elçisini çalışıp, zorluk çekmeden ihtiyaçlarını gidermeye kadir olmasına rağmen, onu milletin rehberi ve önderi yapmak istediği için hatta başkalarına muhtaç olmamak için çalışıp, çaba sarf etmek gerektiğini vurgulamakta, hatta Hz. Muhammed (s.a.a)’ın şeriatı dahi çalışıp, çaba sarf etmeyi zorunlu kılarak, tekitlerle belirtmiştir. Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmaktadır:
“Her kim başkasının yükü olacak olursa mel’undur.” Başka bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır:
“İbadet yetmiş kısımdır ki onların en iyisi helal rızk talep etmektir.”
Aynı şekilde şöyle buyurmaktadır:
“İlahi takvayı kazanmada servet ve kudret ne kadar güzel yardımcıdırlar.”
6- Hz. Muhammed (s.a.a) Aile Ocağında
Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in mübarek ömürleri, 25 yaşlarına ulaşmıştı. O yaşta Hazret ticaret amacıyla Şam’a doğru yola koyuldu. Ticaret eşyası “Hatice bint-i Huveylid” ismindeki kadına aitti. Hatice servetiyle, güzelliğiyle namuslu bir ailenin kızıydı ve zamanının icabı başkalarıyla ticaret anlaşmaları, muzarebe yapmaktaydı yani sermayesinin bir kısmını ticaret amacıyla bir şahsın vekaletine vermekteydi ve o şahsın, şahsi çabası karşısında, bir miktar ücreti ona vermekteydi. Hz. Muhammed (s.a.a)’in şöhreti halkın dilinde dolaşmaktaydı. O hazretin doğruluğu, eminliği, güzel tavrı ve dirayetliliği Hatice’ye sabit olunca, O hazreti davet ederek Şam ticaretini o hazrete önerdi. Hz. Muhammed (s.a.a) kabul edince, ikisi arasında anlaşma imzalandı. Hatice, Hz. Muhammed (s.a.a)’in ücretini, o zamana kadar yapmış olduğu ortaklıklardan daha fazla kararlaştırdı. Bu anlaşmadan sonra Hz. Muhammed (s.a.a), Hatice’nin kölesi “Meysire” ile birlikte kervanı Şam’a doğru harekete geçirdi. Hz. Muhammed (s.a.a) ve Meysire Şam’da canlı bir şekilde satışa başladılar. Sonuçta, oldukça güzel bir karla geriye döndüler.  Meysire elinden geldikçe Hz. Muhammed (s.a.a)’i Hatice’ye tarif etmeye çalıştı. O’nun güzel ve beğenilir huyunu, tavır ve davranışlarını övdü. O hazretin güzel huyu davranışları Hatice’yi samimi bir kalple Peygambere aşık etmişti. Hatice o hazretin aşkını tüm vücudunda hissetmekteydi.
Sadece Hz. Muhammed (s.a.a)’in onun kocası olmaya layık olduğunu hissetmekteydi. Hatice boş beklemenin doğru olmadığı kanısına vararak “Menbe” kızı “Nefiseyi” o hazretin yanına gönderdi. Nefise o hazretin yanına gelerek “Niçin evlenmiyorsun?” diye sordu.
Hz. Muhammed (s.a.a): “Evlilik için elimde bir şey yok” Nefise: “Eğer evlilik masrafların temin edilmiş olur mal sahibi, güzellik sahibi, asalet sahibi ve şerefli bir aileden olan biri seninle evlenmek isterse kabul eder misiniz? Hz. Muhammed (s.a.a): “O kimdir?” Nefise: “Hatice!”
Hz. Muhammed (s.a.a) “Nasıl mümkün olabilir?!”
Nefise: “Ben işi ayarlarım…” ve Hz. Muhammed (s.a.a) Hatice’yle evlenmeyi kabul etti.
Sonra amcası Hamza’yı,  başka bir rivayete göre Ebu Talibi,  Hatice de baba nimetinden yoksun olduğu için amcasının yanına gönderdi.
Uzun bir konuşmadan sonra, evlilik bağı Hz. Muhammed (s.a.a) ve Hatice arasında bağlandı.
Hz. Muhammed (s.a.a)’in Hz. Hatice’yle evliliği Şam ticaretinden döndükten iki ay sonra gerçekleşti.
Hz. Muhammed (s.a.a) Hz. Hatice’yle evlendikten sonra, onun evine yerleşti. O ikisi sıcak ve mutlu bir yuva oluşturarak atife ve ruhsal yönden kaynaştılar, öyle bir bağ ki sevgiden muhabbetten ve fedakarlıktan kaynaklanmaktaydı.
Hz. Hatice (s.a) Hz. Muhammed (s.a.a)’a karşı olan muhabbet ve sevgisinden dolayı, şerefli bir ev hanımı, görüş sahibi tefekkür sahibi, temiz ve kendisini kontrol eden birisiydi. O hazrete zor anlarında her zaman yardımcı olmaktaydı ve o hazretin yükünü azaltmaktaydı.
Resul-i Ekrem’e ilk iman getiren Hz. Hatice idi. Ve tüm servetini o hazretin hak davasını yaymak amacıyla sarf etti. Resul-i Ekrem (s.a.a) da onun muhabbetlerini karşılıksız bırakmamaktaydı.
Resulullah, Hz. Hatice (a.s) hayatta olduğu müddet zarfında başka bir hanımla evlenmediler hatta o değerli hanımın dünyadan gitmesinden sonra dahi Peygamber-i Ekrem (s.a.a) onu unutmadılar.
Onunla olan hatıralarının güzelliğini ve onun güzel sıfatlarını, hanımları yanında anlatmaktaydı, Aişe şöyle açıklamaktadır: “Peygamberin hanımları arasında Hatice’den başkasını kıskanmadım, öyle ki Hatice yi görmemiştim dahi.” Aişe şöyle ilave etmekte: “Her zaman adet gereği peygamber kurban kesecek olsaydı, onun etinden Hz. Hatice (s.a)’nın dostlarına gönderilmesini isterdi.”
Aişe: “Bir gün sinirlenerek bağırdım; Hatice! Hatice!” Hazret buyurdu: “Hatice’nin sevgisi benim canımla kaynaşmıştır.”
Aişe başka bir hadiste şöyle nakletmektedir: “Resul-i Ekrem (s.a.a), Hatice yi hayır dualarla anmadan, ruhuna dua okumadan evden dışarı çıkmazdı. O günlerin birinde, o hazret Hatice yi andığı zaman kıskançlık beni bürüdü, o hırsla; acaba Hatice ihtiyar bir kadından başka bir şey miydi?! Allah ondan daha güzelini senin için ihsan etmiştir?!” Resul-i Ekrem (s.a.a)’e sinirlenerek şöyle buyurdu:
“Allah’a yeminler olsun ki öyle değildir. Allah (c.c) ondan daha hayırlısını, onun yerine atamamıştır. Hatice, milletin benim risaletimi inkar ettikleri bir zamanda bana yöneldi. Başkalarının beni yalanladığı bir zaman o bana gerçek bir şekilde iman getirdi. Başkalarının bana yardımı kestikleri bir zamanda, o tüm varlığını ayaklarımın altına serdi, yüce Allah tüm hanımlarımın arasından sadece Hatice’den bana çocuk ihsan etti.”
Hz. Muhammed (s.a.a)’in çocuk yaştan itibaren zorluklar ve mahrumiyetlerle yoğrulmuş olan hayatı, Hz. Hatice (a.s) ile evlenmesiyle az da olsa bir rahatlık ve kolaylık sağladı. Hz. Muhammed (s.a.a) bu samimi ve sevgi dolu hanımın yanında mutluluğa kavuştu. Çocukluk yaşından itibaren, anne-baba sevgi ve muhabbetinden yoksunluğunu az da olsa Hz. Hatice (a.s) yanında telafi etti.
Gün geçtikçe peygamberlik alametleri Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in hayatında cilvelenmeye başladı ve peygamberlik eseri, mübarek çehrelerinde belli olmaya başlamıştı. Hz. Muhammed (s.a.a) tam bir gönül rahatlığı içerisinde ihtiyaçlarını gidermekle ve yaşantısına canlılık katma çabası içerisindeydi. Bu konuda (geçici bir müddet içinde olsa Hira mağarasına) gitmekte ve tek başına ibadetle meşgul olmaktaydı.
Her yılın bir ayını, her şeyden alakasını keserek tüm dikkatiyle sadece yüce Allah (c.c)’a yönelmekle geçirmekteydi. Hira mağarasında tefekkür ve münacatla günler geçmekteydi, bu yolla “cahiliyyet” ortamından ve onun çeşitli pisliklerinden kendisini kenara çekmekteydi. Kendisini temiz ve ruhani bir havayla donatıp baştan ayağa Allah’ın lütuf ve inayetiyle dolu bir ortama yönelmekteydi ki, Allah’ın yüce yükünü, Allah risaletini taşıyabilme kudretini sağlayabilsin.
Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in mübarek yaşları kırka ulaşana kadar, bu kendini yetiştirme programı devam etti. Kırk yaşındayken “Vahiy” nuru o hazretin kalbinde ve canında parladı. Allah’la irtibatı sağlayan son peygamberlik “Oku Rabbi’nin adıyla bütün mahlukatı yarattı” cümleleriyle başladı.
7- Hz. Muhammed (s.a.a)’in Siyasi Konumu
Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in toplumsal şahsiyeti peygamberliğe seçilmeden 15-20 yıl önce, en güzel bir biçimde şekillenmişti. Yavaş-yavaş nakledilen müddet dahilinde güzel ahlakta, yücelikte, güzel davranışta ve doğrulukta meşhur oldu. Bu sıfatlar, o hazretin vücudunda öyle kuvvetli bir şekilde gelişmişti ki, o hazretin diğer insanlardan avantajlı olmasını sağlamıştı.
Hz. Muhammed (s.a.a)’in, çok güçlü bir toplumsal şahsiyeti olduğunu gösteren olay, Kabe’nin tamir ve restore edilme meselesinde görülmekteydi. Kabe sele uğramasından dolayı ve ondan önce ise bir yangın sonucu oldukça büyük hasar görmüştü. Kureyş’in ileri gelenleri, Kabe’yi onarma kararı aldılar “Velid b. Muğeyre” Kureyş taifesinden bir grup insanla onarıma koyuldular. İlk olarak “Cidde” limanında karaya oturan bir geminin tahtalarını almak amacıyla anlaşmaya vardılar, sonra o tahtaları tavan yapmak amacıyla hazırladılar. “Said b. Asın” hizmetçisi “Begüm” ve Mekke şehrinin marangozu, kendi sanatlarından istifade ederek Velid b. Muğeyre’ye ve diğerlerine Kabe’nin onarımında yardım etmekteydiler. Bu önemli işe, tüm Kureyş kabilesi şirket etmişti. Kâbe’nin duvarları şekil alıp yükselince, bir yere yetişti ki “Haceru’l Esved”i yerine bırakma zamanı gelmişti. Kim Haceru’l Esved’i yerine bırakacak diye Kureyş kabilesi arasında ihtilaf meydana geldi. Zira her grup ilk gelen şahısın vereceği hükümle hükmedelim diye birinin gelmesini beklemeye koyuldular ki önereceği tedbirle bu çelişkiyi halletsin. Bir anda Resul-i Ekrem (s.a.a)’in mübarek nurlu yüzü görüldü. Birini bekleyen cemaat o hazreti gördüğü zaman, hep bir ağızdan: “O doğru sözlü ve emin birisidir.” diye bağırdılar “biz onun hakemliğine razıyız… Bu Hz. Muhammed (s.a.a)’dir…”
O Hazret yaklaşıp da olaydan haberdar olunca, şöyle buyurdu: “Bir eba hazırlayın” ebayı getirdiklerinde o hazret ebayı yere serip “Heceru’l Esved’i” onun üzerine bıraktıktan sonra, şöyle buyurdu: “Her gruptan bir kişi ebanın ucundan tutarak Haceru’l Esved’i kaldırsın, hep birlikte taşı kaldırıp bırakılacağı yere kadar taşıdılar. O esnada Hz. Muhammed (s.a.a) kendi elleriyle Hacer-ül Esved’i yerine bıraktı.
8- “Helf-ul Fuzul” Antlaşması
Hatırlatmak gerekmektedir ki Hz. Muhammed (s.a.a) Arap kabileleri arasında çıkmış ve üzücü bir savaş olan “Harb’ul Ficar” için yapılmış olan “Helf’ul Fuzul” antlaşmasına katılmıştı. Arap kabile reisleri hep birlikte zulümle mücadele etmeye yemin etmişlerdi. Bu yeminleşme, öyle bir zamanda gerçekleşmişti ki “Harb’ul Ficar”in iki savaşan tarafları zalim ve başkalarının hakkına tecavüz edenlerin başını ezip ve hep birlikte mazlum ve hakkı himaye edip, korumak konusunda kesin bir karara vardılar.
Resul-i Ekrem (s.a.a) bu birleşmeye, beraberliğe ve hep birlikte yeminleşmeye sebep olan bu anlaşmanın faydalarının önemine işareten şöyle buyurmaktaydı: “Abdullah b. Cevzan’ın evinde, öyle bir yeminleşmede hazır olup ant içtim ki Arab’ın kırmızı tüylü develerinin karşılığında dahi yeminimi bozmaya hazır değilim. Bu anlaşma “Haşim” “Zühre” ve “Temim” kabileleri arasında savaşın sona ermesini sağladı. Bu kabile reisleri denizdeki otlarda rutubet olana kadar, mazlumları himaye etmeye çaba gösterip, yeminlerine sadık kaldılar. Ben (İslam’dan sonra) şimdi dahi çağırılacak olsam Helf’ul Fuzul gibi bir antlaşmaya katılırım.”
B- HZ. MUHAMMED (s.a.a) PEYGAMBERLİKTEN SONRA
1- Peygamberliğin Başlaması:
Araştırma ve incelemelerden şu sonuca varmaktayız ki Resul-u Ekrem (s.a.a)’in peygamberliği ani bir şekilde olmamıştır. Zira Hz. Muhammed (s.a.a)’in yaşantısı, Yüce Allah (c.c)’ın inayet ve kontrolü altında gerçekleşmişti. O hazret yaşamının başından itibaren Allah’ın özel bir alakasına mazhar olmuştu. Yüce Allah o hazretin şahsiyetini, kendi isteği doğrultusunda şekillendirmişti. Bu hakikati Hz. Ali (a.s) ise hadislerinde buyurmuşlardır.
Allah (c.c)’ın kayıptan gelen yardımlarıyla ki o hazreti “Hira mağarasında” tefekkür ve duaya sevketmişti. O hazret Hira mağarasında dışarının ve toplumun günlük ihtiyacını gidermek için bağırıp çağırmalarından uzak bir şekilde, tefekküre dalmaktaydı ve Allah’ıyla razu niyaz etmekteydi. En güzel ibadet sayılan yalnızlığa, tefekküre, münacata duyulan bunca alaka ve istek dahi Allah’ın inayet ve eserlerine en güzel örnektir.
Tefekkürle birlikte Allah’la münacat etmenin lezzeti Hz. Muhammed (s.a.a)’in Hira mağarasında bir ay kalmasına sebep oldu, ondan sonra her yılın Ramazan ayını tamamen orada geçirmekteydi.
Hz. Muhammed (s.a.a) Ramazan ayının akşamlarını dahi hira da geçirmekteydi, yavaş-yavaş tanınır bir ses o hazretin kulaklarını okşamaya başladı, bazı zamanlar nur ve ışıklık görmekteydi. “Gerçek bir Rüya”  gibi, sabah şafağı gibi onun dikkatini çekmekteydi.
2- Risalet Sahibinin Daveti
Hz. Muhammed (s.a.a) 40 yaşına ulaşınca Cebrail (a.s) nazil olarak son peygamberlik emirlerini o hazrete getirdi, öyle ki Allah’ın ilk kelamını Hz. Muhammed (s.a.a)’e tilavet ettirdi:
“Oku Rabbi’nin adıyla ki bütün mahlukatı yarattı. İnsanı da bir parça kan pıhtısından var etti: Oku ve Rabbin, pek büyük bir kerem sahibidir. Öyle bir Rab ki kalemle öğretmiştir. İnsana bilmediğini (kendi ilhami ile) belli etmiştir.”
Hz. Muhammed (s.a.a) “Risalet” görevini, alemlerin saadet meşalesini almış bir halde, eve döndü. İster istemez “Vahyin” vermiş olduğu heybet ve Cebrail’i görmekle meydana gelen azametli durumun tesiri ki bir anda meydana gelmişti ve mübarek vücutlarına önemli tesir bırakmıştır.
O hazret eski gücüne kavuşabilmek amacıyla yatağına uzanıp dinlenmek istedi ki, ikinci bir kez uhrevi alemle olan irtibatı gerçekleşti:
“Ey elbise (Hayret ve fikirle) bürünmüş kalk da korkut ve Rabbini büyük bil ve elbiseni (can ve bedenini) temizle ve putlardan çekin.”
Bu yolla Yüce Allah ilahi emri halka ulaştırması için, Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’e emir verdi…
3- Vahyin Sohbet Ettiği Konular
Vahyin durumunu, Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in hakkı vahiy yoluyla nasıl ele geçirdiği konularının burada araştırılıp, incelenmesi gerektiği kanısı içerisindeyiz. Yüce Allah vahyin kısımlarını açıklama konusunda şöyle buyurmaktadır:
“Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hakimdir. İşte böylece sana da emrimizle Kur’an-ı vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin, fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.”
Kur’an’dan ve Peygamber (s.a.a) ve Masum imamların belirtmiş olduklarından, anlaşıldığı kadar vahyin aşağıdaki çeşitli kısımlara ayrıldığı anlaşılmaktadır.
a) Vahyin Direk Bir Şekilde Alınması:
Peygamber-i Ekrem (s.a.a) vasıtasız bir şekilde, Hakkı, Yüce Allah (c.c)’ın dergahından almaktaydı. Vahyi direk olarak almak, en zor vahiy şeklidir. Vahyi alanı tesir altında bırakmak, azamet ve ehemmiyet yönünden daha önemli bir yol yoktur. Resul-i Ekrem (s.a.a)’in eğitici yaşamına dikkat edecek olursak, vahyin direk olarak alındığı bir zamanda o hazret ata binmiş durumdaydılar ki, vahy inince at o azamete tahammül edemediği için yüz üstü yere kapanmıştı. Diğer bir örnek olarak, kış mevsiminin soğuk bir gününde olmasına rağmen vahyin direk olarak indiği bir zaman, o hazretin mübarek anlı terler içerisinde kalmıştı.
b) Vahyin Vasıta Yoluyla Alınması
Vahiy irtibat, vasıta yoluyla gerçekleşmektedir, yani yüce Allah (c.c) belirli bir yolla, örneğin Cebrail gibi seçilmiş melekler vasıtasıyla belli bir şekilde, ya da insan suretinde peygamberine vahyeder.
c) Gerçek Rüyalar Yoluyla Gelen Vahiyler
Vahyin inme yollarından biri de, gerçek rüyalar vasıtasıyladır. Zira Peygamberlerin anlaşılmaz, şeytani, perişan ve kabus rüyalar görmesi mümkün değildir. Buna dayanarak belirtmekteyiz ki, rüya esnasında görmüş olduğu şeyler, uyanıkken görmüş olduğu gibidir. Bunun sırrı şudur ki, Allah (c.c)’ın peygamberleri güçlü ve dayanıklı bir ruhiyyeye sahiptirler ki, onları Hak ilhamına maruz kılmaktadır, uyanık veya uyuma halinde olmak onlar için fark etmemektedir.
d) Vahyin “Ruh” Vasıtasıyla Alınması
Konunun başında bahis etmiş olduğumuz ayet, “Ruha” işaret etmişti. Resul-i Ekrem (s.a.a)’in yol arkadaşı, sohbet arkadaşı olan ruhla irtibatını vahyin inme yolu olarak kabul edebiliriz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) belirttiğimiz gibi çeşitli yollarla vahiy almasıyla birlikte ruhun yardımıyla da, (ki Allah’ın yaratmış olduğu şeylerden biridir) vahiy almaktaydı.
Bu konuda Ebu Basir’den rivayet olmuştur ki şöyle buyurmakta:
“Hz. İmam Sadık (a.s)’dan Şura suresinin 51. ayeti hakkında sordum. O hazret cevaben şöyle buyurdu: “Ruh Allah (c.c)’ın yaratmış olduğu mahluklardan biridir ki, Cebrail ve Mikail’den yaratılış, makam ve mertebe olarak daha büyüktür. O devamlı olarak Resul-i Ekrem (s.a.a)’la birlikteydi. O hazreti, olan olaylardan ve gelişmelerden haberdar etmekteydi ve o Hazretin konumunu güçlendirmekteydi. Ruh Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’den sonra o hazretin veli ve vasilerinin yanındadır.”
Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Peygamberliğe seçildikten sonra, ilk olarak erkeklerden Hz. Ali (a.s)’ı  peygamberliğin kabul etmesi için davet etti, öyle ki Hz. Ali (a.s) küçük, günahsız bir çocuktu. Terbiyette, dürüstlükte o hazretin yolunu takip etmekteydi…
Hz. Ali (a.s) o hazretin davetini kabul etmeye hazır durumdaydı onun peygamberliğini kabul ederek, kendi ruhunu, davet ruhuyla kaynaştırdı. Ondan sonra Resul-i Ekrem (s.a.a) hanımı Hz. Hatice’yi İslam’a davet etti. O şahsiyetli hanım da İslam’ı kabul ederek Hz. Muhammed (s.a.a)’in peygamberliğine imanını izhar etti. Böylece takvalı bir toplumun tohumu, yeryüzünde şekillenmeye başlayarak, Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in aile çevresinde merkezleşmeye başladı.
Hz. Muhammed (s.a.a) yavaş-yavaş davetini kabul edeceğini ihtimal vermiş olduğu şahısları, dine davet etmeye başladı. Böylece müminlerin sayısı kırk kişiye ulaştı, iman getirenlerin çoğunluğu gençler ve toplumun çeşitli tabakalarından olan şahsılardı, onların arasında fakir, zengin, tanınmış asil şahıslar, tanınmamış orta halli insanlar vb… göze çarpmaktaydı. Onlar her şeyden önce Kur’an ve şeriatın hükümlerini “kanunlarını” öğrenmekteydiler ve gizli yerlerde (Muhaliflerin gözlerinden uzak yerlerde) namaz kılmakla meşgul olmaktaydılar, her kim Müslümanların safına katılacak olsaydı, Resul-i Ekrem (s.a.a)’ın seçmiş olduğu Müslümanlar tarafından dinin hükümlerini “emirlerini” ve hakkın nişanelerini onlardan öğrenmekteydiler.
4- İlk Cephe
Her geçen gün Müslümanların sayısı çoğalmaktaydı. Düşmanların artık Müslümanları tanımalarından korkulmaktaydı, bu yüzden “Erpem Mehzumi”nin evini dinin kaide ve kanunlarına göre, akidevi merkezleri durumuna getirdiler. Bundan sonra devamlı olarak orada toplanmaya, dini ve ahkamı öğrenmeye başladılar, orada namaz kılmaktaydılar, Allah (c.c)’ın ayetleri hakkında tefekküre dalmaktaydılar, “Nefs” ve “Tabiat” kitabını okumakta ve Allah (c.c)’ın yaratmış oldukları hakkında tefekkür ederek fikir ve akaid temellerini güçlendirmekteydiler. İmanlarını takviye etmekteydiler, kendilerini pratik olarak yetiştirmekle birlikte, Allah (c.c)’ın emirlerine itaat etmeyi, akide ve imanlarını nasıl korumaları gerektiğini öğrenmekteydiler. Ayrıca düşmanların eziyet ve işkenceleri karşısında nasıl tahammül etmeleri gerektiğini öğrenmekteydiler.
5- Akrabaların İslam’a Daveti
Üç yıl Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’ın davetinden geçtikten sonra, Yüce Allah, o hazretin toplumun münasip durumlarından faydalanıp milleti davet etmesi için izin verdi:
“Ve en yakın akrabalarını korkut. Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir. Şayet sana karşı gelirlerse de ki; Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım.”
Hazret bu emri alınca, kırk erkek akrabasını ziyafete davet etti, sohbete başlayacağı anda o hazretin amcası “Abdulmuttalib” oğlu “Ebdül Uzza” ki “Ebu Leheb” olarak meşhur idi, O Hazretin sohbetini keserek vazifesini yerine getirmesini engelledi.
Ebu Leheb peygamberin akrabalarını dine davet etmesini engelleyip, toplantının neticesiz bir şekilde dağılmasına, dolayısıyla Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in akrabalarının İslam dinine davetini engellemiş oldu. Bir kaç gün sonra Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ikinci bir kez akrabalarını davet etti. Yemekten sonra, zaman geçirmeden onlara hitaben şöyle buyurdu:
“Ey Abdulmuttalib oğulları: Yüce Allah (c.c) beni seçerek tüm halkı O’nun dinine davet etmem için görevlendirmiştir. Siz akrabalarıma ise, ayrıcalık tanıyarak şöyle buyurmuştur: Önce kendi akrabalarını (Allah’tan) korkut. Ben Allah (c.c)’ın bu emrini yerine getirerek, sizleri dilde zikretmesi kolay, amel ve ölçüde ağır olan iki kelimeye davet ediyorum, iki kelime ki onun vasıtasıyla Arap ve acemin (Arap olmayanlar) üzerinde ihtiyar sahibi olacaksınız ve o iki kelimeden istifade etmek suretiyle tüm ümmetleri kendi komutanız altına alacaksınız, o iki kelime yardımıyla cennete girip, Allah (c.c)’ın kahreden ateşinden kurtulacaksınız. O iki kelime şundan ibarettir: Allah (c.c)’ın birliğine ve beni (Hz. Muhammed (s.a.a)’in) O’nun, seçmiş ve göndermiş olduğuna şehadet etmenizdir. Kim benim davetimi kabul edecek olursa ve bana, onu yaymada, kuvvetlendirmede yardım edecek olursa, benim kardeşim, vasim, yardımcım, varisim ve benden sonra benim yerime geçecektir…”
Bir taraftan Ebu Leheb tehditlerle Resul-i Ekrem (s.a.a)’i davet edip, risaletini yaymasından korkutmaktaydı ve öte taraftan amcası Ebu Talip o hazreti onaylayarak o hazrete hitaben şöyle söylemekteydi:
“Vazifeni takip et, Allah (c.c)’a yeminler olsun, her zaman seni kendi himayemde saklayacağım ve bir an bile, seni koruyup gözetmekten gaflet etmeyeceğim.” O esnada “Ali b. Ebu Talip” (orada bulunanların tümünden küçük idi) yerinden kalkarak yüksek bir sesle: “Ey Allah’ın Peygamberi ben, davetinde sana yardım edeceğim.” Allah’ın Resulü (s.a.a) ona oturmasını emrettiler.
Peygamber (s.a.a) konuşmasını defalarca tekrar etti, Hz. Ali (a.s)’dan başka hiç kimse onu kabul etmedi. Her defasında kabilesini kendi dinine davet ederken sadece Hz. Ali (a.s)’ın sesi yükselmekteydi ve sadece o Resul-i Ekrem (s.a.a)’den yana olduğunu ve ona yardım edeceğini kesin bir şekilde feryat etmekteydi. Hz. Ali (a.s)’dan başka hiçbir kimse O Hazretin davetini kabul etmeyince Peygamber-i Ekrem (s.a.a) O’na hitaben:
“Otur, sen benim kardeşim, vasim, yardımcım, varisim ve benden sonra benim yerime geçecek olansın.” Toplantının sonunda, orada bulunanlar dağıldıkları zaman, Ebu Talibe hitaben alay edici bir halde dediler: “Mübarek olsun, kardeşinin oğlunun dinine girdin ve o senin çocuğunu senin başına komutan etti.”
6- Umumi Davet
Bundan sonra, Hz. Muhammed (s.a.a) din ve davetini umumi bir şekilde ilan ederek, Kureyş’i İslam dinine davet etmeye başladı. Zira bu o memuriyeti Yüce Allah (c.c) O Hazret’e emretmişti:
“Artık sen emredildiğin şeyi açıkla ve şirk koşanlardan yüz çevir.”
Umumi davete başlamak için, “Sefa” dağının üstüne çıkarak yüksek sesle bağırdı.
Zira o zaman Arapların, geleneksel adetleri, milleti önemli bir iş için, bir araya toplamak istedikleri zaman kullandıkları yoldu. Kureyş halkı Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in etrafında toplanarak: “Sana ne oldu?!” diye sordular. O hazret cevaben şöyle buyurdu:
“Ey insanlar, ben size, düşman pusuya yatmış, akşam veya sabahleyin size hamle etme niyetlerinde olduklarını, haber verecek olursam kabul eder misiniz?” Hepsi bir ağızdan “Elbette kabul ederiz!” Sonra o hazret sözlerine şöyle devam etti:
“Böyle olduğu için ben sizi önünüzde olan zorlu azaptan korkutmaktayım. Ey Abdulmuttalib, Abdulmenaf, Zöhre ve… çocukları, cehennem ateşinden kendinizi koruyunuz. Ben her ne kadar (sizin dert yoldaşınız olsam da) Allah dergahında sizin için, elimden bir şey gelmez. Benimle sizin haliniz, düşmanın varlığından haberdar olmuş, acele bir şekilde giderek düşmandan önce, onların hamlesini ailelerine haber vermek ve düşmanı önlemek için önlem almalarını sağlamak isteyen adama benzemektedir.” Bu esnada Ebu Leheb O Hazretin sohbetinin arasına girerek: “Yazıklar olsun sana; bizleri bunun için mi topladın buraya?”
Yüce Allah (c.c) Ebu Leheb hakkında sure nazil ederek şöyle buyurdu:
“Ebu Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi. O alevli bir ateşte yanacak. Odun taşıyıcı olarak ve boynunda hurma lifinden örülmüş bir ip olduğu halde karısı da (ateşe girecek).”
Elbette o hazretin umumi daveti, faydasız değildi, zira İslam’ın daha bir yayılmasına ve bir çok insanın dine yönelmesine sebep olup bir çok insanın “LA İLAHE İLLALLAH” bayrağı altında toplanmasını sağladı. Bunlarla birlikte Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in umumi daveti, Müslümanlarla düşmanları arasında olan ihtilafı ve mücadeleyi daha da fazlalaştırdı ve İslam’ın imanlı ve heyecanlı gençlerinin, küfrün reisleriyle kavga ve yaka paça olmalarına sebep oldu.
7- Mücadelelerin Açık Bir Şekilde Başlanması
Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’e karşı cahil ve anlayışsız olan putperestlerin uygulamış oldukları siyaset ve mücadelelerini iki kısma ayırabiliriz.
a) Resul-i Ekrem (s.a.a)’in Şahsına Karşı Olan Mücadeleler:
Davetin ilk anlarında Kureyşliler Resul-i Ekrem (s.a.a)’i diğer reis ve rehberler gibi, gelip geçici olarak tasavvur etmekteydiler. Önemli bir tesir bırakacağını tasavvur bile etmiyorlardı ve Peygamber (s.a.a)’den sonra, millet tekrar ata ve babalarının dinlerine (putperestliğe) döneceklerini zannetmekteydiler. Ama taze davet alevleri toplumu sarıp, yükselmeye başlayıp, git gide çoğalmaya başlayınca ve muhalif kuvvetler gözle gözükür bir şekilde üstün gelmeye başlayıp ve tüm milletin kabul ettiği bir duruma gelince, putları ve puta tapma meselesi tehlikede görülmeye başlamıştı. Fıtri ve doğal ihtiyaçlara cevap verebilmek için tek olan Allah (c.c)’a tapmaya davet edilen, Allah (c.c)’in dinine girmeyenlerin ve bir olan Allah (c.c)’a inanmayanların durumları, putlar gibi vahim ve hüzünlü olacak akıbetlerine işaret edilir.
Durum böyle iken, Kureyşliler tehlikeyi tüm vücutlarıyla hissettiler ve bundan sonra Resul-i Ekrem (s.a.a) ve ilahi davetiyle olan düşmanlıklarını açık bir şekilde başlattılar. Bu düşmanlıklar, ilk etapta antlaşma, uzlaşma havasında idi. Putperestler Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’i şahsiyet yönünden çökertmek istiyorlardı, böylece onun siyasi ve toplumsal yönden çökmesine sebep olmak istiyorlardı. Bu yüzden ona, yalancı nisbetini verdiler, o hazretten manasız, anlamsız mucizeler istemekteydiler. Onlar, “Sefa” ve “Merve” dağlarını altına dönüştürerek onlara vermesini, bazen Zemzem suyundan daha güzel bir su çıkarmasını istemekteydiler. Yada dağları harekete geçirmesini, onların yerlerini değiştirmesini veya ölüleri diriltmesini vb… istemekteydiler.
Bu güldürücü yöntemle, Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ile karşı karşıya mücadele etmeleri, o hazreti yolundan alıkoymadığı gibi, bilakis putperestlerin hırslarının daha da alevlenmesine sebep oldu. Putperestler, bu kez yeni bir hileye baş vurdular: O hazretin hakkında yalan haberler ve iftiralar yaymaya başladılar. Örneğin yalancıdır, sihirbazdır, şairdir. Bu gibi iftiraları büyük bir kesime ulaştırdılar, bunlara ilaveten o hazretle olan tüm irtibatları kestiler. İş öyle bir hadde ulaştı ki, her yerde; Habeşe’de, Medine’de vb… yerlerde, Mekke halkı Muhammed (s.a.a)’i kendilerinden uzaklaştırmışlar diye yayıldı! Resul-i Ekrem (s.a.a)’in aleyhine o zamanın yöntemlerinden istifade ederek yalan ve iftira haberleri yaymaya devam ederek, putperestler bir gün “Velid b. Muğeyre”nin (Arab’ın tanınmış, akıllı siyasi adamlarından biri idi ve Resul-i Ekrem (s.a.a)’i ve nübüvvetini küçük düşürüp, maskara bir hale düşürmek isteyenlerin başında gelmekteydi) başına toplanıp şöyle söylediler: “Muhammed’in sözleri nedir? Acaba şiir midir, hitabe midir, sihir midir… Sonuçta bunun sözü nedir?”
Velid: “Bırakın, onun sohbetlerini işiteyim.” Sonra, Mekke’de Hecer’ül Esved taşının yanında Kur’an okumakla meşgul olan Hz. Muhammed (s.a.a)’in yanına gelerek: “Ey Muhammed (s.a.a) şiirlerinden biraz bana oku!” dedi.
Hazret şöyle buyurdu: “Okumuş olduğum şiir değildir, Allah (c.c)’ın kelamıdır. Öyle bir kelam ki melekler için, peygamberler ve göndermiş oldukları için seçmiştir.”
Velid: “Ondan -her ne olursa olsun- bir şeyler bana oku!”
Resul-i Ekrem (s.a.a) Fussilet suresini kıraat ettiler.
“Yüz çevirirlerse artık de ki: Sizi, Ad ve Semudün uğradıkları helak edici azaba benzer bir azapla korkutmaktayım” ayetine yetiştikleri zaman Velid’in bedenini bir titretme sararak, vahşete kapıldı, oradan direkt bir şekilde evine giderek, Kureyşlilerin yanına dönmedi.
Kureyş, Velid’in Peygamber (s.a.a)’a müracaat etmesinden ümitlerini kestikleri için, Ebu Cehlin yanına giderek şöyle söylediler: “Ey Ebul Hükm” Abdulşemsin babası Muhammed (s.a.a)’ın dinine girdiğini zannediyorum, zira görmüyor musun bizim yanımıza dönmedi? Ebu Cehl, Velid’in evine giderek şöyle söyledi: “Değerli Amcacığım Muhammed (s.a.a)’in dinine girerek bizleri rüsva ettin. Utanç ve üzüntüden başlarımız aşağıya düştü, düşmanlarımızı sevindirdin!”
Velid cevap olarak: “Ben Muhammed (s.a.a)’ın dinine iman getirmedim, ama ondan bedenleri titreten acayip sözler işittim.”
Ebu Cehil: “Onun kelamı hitabe midir?”
Velid: “Asla! Zira hitabe bütün bir kelamdır, ama Muhammed (s.a.a)’in kelamı dağınıktı çeşitli bölümlerden oluşmaktaydı.”
Ebu Cehil: “Şiir miydi?”
Velid: “Asla! Ben Arab’ın şiirini ve onun çeşit-çeşit kafiye ve veznini az çok bilirim. Öyleyse Muhammed (s.a.a)’in sözleri şiir değildir.”
Ebu Cehil: “Öyleyse Muhammed (s.a.a)’in sözleri nedir?
Velid: “Bırakın biraz düşüneyim.”
Ertesi gün Kureyşliler yine Velid’in etrafına toplanarak: “Ey Abduş Şemsin babası, bizim cevabımız ne oldu?”
Velid:” Gidin Muhammed (s.a.a)’in sözlerinin sihir ve cadı olduğunu ve onun sözlerinin kalbi çalıp, büyülediğini söyleyin.”
Yüce Allah bu olaya irtibatlı olarak Müddessir suresinin 11. ayetinden 28. ayete kadar peygamberine nazil etti:
“Kendisini tek olarak (ve yapayalnız) yarattığım (şu adamı) bana bırak; Ki ben ona, alabildiğine geniş kapsamlı bir mal (servet) verdim. Göz önünde hazır çocuklar (verdim). Ve önüne sayısız imkan ve fırsatları döşeyip serdim. Sonra, daha da arttırmam için tamah eder (doyumsuz istekte bulunur). Hayır; çünkü o, bizim ayetlerimize karşı kesin bir inatçıdır. Onu alabildiğine sarp bir yokuşa süreceğim. Çünkü o, düşündü ve bir ölçü tesbit etti. Kahrolası, nasıl bir ölçü koydu? Sonra bir baktı. Sonra kaşlarını çattı ve yüzünü ekşitti. Sonra da sırt çevirdi ve büyüklük tasladı (istikbar). Böylece: “Bu yalnızca aktarılarak öğrenilen bir büyüdür” dedi. “Bu bir beşer sözünden başkası değildir.” Onu ben, cehenneme sürükleyip atacağım. Cehennem (sakar) nedir, sen bilir misin? Ne alı koyar, ne bırakır.
Bu gibi yaygara sözleri, her yana yaymakla birlikte başka bir hileyi de uyguladılar. Putperestler, kendi akıllarına göre Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’i aldatmak istediler. Rüşvet, mal, servet vermek suretiyle, o hazretin yolunu devam ettirmesini engellemek istediler. Bu hedeflerine ulaşabilmek ve Peygamber (s.a.a)’in tepkisini anlamak amacıyla, bir gün “Rebiye” oğlu “Utbeyi” o hazretin yanına gönderdiler ki, o hazretle konuşsun ve o hazretin nabzını yakalamış olsunlar.
Utbe, o hazret’in yanına gelerek: “… Ey kardeşimin oğlu! Bunca bağırıp çağırmandan amacın mal ve servete yetişmek ise, kendi servetlerimizden senin için o kadar mal mülk toplarız ki bizlerin en zengini olursun. Bu hareketlerinden amacın mevki ve makama ulaşmak ise, seni kendi başımıza reis olarak kabul edelim ki, sen olmadıkça, senin oyun ve görüşün olmadıkça hiç bir karar almayalım. Saltanat istiyor isen, seni başımızın sultanı seçelim veyahut kendini fitneye düşürmüş veya cin çarpmış ise ve kendini onlardan koruyamıyorsan, seni tedavi ederiz ve gerekirse tüm masraflarını biz karşılarız. Olabilir ki, “Tabe”  insanı kontrol altına almış olsun ve tedavi olması gerekmektedir.”
Utbe’nin sohbeti bitince, Resul-i Ekrem (s.a.a) ona hitaben: “Ey Velid’in babası hurafelerin bitti mi?”
Utbe: “Evet!”
Hz. Muhammed (s.a.a): “Öyleyse benim sözlerimi dinle!”
Utbe: “Buyur; seni dinliyorum.”
O zaman Peygamber-i Ekrem (s.a.a): “Fussilet suresini” tilavet etmeye başladı.
“Ha mim (Bu Kur’an) Rahman ve Rahim’den indirilmiştir. Bilen bir kavim için, ayetleri (çeşitli biçimlerde, birer birer) asıllar halinde açıklanmış Arapça Kur’an (veya okunan) kitaptır; Bir müjde verici ve bir uyarıcı-korkutucu olarak. Ama onların çoğu yüz çevirdiler. Artık onlar dinlemezler. Ve (Müşrikler) derler ki: “Bizi kendisine çağırmakta olduğun şeye karşı kalplerimiz bir örtü içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda da bir perde vardır. Artık sen, yapabileceğini) yap, biz de gerçekten yapıyoruz.” De ki: Ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim. Bana yalnızca, sizin ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyolunur. Öyleyse O’na yönelin ve O’ndan mağfiret dileyin. Vay haline o müşriklerin.” Ki onlar, zekatı vermeyenler ve onlar ahireti inkar edenlerdir. Gerçek şu ki, iman edip salih amellerde bulunanlar ise; onlar için kesintisi olmayan bir ecir vardır.”
Ta “Secde” ayetine kadar okudu, onu da okuyup, secdeyi yerine getirdi. Bu müddet içerisinde Utbe, gözlerini ve dikkatini o hazrete dikmiş durumdaydı.
Sonunda Resul-i Ekrem (s.a.a) buyurdu:
“Ey Velid’in babası, şüphesiz ki Allah’ın ayetini işittin, şimdi kendin hakemliğini yap…”
Utbe, Allah’ın ayetlerini işitmekle ne söyleyip anlatacağını tamamiyle unuttu, elemli ve ızdıraplı bir şekilde geriye döndü ki dostları: “Allah (c.c)’a yeminler olsun ki, Velid’in babası ruhiyesini kaybederek yolundan dönmüş” dediler. Utbe onların arasında oturunca itiraf ederek: “Doğrusu ben, öyle kelimeler işittim ki, bu zamana kadar kulağıma değmemişti. Allah (c.c)’a yeminler olsun ki, Muhammed (s.a.a)’in sözü ne şiirdir, ne sihirdir, ne de cadı!
Ey Kureyş’in ileri gelenleri, benim sözlerimi dinleyin ve onu uygulayın. Bu şahıstan elinizi çekip, ondan uzaklaşın, zira Allah (c.c)’a andolsun onun sözlerinde büyük haberler var. Eğer Muhammed (s.a.a) araba mağlup olacak olursa, bunu sizlerden başkası yapmış demektir. Eğer o araba musallat olacak olursa, her ne eline geçirecek olursa, o sizin olacaktır. Onun tüm izzeti, yüceliği size zıt olacaktır ve sizler onun yanında en değerli halk olacaksınız.  Kureyş reisleri, Utbe’nin sözlerini işitince: “Ey Velid’in babası! Allah (c.c)’a yeminler olsun ki Muhammed (s.a.a) diliyle seni büyülemiş” dediler.
Utbe: “Bu, benim görüşümdür, siz nasıl biliyorsanız öyle yapın.”
Kureyşliler bu aciz planlarına devamen, yine bir kısım ileri gelenlerini Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in yanına gönderdiler, onlarda geçmiş sözleri tekrar ettiler. Şayet Hz. Muhammed (s.a.a)’ın sırlarla dolu kalbine bir yol açabilsinler ve böylece onu avlayabilsinler. Ama o hazret, onlara cevaben şöyle buyurdular.
“Size sunduğum ve önerdiğim şeyler sizin mal ve servetinize yetişmek amacıyla değildi ve sizin içerinizde bir izzet ve şerafete ulaşmak içinde değildi ve sizlere hükümranlık amacıyla da değildi. Bilakis Yüce Allah beni, size Peygamber olarak seçti ve bana kitap indirerek sizleri Allah (c.c)’a itaat etmeniz için, uyarmamı istedi, Azgınlık ve itaatsizlik yapmaktan korkutmamı istedi, ben Allah (c.c)’ın emirlerini sizlere ulaştırdım ve sizlere nasihatta bulundum. Eğer bana iman getirerek davetimi kabul edecek olursanız dünya ve ahiret saadetine kavuşacaksınız, ama kabul etmeyecek olursanız, Allah (c.c)’ın takdir ve izniyle sizin karşınızda Allah (c.c), sizinle benim aramda hakemlik yapana dek sabır ve mukavemet edeceğim.”
Ailevi Baskılar
Kafir ve müşriklerin Resul-i Ekrem (s.a.a)’in şahsına karşı yapmış oldukları baskılar etkili olmadı, bu yüzden onun muhterem ailesine karşı, baskılara başladılar, ilk olarak Hz. Muhammed (s.a.a)’i amcası Ebu Talib’e şikayet ederek: “Senin kardeşinin oğlu, bizim ilahlarımızı kötülemekte, bizim rüyalarımızı aptallık olarak değerlendirmekte ve bizlerin muhabbetli, birlik ve beraberlik bağlarımızı parçalamakta. Ya onu bu yoldan alı koyup dönderiniz veyahut Kureyş kabilesinden çıkarılsın.” Ebu Talip onların sözlerini işittikten sonra tam bir katiyetle cevap verdi:
Bir müddet sonra, ikinci bir kez Ebu Talibin yanına gelerek, geçmiş konuşmalarını tekrar ettiler. Ondan Hz. Muhammed (s.a.a)’i Velid b. Muğeyre’nin oğlu Emmare’nin yerine ona vermesini istediler ve onlar şöyle söylediler: “Aile yönünden şerafetli olan, güzellikte, cesarette, konuşmada, Kureyş’in en güzel gencini Muhammed (s.a.a)’in karşılığında sana vermekteyiz. Ebu Talib cevaben: “Allah (c.c)’a yeminler olsun ki, insaflı davranmadınız. Siz çocuğunuzu yiyirip, içirip, koruyup, terbiye etmem için bana vermektesiniz, karşılığında kardeşimin oğlunu öldürmek için istemektesiniz! Bilmiyor musunuz yavrusunu kaybetmiş anne deve, başka bir yavruyla sevinmez ve kabul etmez!…”
Bir kez daha Kuryeşlilerin planları suya düşmesine rağmen, yine de hile ve şeytanlıktan geri kalmadılar. Fazla bir müddet geçmemişti ki üçüncü bir kez yine Ebu Talib’in yanına gelerek sinirli ve hiddetli bir şekilde: “Artık sabrımız tükendi. Artık biz kardeşinin oğlu dedelerimize dil uzatıp kötülemesine, ilahlarımızı ayıplamasına ve rüyalarınızı aptallık olarak nitelemesine tahammül edemeyiz. Senden Muhammed (s.a.a)’in mukaddesatlarımıza iftira etmesini, önlemeni istiyoruz. Eğer yapmaz iseniz, seninle ve kardeşinin oğluyla, iki taraftan birisi helak olana kadar savaşacağız…”
Bu sohbet Ebu Talibe oldukça ağır geldiği için Hz. Muhammed (s.a.a) ile görüşerek yeni durumu, ona nakletti, hatırlatma yaparak tüm Kureyş taifeleri ile mücadele etmesine imkanı bulunmadığını söyledi. Diğer yönden Hz. Muhammed (s.a.a) ile Kureyşi baş başa bırakmasına da imkan olmadığını vurguladı. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) bu sözleri işitince fikre daldı, sonra Ebu Talib’in şüphesini ortada kaldırmak amacıyla şöyle buyurdu:
“… Değerli Amcacığım! Allah (c.c)’a yeminler olsun ki eğer güneşi sağ elime ve ayı sol elime verecek olsalar, ki peygamberlik davetimden el çekip müşrik ve putperestlerle mücadele etmeyeyim, hiç bir zaman buna razı olmam ta ki, Yüce Allah (c.c) kendi dinini, müşrik ve putperestlere üstün kılana kadar veyahut ben bu yolda can verene kadar…”
Resul-i Ekrem (s.a.a) hüzünlü bir şekilde yerinden kalkarak amcasının yanını terk etti.
Ebu Talip kardeşinin oğlunu bu halde görünce, o hazreti yanına çağırarak, şehametli ve cesur bir şekilde: “Kardeşimin oğlu, git ve nasıl istiyor isen konuş! Allah (c.c)’a yeminler olsun ki, hiç bir şeyin karşılığında, seni onlara teslim etmeyeceğim.” Sohbetinin devamında şu şiiri okudu:
“Allah (c.c)’a yeminler olsun ki, tümü birden senin tarafına hücum edecek olsalar elleri sana yetişmeyecektir, ben -Ebu Talib- toprak yastığına başımı koyup kabir çukuruna defnolana kadar.”
Sen ey Muhammed (s.a.a) davetini aşikar et ki, senin yolunda hiç bir engel olmayacaktır. Onlara müjde ver. Sen bir çoğunun gözlerine nur verensin.”
“Beni de risaletini kabul etmeye çağırdın, şüphe yok ki sen benim hayrımı isteyensin.”
“Doğrusu davetini öyle bir mekan ve zamanda başlattın ki, emin, şöhretin her yanı kaplamış.”
“Ben çok güzel bilmekteyim ki, Muhammed (s.a.a)’in dini şüphesiz en güzel dindir ki sunulmuştur.”  Kureyş kabilesi arsında Ben-i Haşim taifesi Resul-i Ekrem (s.a.a)’i yüzük kaşı gibi ortaya almışlardı ve o hazreti gözetip korumakta el birliği etmişlerdi. Sadece Ebu Leheb kıskançlık ve inat yüzünden Haşimilerden ayrılmıştı, öyle ki, o hazret toplumsal -Akraba- önünden desteklendiğini görmekteydi.
Putperestlerin, Resul-i Ekrem (s.a.a)’le olan toplantıları yenilgiyle sonuçlanınca, o hazrete karşı yeni ve çeşitli baskıların doğmasına sebep oldu. Müşrikler bu zaman kadar çabaları Hz. Muhammed (s.a.a)’ı ruhsal yönden baskı altına almak idi, bundan sonra baskılarını maddi yöne kaydırarak çeşitli şekillerle uygulamaya başladılar. Müşriklerin bu konudaki girişmeleri şunlardan ibaretti:
1- Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’nin evinin taşa tutulması.
2- Putların önünde kesilmiş kurbanların, rahimliklerini ve işkembelerini o hazretin üstüne dökmeleri.
3- O hazretin evinin önüne pislik dökmeleri.
4- O hazretin yoluna diken dökmeleri.
5- Resul-i Ekrem (s.a.a)’in mübarek başlarına toprak savurmaları.
6- O hazretin secde halinde, kafasına koyunun karın pisliğini dökmeleri.
Resul-i Ekrem (s.a.a)’a karşı yapılan eziyet ve işkencelerin devamında “Egbe b. Mucib” Kureyş erkeklerinin toplu olduğu bir yerde, o hazretin boğazını öyle bir sıktı ki, az kalsın ruhu bedeninden ayrılacaktı.  Bunlardan öte namert putperestler çocukları tahrik ederek, o hazreti taşlayarak eziyet ve işkence etmelerini sağlıyorlardı…”
Peygamber-i Ekrem (s.a.a) tüm bu zorluklara canı gönülden tahammül ediyordu ve bu eziyetlerin hesabını insanların Allah (c.c)’ına bırakıyordu ve bazı zamanlar itiraf ediyordu:
“Hiç bir Peygamber benim çektiğim zorluk ve eziyet kadar, zorluk ve eziyet çekmedi.”
b) Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in Takipçilerine Karşı Olan Davranışlar:
Müslümanlara karşı işkence, hatta Resul-i Ekrem (s.a.a)’e karşı işkenceler aşikar olmadan önce başlamıştı, çünkü putperestlerin onlara fırsat vermelerine sebep yoktu. Putperestler ilk andan itibaren onlara karşı tehdit ve işkencelerine başlamışlardı. Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in takipçilerini tanımaları hemen dar bir ortama salıp, onları en zorlu ruhi ve cismi işkencelere tabi tutmaları yeterli oluyordu.
Örneğin: “Umeyye b. Halef Cembi” Bilal-i Habeşiye (Allah (c.c)’ın selamı onun üzerine olsun) çok kötü bir şekilde işkence etmekteydi. Öyle ki, Umeyye, öğle vakti taşlar ve kumlar ısınıp yakıcı bir hal alınca, Bilal’i sırt üstü (veya yüz üstü) o sıcak kumlar üzerine yatırıp, büyük taşları onun sırtına veyahut göğsü üstüne yığmalarını emretmekteydi. Öyle ki, kum ve taşların sıcaklığını ölene dek tatması için hareket imkanı kalmıyordu. Umeyye Bilal’a hitaben: “Bu işkenceler, ölüm yetişene kadar veya Muhammed (s.a.a)’dan yüz çevirip Lat ve Uzza ya ikinci bir kez tapmaya başlayana kadar devam edecek!” Bilal, işkence altında yüksek bir sesle: “Ehed… Ehed….” demekteydi.
“Mehzumun” çocukları da Yasir’e, oğlu Ammar’a ve hanımı Sumeyye’ye acımasız bir şekilde işkence etmekteydiler. Onları “Ebteh”  çölüne götürüp kumların çok sıcak olduğu bir zamanda onları, kumlar üzerine yatırıp işkence vermekteydiler.
Yasir işkence altında şahadete ulaştı, hanımı Sumeyye’de Ebu Cehlin hançer ile suratına vurmasıyla şahadete nail oldu. Ama Ammar, putperestlerin onca işkencesine rağmen, akide ve imanında sabit kaldı.
O gün Allah Resulü (s.a.a) Yasir ailesinin, işkence altında olduğu bir esnada olanların yanından geçtikleri zaman, onlara hitaben şöyle buyurdu:
“Ey Yasir ailesi! sabırla mukavemet edin ki cennet size vaad edilmiştir…”
“Habbab b. Ert”i putperestleri soyundurarak yakıcı bir hal alan kum ve taşların üzerine bırakmaktaydılar, sonunda başını bedeninden ayırarak şahadete ulaştırdılar. Ama o, sabretti ve ömrünün sonuna kadar imanından dönmedi.
Başkalarının, Bunlara Benzeyen Akıbetleri
Putperestlerin eziyet ve işkenceleri sadece zayıf, fakir ve biçare Müslümanlarla sınırlı değildi, mal ve servet yönünden toplumda önemli bir mevkiye sahip olanlar bile putperestlerin elinden emniyette değildiler. Kureyşliler tanınmış zengin ve otoriteli şahısları dahi, işkence altında eziyet etmekteydiler. “İbn-i Abbas” Müslümanlara karşı yapılan işkenceler hakkında şöyle söylüyor: “… Her bir Müslüman’ı öyle bir şekilde vurup, sıkıştırıp, açlık ve susuzluk vermekteydiler ki, yorgunluk, halsizlik, zayıflıktan ve yaradan yerlerinde dahi oturamıyorlardı…”
Resul-i Ekrem (s.a.a) tahammül edilmeyen can alıcı işkenceler karşısında taraftarlarını sabırla direnmeye davet ediyordu. Bu sabır ve direnişin sonucunda, Allah (c.c) zaferi size nasip etsin demekle onları cesaretlendiriyordu.
Habbab b. Ert” şöyle bir hadis nakletmektedir: “Bir gün Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in yanına gittim, Kabe’nin gölgesinde oturmuş ve gömleğini mübarek başlarının altına bırakmışlardı ve müşrikler ise bizleri zorlu bir işkenceye tabi tutmuşlardı. O hazrete dönerek: “Elini duaya kaldırmıyor musun? Allah (c.c)’tan kurtuluş istemiyor musun?” O hazret rengi kaçmış bir şekilde oturarak, şöyle buyurdular:
“Sizden öncekileri de işkenceler altında ezdiler, demir taraklarla; derilerini, etlerini, piylerini ve damarlarını kemiklerinden ayırdılar, onlar dinlerinden vazgeçmediler! Testere ile kafalarını ikiye ayırdılar dinlerinden dönmediler. Yüce Allah (c.c) bir binicinin “Senae” ve “Hazramut” arasını kat etme müddeti süresinde onların tüm zorluklarını ortadan kaldırdı. Onlar Allah’ın azabından ve kurtların koyunlarına saldırmasından başka, hiç bir şeyden çekinip korkmamaktaydılar. Ama sizlerin çoğunluğunuz sabırsızsınız.”
8- Habeşe’ye Hicret
Mekke halkının Hz. Muhammed (s.a.a)’i kabul eden Müslümanlara karşı, savaş ve işkenceleri tahammül edilmeyecek bir duruma ulaşmıştı. Bu yüzden Peygamber-i Ekrem (s.a.a) bir kısım Müslümanların Habeşe’ye hicret etmelerini istedi, hiç olmasa orada kafir ve putperestlerin işkence ve azaplarından kurtulmuş olurlardı. Bundan dolayı, on bir erkek ve dört kadın Habeşeye hicret amacıyla izin aldılar onlar, rahat ve gözlerden uzak bir şekilde yollarına devam edip deniz kenarına kadar ulaştılar, limanda demir atmış olan iki ticaret gemisini kiralayarak denize açıldılar.
Öte yandan, Kureyşliler Müslümanların hicret ettiklerini öğrenince, onları deniz kenarına kadar takip ettiler ama onların eserini bile bulamadılar. Müslümanlar Habeşe’ye yetiştiler, üç ay orada kaldıktan sonra, Kureyş kabilesinin iman getirdiği haberini aldılar. O nedenle, sevinçli bir şekilde Mekke’ye geri döndüler. Ama işitmiş olduklarının aksine, müşrik ve putperest Kuryeşliler henüz Müslümanlarla olan düşmanlıklarından el çekmemişler ve ikinci bir kez onlara işkence etmeğe başlamışlardı.
Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ikinci bir kez Habeşe’ye hicret etmeleri için, emir buyurdu. Bu emri yerine getirmek amacıyla, seksen erkek ve on sekiz kadın Habeşe’ye doğru yola çıktılar ki, onların öncülüğünü de Ebu Talib’in oğlu Cafer ve hanımı “Esma” yapmaktaydı. Tümü Habeşe’ye yetiştikleri zaman Habeşe’nin padişahı olan Necaşi, hepsinin hoş geldiklerini söyledi. Orada tasavvur bile edemedikleri bir rahatlığa kavuştular.
Müslümanların Habeşe’ye hicret etmeleri Kureyşlilerin ızdırap ve endişelerini çoğalttı, özellikle Kureyşliler Müslümanların Habeşe’ye hicretlerinin başlamasından korkuya kapılmışlardı, olmaya ki İslam daveti Habeşe bölgesini de sarssın, bu yüzden buna bir çare bulma çabasına düştüler. Bu yüzden “Amr b. As” ve “Ammar b. Velid’i değerli hediyelerle Necaşi’nin yanına gönderdiler ki onu Muhacirleri himayet etmekten alıkoysunlar ve onları Mekke’ye geri gönderme ortamını hazırlayabilsinler.
Kureyş’in göndermiş olduğu elçiler Necaşi’nin sarayına vardıkları zaman, şöyle söylediler: “Bizim bir kısım anlamaz ve aptalımız, ata ve babasının dinini terk ederek, sizin dininize bile girmeyerek taze bir din çıkardılar. Bizleri, onları kendi evlerine döndürmemiz için gönderdiler.”
Habeşe’nin padişahı olan Necaşi, Hıristiyan, iyi niyetli, rahimli bir kalbe sahipti ve Kureyş’in göndermiş olduğu kimselerin sözlerine itina etmeyip, muhacirleri çağırtarak hakikati öğrenmek istedi. Muhacirler Necaşi’nin sarayında toplandılar ve Cafer b. Ebu Talib Muhacirlerin önderliğini yaparak, Necaşi’ye hitaben şöyle konuştu: “Ey Hükümdar… Bizler cahiliyet mirasçısıydık, cahillerin yaptığı gibi puta tapıyor, murdar “leşlerle” besleniyor ve her zaman fuhuşla uğraşıyorduk. Rahmetmez, haksızlık ve zorbalık aramızda yaygın bir durumdaydı. Öyle ki, o daima güçlülerimiz, zayıf ve güçsüzleri ortadan kaldırmaktaydı… Sonunda Yüce Allah (c.c) kendi lütuf ve keremiyle, kendi aramızdan bir Peygamber tayin etti. Bizler onun ve ailesinin doğrulukta, iffette, asilliklerini güzel bir şekilde tanımaktayız. O hazret bizleri bir olan Allah (c.c)’a davet etti ve Allah (c.c)’a ortak ve şerik koşmamamızı istedi. Allah (c.c)’tan başka hiç bir şeye örneğin taş ve putlara ki -bundan önce tapmaktaydık- ibadet etmememizi buyurdu. Aynı şekilde bizleri namaza, zekata, oruca yöneltti. Doğru sözlülüğe, emin olmaya, akrabalara karşı rahimli olmaya, etrafındakilere karşı iyi olmaya, namusunu korumaya, başkasının kanına ve canına ihtiram göstermeye yöneltti. Kısacası, kendini kötülüklerden korumayı, kabadayılık yapmaktan, yetimin malını yemekten, evli kadınlara karşı iftira atmaktan vb… bizleri men etmiştir. Biz o hazretin davetini kabul ederek, Allah (c.c)’ın dinine yöneldik. Bu yüzden, kavmimiz bizlere karşı uygunsuz tavır ve davranışlara yöneldiler bizleri putlara tapmaya pislik ve kötülüklere razı olmaya zorladılar.
Bu hedeflerine de yetişmek amacıyla, öğüt vermekten öteye gidip, bizlere karşı zor kullanıp, hakkımıza tecavüz ettiler. Bu yüzden bizlerde vatanımızdan hicret edip diğer komşu devletler arasından sizi seçip yönetiminiz altına geldik. Sizin burada da zülüm ve siteme uğramamayı ümit etmekteyiz.
Necaşi, Cafer’e hitaben: “Acaba vahiyden bir şeyler biliyor musun?”
Cafer: “Evet” söyleyip Meryem suresini okumaya başladı. Surenin son kısımlarında Hz. İsa (a.s)’ın Allah (c.c)’ın peygamberi olduğu konusuna yetiştiği zaman Necaşi ve yanındaki tüm keşişler ağlamaya başladılar… Sonra Necaşi muhacirlere hitaben: “Sizin dininizi ve İsa Mesih (a.s)’ın getirmiş olduğu din, her ikisi de bir çeşmeden kaynamakta.” Böylece ortamın avantajı Kureyş’in göndermiş olduklarının elinden çıkmış oldu. Bundan sonra ise Müslümanlarla Necaşi arasına fitne sokmak istediler. O günden sonra “Asın” oğlu ikinci bir kez Necaşi’nin toplantısına gelerek şöyle söyledi: “Müslümanlar Hz. İsa (a.s) hakkında acayip sözler söylemekteler.” Necaşi bu konuda Müslümanların görüşünü araştırmaya başladı.
Cafer b. Ebu Talip cevaben şöyle açıkladı: “Bizim Hz. İsa (a.s) hakkındaki görüşümüz Peygamber (s.a.a)’in getirmiş olduğu şeydir. Hz. İsa (a.s) Allah (c.c)’ın kulu, onun göndermiş olduğu ve onun ruhudur, Allah (c.c)’ın kelamıdır ki onu bakire olan ve kocası olmayan Meryem’in rahmine bırakmıştır.” Cafer’in sohbetinin sonunda, Necaşi elindeki bastonla yere bir çizgi çizerek: Bizimle sizin dininiz arasında bu çizgiden fazla bir mesafe yoktur dedi.”  Sonra Kureyşin göndermiş olduklarını, tüm hediyelerini geriye vererek sarayından dışarıya çıkarttı.
Böylece Kureyşlilerin Müslümanlara karşı uygulamış oldukları hileler, yenilgiye uğradı. Muhacirler ise rahat bir gönülle, sıcak ve dostluk dolu bir davranış içerisinde Habeşe topraklarında yaşamaya devam ettiler ve dini programlarını en güzel bir şekilde icra etmekteydiler. Ahlaka bağlı kalma, ruhi ve dinin gerektirdiği şekilde davranmayı, yani programlarında onlara uymayı kendilerini mecbur etmeleri, bu konuda oldukça önemli bir role sahipti.
9- Müşriklerin Zorlamalarının Artması ve Müslümanları Her Yönden Muhasara Altına Almaları
Davetin yayılmasına karşı tedbir alma Kureyşlilerin elinden çıkınca ve Kureyşin Habeşe’ye göndermiş oldukları da bir sonuca varamayınca, baskılarını (davetin merkezi olan) Mekke’deki Müslümanların üzerinde yoğunlaştırmaya başladılar. Müşrik ve kafirlerin reisleri, Mekke’de birbirleriyle antlaşmaya vardılar antlaşmanın içeriği şu idi: “Eğer Ebu Talip ortadan çekilip, Muhammed (s.a.a)’i Kureyşlilere bırakmayacak olursa Kureyşliler, Haşimi’lerle olan irtibatlarını kesecekler.” Ebu Talip, onlar arasındaki bu antlaşmayı öğrenince, Resul-i Ekrem (s.a.a)’i gözetip, korumak amacıyla diretince, Kureyşliler antlaşmalarını icra etmeye başladılar. Haşimi’lerle olan alış-veriş, gidip gelme, kız alıp kız verme gibi her çeşit irtibatı kestiler. Bu kararlarını “Anlaşma Mektubu” adı altında bir metin yazıp ve Kureyş’in ileri gelenlerinden kırk tanesi imzalayarak Kabe’nin duvarına astılar.
Bu antlaşmadan dolayı, Haşimi taifesinin bütün bireyleri muhasara altına alındı. Sadece nübüvvete ve Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in şahsına karşı olan düşmanlığı aşikar ve meşhur olan Ebu Leheb istisna idi.
10- Ebu Talibin Deresinde
Ben-i Haşim, Ebu Talib deresine sığındılar. Ebu Talib kendi ismiyle tanınan derenin etrafına duvar çektirip, gece ve gündüz orayı korumak amacıyla nöbetçiler bıraktı. Haşimiler, Kureşy’in diğer taifelerinin kendilerine yönelik aşırı düşmanlıklarından dolayı dereden dışarı çıkamıyorlardı. Sadece iki durumda; birincisi “Umreyi Munferede” yapmak amacıyla, Recep ayında ve ikinci olarak Zilhicce ayında, Hac mevsimini getirmek amacıyla, Müslümanların muhasara esnasında gizli bir şekilde onlara ulaştırılan yiyecekten başka, yiyecek temin etmeleri de mümkün değildi, çünkü dışarıyla olan her türlü ilişki Kureyşliler tarafından kesilmişti. Dikkat etmek gerekir ki, Müslümanlara gizli bir şekilde ulaştırılan yiyecekler de, onların ihtiyaçlarını gidermeye kafi değildi.
Müslümanların yiyecek ve başka ihtiyaçlarını temin etmek çok zorlaşmıştı. Ebu Talip deresinde, oldukça zahmete ve zorluğa düştüler. Bu durum Kureyşlilerin antlaşmasından üç sene geçene kadar devam etti… Ondan sonra Yüce Allah (c.c), o güveyi Kureyşlilerin yazmış oldukları kağıda musallat etti.
Güveler Bismike Allahumme kelimesinden başka tüm yazıları, hiç bir şey kalmayacak şekilde yedi ve Allah bu olaydan Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’i haberdar etti. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) bu sırrı Ebu Talibe açtı. Ebu Talip Resul-i Ekrem (s.a.a)’in bu haberine çok sevinip, derhal onu Kureyşlilere ulaştırdı. Ebu Talip onlara hitaben: “… Benim kardeşimin oğlu tereddütsüz olarak açıklamaktadır ki, Yüce Allah Güveyi sizin yazınıza musallat etmiştir, orada Allah (c.c)’ın isminden başka hiç bir şey bırakmamıştır. Ey Kureyş kabilesi, eğer benim kardeşimin oğlunun sözü doğru olacak olursa, ona karşı kötümser olmaktan el çekiniz ve eğer onun sözü doğru olmayacak olursa, onu size teslim edeceğim.”
Kureyşliler: “Bu olumlu ve insaflı bir sözdür.” Sonra antlaşmayı açtıklarında, Resul-i Ekrem (s.a.a)’in doğru söylediğini gördüler. Allah (c.c)’ın bu lütfünun meydana gelmesi, Kureyşlilerin kendi aralarında şiddetli ihtilaf ve kargaşalar meydana getirdi. Çünkü onlar, antlaşmanın neticesiz olduğuna dair, birbiriyle kavgaya tutuşarak kendi cephelerini zayıflattılar ve öte yandan Mekke’de gözle görülür bütün gelişme ve başarıları Müslümanların nasibi ettiler.
11- İsra Mucizesi “Gece göçü”
İsra Mucizesi, muhasaranın kırılmasından sonra gerçekleşti ve şundan ibaret idi: Peygamber-i Ekrem (s.a.a) akşam vakti Arap yarımadasında olan Mescid’ul Haram’dan Allah (c.c)’ın izniyle Filistin topraklarında olan Mescid’ul Aksaya götürüldü. Akşam görmüş olduğu şeyleri, sabah hazır olanlara açıkladılar. Bu mucize, bir taraftan iman sahibi olanların imtihanı ve onların hak ve hakikate payidar kalmalarını ve öte yandan kafir ve müşrik halkı imtihana tabi tuttu. Zira onları açık bir ayrılık ve yeni bir zuhurla (ki oldukça fazla çatlamaya sebep olmaktaydı) karşı karşıya bıraktı. İsra Mucizesi, Kureyş’i oldukça etki altına almıştı, onların bazıları Resul-i Ekrem (s.a.a)’in yanına gelerek Mescid-ul Aksa’nın kendisine has sıfatları hakkında sorular sordular; Hz. Muhammed (s.a.a) Mescid-ul Aksa’yı dakik bir şekilde tarif etti. Hatta Kureyşlilere buyurdu: “Ben-i Filan” kabilesine rastladı ki, onlar kayıp olmuş develerini aramaktaydılar ve onların yanında su kabı vardı ki, Hazret ondan su içtikten sonra, ikinci bir kez önceki gibi üstünü örttü.
Aynı şekilde başka bir kervan olan, “Ben-i Filan” geçti ve şahit oldu ki onlarla birlikte hareket eden filan şahsın, ayağı kırıldı. O hazretin yanında olanlar, başka bir kabile hakkında sorular sordular. O hazret cevaben: “Temimde onlarla karşılaştım.” Sonra o kervanın özellikleri hakkında ve taşımış oldukları yük hakkında açıklamalar yaptı ve bunlara ilaveten, onların en önünde şu sıfatlarda bir deve hareket etmekteydi… Ve bu kafile güneşin doğmasıyla Şam’a yetişecekti.”
O hazretin belirtmiş olduğu her şey, harfi harfine doğru çıktı.
Muhterem okuyucuların huzuruna sunulmuş olanlar, “İsra” mucizesinin bazı özellikleriydi, ama “Miraç” meselesi, bundan ayrı başlı başına bir mucizedir. Miraç mucizesinde, Hz. Muhammed (s.a.a) müşahede etmiş olduğumuz bu alemden, “Gayb” alemine yükselmiştir. Öyle bir aleme ki cennet, cehennem, peygamberlerin yerleri, Meleklerin yerleri o alemin bir parçasıdır. Ve bunların hepsinin İsra mucizesiyle hiç bir alakası yoktur. Elbette Miracın ne zaman vuku bulduğu hakkında, ihtilaflı görüşler vardır. Bazıları onu İsra mucizesinden önce ve bazıları ise İsra’dan sonra olduğunu savunmaktalar ve Miracın ne zaman gerçekleştiğini. Allah (c.c) daha iyi bilmektedir ki, Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta, bu iki vakıada şüphesiz Resul-i Ekrem (s.a.a)’in uyanık olduğu bir anda, cism ve ruhuyla birlikte gerçekleşmiş olduğudur.
18- Hüzün ve Musibet Yılı (Ammul Hüzn)
Hakla batılın çekişip durmasında İslam’ın risaleti ki, Hz. Muhammed (s.a.a) onun bayraktarlığını yapmaktaydı, büyük bir musibetle karşılaştı ve o musibet Ebu Talib’in dünyadan gitmesiydi, (İslam’ın toplumsal ve siyasi yönden en önde gelen şahsı) ve Hz. Hatice’nin vefatı ki, bu risaletin siyasi yönden desteği olan ve ikinci derecede gelen bir şahıstı, Mekke şehrinde meydana gelen bu iki üzücü hadise, İslam’ın tarihi hareketinde oldukça eser bıraktığı için, Resul-i Ekrem (s.a.a) o yılı “Ammul Hüzn” yani hüzün yılı olarak adlandırdılar ve bir defa açık bir şekilde buyurdular ki:
“Kureyşliler her zaman için benden korkmaktaydılar. Ebu Talib dünyadan gidinceye kadar ellerinin bana yetişmesinden aciz idiler.”
13- Taif Hz. Muhammed (s.a.a)’in Davetini Kabul Etmiyor
Kureyşlilerin Resul-i Ekrem (s.a.a)’e karşı eziyetlerinin hiç bir sınırı yoktu, her geçen günde çeşitli eziyetler halinde çoğalmaktaydı. O hazret git-gide görülmemiş eziyetlere maruz kalmaktaydı. Bu yüzden, Taif’te İslam’a davet ortamı münasip olabilir, oranın halkı İslam’ı kabul etmeye meyilli olabilir ümidiyle Taife hareket etti. Mekke halkının o hazretin davetinin karşısında direnmeyi haddinden fazla çoğaltınca ve Habeşede Müslümanlar için emniyetli bir merkez haline gelince, (Habeşe’de Hıristiyanlık resmi din sayılmaktaydı ve oranın devleti, onları himaye etmekteydi.) Dolayısıyla İslam davetini genişletme ve İslam eğitimini geliştirme, muhacir Müslümanlardan alınmış idi ve onlar mecburen razı olmaları gerekmekteydi ki, Habeşe devletinin himayesinde rahat bir şekilde yaşayabilsinler.
Resul-i Ekrem (s.a.a) ortam ve durumunu inceledikten sonra, ümitli bir kalp ile Taife doğru yola çıktı.
Bu yolculukta, Zeyd b. Haris’ten başkası onunla yol arkadaşı değildi, Peygamber (s.a.a) Taif’te ikamet etti, bu süre zarfında Taif’in ileri gelenleriyle, tanınmışlarıyla ve otoriteli şahıslarla görüşmeler yapıp, temasa geçti. Ama maalesef Taif’in Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in davetine karşı tepkileri, sanki cahiliyete karşı taassupları, direnişleri ve davete eğilimsizlikte Mekke’nin bir parçası gibiydi. Zira tanınmış ve nüfuslu etraflardan olan “Abdu Yalil”, “Mesud” ve “Hebib” ve “Emr İbn-i Umeyr”in çocukları Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in davetini reddederek edepsiz, rezalet ve baş alçaltıcı bir şekilde o hazrete davrandılar.
Taif’in ileri gelenleri, o hazretin davetini ihanet eder bir şekilde reddetmekle yetinmeyip, aptal, cahil ve hatta çocukları o hazrete karşı kışkırtarak, alay ederek söverek ve taşlamak suretiyle o hazrete hücum ve eziyet ettiler. O kadar taş vurdular ki, mübarek ayaklarından kanlar akmaya başladı ve nurlu kafasını kırdılar. O hazret perişan bir şekilde “Utbe” “Şeybe” ve “Rebiye”ye ait olan bir bağlıya sığınmak zorunda kaldı.
O hazretin ortalıktan ayrılmasıyla bağırıp, çağrışmalar kesildi ve Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’de geçici olarak biraz rahatladı. O esnada kalbini tüm kemalatın kaynağı olana (ki tüm güç ve kudretler ondan kaynaklanmakta ve tüm ümit ve arzular ona dönmektedir) yöneltti, acı ve üzüntülü bir halle ellerini duaya kaldırarak, Rabbiyle şöyle fısıldanmaya başladı.
“Ey benim Allah’ım kendi biçareliğimden, zayıflığımdan ve milletin karşısında yapmış olduğum değeri olmayan mukavemetten, sana şikayet etmekteyim. Ey rahmedenlerin en rahimlisi, sensin mustazafların Rabbi, aynı şekilde benimde Rabbim sensin!
Beni kime emanet etmektesin?! El yetişmeyen bir şahsa ki, beni kendilerinden kovsunlar ve bana karşı kötü davransınlar? Veya düşmanıma ki, önceden ona bırakmıştın?! Tüm bunlara rağmen, eğer üzerimden azabı almazsan, takatım yoktur. Ama senin geniş rahatlığındır ki, kalbimi sevindirmekte. Kalpleri çalan yüzünün nurudur ki, karanlıkları onunla aydınlattın. Dünya ve ahireti onun vasıtasıyla ayakta tutan azabının benim üzerime gelmesinden veya senin razısızlığının beni sarmasından sana sığınırım. Senin razı olman, senden razı olmaya bağlıdır. Bundan dolayı, senin kapında rızan için başımı kapının eşiğine bırakacağım, ta senin rızanı elde edeyim. Hiç bir değişiklik, güç ve kudret senin iradenin ve isteğinin dışında oluşmaz.”
Rabiyye oğulları ki, maceraya şahit idiler, Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in başından geçenlere üzülerek o hazrete karşı, kalpleri yumuşadı. Bağda çalışmakta olan köleleri “Adas”ı çağırarak ona hitaben: “Bu üzümlerden biraz, o şahsın (parmağıyla Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’i göstererek) yanına götürerek, ondan üzümleri yemesini iste.”
Adas, Rebiyye oğullarının emrini yerine getirerek üzüm tabağını Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in önüne bıraktı. O hazret mübarek elini tabağa uzattığı zaman, mübarek kelime “Bismillah”ı diline getirdi. Adas hayret ile o hazrete bakıp: “Bu bölgenin insanları bu kelimeyi kullanmıyorlar!”
Resul-i Ekrem (s.a.a) ona sordu: “Ey Adas nerelisin ve hangi dine mensupsun?”
Adas: “Ben Neyv nevalıyım ve Hz. İsa (a.s)’ın dininin takipçilerindenim.”
Resul-i Ekrem (s.a.a): “O temiz ve güzel iş sahibi Yunus b. Mutta’nın vatanından mı?!”
Adas: “Yunus b. Mutta’nın kim olduğunu nereden biliyorsun?”
Resul-i Ekrem (s.a.a): “O benim kardeşimdir, peygamber idi, bende peygamberim.”
Adas, beklemeden o hazretin başını kucaklayıp ellerini öpmeye başladı ve Müslümanlıkla şereflendi.
Resul-i Ekrem (s.a.a) Mekkelilerin şerrinden güvende değildi “Muteem b. Ediy” o hazret-i himayesi ve güvencesi altına aldı, böylece o hazret Mekke’ye döndü. Peygamberliğine davetini devamında çeşitli kabilelerle irtibata geçti ve onları bir olan Allah’a davet etti, bu doğrultuda “Kende”, “Ben-i Hanife”, “Ben-i Amir b. Sese” vb. kabilelere İslamı sundu. Ama onların hepsi İslami daveti kabul etmekten kaçındılar. İş, öyle bir yere ulaşmıştı ki o hazret milleti evlerine kadar takip ediyordu ve şöyle buyuruyordu:
“Kim bana iyilik edip, beni güvencesine almak ister? Kim bana yardımcı olmak ister?” Yine buyuruyordu: “Acaba kim beni kendi kavmi arasına götürmek ister? Zira Kureyş Allah (c.c)’ın emirlerini ulaştırmada, beni engellemekte.”
14- Zafer İşaretleri
Hac mevsimi, kabileleri İslam’a davet etmede en güzel fırsattı. Hz. Muhammed (s.a.a) her yıl bu fırsatı en güzel bir şekilde değerlendirme çabası içerisindeydi. O hazretin peygamberliğe seçildiğinin on birinci yılında ki, Hac mevsiminde o hazret “Hezrec” kabilesinden bir gruba rastladı. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Hezreclerden, oturarak onun konuşmasını dinlemelerini istedi. Onlar, o hazretin isteğini canı gönülden kabul ettiler. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) onların arasında oturarak, İslam dinini onlara anlatıp, onları İslam dinine ve bir olan Allah (c.c)’a tapmaya davet etti ve Allah (c.c)’ın kitabından onlar için bir kaç ayet okudu. Bu olayın sonunda, Hezrec kabilesinden bazı kimseler bir birlerine “Allah (c.c)’a yeminler olsun ki, bu şahıs Yahudilerin geleceğini haber verdikleri peygamberdir. Sakın Yahudiler ona iman getirmekte, sizden öne düşmesinler dediler.” Böylece Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in davetini kabul ederek İslam’la şereflenerek şehirleri olan “Medine”’ye döndüler. Onlar başkalarını da İslam’a davet etmekteydiler, acele ve telaşla bu ilahi dini kendi kabileleri arsında yaymaya başladılar.
Bir yıl sonra, Medine’den on iki kişi Mekke’ye gelerek “Akabe’de Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ile biatleştiler ki: “Hiç bir zaman için Allah (c.c)’a şirk koşmayıp, kötü amellere mürtekip olmamaya ve kendi çocuklarını öldürmemeye ağızlarını töhmet ve iftira gibi şeylerle bozmamaya ve Resul-i Ekrem (s.a.a)’e hiç bir güzel işte itaatsizlik etmemeye ve eğer bu biatlarına “sözlerine” sadık olacak olurlarsa, cennetin en yüksek makamına erişsinler ve eğer onun sözünü dinlemeyecek ve kulak ardı edecek olurlarsa, işleri Allah (c.c)’a intikal etsin. Yüce Allah kendi iradesiyle onları ya bağışlar veya cezalandırır…”
Allah (c.c)’ın Resulü (s.a.a) “Museyyib b. Emir”i İslam ahkamını onlara öğretmesi amacıyla, onlarla birlikte Medine’ye gönderdi. Museyyib (Yeni gençliğe adım atmasına rağmen) Medine şehrinde dolanarak milleti İslam’a ve bir olan Allah (c.c)’a tapmaya davet ediyordu. Bu işinde, önceden Müslüman olanlardan destek almaktaydı. Ayeti kerimenin manevi tesiri ve Museyyib’in işinde dirayetli ve başarılı olmasından dolayı “Sad b. Muaz” ve “Useyd b. Hezir” ki, Medine’nin tanınmış ve varlıklı kimselerinden Müslümanlığı kabul ettiler. Bu iki şahsın Müslümanlığı kabul etmeleri, tebliğ ortamına çok faydası oldu ve böylece, İslam dininin Medine şehrinde daha bir yayılıp, çoğalmasına sebep oldu.
15- Akabe’nin Biatı
Museyyib’in Medine’ye gitmesinden bir yıl geçiyordu, o aynı şekilde milleti Allah (c.c)’a ve dine davet etmekte ve İslam ahkamını Müslümanlara öğretmekteydi ve Kur’an okutmaktaydı. Peygamberliğe mebus olmanın on üçüncü yılının Hac mevsiminde, Museyyib Müslümanlardan oluşan büyük bir grupla ki, iki kadın ve yetmiş erkekten teşkil olmaktaydı, Mekke’ye doğru harekete geçtiler.
Önceden gizli bir şekilde yapmış oldukları kararla, Medine Müslümanları “Akabe” denilen yerde gizli bir şekilde Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ile görüştüler, gecenin çoğu gittikten sonra ve Beyt-ul Haramın hacıları uykuya daldılar, Müslümanlar kararlaştırdıkları yerde toplandılar, Peygamber-i Ekrem (s.a.a) de değerli amcaları “Abbas b. Ebu Talib”le birlikte onların toplantısına katıldılar. İlk olarak Abbas konuşmaya başlayarak şöyle söyledi: “… Doğrusu Muhammed (s.a.a) -nasıl ki bilmektesiniz- bizdendir ve bizler onu Kureyş’in baskı ve işkencelerinden koruduk, çünkü o bizlerin “Ben-i Haşim taifesi” arasında büyük bir değere sahiptir ve kendi vatanında belli mevki ve makama sahiptir. Buna rağmen evini terk edip, sizin tarafınıza gelmek istemektedir. Sizler ona karşı vermiş olduğunuz vaatlere sadık kalabileceğinize inanıyor iseniz sizi vermiş olduğunuz vaadlerle baş başa bırakmaktayız. Ama Resul-u Ekrem (s.a.a)’ı düşmanlarına teslim etmekten ve onu rüsva etmekten korkup çekiniyorsanız ondan elinizi çekiniz ve bırakın kendi akrabaları arasında yüzü ak olarak yaşasın.”
Medineliler şöyle söylediler: “Senin konuşmanı işittik.” Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’e yüz çevirerek: “Ey Allah (c.c) Resulü (s.a.a) kendi beğenmiş olduğun ve Allah (c.c)’ın beğenmiş olduğu şartların nedir? Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ilk olarak Allah kelamından bir kaç tane ayeti tilavet ettiler ve orda hazır olanları İslam dinini kabul edip onun ahkamlarını yerine getirmeye davet ederek sözlerine şöyle devam etti:
“Benimle aşağıdaki maddelere göre anlaşma yapınız:
a) Rahat halinizde ve yorgun halinizde, benim sözümü dinleyip emirlerime itaat etmek.
b) Zorlu ve rahat hallerde, belli ihtiyaçları gidermek için maddi imkanatı temin etmek.
c) İki asıl olan şeye, iyiliği emretmeye ve kötülükten alı koyma ameline uymak.
d) Hakkınızı talep etmekte, Allah (c.c)’ı nazara alınız ve sizleri kınayanları, kanamaktan kaçınınız.
e) Bana yardımcı olunuz.
f) Sizlerin aranıza girdiğim zaman beni, kendinizi, ailenizi ve çocuklarınızı koruduğunuz her şeyden koruyun. Bunu da biliniz ki bu antlaşmaya uyacak olursanız cennet ehlinden olacaksınız…”
Medineliler Resul-i Ekrem (s.a.a)’in sözlerini canı gönülden dinleyip, kayıtsız şartsız kabul ettiler. Hepsi o hazretin şartlarına göre o hazretle biat ettiler. Akabede gerçekleşen ikinci bir biat, iman sahiplerinin kalbinde oldukça büyük eser bıraktı. Sonra Allah (c.c)’ın vaatlerinin peş peşe muhakkak olması, nusretin ve zaferin yakınlığını hissetmekteydiler. Toplum arasında İslam dini büyük bir makamı ele geçirerek İslam’ın zamanın küfrüne galip geleceği günler on üç yıllık zorluklardan, baskılardan savaşmalardan ve kaçmalardan sonra, Müslümanların gözleri önünde sergilenmeye başlamıştı.
Bu biat, Kureyş üzerinde çeşitli tesirler bırakmıştı ve Kureyş’in ileri gelenleri haberi işittikleri zaman korkuya kapıldılar, öyle ki akılları başlarından gitti. Kureyş’in ileri gelenleri, Medineli olup da Akabe de Hz. Muhammed (s.a.a)’e biat edenlerin araştırılmalarını emir verdiler. Onlar bulunarak teslim alındılar. “Menzur b. Emrevi”nin nerede olduğunu öğrendiler ama o Kureyşlilerle savaşmaktan kaçtı. “Sad b. Abbas”ı yakalayıp, ellerini boynuna bağlayarak onu tüyleriyle dar ağacına asmışlardı ve yüz üstü yerde sürükleyerek, feci bir şekilde işkence etmekteydiler, o şekilde Mekke’ye getirdiler. Ama “Muteem b. Ediyi” ve “Haris b. Harb b. Umeyye” ki önceden onunla iktisadi irtibat ve ticaretleri olduğu için, Kureyş’in elinden çıkardılar.
16- Resul-i Ekrem (s.a.a)’in Tarihi Hicretleri
Medine kucağını İslam’a açınca ve büyük risaletler ve onun tarihi için yeni bir merkez haline gelince, Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Müslümanların Medine’ye hicret etmelerini emretti, böylece din ve imanlarını müşriklerin fitnesinden koruyabileceklerdi.
Bu emrin verilmesiyle, hicret edenlerin kervanları harekete geçti. Onlar birbirinin ardıca akşam karanlığından istifade ederek, gizli bir şekilde Medine’ye doğru yola çıkmaktaydılar. Müslümanlar mallarını, evlerini dahi din uğruna arkalarında bırakarak grup-grup Medine şehrine geldiler.
Bu esnada Kureyşliler her zaman olduğu gibi, Müslümanların hicretlerini engellemek amacıyla, kendilerini oraya buraya vurmaktaydılar. Zira iman getirenlerin hicret etmesi ve İslam’ın güçlenmesiyle, şirk ve putperestlerin cephelerinin zayıflayacağı korkusuna kapılmışlardı. Elbette, o ortamda bazı Müslümanların hicret etmesini de engellemeyi başardılar. Hz. Muhammed (s.a.a)’in kendisi de Mekke’de bulunmaktaydı ki, onunda hicret etmesi için emir geldi. Bu emrin gereği olarak, Kureyşlilerin “Dar-un Nudve” denilen yerde toplanmalarından sonra nazil olmuştu. Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in Medine’ye gitmesi için, Mekke’yi terk etmesi gerekmekteydi. Kureyş’in ileri gelenleri Peygamber-i Ekrem (s.a.a) hakkında ortak bir karar almak amacıyla Dar’un Nudve’de toplanmışlardı.
O hazretin şahsiyetinin ve ortamın durumu incelendikten sonra, onlardan biri: “Onu tutuklayın, böylece yapmış olduğu işten alıkonulmuş olur.” Başka biri, o hazretin öldürülmesini önerdi ve üçüncü biri, Mekke şehrinden çıkarılmasını önerdi… Kureyş’in büyükleri, o hazret hakkında yapılan dördüncü öneriyi kabul ettiler ki, o şundan ibaretti: Kureyş’in her taifesi kendi arasından bir şahsı seçsin (onların arasında Ben-i Haşim’den de biri olduğu söylenmekte) ve onlar kılıçlarını bir şahısmışlar gibi, Resul-i Ekrem (s.a.a)’e vursunlar, böylece peygamberin kanı, taifeler arasında dağılmış olsun ve Ben-i Haşim o hazretin kanını aramayı kalkışmasın. Kureyş’in ileri gelenleri üsteki kararda görüş birliğine vardıkları zaman. yüce Allah (c.c) peygamberini onların bu kararlarından haberdar etti
“Ey Resul… Hani bir zamanlar kafir olanlar, seni bağlayıp hapsetmek, yahut öldürmek, yahut da yurdundan çıkarmak için düzenlere baş vurmuşlardı. (Sen işini Allah (c.c)’a bırak) onlar bu düzeni kurarken Allah (c.c)’da cezalarını hazırlamadaydı ve Allah (c.c) hilekarları cezalandıranların en hayırlısıdır.”
Kureyşliler o hazreti akşam vakti öldürmeyi kararlaştırdılar, ama Ebu Leheb o hazretin sabaha doğru öldürülmesini önerdi. Ebu Leheb’in önerisi kabul edilerek kılıç kuşanmış şahıslar o hazreti ellerinden kaçırmamak amacıyla akşamdan evin etrafını kuşattılar, sabaha karşı hamle edeceklerdi.
Bu esnada Resul-i Ekrem (s.a.a) Hz. Ali (a.s)’a O Hazretin yatağında yatması için emir verdi. Hz. Ali (a.s) yatağa yatıp, Peygamber (s.a.a)’in yorganını üzerine çekti ve O Hazret düşmanların arasından ayet okuya-okuya dışarıya çıktı.
Sabahleyin elleri kılıçlı şahıslar Resul-i Ekrem (s.a.a)’in yatağına doğru hareket ettikleri zaman Hz. Ali (a.s) onların arasından yükselerek: “Size ne oluyor?!” diye sordu.
Onlar: “Muhammed nerede?! diye sordular. Hz. Ali (a.s): “Beni, onu gözetmem için, nöbetçi mi dikmiştiniz?! Sizler söylemediniz mi onu şehirden dışarı çıkaracağız? O sizlerin aranızdan kendisi çıkıp gitti.”
Kureyş’in ileri gelenleri, Ebu Leheb’e doğru yönelerek onu dövmeye başladılar ve ona hitaben: “Akşam bizi aldatarak kandırdın!” Sonra, Peygamber (s.a.a)’i araştırmak amacıyla, dağlara dağıldılar. İzcilikte çok meşhur olan Eba Kerz de onlarla birlikteydi. O Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in izini bularak onu takip edip yanındakileri ta Sur Mağarasının yanına kadar getirdi ve şöyle söylendi: “Muhammed (s.a.a) buradan öteye gitmedi, ya göğe çekildi veyahut yere çekildi.
Resul-i Ekrem (s.a.a) üç gün Sur Mağara’sında kaldıktan sonra ve Kureyş’in onu aramaktan el çektiğine yakin edince Mekke’den kiralamış olduğu bir izci ile Medine’ye doğru yola koyuldu.
Bir kaç gün geçmişti ki Hz. Muhammed (s.a.a)’in mübarek grupları Medine şehrinin dışında olan “Guba” Mahallesine ulaştılar.
Resul-i Ekrem (s.a.a) Guba’da “Ben-i Emru b. Evf” kabilesinin büyüklerinden olan Kulsum b. Hedem’in” evine gitti. Orada Gube Mescidini kurarak Hz. Ali (a.s)’ın gelmesini bekledi, zira Hz. Ali (a.s)’a mektup yazmıştı ki, emanetleri sahiplerine verip ve Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in Mekke’den hicret etmeden önce kendisine etmiş olduğu siparişleri yerine getirdikten sonra, Guba’da o hazrete yetişsin. Hz. Ali (a.s) Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in siparişlerini harfi harfine yerine getirdikten sonra, bir kaç tane deve satın alarak, annesi “Fatıma Binti Esed” değerli hanımları “Fatime Bint-i Muhammed (s.a.a)i” “Fatime Bint-i Zubeyr b. Abdulmuttalib” ve Fatime Bint-i Hamza”yı develere bindirerek, Medine’ye doğru yola çıktılar ve oradaki kimsesiz fakir müminlere de Medine’ye hicret etmeleri emrini verip, düşmanlara yakalanmamak amacıyla, gece hareket etmelerini tekrarladı.
Hz. Ali (a.s) kervanın önünde, git gide Guba’ya yaklaşmaktaydı. Resul-i Ekrem (s.a.a) onları karşılayıp Hz. Ali (a.s)’ı kucaklayarak öptü. Ayrıca Hz. Ali (a.s)’ın haline gözyaşı döktü, zira Kureyşlilerin azar ve eziyet eserleri ve Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in sabır tüketen siparişlerini yerine getirme, mübarek vücutlarında gözle görülür bir şekildeydi.
Allah (c.c)’ın Resulü (s.a.a) Hz. Ali (a.s)’ın yetişmesinden sonra iki gün Guba da bekleyip sonra kervanını Medine’ye doğru harekete geçirdi. Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in Burada ev sahipliğini yapan Emru b. Avfin çocukları o hazretin etrafını sararak arz ettiler ki: “Ey Allah (c.c)’ın Resulü (s.a.a) bizlerin yanında kal. Bizler ciddi, zorluklara dayanıklı, başarılı, birlik ve beraberlik içerisinde olan ve hakkımıza tecavüz etmek isteyenlerin önünde güçlü bir topluluğuz ve sizi canımız gibi değerli bilip koruyup, gözetiriz.”
Resul-i Ekrem (s.a.a) devesini göstererek cevap verdi:**Yani, “Onu serbest bırakın ki görevlidir.”
Resul-i Ekrem (s.a.a) devesi kervanın önünde hareket edip gitmekteydi ki Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in geliş haberi “Ensara”  ulaştı. Ensar, gruplar halinde toplanarak büyük bir heyecanla kafilenin etrafını sardılar. Resul-i Ekrem (s.a.a) devenin önünü açık bırakmalarında ısrar etmekteydi. Kendi halinde hareket etmesini istiyordu. Öğleye doğru “Ben-i Salem” kabilesine vardılar, onlar o Hazretin oraya inmelerini ve dinlenmelerini rica ettiler. O gün, Cuma idi ve o hazretin devesi de Mescid’un Nebi (o hazret gelmeden önce kurmuşlardı,) denen yere yattı. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) orada inerek, ilk olarak cuma namazını orada ikame etti ve Mekke’den ayrıldıktan sonra ilk hutbesini de orada okudu, sonra oradan da göç etti. Öyle ki, millet yüzük kaşı gibi o hazreti aralarına almışlardı.
Kadınlar evlerin üzerine çıkarak, bayram ve şenlik sembolü olarak tekbirler söylemeye başladılar ve çocuklar. “Allah-u Ekber” feryatları atmaktaydılar.
Bu hareketleriyle, o hazretin Medine’ye hoş geldiklerini belirtmek istiyorlardı. Millet akın-akın o hazreti görmek amacıyla, birbiriyle yarışmaktaydılar.
Resul-i Ekrem (s.a.a) hiç bir evin önünden geçmiyordu ki, o hazretin önünü kesmesinler “Ey Allah (c.c)’ın Resulü (s.a.a) ayaklarının, gözlerimiz üstünde yerin var, buraya in ve bizim kudret, servet ve yardımımıza razı ol” diyorlardı. Resul-i Ekrem (s.a.a) her an için güler bir yüzle teşekkürlerini belirtmekteydi ve (devesini göstererek) buyurmaktaydı: Onu bırakın ki görevi vardır” bu durum, o hazretin devesi Mescid’un Nebi”nin yerinde (o zaman Mescit yok idi) diz çöküp, yatmasına kadar devam etti. Resul-i Ekrem (s.a.a) deveden indi. Bu iftiharın sahibi olan “Ümmül Eyyüb” “Halik b. Zeyd”in hanımı, onları karşıladı. Resul-i Ekrem (s.a.a) ta Mescid’un Nebi ve o hazretin mübarek evi ve civarındaki diğer evler yapılana kadar Ebu Eyyüb’ün evinde kaldı… Böylece Allah (c.c)’ın risaleti yeni bir döneme girmiş oldu ki bu kitabın ikinci bölümünde onun hakkında açıklamada bulunacağız. İnşallah. Şebahat


more post like this