“GİRİŞ”
İslami şahsiyetin tüm boyutlarıyla araştırılması ve Kur’an-ı Kerim’in belirlediği gibi bir sonuca ulaşılması Allah’a ibadet etmenin, O’na bağlanmanın o mukaddes zata yönelmenin ve O’ndan korkmanın böyle bir şahsiyetin alt yapısını oluşturduğunu gözlerimiz önüne sermektedir.
Allah-u Tealâ şöyle buyuruyor:
“Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki namazlarında huşu içindedirler. Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler; Onlar ki zekatı verirler ve onlar ki iffetlerini korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (cariyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir. Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir. Yine onlar (o müminler) ki, emanetlerine ve ahitlerine riayet ederle. Ve onlar ki, namazlarına devam ederler.”
İşte görüldüğü gibi mümin bir insanın şahsi yet ve sıfatlarını anlatma bu ayetler müminleri nitelendirmeye namazlarında ve Allah (c.c) karşısında huşu ile durduklarından bahsederek başlamaktadır. Daha sonra diğer güzel sıfatları sıralamakta ve namaz kılmaya devam etmeyi İslami şahsiyetin meydana gelmesinde son sıfat olarak belirtmektedir.
İşte bundan dolayı İslami şahsiyette önem ruhsal boyuttadır. mümin bir insanın şahsiyetinin oluşumunda ikinci rolü oynayan ahlaksal boyut, ruhsal boyutun hemen arkasından beyan edilmektedir. Bundan dolayı “boş ve yararsız işlerden çekinmek” “iffeti korumak” “emanete riayet etmek” “ahde vefa” ve… bunların tümü İslami bir şahsiyetin meydana gelmesinde baş rolü oynamaktadırlar.
Gerçi şuna dikkat etmek gerekir ki sözü geçen noktalar daha çok hatırlatma ve haber verme rolünü oynamak tadırlar. Zira Kur’an-ı Kerim islami şahsiyeti oluşturan faktörleri (ruhsal-ahlaksal) öyle bir macun şeklinde beyan etmiştir ki bu faktörleri bir birinden ayırmak kesinlikle mümkün değildir.
İşte bunun için islami şahsiyet yegane gerçektir. Onun tüm unsur ve faktörleri bir biriyle ilişki içerisindedir. Hiç bir durumda onun bir parçası diğerinden ayrılamaz. Hatta sözü geçen ayetlerin bu gerçeği sorguladıkları bile söylenebilir. Zira bu nitelendirme işlemine namazda huşu ile başlanmış ve namaza devamlılık ile son vermiştir. Bu konuyla ilgili başka ayetler de vardır ki yukarıdaki anlamı vurgulamaktadır:
“Gerçekten insan pek hırslı yaratılmıştır. Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder. Ona imkan verildiğinde ise pinki kesilir. Ancak şunlar öyle değildir: Namaz kılanlar, ki onlar namazlarında devamlıdırlar, mallarında isteyene ve mahrum kalmışa belli bir hak tanıyanlar. Ceza gününün doğruluğuna inananlar; Rablerinin azabından korkanlar ki Rablerinin azabı(na karşı) emin olunamaz. ırzlarını koruyanlar ancak eşlerine ve cariyelerine karşı müstesna; çünkü onlar kınanmaz; bundan Öteye (geçmek) isteyenler ise, onlar taşkınların ta kendileridir şahitliklerini yapanlar, namazlarını koruyanlar.”
Bu ayetle ruhsal ve ahlaksal boyutları öylesine birbirine karıştırmıştır ki sanki bir gerçekten iki çehre gibidir.
Kur’an-ı Kerim’de bu şekilde ayetler oldukça fazladır. Onlar hakkında oldukça geniş çaplı bahisler edilmiştir. Allah’ın beğendiği şahsiyet, ameli düzene tabi olan, Allah (c.c)’a ibadeti zamanında yerine yetiren pratik hayatta ahlak sahibi, günlük yaşantısında her türlü davranışı güzel ve uygun olan bir şahsiyettir.
İslami şahsiyeti en güzel şekilde beyan eden metin aşağıdaki ayetler olabilir:
“Rahmanın (has) kulları onlardır ki yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) “selam” derler. Gecelerini Rablerine secde ederek ve kıyam durarak geçirirler. Ve şöyle derler: Rabbimiz! Cehennem azabını üzerimizden sav.
Doğrusu onun azabı gelip geçici değil, devamlıdır. Orası gerçekten ne kötü bir yerleşme ve ikamet yeridir! (O kullar), harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar. Yine onlar ki, Allah ile beraber (tuttukları) başka bir tanrıya yalvarmazlar, Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan günahı (nın cezasını) bulur; Kıyamet günü azabı kat kat arttırılır ve onda alçaltılmış olarak devamlı kalır. Ancak tövbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.
Kim tövbe edip iyi davranış gösterirse şüphesiz o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner. O kullar yalan yere şahitlik etmezler, boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile geçip giderler. Kendilerine Rablerinin ayetler: hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar (Ve o kullar): Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takva sahiplerine önder kıl! derler. İşte onlara, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamı verilecek, arada hürmet ve selamla karşılanacaklardır.”
Bir defa daha hatırlatıyoruz ki gördüğünüz ayetler şu gerçeği açılamaktadır ki mümin bir insan açısından ibadet bir nevi “ahlaktır.” O Allah’ın ahdine vefa etmek olarak sayılmaktadır. Bu, O’nun nimetlerinin şükrü, uçsuz bucaksız rahmetinin akışına itiraf etmek ve aynı şekilde öyle birisine hürmet etmektir ki herkesten daha çok hürmet edilmeye layıktır. Bunların tümü akıl sahibi insanlar açısından ahlaksal faziletlerin ışıltılarıdır.
Bu konunun tersinin de doğru olduğu açıktır. Zira “ibadet” mümin birinin yanında beğenilmiş bir ahlak ise “ahlak”da bir nevi vacip ibadet olarak sayılır. Çünkü sözü edilen ahlak “Rabbani” ahlaktır ve Allah (c.c)’a iman ona sebep olmuştur. Aynı şekilde ahiret gününe inanmak ona devamlılık bağışlar. Sonunda cennet ve ilahi sevaplarla noktalanır. Buna göre mümin bir insan doğru sözlü, ahdine vefa eden, emanete riayet eden zorluk ve kolaylıkta sabırlıdır. Muhtaçlara yardım eder, çocuklara karşı merhametlidir. Büyüklerine saygı gösterir. Devamlı olarak halkla iyi ilişki halindedir. Bütün bunları Allah (c.c)’ın hoşnutluğunu kazanmak, O’nun emirlerini yerine yetirmek ve O’nun gazabından korkmak üzere bu görevlerini yapar.
BİRİNCİ BÖLÜM.
Hz. Peygamberin Şahsiyeti.
Mümin bir insanın şahsiyetini Kur’an-ı Kerim’in diliyle ve çeşitli örnekler sunarak nitelendirmek Peygamber efendimizin önderlik ettiği metottur. İşte bundan dolayı O’nun şahsiyeti, doğal olarak İslam dünyasında görülen diğer şahsiyetlere oranla en yüksek ve doruk noktasında yer almıştır. Zira Peygamber efendimiz:
Düşünce ve tefekkürde çok büyük ve yücedir.
İbadet ve Rabbine bağlılıkta en ileri gelendir.
Kendi ailesi ve toplum ile olan ilişkisinde iyi ahlaklı olmada öncüydü.
Zamanı tanıma, hayatın tüm şartlarında doğruluk ve dostluk ta herkesten öndeydi. Peygamberin sahip olmadığı hiç bir fazilet, keramet ve büyüklük yoktur.
Geçmişten günümüze dek yüce İslam peygamberinin methi ve övgüsünde söylenen hiçbir söz Allah-u Tealâ’nın övgüsüyle boy ölçüşemez. Öyle ki Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:
“Ve sen elbette yüce bir ahlak üzeresin”
Bu ayet O yüce şahsiyeti vasıflandırılıp nitelendirilmesinde her kalem ve tasavvuru aciz bırakmaktadır. Bu ayet-i şerife, Allah (c.c)’ın Peygamber efendimizin yüce ahlak, sıfat ve diğer insanlarla olan güzel ilişkisine ve yüce makamına Şahitlik ettiğini göstermektedir. Elbette bu durum, ahlak mefhumu nasıl olursa olsun tüm insani davranışları kapsar denildiği taktirdedir.
Bu öyle bir şahitlik ve tanıklıktır ki Allah (c.c) ve peygamberinden başka hiç kimse onun yüceliğine ulaşamaz. Zira Allah tarafından şeref sahibi olmuştur. Bundan dolayı vücudunun derinliklerine yerleşmiş ve onun en küçük zerrecikleriyle karışmıştır. Allah (c.c) irade ettiği müddetçe melekut fezasında gidiş-geliş halindedir.
Bunlara ilave olarak böyle bir şahitlik ve tanıklığa, peygamberin onu Allah (c.c) tarafından aldıktan sonra tahammül etmesi O büyük şahsiyetin yüceliğinin delilidir. Çünkü O, Allah (c.c) kim olduğunu herkesten daha iyi bilir. Bu gerçek tanıklığı yapanın kim olduğunu çok iyi biliyor. Bütün bunlara rağmen tam bir güven ve direnişle sapa sağlam ayakta duruyor. Bu şahitlikten sonra gururlanmıyor kendini beğenmişlik havalarına girmiyor. Dünyada hiç bir methi ve övgü onunla boy ölçüşemez. Tarih sayfalarının da belirttiği gibi bir çok insan, üst makamların yaptıkları övgü ve teşvikleri ile kendilerini kaybetmiş bencillik ve gurur hastalığına yakalanmışlardır. Onların bu övgü ve teşvikleri bir insan tarafından oda sadece sınırlı bir dairede gerçekleşmişti. Ama Peygamber efendimiz Allah (c.c) tarafından bu şekilde övgü ve teşvik görmesine rağmen yinede tam bir tevazu sahibiydi. tam bir gönül rahatlığına sahipti.
Görüş belirten, konuşma ve davranışlarında kargaşalık görülmezdi.
“Allah risaletini nereye vereceğini daha iyi bilir.” İşte bu noktada Hz. Muhammed (s.a.a) ilahi risalet noktasında aynı ölçüdedir. Dahası onun canlı bir şekli olarak sayılır. İşte bundan dolayıdır ki Allah (c.c) İslam ümmetine konuşma, davranış ve yaşamlarıyla ilgili her şeyde O’na (s.a.a) tabi olmayı zaruri ve gerekli kılmıştır. Bundan kaçış yoktur. O’nu büyük bir örnek sayarak şöyle buyuruyor:
“Andolsun ki Resulullah sizin için güzel bir örnektir.”
“Deki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin.”
Hz. Peygamberin şahsiyeti büyüklük ve yücelik açısından öyle bir yere ulaşmıştır ki Hz. Ali (a.s)’den O’nun hakkında soru sorduklarında cevaben şöyle buyurdu: Hz. Peygamberin ahlakını nasıl anlatayım ki Allah (c.c) O’nun ahlakının yüceliğine tanıklık ederek şöyle buyurmuştur, “Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin”
Peygamberin hanımlarından birsine O’nun ahlakını sordular.
Şöyle cevap verdi: “Peygamberin ahlakı Kur’an-i Ahlak idi.”
Her neyse peygamberin ahlakının yüceliği, makam ve mertebesinin yüksekliği, nefsinin kerametli olması, akıllığı ve temizliği bisetten önce O’na ulaşan ve daha sonrada onunla beraber olan özel ilahi yardımların sonucudur.
Resul-i Ekrem bisetten önce Allah (c.c)’ın koruması altındaydı. O’nun hattında yürüyor, böylece ilahi risalete hazırlanıyordu. Herkesten daha çek Peygamber: tanıyan Hz. Ali bu ilahi yardımlara değinerek bir hadiste şöyle buyuruyor: Allah-u Teala, Hz. Muhammed (s.a.a)’in süt içme döneminden sonra meleklerinden en büyüğünü, O’na kerametler:, büyüklükler: ve dünyanın en iyi ahlak metodunu öğretmesi için görevlendirdi. Bu melek gece, gündüz onunla beraberdi.
Peygamberin mahsus olduğu bu durum o’nu diğer şahsiyetlerle tamamen farklı kıldı. Yaşam tarzı ve yüce ahlakı belirginleşti. fazilet, kemal, toplumsal makam ve mevki açısından ağızdan ağıza dolaşıyordu. Bu durum öyle bir yere ulaştı ki Cahiliyet dönemi insanları özellikle de kendi kavmi o’nu “Sadık Emin” olarak hitabedip lakap taktılar. Gerçekte bu lakap ile o’nu diğerlerinden ayırıyordu.
O seçkin insanın ahlakı Allah (c.c) iradesi ile şekillendikten sonra… O, parlak yıldızı (insan) tarihinde en büyük değişikliği yapmak üzere risalet için seçti. O’da insanın fikri ve sosyal yaşantısında bu değişikliği yapmak için tüm gücünü kullandı. Yüce İslam Peygamber (s.a.a)’in inkılabı tarihin gördüğü en güzel tecrübedir.
Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim islami yaşantının ilk pruyök türü (bireysel ve toplumsal olan da) olarak sayılmaktadır. İslam Peygamberinin yaşam tarzı Kur’ân’dan sonra ikinci sırada yer almıştır. eğer Kur’an ve Peygamberin yaşam tarzı bir gerçekten iki cilvedir denmiyorsa sebebi şudur: Peygamberin yaşam tarzını öğrenmek ve islami yaşantıyı peygamberden öğrenmek Allah (c.c)’ın dinini öğrenmek anlamındadır.
Bizde elimizden yeldiği kadar yüce İslam Peygamberinin şahsiyetinden bazı boyutları incelemeye çalışacağız. inşallah
PEYGAMBER (S.A.A)’İN ALLAH (C.C) İLE İLİŞKİSİ
Müslüman bir insanın Allah (c.c) ile olan ilişkisi yaşamının veya ihtiyaçlarının belli bir boyutuyla sınırlı kalmaz. Bilakis insan fertlerinin Allah (c.c) ile olan ilişkisi, O’nun seçtiği dinden de anlaşılacağı üzere insanın tüm nefsani arzulardan kurtulması Allah’a yönelmesi hayatının tüm aşamasında O’nu göz önüne almasıdır. Örnek olarak aşağıdakilere dikkat ediniz.
“Namaz”, “Hükümet ve yargılama”, “hayat ve ölüm” ve hatta “ölümden sonraki hayat”.
Buna göre kul ve Rabbi arasındaki gerçek ilişki şunu icab etmektedir: kul kendisi ile ilgili tüm meselelerde -ister vücuduyla ilgili olsun ister yaşantısıyla- Allah’a karşı olan kulluğuna dikkat etmeli ve sadece o’na itaat etmesinde ortaya çıkar malıdır. Şu anlamda ki, şeriat hükümlerine amel etmeli, Allah’ın emirlerini yerine getirmelidir. Değerli kitabımız Kur’ân-ı Kerim şöyle buyuruyor: “Deki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hapsi alemlerin Rabbi Allah içindir.”
Namaz, oruç hac ve… gibi büyük İslami şiarlar gerçi Allah (c.c)’a kulluk ve ibadetin bir bölümüdür ve insan yaşantısının çeşitli boyutlarını kapsamaktadır. Ama bu türden şiarlar has bir kalıba sahiptir -Onların niceliği, sayıları ve zamanları- Allah (c.c) tarafından belirlenmiştir ve hiç bir değişikliğe maruz kalmazlar.
Bunlara ilave olarak, bu şiarların tümü Allah (c.c)’a karşı kulluk, huşu ve ihlas kastı ile yapılır. Bunların başka bir hedefi yoktur. Bu durum insanların diğer işlerinin tam tersinedir. Zira onlar “mal sevgisi” ve “cinsel eğilimden” kaynaklanmaktadır. Bunlar her ümmet ve toplum arasında var olan türden meselelerdir. (İster geçmişte, ister günümüzde, ister Kur’an’ın nüzulundan önce ve ister sonra.)
İlahi şeriatın bu eğilimlerle ilgili en önemli rolü şudur:
Onları meşru ve doğru yöne yöneltir, onları temizler. Şu kasıtla ki: İnsan -bu eğilimlerle bocaladığı bir halde- Allah (c.c)’ın kulluğunu kabul eder. Elbette İslam’da kulluk şiar ve edepleri bu şekilde değildir.
Bunlar maddi ve içgüdüsel dürtülerden kaynaklanmaz. Bilakis Allah (c.c) onları uzun veya kısa olarak belirlemiş kullarına ise belli bir zaman içerisinde has bir şekilde onları yapmasını emretmiştir. İnsan kesinlikle bunları değiştirme veya yerlerinden oynatma yetkisine sahip değildir.
İşte bundan dolayı yüce İslam alimleri bu türden Şiarları “İbadet” olarak isimlendirmişlerdir. Ama İslam’ın inayet ettiği diğer faaliyetleri (evlilik, ticaret, kira ve …) muameleler olarak adlandırmışlardır.
Yukarıdaki açıklamaya göre Resul-i Ekrem (s.a.a)’in Allah ile irtibatını “kulluk şiarları” açısından (ister farzlar bölümü olsun ister nafileler) ele alarak inceliyoruz. Peygamber efendimizin yaşantısındaki diğer faaliyetleri ayrı bölümler halinde inceleyeceğiz. Bunun sebebi ise şekil ve muhtevası Allah için ihlas ile yapılan işleri, her ne kadar islami de olsa diğer hedefleri olan işlerden ayırmaktır.
Peygamber Efendimiz (s.a.a)’in Namazı
Namaz, canın rahatlığı, ruhun temizliği ve Allah ile kul arasındaki en kuvvetli ve güçlü irtibat vesilesidir. Allah (c.c) mümin kullarından sabah, akşam, güneş doğmadan önce ve batmadan önce namaz kılmalarını istemiştir. o’nun kulları da bu yüzden ne zaman namaz vakti yaklaşırsa kendi Rableri ile razu niyaz etmek için bir bekleyiş halini alırlar.
İslam dininde namaz öyle bir makama sahiptir ki hiçbir ibadet ona ulaşamaz. Namazın ikame edilmesi ve onun devamı hakkındaki vurgulamalar, onu hafife almak hususundaki azarlamalar kısacası İslam dünyasında namazın ne derece önemli olduğu hakkında o kadar ayet ve rivayet vardır ki sayılamaz. Örneğin Allah (c.c) meleklerin ve cehennemliklerin arasındaki konuşmayı anlatırken şöyle buyuruyor:
“Derler ki: Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir? Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksulu doyurmuyorduk”
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir yöresidir.”
Bir başka yerde şöyle buyuruyor:
“Namazlara ve özellikle orta namaza devam edin huşu içinde, Allah için namaza durun”
Resul-i Ekrem (s.a.a)’de bu hususta şöyle buyuruyor:
“İslam baş gibidir, namaz ise beden, Allah yolunda cihad ise hakikatın cilvelendiği yer olarak sayılır.”
Peygamber yine şöyle buyuruyor:
“Doğrusu dinin direği namazdır. Namaz, İnsan oğlunun amellerinden ilk bakılandır. Eğer namazı sahih ise diğer amellerine de bakılır. Eğer namazı sahih değilse diğer amellerine de bakılmaz.”
Başka bir yerde şöyle buyuruyor:
“Namazı hafif sayan benden değildir. Yemin olsun ki (Kevser) havuzunda bana gelemeyecektir.”
Buna göre: Namaz İslam dininde özel bir makama sahiptir. Peygamber namaza çok büyük bir önem veriyor. namaz hususunda eşsiz bir şekilde özen gösteriyordu. O’nun yaşantısı anlattıklarımızın açık bir delilidir. Örneğin aşağıdaki bölüme dikkat ediniz.
1- Hz. Hüseyin b. Ali (a.s)’dan: -İmam peygamberin namazdaki huşusunu beyan etmek istiyor- şöyle nakledilir:
“Peygamber hiç bir günah işlemediği halde Allah (c.c) korkusundan öyle bir ağlardı ki seccadesi ıslanırdı.”
Peygamberin namazdaki huşusunun yüceliği hakkında Mutarraf b. Abdullah b. Şühayr babasından şöyle naklediyor:
“Peygamberi namaz kıldığı halde hıçkırık sesleri göğsünde hapsolmuş. bir halde gördüm.”
2- Peygamberin Allah’a (c.c) olan şiddetli ilgisi konusunda Aişe’den şöyle nakledilir:
“Biz Resulullah ile beraberdik, onunla sohbet ediyorduk. Ama namaz vakti gelince öyle bir hale geliyordu ki sanki ne O bizi tanıyordu nede biz O’nu.”
3- Hz. Ali (a.s) bir hadislerinde kendi ashabına yaptığı konuşmada peygamberin namaza verdiği öneme değinerek şöyle buyurdu:
“Peygamber namaz için kendisini zahmete sokardı. Bu durum O’nu cennetle müjdelemesi ve Allah’ın “kendi ehlini namaza ve ona sabretmeye emret.” Sözünden sonraydı. O kendi ehlini namaza emreder kendisi de ona sabrederdi.”
4- Peygamberin namaza ve Allah karşısında namaz halinde kıyam etmeye çok fazla isteği vardı
“Peygamber namaz saatini beklerdi bu arada namaza olan ilgisi de git gide artardı. Namaz saati olduğunda müezzini olan Bilal’a; ezanınla bizi, neşe veren dostumuza çağır.”  derdi.
5- Peygamberin Allah (c.c)’a bağlılığı ve diğerlerini namaz yoluyla Allah’a (c.c) yönlendirmeleri. Ebuzer’den şöyle nakledilir:
“Ey Ebuzer! doğrusu Allah (c.c) gözümün aydınlığının namazda karar kıldı. Yemek nasıl aç birisi için su nasıl susuz birisi için sevimliyse namazda benim için o kadar sevimlidir. Elbette aç ve susuz, yemek yeyip su içtiklerinde doyarlar. Ama ben hiçbir zaman namazda yorulmuyorum…”
6- Peygamberin ibadeti adet edindiğinin, Allah (c.c) yöneldiğinin açık bir örneği kendisinden nakledilen bir hadistir:
“O kadar namaz kılardı ki mübarek ayakları şişerdi. Peygambere şöyle arz edildi: Neden böyle ibadet ediyorsunuz?
Sizin geçmişteki ve yelecekteki tüm günahlarınız bağışlanmıştır. Cevapta şöyle buyurdular: Şükreden bir kul olmayayım mı?!”
7- Abdullah b. Abbas, Peygamberin gece namazı hakkında şöyle söylüyor:
“Gece yarısı olduğu vakit -biraz daha erken veya geç- peygamber uykudan uyanırdı. Uyku belirtilerini kendisinden uzaklaştırırdı. Âl-i İmran suresinden on ayet okurdu. Daha sonra su kırbasının yanına gider, abdest alırdı. Güzel bir şekilde abdest alırdı. Ondan sonra namaza durur, vitir namazından sonra yatağına dönerdi. Bu durum müezzin hazır oluncaya kadar sürerdi. Ezan okunduğunda kalkar iki rekat hafif namaz kılardı. Bu namazdan sonra dışarı çıkar ve sabah namazını kılardı.”
8- İmam Bakır veya İmam Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilir:
“Peygamber gece yarısından sonra on üç rekat namaz kılardı.”
9- Ümmü Seleme’den peygamberin gece namazı hakkında sordular cevaben şöyle söyledi:
“Sizin, peygamberin namazıyla ne işiniz var? Namaz kılardı, daha sonra namaz kıldığı müddet kadar yatardı. Daha sonra aynı ölçüde namaz kılardı. O zaman namaz müddeti kadar uyurdu. Bütün bunlardan sonra sabah namazı kılardı.”
10- Peygamberin gece nafilesi ve Allah’a olan bağlılığı hakkında Hüzeyfe b. El-Yaman şöyle rivayet ediyor:
Gecenin bir bölümünü onunla namaza durdu. Hüzeyfe: Namaz vakti girdi dedi. Peygamber buyurdu: “Allah (c.c) (her şeyden) büyüktür. O “Melekut ve Ceberut”un sahibidir. O Allah’tır ki yücelik ve büyüklüğün sahibidir.” Hüzeyfe daha sonra şöyle devam ediyor: Bakara suresini okudu ve rükua vardı, (rükuunun uzunluğu kıyamının uzunluğu kadardı). Rüku halinde şöyle diyordu: Benim yüce Allah’ım temiz ve münezzehtir.
Temiz ve münezzehtir benim Rabbim. Bu sırada rükudan kalktı. Rükudan sonraki kıyam, da aynı rükusu gibiydi. Bu halde şöyle söylüyordu: Hamd Allah’a mahsustur, hamd Allah’a mahsustur. Ondan sonra secdeye gitti. Secdesi de kıyamı gibiydi. Secde halinde şöyle söylüyordu: Benim yüce Allah’ım temiz ve münezzehtir, temiz ve münezzehtir benim Rabbim. Secdeden kalktı. Peygamberin iki secde arasındaki duraklaması aynı secdesi gibiydi. O halde iken şöyle söylüyordu: İlahi! Beni bağışla. Beni bağışla ya Rabbi! ya Rabbi! Beni bağışla Bakara, Al-i İmran, Nisa ve Maide surelerini okudu.”
Buraya kadar okuduğunuz bölüm Peygamberin namaza verdiği önem ve Allah’a (c.c) karşı duyduğu huşunun sadece bir bölümüydü. Allah’ın selat ve selamı O’na ve pak Ehl-i Beytine olsun.
Hz. Peygamber Efendimizin Orucu
Mukaddes İslam dininde orucu bozan maddi şeylerden çekinmekle sınırlı değildir. Bilakis oruç her şeyden önce ruhsal bir icabdır. Hedefi ise ilahi takvayı elde etmektir. Oruç tutan kul ilahi takvaya ulaşmıştır. Bundan sonra orucun belirti ve sonuçları kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“Ey İman edenler! Oruç sizden önce gelip geçen ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.”
Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a)’den şöyle nakledilir.
“Oruçlu bir kimse Müslüman kardeşinin gıybetini (çekiştirme) yapmadığı müddetçe devamlı olarak uykuda bile olsa ibadeti halindedir.”
Hz. peygamber Allah (c.c)’ın şöyle buyurduğunu nakleder:
“Oruç benim içindir. Onun sevabını sadece ben veririm.”
Bir başka yerde işe şöyle buyuruyor:
“Oruçlu bir kimsenin uykusu ibadettir. Nefse alıp vermesinin tesbih etme sevabı vardır.”
Orucun İslam dinindeki önemine göz attığımızda, peygamberin ona, Allah (c.c)’ın rızasına ulaşmak ve O’na yaklaşmak için ona vesile olarak baktığını görüyoruz. Aşağıdaki bölüme dikkat ediniz.
1- İmam Sadık (a.s)’dan şöyle buyurduğu nakledilir:
“Resulullah (s.a.a) iftar edilmez denilene kadar oruç tutardı. Yine oruç tutulmamalıdır denildiğinde iftarını açardı. Daha sonra günaşırı oruç tutardı. Ondan sonra pazar ertesi ve perşembe günleri oruçlu iki. Üç gönü oruçlu geçirirdi. O Üç gün şunlardır; ayın ilk perşembesi ayın ortasında çarşamba günü, ayın son perşembesi.”
2- Bir rivayette şöyle nakledilir:
“Peygamber Şaban ayı ve Ramazan ayını oruçlu geçirirdi. Her ay ise üç gün oruç tutardı. O üç gün şunlardır: Her ayın ilk perşembesi, ayır ortasında çarşamba ve ayın son perşembesi…”
3- Üsame b. Zeyd şöyle söylüyor:
“Peygamber Şaban ayında oruç tuttuğu kadar hiç bir ayda oruç tutmazdı. Peygambere: Ey Allah’ın Resulü! Şaban ayında tuttuğunuz oruç kadar hiçbir ayda oruç tutmadığınızı görüyorum?! dedim. Bana cevaben şöyle buyurdu: Şaban ayı öyle bir aydır ki insanlar ondan gafildir. Recep ve Ramazan ayı arasında yer almıştır. O ayda kulların amelleri alemlerin Rabbine sunulur. Zira amellerim Allah’a sunulurken oruçlu olmayı istiyorum.”
4- Resul-i Ekrem (s.a.a) öyleydi ki:
“Ramazan ayı geldiğinde O’nun rengi değişir, fazla namaz kılar, dualarında ağlardı.”
5- İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:
“Ayın son on günü olduğunda (Ramazan ayının son on günü) kemerini sıkı bağlar, kadınlarından uzaklaşır, geceleri sabaha kadar uyanık kalır, her yönüyle ibadet ederdi.”
Bunlar ve diğer hadislerden anlaşıldığı üzere peygamber oruca oldukça fazla önem verirdir. Zira O farz orucun tutulmasına üstelik bir çok nafile oruç tutardı. Hatta bazen her günü peş peşse oruçlu olarak geçirirdi. Daha sonra ömrünün bir bölümünü ise gün aşırı oruç tutarak geçirdi. Şaban ayının tümünü ve her ayın on üç, on dört ve on beşinci günlerini oruçlu olarak geçirir. Kısacası Şaban ayını ve her ayın üç gününü oruçlu olarak bitirirdi. İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:
“Peygamber bisetin ilk zamanlarında iftar açmak reva değildir denilene dek oruç tutardı. Oruç tutmak reva değildir denildiği vakit iftarını açardı. Daha sonra bu yöntemi terk etti. Gün aşırı oruç tutardı. bu yöntemle oruç tutmak Davud Peygamberin yöntemiydi. Daha sonra geçmiş gelenekleri de bir kenara bıraktı. Sonraları ayın on üç, on dört ve on beşinci günlerini oruç tutardı. Bir müddet sonra bunu da terk etti. Günlerini oruç açısından bölmüştü. Her on yünde bir gün oruç tutardı. Şöyle ki her ayın ilk ve son perşembeleri ve ayın ortasında çarşamba günü oruç tutardı. Peygamber vefat ettiği zamana kadar bu yöntemi uyguluyordu.”
Hz. Ali (a.s)’den şöyle nakledilir:
“Peygamber Allah (c.c)’tan izinli olduğu müddetçe günlerini peş peşe oruç tutardı. Sonraları bunu terk etti ve Hz. Davud’un oruç tuttuğu gibi oruç tuttu. Yani bir günü Allah rızası için oruç tutar. bir günüde kendisi için iftar ederdi. Daha sonra bunu da terk etti. Pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmaya başladı. sonunda bunu da terk etti. Her ay üç gün oruç tutardı …”
Allah Resulünün orucu bu şekildeydi. O oruç sayesinde Allah’a (c.c) öylesine yaklaşıyordu ki Allah (c.c)’ın yakın kulların dan başka hiç kimse ona ulaşamaz.
Peygamberin Duası
İslam dininde dua canlı ve yaşayan bir tabire sahiptir. İnsanın her işinde Allah’a muhtaç olduğu şuurundan doğar.
Aynı şekilde dua insanın, Allah’ın bir kulu olduğuna ve O’na derinde bağlı olduğuna itiraftır. Bu açıdan özel bir yere sahiptir.
Açıktır ki gerçek iman böyle bir duygu olmaksızın meydana gelmez. Zira Allah (c.c)’ın uçsuz bucaksız kudretini derk etmeden meydana gelen imanın hiçbir anlamı yoktur. Dua ise insanın bu hakikata olan imanının göstergesidir. İslam dini devamlı olarak müminleri duaya önem vermeye duanın sayesinde Allah (c.c) ile olan rabıtalarını kuvvetlendirmeye ondan af ve rahmet dilemeye, O’ndan hidayet istemeğe davet etmektedir. Kısacası kendi kulluklarının huşusunu ilan etmelerini istiyor:
Allah (c.c) yüce kitabında şöyle buyuruyor:
“Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.”
bir başka yerde şöyle buyuruyor:
“Kullarım sana beni sorduğunda, (şöyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin isteğine karşılık veririm. O halde (kullarımda) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.”
Allah (c.c) yine şöyle buyuruyor. (Sayfa 48 ve 49 kitapta yer almıştır. Bundan sonraki sayfa(22), sayfa so’den başlıyor dikkat ederiz.) Sayfa 48 ve 49 buraya tercüme edilmeli (Kitapta s.48 ve 49 yoktur.
Şüphesiz Resul-i Ekrem (s.a.a) devamlı olarak Allah (c.c) ile dua veya Zikir sayesinde irtibat halindeydi. Aşağıdaki bölüm O’nun dualarından bir bölümdür.
1- Sofrada okuduğu sofra duasından bir bölüm:
“İlahi sen pak ve münezzehsin! bizler için verdiğin nimetlerin ne kadarda güzeldir! Sen temiz ve münezzehsin; bizler için bahşişlerin ne kadar fazladır! Sen temiz ve münezzehsin, afiyet hediyen bize karşı ne kadarda çoktur! İlahi! Bizlere, fakirlere, mümin erkek ve kadınlara, Müslüman erkek ve kadınlara genişlik ver.”
2- Namazın sonunda okuduğu duadan bir bölüm:
“İlahi! Benim geçmişteki, gelecekteki, açıktaki, gizlideki, kendi nefsim hakkındaki israfımı, benden daha iyi bildiğin her şeyimi, hatamı bağışla. İlahi! Sen herkesten öndesin, sen bekada herkesten sondasın (senden başka baki yoktur. müt.) Senden başka ma’bud yoktur. Seni ilm-i gaybına ve bütün varlıkları yarattığın kudretine yemin verdiriyorum ki hayatı bana hayır ve sâlâh bildiğin müddetçe beni yaşat. Ölümü benim için hayır ve sâlâh bildiğin zaman beni öldür. İlahi! Ben senden korkmayı ve seni açıkta gizlide istiyorum. Öfke ve sevinçli halde hakka taraf olmayı istiyorum. fakirlik ve zenginlik hallerinde orta yolu istiyorum. Senden, son bulmayacak bir nimeti istiyorum. Senden öyle bir göz aydınlığı istiyorum ki hiçbir zaman gözlerimden kaybolmasın. Senden saptırıcı sınavlar olmadan kaza ve kaderde rizayet, hayattan sonraki ölüm bereketi, ölümden sonra güzel bir hayat… hakkı görmeye istek istiyorum.”
İlahi! ben rüşd, gelişme, sabır ve bu yolda direnme gücü istiyorum. Yine senden nimetinin şükrünü, afiyetinin güzelliğini ve hakkını ifa edebilmemi istiyorum.
Ey Allah’ım! Senden iyi bir batin, kusursuz ve doğru sözlü bir dil istiyorum. Ey Allah’ım! Senden bildiğin her şey için bağışlanma istiyorum. Senden, kabul ettiğinin en iyisini diliyorum. Mahlukların şerrinden sana sığınırım. doğrusu sen her şeye vakıfsın, biz cahiliz. Mukaddes zatın elbette gizli sırları bilir.”
Peygamberin sabah namazından sonra okuduğu duanın bir bölümü Hz. Ali’den (a.s) şöyle naklediliyor:
“Peygamber öyle idi ki sabah namazından önce iki rekat namaz kıldıktan sonra sağ tarafı üzerine uzanır, sağ elini alt taraftan sağ yanağına bırakarak şöyle buyuruyordu: Ben Allah’ın sıkı ipine sarıldım. Öyle bir ip ki kırılmaz. Ben Allah’ın ipine asıldım. Arabın ve Acemin el ele vermesinden, insü cinin şerrinden Allah’a sığınırım. Allah’a (c.c) tevekkül ettim ve ihtiyacımı O’ndan istedim. Allah (c.c) bana yeter. O çok iyi bir yardımcıdır. Allah’ın yüce zatı tarafından başka hiçbir değişiklik ve kudret yoktur.”
3- 15 şabanda okuduğu duadan bir bölüm
“İlahi! Kendi korkundan nasibimiz kadar ver ki biz ve günah arasında perde olsun. bizleri senin rızana ulaştıracak kadar itaat ver. Bize öyle bir ölçüde yakin ver ki bize dünya üzüntüleri kolay yelsin.
İlahi! Yaşadığımız müddetçe bizlere göz, kulak ve gücümüzden yararlanmayı nasip et. Bu yararlanmayı da birlere varis karar kıl.
Bize sitem edenlere öfke ve hışmımızı indir. Düşmanlarımız karşısında bizlere yardım et. Din işimizde bizleri kederlendirme. Dünyayı istememizi çalılaşmamızın son aşaması olarak karar kılma. Bilgimizi sadece bu dünya ilimleri ile sınırlı yapma. Bize karşı rahim ve şefkati olmayanı bize emir yapma. ey merhametlilerin en merhametlisi.”
4- Bir sıkıntı veya üzüntü ile karşılaşınca ellerini kaldırır ve şöyle dua ederdi.
“Ey her kesin sığındığı ve dayandığı ama kendisinin dayanmadığı ve sığınmadığı! Ey muhtaçların sığınağı! Ey her kesin zahiresi ama zahire si olmayan! ey şahitsizlerin şahidi! Ey kimsesizlerin imdadına yetişen! Ey af ve bağışlamada ümitler sonsuz olan! ey zayıfların yardımcısı! Ey boğulanları kurtaran! Ey helakete düşenleri kurtaran! Ey iyi ve iyiliklerin sahibi! Ey güzelin, güzelliğin sahibi ve güzeli yaratan! ey nimet ve bahşiş sahibi! Ey fazilet ve büyüklüğün sahibi! Gece karanlığının secde ettiği sendin. Gündüzün aydınlığı, ayın parlaklığı, güneşin ışıldaması, su ve ağaç seslerinin senin yüceliğin karşısında secdeye kapanmışlardır. Ya Allah, Ya Allah, Ya Allah! Sendin, sen teksin hiç bir ortağın yoktur.” (daha sonra kendi ihtiyacını isterdi.)
5- Akşam olunca aşağıdaki duayı okurdu.
“Geceye girdik. Gece, Allah’a ait olan varlık alemini kapsadı. Hamd Allah’a mahsustur. Allah’tan başka hiç bir ma’bud tasavvur edilemez. bir ve yegânedir, şerik ve ortağı yoktur. Varlık alemi, hamd, senâ ve övgü zat-i mukaddesine mahsustur. O ki her işe kadirdir.
İlahi! Senden bu gecenin ve ondan sonrakinin iyiliğini diliyorum. Bu gece ve ondan sonrakine bağlı olan her şerden sana sığınırım.
İlahi! Her türlü tembellik, çirkinlik, gurur ve bencillik ten sana sığınıyorum Sabah olunca aynı şekilde dua ederdi. şu farkla ki “gece” kelimesi yerine “sabah” kelimesini söylerdi.
Yani: Sabahladık. Allah’ın varlık alemini sabah kapsadı.”
6- Peygamber (s.a.a)’in güneş batarken okuduğu dua.
Bu konuda İmam Bakır (a.s) şöyle buyuruyor: Güneş kızarıp da dağa oturunca peygamberin mübarek gözleri dolu dolu olurdu. Daha sonra şöyle buyururdu:
“İlahi! Azarlanmış zulüm sıfatı benim vücudumda geceye girdi. Ama senin bağışlamana sığınmıştır. Benim günahlarım gece vadisine girdi. Ama senin bağışlamana sığınmıştır. Benim korkum gündüzü gece yaptı. Ama senin güvenine sığınmıştır. Zaaf ve kudretsizliğim gece karanlığında uyudu. Ama senin güç ve kudretine sığınmıştır. Benim nazik ve fenaya mahkum yüzüm gece karanlığına gömülmüştür. Ama senin baki olan çehrene sığınmıştır. Bana afiyet elbisesini giydir. Kendi rahmet civarında bana yer ver. Keramet tacını başıma koy. Beni kendi yarattıklarının şerrinden koru. Ey eşsiz, benzersiz ma’bud. Ey ki rahmetin toprak aleminde her şeyi kaplamıştır. Hiç bir had ve sınır tanımaz. diğer dünyada ise sadece müminleri kapsar.”
7- İmam Sadık (a.s) bir hadisinde şöyle buyuruyor:
Resulullah Ümmü Seleme’nin gününde onun evindeydi. Gece bir ara Ümmü Seleme uyandı peygamber yatakta yoktu. Diğer kadınlar gibi kötü şeyler düşünmeye başladı. Yataktan çıkıp evde O’nu aramaya koyuldu. Biraz sonra O’nu buldu. Peygamber odanın bir köşesinde durmuştu. Ellerini gök yüzüne kaldırmış, ağlayarak şöyle söylüyordu.
“İlahi bana öyle iyilikler verdin ki hiç bir zaman onları benden alma.
İlahi! Hiç bir zaman düşman ve kıskancı benden razı etme.
İlahi! Beni kurtardığın şerre hiç bir zaman geri döndürme.
İlahi! Beni hiç bir zaman bir an bile olsa kendi halime terk etme.”
Ümmü Seleme bu manzarayı görünce ağlamaya, sesi yüksel meye başladı. Sonuçta O’nun ağlaması peygamberi kendisine getirdi. On’a: Ümmü Seleme neden ağlıyorsun? dedi.
Ümmü Seleme: Ey Allah Resulü! Annem babam sana feda olsun! … Neden ağlamayayım? Ben, senin Allah (c.c) yanındaki makamını biliyorum. O ki senin geçmişteki ve gelecekteki günahlarını bağışlamıştır. Bütün bunlara rağmen ondan: Düşmanı senden razı etmemesini istiyorsun! Seni kurtardığı şerre döndür memesini mi istiyorsun? Sana bağışladığı iyilikleri senden ayırmasın mı? Seni bir an bile kendi haline bırakmasın mı?!
Peygamber cevaben şöyle buyurdu: Ey Ümmü Seleme! Nasıl emin olabilirim ki. Allah bir an Hz. Yunus’u kendi başına bıraktı bütün o şeyler basına geldi!
Hz. Peygamberin zikri: Bu konuda şöyle söylenmelidir; mübarek dudakları devamlı olarak zikir halindeydi, O devamlı olarak ya zikir halinde, ya tesbih halinde, ya tesbih halinde, ya şükür halinde yada istiğfar halinde görülürdü.
Rivayet edildiğine göre Resulullah aşağıdaki zikri çok okurdu: “İlahi! Pak ve münezzehsin. Hamd sana mahsustur. İlahi! Beni bağışla. Doğrusu sen merhametli bağışlayıcısın.”
Ve yine şöyle buyuruyordu:
“Ben bir günde yetmiş defa Allah’tan bağışlanma istiyor ve tövbe ediyorum.”
İmam Rıza (a.s)’dan şöyle nakledilir:
“Allah Resulü, her toplantıdan kalkmadan önce (toplantı çok kısa dahi olsaydı) yirmi beş defa Allah’tan bağışlanma dilerdi.”
Yine şöyle nakledilir.
“Peygamber her sabah seksen defa “esteğfirullah” ve yetmiş defa “Etubu ilellah” derdi.”
İmam Sadık (a.s)’tan şöyle naklediliyor:
Peygamber günahı olmamasına rağmen günde yetmiş defa istiğfar ederdi. O: Etubu ilallah derdi.”
Peygamber şöyle buyuruyordu: Şüphesiz kalpler aynen demir ve bakır gibi pas tutar. Kalib istiğfar ile zımbalayıp, cilalayınız.
Devamlı olarak istiğfar ile meşgul olan peygamber, devamlı olarak Allah’a (c.c) şükrederdi.
Hz. Ali’den şöyle rivayet edilir.
Resul-i Ekrem (s.a.a) sevimli bir şey gördüğünde şöyle derdi. Hamd, kendi nimetleriyle iyiliklere kemâl bağışlayan Allah’a mahsustur.
İmam sadık (a.s) şöyle buyurur:
Peygamber neşe verici bir işle karşılaşınca şöyle derdi: Bu nimetten dolayı Allah’a hamd olsun. Kederlendirici bir şeyle karşılaşınca da: Her haluklârda Allah’a hamd olsun derdi.  Yine İmam Sadık (a.s)’tan şöyle nakledilir:
Allah Resulü bir günde üç yüz altmış defa şöyle derdi:
Her haluklârda Allah’a çok şükürler olsun.
İmam Sadık (a.s) bir başka hasiste şöyle buyuruyor:
Peygamber her uyandığında Allah (c.c)’ın karşısında toprağa kapanır secde ederdi.
Peygamber devamlı olarak şöyle buyuruyordu.
İlahi! Senden, bu günün, hidayetini, nurunu, bereketini, temizliğini ve güzelliğini diliyorum. İlahi! Senden bu günün hayır ve güzelliğini, bu gündeki şeylerin hayır ve güzelliğini istiyorum. Bu günün şerrinden ve bu gündeki şeylerin şerrinden sana sığınırım.
Bunlar peygamberin dua ve zikirlerinden bir bölümdün.
Peygamber ve Hac
Hac, Allah’ın mümin ve kudreti olan kullarına farz kıldığı esaslı bir islami şiardır. Bu farz ibadette Müslümanlar cisim, ruh, akıl ve gönül ile emin diyara giderler. Arafat’ta  kalır, Kabe’yi tavaf ederler, Allah Kabe’yi toplantı yeri ve bir yer olarak karar kılmıştır. Aynı şekilde Orayı dili sınır ve renk farklılıklarına rağmen tevhid safının İslam Ümmeti tarafından teşkil edilmesi için merkez olarak seçmiştir.
28. SAYFANIN DEVAMIDIR. ORAYA YAZILMALI (sayfa 29 DAN ÖNCE YER ALMALI)
Haccın bireysel özellikleri hakkında şöyle söylemek gerekir:
Hac Müslüman birisi için geniş bir ruhi feza açar ki onu ilahi takva ile doldurur. Ona öyle bir azim ve irade bağışlar ki devamlı olarak huşu ile Allah’a (c.c) itaat eder. Aynı şekilde vücudunda din gayreti ateşini tutuşturarak ilahi emirlerin sınırlarına riayet etmeye zorlar.
İslam aleminde haccın sahip olduğu bu büyük öneme bakıldığında islami kaynaklar mümin şahısları onu yerine getirmeleri için teşvik ettiği görülür. Hacca gitmeye kudreti olanları, hacca gitmeleri hususunda uyarır. Aynı şekilde haccın felsefesini ve insan yaşantısındaki olumlu rolünü açıklar.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde, kendilerine ait bir takım yararları yakinen görmeleri, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde. Allah’ın ismini anmaları (kurban kesmeleri için) sana (Kâbe’ye) gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yeyin hem de yoksula, fakire yedirin.”
Yine Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkındır. Kim inkar ederse bilmelidir ki Allah bütün alemlerden müstağnidir.”
Bu konuda peygamber şöyle buyuruyor:
“Kim dünya ve ahireti isterse bu eve (Kâbe) yönelsin.”
Peygamber yine şöyle buyuruyor:
“Haccın sevabı cennettir. Ümre ise her günahın keffaresidir.”
Yine şöyle buyuruyor:
“Kim haccederde küfretmeyi ve kötü işler yapmayı terk ederse aynen annesinden ilk doğduğu gün gibi olur, (tüm günahları bağışlanır)”
Peygamber bir başka hadiste şöyle buyuruyor:
“Bir Ümre diğer Ümre’ye kadar keffaredir. Kabul edilmiş bir haccın sevabı cennetten başka bir şey değildir.”
Mekke müşrikleri Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a)’in hicretinden sonra O’nun Kâbe’yi ziyaret etmesine engel oluyorlardı. Hicretin sekizinci yılında imzalanan Hüdeybiye antlaşması ile bu engelleme O’ndan ve diğer Müslümanlardan kaldırıldı. Bu nedenle Hac amellerini yerine getirmek için öncülük etti. Bu engelin kaldırılmasında sonra dört yıl yaşayan peygamber dört ümre yapmış bir defada hacca gitmiştir. Bu hac “Veda haccı”  adıyla meşhurdur.
Peygamberin ömrünün kısa olmasına ilave olarak İslam devletinin fikirsel ve toplumsal önderliği de O’nun vaktini alıyordu
Peygamberin haccetmesi hususunda (hicretten önce) İbn-i Esir “El-Kamil” adlı eserinde peygamberin her yıl haccettiğini yazmaktadır. İbn-i Cevzi “El-Vefa” adlı kitabında İbn-i Esir’in dediğine benzer bir şey naklederek şöyle söylüyor: Allah Resulü hicretten önce bir çok hac yaptı. Ama hicretten sonra sadece bir hac yaptı ki veda haccı diye bilinir.
İbn-i Cevzi’nin ibaresinden anlaşıldığı kadarıyla o Ümreleri saymamış sadece haccı zikretmekle yetinmiştir. Bu rivayetlerin Kays b. İbrahim’in rivayeti ile çelişen hiçbir yönü yoktur.
Kıyas b. İbrahim İmam Sadık (a.s) dan şöyle naklediyor:
“Peygamber Medine’ye adım attıktan sonra sadece bir defa hacca gitti. Ama kendi kavmi ile (hicretten önce) bir kaç defa haccetmişti.”
Hadis kitaplarında peygamberin haccının sayılarını belirten rivayetler vardır. Örneğin Ömer b. Yezid’in rivayeti. Ömer b. Yezid söyle diyor: İmam Sadık (a.s)’a arz ettim ki:
“Acaba peygamber Veda haccından başka hac yaptı mı? İmam şöyle buyurdu: Evet yirmi defa hacca gitti.”
Aynı rakamı vurgulayan başka bir rivayet yine vardır.  İşte bütün bunlardan Peygamber efendimizin saadet verici bu farza ne kadar ilgi gösterdiği ortaya çıkmaktadır. Hac esnasında Allah’ın izzetini itiraf etmektedir. O’nun yüceliği karşısında başını eğiyor ve O mukaddes zatın hakkını yerine getiriyor Genel olarak her itaatte, ibadette be davranışta Allah’ı göz önüne alıyor. İşte bu özellik, O’nu muttakilerin önderi ve Müminlerin kılavuzu yaptı
Resul-i Ekrem ve Kur’an-ı Kerim
Kur’an-ı Kerim Allah’ın kitabıdır, Öyle bir kitap ki insanları küfür ve cehalet karanlıklarından, ilim, takva ve iman nuruna götürmek için Allah’ın kulu ve peygamberine nazil olmuştur. Kur’an-ı Kerim- ayetlerden de anlaşıldığı gibi- halkı hidayet etme, hakikat, adalet, hayır ve güzelliğe sevk etme görevini üstlenmiştir.
…Kim hidayeti Kur’an’dan başka bir yerde ararsa Allah (c.c) onu saptırır. Zira Kur’an Allah’ın sağlam ipidir. O sağlam ve hikmetli bir zikirdir. Kur’an-ı Kerim doğru bir yol ve Sırat-ı Müstakimdir. O öyle bir gerçektir ki heva ve hevesin onda yolu yoktur, O’nu siyahlatamaz. Diller ve lehçeler ondan yanlışlığa düşmez. Alimler O’ndan doymazlar. Zamanın geçmesi o’nu eksiltmez. Onun acaiblikleri son bulmaz.
Kur’an-ı Kerim’in sahip olduğu makam ve mevkiye, O’nun Müslüman için -hatta her insan için- gerekliliğine bakılırsa İslam, Kur’an-ı Kerim’in önemini, ona sarılmayı, ayetlerinde düşünmeyi O’nun hedef ve maksatlarını bulmayı ve aynı şekilde mefhumunu bireysel yaşantıda hayata geçirmeyi vurgulamaktadır.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir; iyi davranışta bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükafat olduğunu müjdeler.”
Yine şöyle buyuruyor:
“…Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan, aydınlığa, yani her şeye galip, övgüye layık olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.”
“Bu (Kur’an) bütün insanlığa bir açıklamadır; takva sahipleri için de bir hidayet ve bir öğüttür.”
Resul-i Ekrem şöyle buyuruyor:
“Kim Kur’an-ı Kerim’i okur da daha sonra ondan üstün birisinin getirdiğini düşünürse, şüphesiz Allah (c.c)’ın yücelik ve büyüklükle yad ettiği şeyi küçük saymıştır.”
Yine şöyle buyuruyor:
“Sizin en hayırlınız, Kur’an-ı Kerimi öğrenen ve diğerlerine öğreteninizdir.”
“Kalpler aynı demir gibi paslanıp siyahlaşır. Onu temizleyen şey nedir Ya Resulullah? diye sordular. Peygamber şöyle buyurdu:
Kur’an okumak ve ölümü hatırlamak.”
Bir başka yerde ise şöyle buyuruyor:
“Kur’an’dan bir harf okuyan bir sevap alır ve o sevap on beraberidir. Elbette “Elem” bir harftir demiyorum. “E” harftir. “le” harftir, “m” harftir.”
Buna göre gerçekten de Kur’an İslam aleminde has bir mevkiye sahiptir. Peygamberde Ona çok büyük önem veriyordu. Onun okunması ve diğerlerine öğretilmesi hususunda çok fazla ısrar ederdi.
O’nun Kur’an okumasından kastı Allah’a daha yakın olmak, bu aziz kitaba önem vermede Müminlerin önderi olmaktı. Kur’an okumanın kendisi -hiç bir kasıt ve netice olmaksızın- ibadet olarak sayılmaktadır. Konumuz esnasında geçen ayet ve hadislerden de anlaşılacağı üzere çok önemli ve değerli bir ibadettir.
Şimdi Hz. Peygamberin Kur’an’ın okunmasına verdiği çok büyük önemi anlatan bazı rivayetlere değiniyoruz.
1- Peygamber yatmadan önce “Müsebbehat”ı okurdu. Daha sonra şöyle buyururdu: Bu surelerde öyle bir ayet vardır ki bin ayetten daha faziletlidir.
“Müsebbehatın” ne olduğunu sordular. Cevaben şöyle buyurdu: “Hadid, Haşr, Saf, Cuma ve Teğabün” sureleridir.
2- Ümmü Hani’den şöyle nakledilir:
“Geceleyin kendi yatağımda yer almıştım. Bu arada peygamberin Kur’an okuduğunu duyuyordum.
3- Hz. Ali’den (a.s) şöyle nakledilir.
Peygamberi cenabet harç hiç bir şey Kur’an okumaktan alı koymazdı.  Bu her zaman Kur’an okuduğunu bildirmektedir.
4- Ümmü Seleme’den peygamberin namazı ve Kur’an okuması hakkında soru sordular. Ümmü Seleme şöyle dedi.
“Sizin peygamberin namazıyla ne işiniz var? Namaz kılardı daha sonra namaz kıldığı müddet kadar yatardı. Daha sonra aynı ölçüde namaz kılardı. Tekrar o namaz müddeti kadar uyurdu. Böylece geceyi sabahlardı. Güzel sesi ile Kur’an okur. O’nun Kur’an okuması yavaş ve tefsir ile beraberdir.
5- İbn-i Mesud bir hadis esnasında Peygamberin Kur’an ile olan derin ilişkisine değinerek şöyle söylüyor.
“Peygamber bana hitaben: Benim için Kur’an oku diye buyurdu. Ben: Ya Resulullah! Ben mi sizin için Kur’an okuyayım? Kur’an size nazil olmuştur?! dedim.
Resulullah şöyle buyurdu. Kur’an-ı başkasından dinlemeyi seviyorum.
Ben Nisa suresini okumaya başladım. “Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit olarak gösterdiğimiz zaman halleri nice olacak!”  ayetine gelince şöyle buyurdu.
Şimdilik bu kadar yeter. Yüzüne şöyle bir baktığımda O’nun gözlerinin dolduğunu gördüm.”
Yine Kur’an’ın peygamberde nasıl derin bir etki bıraktığı hususunda şöyle nakledilir: Peygamber buyurdu:
Kur’an okunduğunda neden ihtiyarlamadığıma şaşırıyorum
6- Ümmü Seleme’den şöyle nakledilir:
Peygamber Kur’an-ı çok yavaş okurdu.
7- Enes b. Malik de Peygamberin çok fazla Kur’an okuduğu hakkında şöyle naklediyor.
Peygamber hastalanmıştı. O’na: Ya Resulullah hastalığınız şiddetlendi. Onun eseri yüzünüzde belirginleşti dediler.
Peygamber cevaben şöyle buyururdu: Gördüğünüz bu belirtiler okuduğumu yedi uzun surenin eseridir.
Peygamberin Kur’an hususundaki adeti bu şekildeydi.
Hatta hasta olduğu zaman bile bunu terk etmezdi.
Bekr b. Hilal’dan şöyle nakledilir:
Ömer b. Hattab peygamberin yanına gitti. O’nun ateşi vardı. O’na şöyle arz etti: Ya Resulullah! Ne kadarda hastasınız?
Peygamber cevaben şöyle buyurdu:
Hastalığım ve ateşim, içinde yedi uzun surenin de  bulunduğu otuz sureyi okumamdan alı koymadı.
Hattab’ın oğlu: Ya Resulullah! Geçmişteki ve gelecekteki günahlarınız bağışlanmasına rağmen bu şekilde mi uğraşıyorsunuz? dedi. Peygamber şöyle buyurdu:
Ya Ömer! Allah’ın şükreden kulu olmayayım mı?
8- Peygamberin hatim indirme süresi, çok fazla Kur’an okumasından çıkarılabilir. -Zira önceki rivayetler buna işaret etmişti.- Peygamberin hanımı Aişe’nin bu konudaki tahmini şöyledir. Allah Resulü üç gece gündüzden az bir müddet içerisinde hatim indirirdi.
Bir rivayete göre peygamber şöyle buyurmuştur.
Kim Kur’an-ı üç gece-gündüzden az bir müddette hatmedemezse onu derk etmeye kadir olamaz.
Bu yüzden kendi ashabını Kur’an-ı tefekkür ve düşüne, düşüne okumaya davet ediyordu. Okumuş olmak için Kur’an okumayı reddediyordu. O’nun yaranları da Kur’an-ı daha iyi anlamak için bir ayda yada ondan biraz az bir müddet içerisinde hatim indirirlerdi.
İmam Sadık (a.s) bu konuyu öğrencisi Ebu Besir’e hatırlatarak şöyle buyurdu:
Peygamberin yarenleri Kur’an-ı bir ayda veya ondan daha az bir zaman içerisinde hatmederlerdi. Şüphesiz Kur’an-ı hızlı ve sürat ile okumak reva değildir.
Peygamberin Yakîni ve Allah’a Tevekkülü
Allah’a imanın özelliklerinden birisi de yaptığı işi ona bırakmak hayatı boyunca O’na güvenmek, her durumda Ondan yardım istemektir. Yine şu gerçeğe inanmak gerekir ki Hazreti Hakk varlık alemini yaratandır. İrade ettiği her şeye kadirdir. Bahşiş, men etme, rızık verme, mahrum etme, zafer, yenilgi, ilerleme, gerileme bunların tümüne kadir oluğuna inanmak imanın mümin birisinin kalbinde yer aldığını gösterir.
Allah’a tevekkül etmek mümin bir insanın ömrü boyunca yararlandığı azığıdır. sıkıntılar ve zorluklar anında, ona rahatlık verir. Onları hayatın zorluklarıyla bocalamaktan kurtarır. İnsanın ruhunu zorluklar karşısında izzet, rahatlık ve direnişle doldurarak onlara galip gelmesini sağlar.
Kur’an da ve peygamberin sünnetinde bir çok ayet ve rivayetler vardır ki tevekkül edenleri övmekte ve müminleri bu sıfatı kazanmaya teşvik etmektedir.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başka bize asla erişemez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.
müminler ancak, Allah anıldığı zaman imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.
Kim Allah’a tevekkül ederse o, ona yeter, Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.
Eğer müminler iseniz ancak Allah’a tevekkül edin.
Peygamber şöyle buyurdu:
Kim Allah’tan başkasıyla olan ilişkisini keserse, Allah ona yeter. Ona hiç ummadığı bir yerden rızık verir. Kim dünya ile ilişkisini sıkılaştırırsa Allah onu dünyaya bırakır.
Kim insanların en zengini olmak istiyorsa Allah’ın yanında olan şeye kendi yanında olan şeyden daha fazla güvenmelidir.
Eğer siz gerçekten Allah’a tevekkül ederseniz, size de kuşlar gibi rızıklar ulaşır. Kuşlar sabahlar aç olarak kalkarlar. Ama akşamları doymuş ve tok olurlar.
Eğer Peygamberin hayatını inceleyecek olursak O’nun hayatının her döneminde Allah’a tevekkül ettiğini görürüz. Peygamberin, Allah’ın yanında olan şeye güveni, peygamberin yaşantısının her anını dolduran bir gerçektir. Bu öylesine bir inceliktir ki tasavvur bile edilemez. Peygamberin hayatından bu konudaki küçük bir bölümüne dikkat ediniz:
Abdullah b. Abbas peygamberin şöyle buyurduğunu nakleder:
İlahi! Sana teslim oldum. Sana sığındım. Sana tevekkül ettim. Senin tarafına döndüm. Senin için savaştım. İlahi! Senden başka ilah yoktur. Sen ölmeyen bir canlısın. Ama insü cin ölümü tadacaktır.
Cabir b. Abdullah’tan rivayet edilir ki şöyle söyledi:
Resulullah ile beraber “Zat’ul Rika” denilen bir yerdeydik Peygamberi bir ağaç gölgesinde bıraktım. Bir anda müşriklerden birisi O’nun baş ucunda belirdi. Peygamberin kılıcı ağaca asılı idi. Müşrik kılıcını çekerek peygambere hitaben: Benden korkuyor musun? dedi. Peygamber: Hayır, dedi Müşrik: Kim senin imdadına yetişecek? dedi
Peygamber şöyle buyurdu: Allah.
Müşrik Allah kelimesini duyunca kılıç elinden düştü. Peygamber onun kılıcını alarak: Kim senin imdadına yetişecek? diye buyurdu.
Müşrik: Bana kıyma, dedi
Peygamber: Allah’ın birliğine ve benim peygamberliğime şahadet veriyor musun? dedi.
Müşkir: Hayır, ama seninle bir daha savaşmayacağıma seninle savaşanlarla beraber olmayacağıma söz veriyorum.
Bundan sonra peygamber onu serbest bıraktı. Müşrik kendi dostlarının yanına giderek. Şu anda dünyanın en iyi insanının yanından geliyorum dedi.
Ümmü Seleme’den şöyle nakledilir:
Peygamber evden çıkarken şöyle buyururdu:
“Bismillah. Allah’a tevekkül ettim. İlah! Sapmamdan veya birisini saptırmaktan, hata yapmaktan veya birisini hataya sürüklemekten, mazlum olmaktan veya birisine zulmetmekten, birisinin cahilliğine sebep olmaktan veya birisinin beni cahilliğe sevk etmesinden, bunların tümünden sana sığınırım.
Peygamber ve Nafile Sadakalar
İslam ümmetinin yaşantısında olumlu bir etki bırakan İslami ibadetlerden birisi de nafile sadakalardır. Nafile sadakalar ümmet bireylerin sosyal ihtiyaçlarını temin etmede önemli bir rol ifa etmekte olduğundan, kardeşlik ruhunu, dostluk ve sevgiyi ilerlettiğinden, imanlı şahısları diğerlerine karşı olan görevlerini hatırlatması açısından büyük bir öneme sahiptir. Bunlara ilave olarak nafile sadaka veren şahısın kendisi üzerinde bir takım etkiler bırakmaktadır. Örneğin onu Allah’a yaklaştırır, Allah’a ibadetin ve O’nun emirlerine uymanın lezzetini tadar.
Kur’an-ı Kerim müminleri sadaka vermeye davet ederek şöyle buyuruyor: Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki, her başakta yüz dane vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah’ın lütfü geniştir. O her şeyi bilir.
Bir başka yerde şöyle buyuruyor:
Kim Allah’a güzel bir ödünç verecek olursa, Allah da ona karşı kat kat verir ve ayrıca onun çok değerli bir mükafatı da vardır.
Kur’an-ı Kerim rıza ve istek ile Allah yolunda infak ve bağışta bulunmayı bu şekilde belirtmektedir. Bazen onun Allah yanındaki gerçek gelişiminden bahseder ki bağışta bulunmayı Allah’a borç verme olarak anlatmakta, Allah (c.c) onu kulunun son derece ihtiyacı olduğu bir durumda bir kaç katı olarak geri vereceğini söylemektedir. Zira Allah’ın o borcu geri ödeyeceği yer diğer dünyadır, ki onun vasfını şöyle okuyoruz:
O gün, ne mal fayda verir nede evlat. Ancak Allah’a kalb-i Selim ile gelenler (o günde fayda bulur). Şuara/88-89
Peygamber sadaka, onun gerekliliği ve her iki taraf için de (hem veren hem alan) önemine değinerek şöyle buyuruyor:
“Bir hurma tanesi bile olsa sadaka verin zira bir açı doyurur. Suyun azgın ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günah ateşini söndürür.
Bir başka yerde şöyle buyuruyor:
“Allah iyi bir sadaka veren bir kulun geride bıraktığı servetinin başına ona layık varisler geçirir.”
Kim o günkü uğursuzlukların Allah tarafından kaldırılmasını istiyorsa o gününe sadaka ile başlasın.
Hz. Peygamber Hz. Ali’ye (a.s) yaptığı vasiyetlerinin bir bölümünde şöyle buyuruyor.
“Sadaka hakkında elinden geleni yap. Öyle bir yere kadar ki israf ettiğini zannet ama kesinlikle israf etmemişsindir.”
Bu nedenledir ki peygamber bu tür ibadette öncülük ederdi. Öyleki diğer ibadet, hayırlar ve Allah’a (c.c) yaklaşma vesilelerinden de aynı özelliğe sahipti.
1- İmam Sadık’tan şöyle nakledilir:
Peygamber kendisinden bir şey isteyeni kesinlikle boş geri çevirmezdi. Eğer fakire verecek bir şeyi olursa verir eğer olmazsa Allah versin derdi.
2- Cabir b. Abdullah’tan şöyle nakledilir: Peygamberden bir şey istenildiğinde olumsuz bir cevap veya “hayır” diye bir cevap duyulmamıştır.
3- Hz. Ali (a.s) Peygamber efendimizin huylarını anlatan bir hadisinde şöyle buyuruyor: Peygamberden bir şey istenince kesinlikle reddetmezdi. Fakirin ihtiyacını mutlaka giderirdi, eğer olmazsa münasip bir sözle uğurlardı.
4- Resul-i Ekrem şöyle buyuruyor:
Merkebe, gerekli olan şeyler olmadan binmeyi, kullarla hasır üzerinde yemek yemeyi ve kendi elimle fakire bağışlamayı hiçbir zaman terk etmedim.  (Bu hadis, peygambere tabi olanlara tevazu ve alçak gönüllülük dersi vermektedir.
5- Cabir b. Abdullah şöyle naklediyor:
Birisi Peygamberin yanına gelerek bir şey istedi, peygamber verdi. Daha sonra başka birisi gelerek bir şey istedi. Peygamber bu ihtiyacını gidereceğine dair söz verdi. Bu arada Ömer b. Hattab yerinden kalkarak şöyle söyledi: Ey Allah Resulü! Senden bir şey istendi verdin! Bir daha bir şey istendi yine verdin! Aynı şekilde senden istenildi, sen de söz verdin! Bir defa daha bir şey istenildi yine söz verdin!? Peygamber Ömer’in bu davranışından rahatsız olmuştu. Daha sonra Abdullah b. Hüzafe ayağa kalkarak şöyle arz etti: Ey Allah’ın Resulü! Bağışta ve bahşişte bulun. Hükümranlık açısından hiçbir korkun olmasın. Peygamber şöyle buyurdu:
Ben bağış ve bahşişte bulunmakla emrolundum.
Peygamberin hayatından, geçen bu bölümlerde Peygamberin Allah (c.c) ile olan rabıtasının derinliği açıklık kazanmış oldu.
Kur’an-ı Kerim kesinlikle şair sözü değildir.
Acaba İslam toprakları böyle perakende ve parça parça mı kalacaktır? Acaba müstekbir güçlerin kırbaçları, sevimli ümmetimizin bedenine böyle inip kalkacak mı?
Ümmet yardım istiyor, acaba Arap kahramanları ona cevap verecekler mi?!
Ey! Ey! Siz dininizi unuttunuz! Acaba “milliyetçilik” ile antlaşma mı imzaladınız?
İKİNCİ BÖLÜM: Resul-ü Ekrem (s.a.a)’in şahsiyetinin toplumsal boyutu.
Eğer ahlak genel anlamıyla insanın tüm davranışlarını kapsayacak olursa -giriş bölümünde değinmiştik- bu bölümde Resul-i Ekremin şahsiyetinden, birinci bölümde O’nun Allah ile rabıtasını inceledikten sonra, toplumsal boyutunu inceleyeceğiz. Bu bölümde geçecek konular şunlardır.
A- Resul-i Ekrem (s.a.a)’in Ümmet ile İlişkisi.
Maksadımıza ulaşmak için peygamberin ümmet ile davranış şekline ve onlarla ilişkisine değinmek zorundayız.
İmam Hüseyin (a.s)’den şöyle nakledilir.
Babamdan, peygamberin işlere giriş şeklini ve davranışlarının olumlu yönlerini sordum. Babam şöyle buyurdu: O, her şeyde müdahale etme ve tasarruf etme hakkına sahipti. Buna rağmen eve gittiğinde kendi imkanatını üç kısma bölerdi. Zamanının bir bölümünü Allah’a mahsus kılardı. Zamanının bir bölümünü ise kendi ailesine ayırırdı. Geriye kalan üçüncü bölümünü de kendisine ayırırdı. Kendisine ait bölümü, halk ile kendi arasında bölüştürürdü. Halka ayırdığı bölümde özel şahısları seçerdi. Onların hakkını ifa etmede kesinlikle kusur etmezdi. Ümmetin hakkında ise fazilet, kemâl ve metanet sahiplerine öncelik tanırdı. Onların hakkını dini faziletlerine göre ayarlardı. Onların bazılarının ihtiyacı vardı. Bir, iki veya daha fazla ihtiyaçlar. Peygamber onların ihtiyaçlarını gidermekle meşguldü, onları faydalı ve karlı işlerle meşgul ederdi. Ümmetin halini sorar, gerekli konuları açıklardı. Devamlı olarak şöyle buyururdu: Onlar, olmayanlara haber versin. İhtiyacı olup da bana söyleyemeyenler, bana haber göndersin…
İmam Hüseyin b. Ali şöyle devam ediyor:
Yine Resul-i Ekrem’in işlerden çıkış halini gerçekte davranışının olumsuz yönünü babamdan sordum. Babam cevaben şöyle buyurdu:
Peygamber zorunluluk dışında konuşmazdı. Halkı bir birine davet ederek tefrikanın olmamasını sağlardı. Her kabilenin büyüğüne saygı gösterirdi. Onu kendi kabilesinin başına geçirirdi. Halkı fitneden alı koyardı. Halkla ilişkisinde güler yüzlülüğünü terk etmeden ihtiyatlı davranırdı. Ashabının gönlünü alır, halkın durumunu halktan öğrenirdi. İyi işi iyi sayar onu takviye ederdi. Kötü işi azarlardı. Her işinde dengeli davranırdı, ıstıraplı olmazdı. Hiçbir zaaf ve kuvvet noktasından gafil olmazdı (her ne kadar azarlanma korkusu dahi olsa). Her bir durum Onun yanında has bir hazırlığa ihtiyacı vardı. Hakta kusur etmezdi, ona göz yumulmasına izin vermezdi. O’na uyanlar en iyi insanlardı. O’nun yanında en değerli olanlar, nasihatları çok ve genel olanlardı. Onların içerisinden makam açısından en yüceleri, daha çok kardeşçe davranan ve her türlü yardımdan çekinmeyenlerdir.
İmam Hüseyin (a.s) sözünün bir bölümünde Peygamberin toplantısı hakkında şöyle naklediyor:
Babam şöyle buyurdu: Peygamber devamlı olarak Allah (c.c)’ın adıyla oturup kalkardı. Toplumda belli bir yeri kendine mahsus kılmazdı. Aynı şeyi başkalarından da men ederdi. Bir topluma girdiğinde neresi boşsa oraya otururdu. Diğerlerine de aynı şekilde yapmalarını tavsiye ediyordu. Oturduğu arkadaşlarının her birinin hakkını mahfuz kılardı. Böylece hiç kimse diğerinin kendisinden değerli olduğunu düşünmezdi. Birisi Onunla oturduğu zaman veya bir şey istediği zaman, karşı taraf kalkıp gidene dek sabrederdi. Kim Peygamberden bir şey isterse, onun bu isteğini giderirdi veya verirdi. Halk O’ndan, huyundan bağışından, bahşişinden refahlık içerisindeydi. Halka babalık ederdi, herkes O’nun gözünde eşitti.
Resul-i Ekrem (s.a.a)’in toplantısı, vakar, sabır, sır ve emanet toplantısı idi. O toplantılarda gürültüden uzaktı, o toplantıda hiç kimseye saygısızlık edilmezdi, hiç bir hata görülmezdi. Toplantıda oturanların hepsi dengeli insanlardı. Herkesin makam ve mevkisi takva ile belirlenmişti. hepsi alçak gönüllü ve tevazu sahibi insanlardı. Büyüklere karşı saygılı, küçüklere karşı sevgili idiler. İhtiyacı olanlara öncelik tanırlardı, garip birisini korurlardı.
Peygamberin, kendisiyle oturup kalkanlarla ilişkisini İmam Hüseyin (a.s) babası İmam Ali (a.s)’dan şöyle naklediyor:
Resul-i Ekrem (s.a.a) devamlı olarak güler yüzlü ve yumuşak yüzlü idi. Güzel ve ağır bir davranışa sahipti. Sertlik ve azarlama Onda görülmezdi. Küfretme, kötü sözlü ve ayıp arama özelliklerine sahip değildi. İştahı olmadığı şeyi rahatça bırakırdı. Onun evinden hiç kimse ümitsiz olarak geri dönmezdi. Arzularda bulunan hiçbir kimse ondan azar işitmezdi. Üç şeyden kendisini korurdu. Cidal ve tartışma, haddi aşma ve bencillik.
Üç konuda halkı serbest bırakırdı. Hiç kimseyi azarlamaz, hakkında kötü konuşmazdı. Hiç kimsenin sırrının peşinde koşmazdı. Sevap ve mükafat bulunan yerlerin dışında konuşmazdı. Konuşurken öyle bir şekilde konuşurdu ki toplantıda bulunanların nefesleri göğüslerinde hapsolurdu. O konuşmasını kesince toplantıda bulunanlar konuşmaya başlardı. Ama O’nun yanında tartışmaktan çekinirlerdi. Peygamber konuşurken, konuşmasını bitirene dek beklerlerdi. Daha sonra konuşmalarını O’nun yanında devam ettirirlerdi. Diğerlerini şaşkınlığa sürükleyen şey O’nu sadece şaşırtırdı. Yabancı birisinin ister sözlerindeki ister sorularındaki kabalığına sabrederdi. Öyle ki ashab onu sustururdu. Şöyle ki onu bir kenara çeker peygambere eziyet etmesine engel olurlardı.
Devamlı olarak şöyle söylerdi. Muhtaç birisini gördüğünüzde ona yardımcı olun, ihtiyacını giderin. İhsan ve iyilik yaptıklarının dışında hiç kimsenin övgüsünü kabul etmezdi. İzin almadan hiç kimsenin sözünü kesmezdi. Daha sonra yerinden kalkar veya onun bittiğini ilan ederdi.
İmam Hüseyin (a.s)’den rivayet edilen hadis her ne kadar da Peygamberin toplumsal yönünü açıkça ortaya koyuyorsa da yine de o büyük şahsiyetin hayatından örnekler veriyoruz.
1- Aşağıdaki rivayet O’nun muhabbetli davranışlarından bir örnektir. Enes b. Malik şöyle naklediyor:
Peygamber mümin bir kardeşini üç gün görmezse onu sorardı. Eğer yolculuğa çıkmışsa ona dua ederdi. Eğer yolculuğa çıkmamışsa görüşmek için yanına giderdi. Eğer hasta olduğunu duysa ziyaretine koşardı.
Zeyd b. Sabit’ten şöyle nakledilir:
Ne zaman peygamberle beraber otursak eğer ahiret hakkında konuşuyorsak bizimleydi, eğer dünya hakkında konuşuyorsak bizimle konuşuyordu. Eğer yeme ve içmeden bahsetseydik yine bizimle konuşurdu.  Kasıt şudur ki Peygamber efendimiz kendini diğerlerinden ayrı olarak hesaplamazdı. Kendisini halktan biri gibi görürdü.
Peygamberin kendi kabilesine olan ihtiramını Hz. Ali (a.s) bir hadisi esnasında şöyle naklediyor:
Resul-i Ekrem (s.a.a) tokalaştığı hiç kimsenin elinden karşı taraf elini çekmeyene dek elini çekmezdi. Ona bir iş bırakıldığında karşı taraf istemeyene dek o işi bırakmazdı. Konuşmasını karşı taraf susana dek devam ettirirdi. Peygamber, ashabıyla bir yerde olunca kesinlikle ayaklarını uzatmazdı.
Peygamberin yüce Ahlakı hakkında İmam Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilir:
Peygamber topluluk içerisinde oturunca bakışlarını kendi ashabı arasında bölerdi. Etrafında bulunanlara eşit derecede bakardı. Ashabı arasında ayaklarını uzatmazdı. Eğer birisi onunla tokalaşacak olursa o elini çekmeyene dek peygamber elini çekmezdi. Ashab peygamberin bu özelliğinden haberdar olur olmaz tokalaşır ellerini çok ağır bir şekilde ellerini çekerlerdi.
Yunus b. Şeybani’den peygamberin ümmet ile olan güzel geçimi ile ilgili bir hadis nakledilir: İmam Sadık (a.s) benden ne kadar ve nasıl şaka yaptığımızı sordu. Cevap olarak çok az dedim. İmam şöyle buyurdu:
Böyle yapmayın. Çünkü şaka iyi ve güzel ahlakın örneğidir, mümini neşeli yapar. Peygamber ashabını neşelendirmek için şaka yapardı.
Hz. Ali’den şöyle nakledilir:
Peygamber ne zaman ashabından birisini kederli olarak görseydi şaka yaparak onu neşelendirirdi.
O toplumda selam vermeyi yayıyordu. Hatta kadınlara ve çocuklara bile onlardan önce selam verirdi.
Enes b. Malik’ten şöyle nakledilir:
Peygamber bir çocuk gurubu ile karşılaşınca onlar selam verirdi.
Yine Zeyd’in kızı Esma’dan şöyle nakledilir:
Peygamber bir gurup kadınla karşılaştı ve onlara selam verdi.  Enes -Peygamberin hizmetçisi- O’nun beğenilmiş davranışı hakkında şöyle söylüyor:
O’nu peygamberliğe seçene andolsun ki O’nun hoşuna gitmeyen bir iş yaptığımda bir defa dahi olsun bana: Neden böyle yaptın? demedi. Hanımları da beni azarlamadılar. Bazen şöyle buyururdu: Bir şey olmaz. Taktir böyleymiş. Yine Enes şöyle devam ediyor: Ashabından O’nu çağıran her kese lebbeyk  derdi.
Yine aynı şekilde Enes’ten şöyle rivayet edilir.
…Peygamber kendi yarenlerine ihtiram göstermek ve gönüllerini elde etmek için künye ve lakaplarıyla çağırırdı. Eğer birisinin lakabı yoksa ona lakap seçer, o lakap ile onu çağırırlardı. Resul-i Ekrem hatta çocuklu ve çocuksuz kadınlara lakap seçerdi. Çocuklar için bile künye ve lakap seçerdi. Bu yolla onların gönüllerini kazanırdı.
Hz. Peygamber (s.a.a) ümmet ile olan ölçülü ve hesaplı davranışlarından bir örnekte şudur: O herkesin bir bir haddine riayet ederdi. Onlarla anlayış, şuur ve derkleri esasına göre konuşurdu. Kendisine sorulan sorulara verdiği cevap karşı tarafın yetenek ve anlayış kapasitesine göre değişirdi. Bu durum içerik bakımından farklılık göstermemekteydi. O’nun kendisi bu konuya şöyle değiniyor:
Biz Peygamberler gurubu halkla akıl ve anlayışlarına göre konuşmak ile görevliyiz.
Hz. Resul (s.a.a)’in halka olan şiddetli ilgisini, sevgi ve muhabbetini Enes bir rivayet esnasında şöyle naklediyor:
Peygamber herkesten daha çok muhabbetli idi. Allah’a andolsun ki! Soğuk sabahlarda hizmetçinin, kadın çalışanların veya çocukların ellerini yıkamaları için su getirmekten çekinmezdi. Kim O’ndan bir şey isterse söylediklerinin hepsini dinlerdi. Karşı taraf kendi isteğinden vazgeçene dek bu isteği görmemezlikten gelmezdi. Elini peygambere doğru uzatan herkesin elini tutar, samimiyetle sıkar ve karşı taraf elini çekmeyene dek elini çekmezdi.
Peygamber (s.a.a)’in ümmete davranma tarzı bu şekildeydi.
Tüm halka baba sevgisi ile yaklaşırdı. Ümmetin önderliğini yüklenmiş olmasına rağmen mübarek vücudu insan sevgisi ile dolup taşmaktaydı.
Onun ümmete karşı olan güzel ve iyi siyaseti O’nun Allah (c.c) ile olan irtibatının asaletinin göstergesidir. Sosyal gerçekler ve insan fikri Resulallah’ın, bu güzel ahlaka ilahi irşad ve semavi hidayetten başka bir yolla ulaşabileceğini reddetmektedir.
İşte bu siyaset Peygamberin zafer ve muvaffakiyetinin sırrıdır. Peygamber (s.a.a)’in bu tür davranışlarıyla karşılaşıp ta gönlü yumuşamayacak kim vardır? O’nun bu davranışıyla karşı karşıya kalıp da Allah (c.c) karşısında teslim olup secdeye kapanmayacak kim vardır? Bunları yapmayanlar zülüm karanlığında kalp ve gönülleri kararan kimselerden başkası değildir.
2. Peygamberin tevazu ve alçak gönüllüğü.
Alçak gönüllülük İslami bir ibadet olduğu gibi, şeriat açısından da müstehaptır. Aynı şekilde alçak gönüllülük beğenilmiş bir metod olarak da sayılmaktadır. Zira insanları aralarında bir olan kelimeye davet etmekte, safları birbiriyle birleştirmekte, ümmet evlatları arasında dostluk ve uyumluluğu yaymaktadır. Onların izzet ve yüceliklerini hatırlatmaktadır.
Eğer peygamberin alçak gönüllüğünü bir fazilet olarak sayarsak O İslam dünyasında ilk mütevazı ve alçak gönüllü şahıs olarak sayılacaktır, O’nun halk ile olan ilişkisi bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır.
İbn-i Abbas’tan şöyle nakledilir:
Peygamber yerde oturur, orada yemek yer, koyunları ağıla götürür, kölelerin arpa ekmeği yeme davetlerine olumlu cevap verirdi.
İmam Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilir:
Peygamber bir eve girdiğinde toplantının en aşağı tarafında otururdu.
Aişe’den şöyle sordular: Peygamber yalnızken ne yapardı? Aişe cevaben şöyle söyledi: Gömleğini asar, ayakkabısını tamir ederdi. Herkesin, evinde yaptığı normal işleri O’da yapardı.
Resul-i Ekrem (s.a.a) devamlı olarak şöyle buyururdu:
Şu beş özelliği ölene dek terk etmem: Kölelerle yemek yemek. (yerde ve sofra olmadan), merkebe eğer olmaksızın binmek, keçiyi kendi elimle sağmak, yünlü elbise giyinmek ve benden sonra sünnet olması için çocuklara selam vermek.
Resul-i Ekrem (s.a.a) ümmetin fikri ve siyasi önderliğini üstlenmesine rağmen halktan birisi gibi yaşardı. Kendisini şahane lakap ve unvanlara satmamıştı. Halkın yanında yaşardı. Her kes O’na ulaşabiliyordu. Çok yumuşak huylu ve iyi davranışlıydı. Yakın uzak herkesle görüşürdü. Dostları, düşmanları, ailesi ve aynı dönemde bulunan devletlerin gönderdiği heyetlerle, hiç bir bürokrasi olmaksızın görüşürdü. Genel olarak O’ndan görülen her şey O’nun doğal haliydi.
Hz. İmam Hüseyin (a.s)’den O’nun ahlakı hakkında şöyle nakledilir: Allah’a andolsun ki, o kendisini kapılar arkasına saklamazdı. Sabah akşam ne zaman O’nu görmek isteseler, onunla görüşürlerdi… O devamlı olarak halkın arasındaydı. Kim görüşmek isterse hemen görüşürdü. Resul-i Ekrem (s.a.a) toprak üzerinde oturur, yemeğini yerde yerdi, Kalın elbiseler giyerdi. Merkebe biner arkasına da birisini alırdı. Zorunlu anlarda elini yalardı. (örneğin yemekten sonra. Müt)
İbn-i Ebi Avda’dan şöyle nakledilir:
Resul-i Ekrem (s.a.a) böbürlenmezdi. Kibir ve gururdan uzak dururdu. Bunlardan dolayı yetim ve fakirlerle hareket eder ve onların ihtiyacını giderirdi.
İmam Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilir:
Resulullah şöyle buyurdu: Allah tarafından yedi özelliğe dikkat etmekle görevlendirildim: Fakirlerle dostluk kurmak ve yakın olmak, “La havle vela kuvvete illa billah” zikrini fazla söylemek, akrabaları ziyaret etmek, benden aşağıda olanlara bakmak, benden yukarıda olanlara bakmak, Allah’ın beğendiği işlerde azarlayıcıların azarlamalarına aldırış etmemek, hakkı söylemek (ne kadar acı da olsa) ve bir şey istememek.
Resul-i Ekrem (s.a.a)’in yanında lakaplara aldanmak beğenilmezdi. Aynı şekilde onu hoş karşılamazdı. “Ben-i Amir” kabilesinden bir heyet peygamberin yanına geldi, Peygamber görünce sen bizim ağamız ve önderimizsin demeye başladılar.
Peygamber cevaben şöyle buyurdu: Ağa ve önder Allah’tır. Yine: Sen fazilet ve keremde bizim en üstünümüzsün, bağışta bizim en yücemizsin, dediler. Peygamber şöyle buyurdu:
Sözünüzü söyleyin, dikkatli olunda şeytanın emri altına girmeyin
Enes b. Malik’ten şöyle söylediği nakledilir:
Onların yanında -Peygamberin ashabı- hiç kimse peygamberden daha sevgili değildi. Onlar peygamberi görünce yerlerinden kalkmazlardı. Zira peygamberin bu işi sevmediğini biliyorlardı.
İşte peygamber bu kadar mütevazı idi. Edebe son derece riayet ederdi. Selam vermekte diğerlerine nazaran önce davranırdı. Selamı halk arasında yayardı. onunla konuşan herkesi (ister büyük olsun ister küçük, ister erkek olsun ister kadın) can kulağı ile dinlerdi.
Tokalaştığı vakit, devamlı olarak karşı taraftan sonra elini çekerdi. Bir toplantıya katıldığı vakit toplantının aşağı tarafında otururdu. Bir iş yaptığı, bir dostun ihtiyacını giderdiği, komşunun veya bir kadının isteğini yerine getirdiği zaman kesinlikle böbürlenmezdi. Peygamberin kendisi pazara çıkar aldığı eşyayı kendisi taşırdı.  Kendi yaren ve askerleri ile işbirliği yaptığından dolayı gurur duyar ve bencilliğe kapılmazdı. Öyle ki Medine’deki”Mescid-ün Nebi”nin yapımında kendisi de çalışıyordu.
Ordunun komutanı olmasına rağmen Ahzab Savaşında handek kazım işleminde çok zahmetler çekti.
Peygamber efendimiz, giyinmesinde, yemesinde, içmesinde, evinde ve… oldukça mütevazı birisiydi.  Bütün bu tevazusuna rağmen heybetinden bir zerre bile azalmazdı. Bilakis ümmetin yanında öyle bir makamı vardı ki:Konuşmaya başlayınca huzurda bulunanları cezbederdi. Nefesler göğüslerde hapsolurdu. O susunca diğerleri konuşmaya başlardı. Ama O’nun huzurunda kesinlikle tartışmazlardı.
Urve b. Mes’ud Sakafi Müslümanların O’na şiddetli ilgileri, onların Resulullah’ın şahsiyetinde kaybolmaları ve Peygambere tam anlamıyla (sorgusuz, sualsiz) itaat etmelerini anlatırken Hüdeybiye olayından sonra dönmüş Kureyş’e hitaben şöyle söylemişti:
Ey Kureyşliler! Ben bir çok padişahlar gördüm. Rum padişahları, İran Kisralarıyla karşılaştım. Allah’a andolsun ki o padişahların hiç birisi kendi yarenleri tarafından. Muhammed gibi sevilmiyorlar. Muhammed bir emir verince onu yerine getirmek için yarenleri adeta yarışıyorlar. Abdest aldığı zaman, O’nun suyundan almak için birbirlerini çiğniyorlar. Konuştukları vakit O’nun huzurunda seslerini azaltıyorlar. Gösterdikleri ihtiramdan dolayı O’na baygın baygın bakmıyorlar.
Enes b. Malik’ten şöyle nakledilir: Peygamberi, berber tıraş ederken gördüm. O’nun yarenleri etrafında dönüp duruyorlardı. Tümü saçının yere düşmemesi için uğraşıyorlardı. Bundan dolayı O’nun saçı yarenlerinin avuçlarındaydı.
Berra b. Azib şöyle söylüyor: Peygamberden bir konu hakkında soru sormak istiyordum. Ama bu sorumu O’nun heybetinden dolayı yıllarca soramadım.
İmam Rıza’dan (a.s) şöyle rivayet edilir:
Babam, babasından O’da dedesinden O’da Cabir b. Abdullah’tan şöyle rivayet ettiğini duydum: Resul-i Ekrem deriden yapılma bir gölgeliğin altındaydı. Bilal Habeşi’nin Onun yanından çıktığını gördüm. Peygamberin abdest suyu onun yanındaydı. Onu görenler abdest suyundan teberrük almak için toplandı. Kim sudan alabildiyse yüzüne gözüne sürdü. Sudan nasibini alamayanlar ise etraftakilerin nemlerinden alarak yüzüne gözüne sürüyordu.
Ümmetin Resul-i Ekrem (s.a.a)’e olan alakası derinden, kalpten ve saygıdan doğan bir ilgiydi.
3. Peygamberin ağır başlılık ve sabrından örnekler:
Peygamber efendimizin sabırı ve hatalı insanları affetmesi beğenilmiş diğer ahlaklarının bir örneği olarak sayılır. Hakkın ayaklar altına alındığı durumlar hariç öfkelenmezdi. Öyle bir durumda batılın ortadan kaldırılmasından başka hiç bir şey öfkesini indiremezdi. Bu durumun dışında peygamber kesinlikle öfkelenmezdi. Konuşma adabını bilmeyen bir cahilin veya içindeki ile dışındaki bir birini tutmayan bir münafığın karşısında her kesten daha çok ağır başlı ve sabırlı idi.
Peygamberin sabrının yüceliği ve affı aşağıdaki beyanla tamamen ortaya çıkmaktadır. Takip etmeye hatta öldürmeye kudreti olmasına rağmen göz yumardı.! İstediği her şeye kadirdi. Her günahkarı cezalandırmaya gücü yetecek bir durumdaydı. Zira devlet reisi idi İslam ümmeti O’nun emirlerini yerine getiriyordu. Eğer birinin öldürülmesini isteseydi bu işi yapacak yüzlerce adam vardı. Ama O her durumda ağır başlı ve sabırlı idi. Hakka saldırıldığında adaletin gereği öfkelenirdi.
Peygamberin ağır başlılığının yüceliği sanki Onu ağırbaşlılık abidesi yapmıştı. Şimdi bu yücelikten birkaç örnek sunuyoruz: Enes b. Malik şöyle söylüyor. Tam on yıl onun hizmetçisiydim. Kesinlikle neden böyle yaptın? demedi.
Yine Enes’ten şöyle nakledilir: Yıllarca Peygambere hizmet ettim kesinlikle bana hakaret etmedi, dayak atmadı. Kesinlikle beni kendisinden uzaklaştırmadı, beni azarlamadı, bir işi ağırdan almama rağmen bana bağırmadı. Ailesinden biri bana kızdığında: Rahat bırak, olur böyle şeyler derdi.
Yine Aişe’den şöyle nakledilir: Peygamber hiç bir zaman hanımlarından birisine veya hizmetçiye kötek atmadı. Kesinlikle hiç bir şeye eliyle vurmamıştır. (Allah yolunda cihad hariç) Mahremleri dışında hiç bir hakarete cevap vermemiştir.
İmam Hasan (a.s) Hind’ten (teyzesi) şöyle naklediyor:
Dünya peygamberi öfkelendirmemiştir. O dünyadan değildi. Hakka saldırıldığı zaman, ona yardım etmekten başka hiçbir şey öfkesini söndüremezdi. Hiç bir zaman kendi şahsı için öfkelenmedi…
Cabir b Abdullah’tan şöyle nakledilir: Hüneyn günü Peygamber Bilal’ın eteğinden halka avuç avuç gümüş dağıtıyordu. Birisi: Ey Allah Resulü! Adalete riayet et dedi. Peygamber cevaben: Vay olsun sana! Eğer ben adalete riayet etmezsem, kim riayet edecek? Ben adaletle davranmasam sen elbette zarara uğrayacaksın dedi. Ömer yerinden kalkarak: Onun boynunu vurmam için izin verir misin? Zira o münafıktır, dedi.
Peygamber şöyle buyurdu: Halkın, kendi dostlarını öldürüyor demesinden Allah’a sığınırım.
Enes’ten şöyle nakledilir: Resulullah ile yürüyordum. Peygamberin üzerinde ketenden bir elbise vardı. Ansızın bir bedevi gelerek O’nun elbisesini şiddetle çekti. Öyle ki elbise o’nun boğazını rahatsız etmişti ben kırmızılığı görebiliyordum. Daha sonra şöyle dedi: Ey Muhammed! Senin yanında olan Allah malından bana bir şeyler ver!
Resul-i Ekrem onun yüzüne gülerek ona bir şeyler verilmesini emretti.
savaş halindeyken peygambere, düşmana lanet etmesi söylendi. Peygamber şöyle buyurdu: Ben lanet değil rahmet üzere gönderildim.
Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor:
Allah (c.c) bana yedi şey tavsiye etti: Gizlide ve açıkla ihlaslı olmam, bana sitem edeni affetmem, beni mahrum bırakana bağışta bulunmam, benden uzaklaşanları ziyaret etmem, sessizliğimi tefekkür ile geçirmem ve gördüklerimden ibret almamdır.
Yüce İslam peygamberinin oldukça affedici olduğunun bir örneği de Mekke’nin fethedildiği gündür. Kureyş o ve yarenleriyle ister hicretten önce ister hicretten sonra olsun o kadar düşmanlık etmesine, işkence vermesine karşılarına ordu çıkarıp savaşmasına rağmen Mekke’nin fethinden sonra Kâbe’nin önünde durarak şöyle hitabetti:
Ey Kureyşliler! Ne diyorsunuz?
Kureyşliler hep bir ağızdan: İyilik… Sen yüce bir kardeşsin. Sen yüce bir kardeşin oğlusun.
Peygamber şöyle buyurdu:
Ben kardeşim Yusuf’un sözünü tekrar ediyorum: Bu gün utanç içerisinde olmayın. Ben bu gün sizi affettim Allah da sizin günahlarınızı bağışlasın. O merhametlilerin en merhametlisidir… Gidiniz hepiniz serbestsiniz.
Hz. Peygamber en azılı düşmanlarını ele geçirdikten sonra onlara işte böyle lütuf ve merhamet ile davranıyor.
Şüphesiz bu güzel huy, Peygamberin huyudur.
4 Peygamberin sabrından bir kaç örnek:
Peygamberin davet dönemindeki hayatını incelediğimizde fevkalade bir sabır ile karşılaşıyoruz. Gördüğümüz gibi peygamber sıkıntı içerisindeydi, işkence altındaydı, ekonomik ambargo uygulanıyordu, alay ediliyordu, iftiralar atılıyor ve daveti kötülükle reddediliyordu. Bütün bunlara büyük bir sabırla tahammül ediyordu. Bütün bu olumsuzlukların her biri yüce bir dağı yıkacak gibiydi.
İbret gözüyle bakılacak olursa Peygamberin sabrının ölçüsü meydana çıkacaktır. Eğer Kureyş’in düşmanlığı dönemine yani on üç yıl devam eden dönem meydana çıkacaktır. Şuna dikkat edilmelidir ki İslamın yüce davetinin toplum arasında genişlemesi ile Kureyş’in işkence ve eziyetleri de şiddetlenip yeni yeni şekiller alıyordu.
Bunlara ilave olarak düşmanlık sadece Peygamber efendimize yönelik değildi. Bilakis aynı ölçüde O’nun yarenlerini de kapsıyordu. Peygamber kendi yarenlerini sabır ve direnişe davet ediyor haklı olduklarını vurguluyordu. Onları sabır ve direnmeye davet ederek himmetlerini yükseltiyordu… O Ammar b. Yasir’in ailesinin işkence yapıldığı yerden geçerken direniş ruhunu onlarda takviye eder bir halde şöyle buyuruyordu:
Ey Âl-i Yasir! Sizlere vaadedilen yer cennettir.
Bazen de geçmiş ümmetlerin hakkın gerçekleşmesi için gösterdikleri direnişi hatırlatarak şöyle buyururdu:
Sizden önceki ümmetleri işkence altında ezer, demir aletlerle kemiklerinden et ve derilerini soyarlardı. Ama Onlar dinlerinden dönmediler! Hızarla başlarını ikiye ayırdılar yine dinlerinden dönmediler. Allah onların tüm sıkıntısını, atlı birisinin Sina ve Hazramut (iki şehir adı) arasını kat ettiği bir zamanda giderdi. Onların hiç bir korkuları yoktu. Sadece Allah’ın gazabından ve kurtların koyunlarına saldırmasından korkarlardı. Ama siz, evet siz! Acele ediyorsunuz.
Kureyş O’nu ve O’nun toplumsal yardımcısı Ebu Talib’i sıkıştırınca, Ebu Talip, Kureyş’in O’nun ve Ben-i Haşim hakkındaki planlarını O’na anlattı. Tam bu sırada Peygamber bu kelimelerle tarihi sözünü söyledi:
Ey değerli amcam! Allah’a andolsun ki, eğer güneşi sağ elime ayı da sol elime verecek olsalar ben yine davetimden vaz geçmeyeceğim. Ya Allah bu davetimi galip getirecek yada bu sevda yolunda öleceğim.
Hz. Ebu Talip ve Hatice Allah’ın rahmetine kavuştular, Üzüntü ve keder Hz. Peygamber (s.a.a)’in tüm kalbini dolduruyor, Kureyş O’na ve ashabına karşı işkence ve eziyetini çoğaltıyordu. Böylesine vahim bir durumda dahi Peygamber kendi davetinden vazgeçmiyor, Hidayet meşalesini eline almış olduğu bir halde yoluna devam ediyor. Kendi davetini kabilelere ve Allah’ın kullarına sunuyor…
Bu hedefin doğrultusunda Taif’e gittiği zaman birçok rezalet ve aşağılık tarzlarıyla karşı karşıya kalıyor. Taif halkı büyük, küçük herkesi O’nun aleyhine kışkırtmıştı. Onlar da peygamberi taş yağmuruna tutmuşlardı. Öyle ki her adım başına, bir taş mübarek vücuduna isabet ediyor nazik vücudu yaralanıyordu.
Peygamber bütün bu olumsuzluklar karşısında sabrediyor. Allah’a sığınıyordu. Huşu ile şöyle mırıldanırdı:
İlahi! Kendi zaaf ve kudretsizliğimden yine halkın karşısındaki direnişsizliğimden sana şikayet ediyorum. Ey rahmedenlerin en rahmetlisi! Sen müsta’zafların Rabbisin. Benim Rabbimsin beni kime bırakıyorsun?!
Benden uzak ve beni kendisinden süren, bana kötü davranan kulamı? Yoksa düşmana mı…? Bütün bunlara rağmen eğer bana gazab etmezsen korkum yoktur. Bana rahatlık bağışlayan senin afiyetindir.
Davet dönemi geçti. Hicretten sonra ilahi hükümlerin güncel hayata dökülmesi ve İslam devletinin kurulma zamanı yetişti. Medine’de ve özellikle de devletin kurulmasıyla Hz. Peygamber (s.a.a)’in sorumluluk hacmi genişledi. O bir takım bela ve musibetlerle karşı karşıya kaldı. Ama o, bütün bu zorlukların üstesinden geldi. O dönemin en zor ve kötü anları Uhud ve Ahzab savaşları idi. Uhud savaşında Müslümanlar peygamberin emrine itaatsizlik ettikten sonra şirk ordusu karşısında firar ettiler. Öyle ki savaş meydanında Peygamberin şahsı, Hz. Ali ve sayılı bir kaç ihlaslı Müslüman’dan başka hiç kimse kalmadı. Peygamber birçok zorluklara katlandı mübarek burnu ve dişi kırıldı. Nurani çehresi yaralanmış ve çok kan kaybetmişti. Buna rağmen Allah (c.c) fitneyi söndürene dek direndi.
Ahzab, savaşında da müminler bıkkın bir hale gelmişlerdi. Kur’an-ı Kerim bu büyük sıkıntıyı şöyle anlatıyor:
“Onlar hem yukarınızdan hem aşağı tarafınızdan üzerinize yürüdükleri zaman, gözler yığıldı, yürekler gırtlağa geldiği ve siz Allah hakkında türlü türlü düşündüğünüz zaman; işte orada iman sahipleri imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğratılmışlardı.”
Müslümanlar Ahzab ordusu tarafından yok edilme tehlikesi ile karşı karşıyaydı. Medine muhasara edilmişti, peygamberin kendisi de bu sahneyi görüyordu. Peygamber Ahzab savaşının cesurların iradesinin ölçülme yeri olduğunu düşünüyordu. Bu öylesine bir zorluktu ki sabırlı insanların direnişini kırardı.
Ama peygamber efendimiz bütün o zorluklar karşısında direniş gösterdi. Devamlı olarak zaferden bahsediyordu. sonuçta sabır ve direnişle bu savaştan muzaffer çıktı. Devamlı olarak müminleri ümitlendirir, ruhiyelerini takviye ederdi. Konuşmalarıyla Allah’a olan güvenlerini daha da artırır, düşman karşısında yer almaya çok büyük özen gösterirdi. Çok ihtiyatlı davranırdı. Sonuçta Allah, kulu ve elçisine yardım ederek Ahzab ordusunu darmadağın etti…
O sahneleri gördüğümüz ve açlık, fakirlik, miskinlik, hastalık dostları kaybetmek, çocuk ve ashabını kaybetmek vb. gibi belalarda gözden geçirilince Peygamberin adeta bir sabır ve direniş anıtı olduğunu görüyoruz. Gerçekte sabır ve direniş bir insan şeklinde dünyaya gelmişti.
Bu gerçeğin beyanından bir bölüm.
Açlığa ve fakirliğe tahammülü ve nefsini dünya güzelliklerini terk etmeye razı etmesi hakkında İbn-i Abbas’tan şöyle nakledilir.
Resul-i Ekrem bir hasır üzerinde oturmuş bir halde Ömer içeri girdi. Vücudunda hasırın izleri görülüyordu. Ömer şöyle dedi:
Ya Resulullah! Ne olurdu kendinize bir kilim alsaydınız!
Peygamber şöyle cevap verdi:
Benim dünya ile ne işim var? Ben ve dünya arasındaki ilişki, hareket halinde olan bir atlı gibidir. Sıcak bir yaz gününde bir ağaç gölgesinde dinlenir daha sonra yoluna devam eder.
Ömer b. Hattab’tan şöyle nakledilir:
Çoğu zaman, peygamberi açlığını gidermek için bir şeyler ararken görürdüm. Ama kurumuş bir hurma tanesi bile bulamazdı.
İbn-i Abbas bir rivayet esnasında şöyle söylüyor:
Peygamber arka arkaya bazı geceleri aç olarak geçirirdi. Ailesi yiyecek bir şey bulamazdı. Elbette yemek için bir şeyleri olduğunda her şeyden çok arpa ekmeği idi.
Enes b. Malik’ten şöyle nakledilir:
Hz. Fatıma (s.a) bir parça ekmeği peygamberin yanına getirdi. Peygamber: Fatıma can! Bu nedir? dedi.
Hz. Fatıma Babacığım! Bir parça ekmektir. Siz ondan birazcık yemeden, ben yemeğe razı olamadım dedi. Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
Kızcağızım! Şunu iyi bil ki, bu babanın son üç gündür ağzına koyduğu ilk lokmadır.
Peygamberin üzerinde oturduğu parça deriden yapılmıştı. Onun arasına ise hurma lifi doldurulmuştu.
O’nun, dostlarının ayrılığında gösterdiği sabır hakkında Enes şöyle naklediyor:
Peygamberi, oğlu İbrahim’i çağırıp da kucağına alıp daha sonrada ağladığını gördüm. Peygamber şöyle söylüyordu:
Göz ağlar ve gönül kederli bir haldedir. Biz Allah’ın razı olduğu şeyden başka bir şey konuşmayız. Ey İbrahim! Biz sana karşı mahzun ve kederliyiz.
Zeyd b. Harise vefat edince Resulullah O’nun evine gitti. Peygamberi gören Zeyd’in kızı ağlamaya başladı. Peygamberde şiddetle ağladı. Bazıları neden böyle yaptınız? diye sordular. Peygamber cevaben şöyle buyurdu:
Gördüğünüz bu durum, dostun, dosta karşı olan sevgisinden kaynaklanmıştır.
İbn-i Abbas’tan şöyle nakledilir:
Peygamberin kızı ölüm halindeydi. Onu kucağına alarak elleri üzerinde tuttu. Bu durum kızcağız can verene dek sürdü. Ümmü Eymen feryat ederek ağlamak istedi. Peygamber şöyle buyurdu:
Peygamberin yanında ağlamak mı istiyorsun? Ümmü Eymen. Sizi göz yaşı dökerken görmüyor muyum? dedi.
Peygamber: Ben ağlamıyorum. Gördüğün şey acıma haletidir. mümin birisi her halinde hayır ve iyilikle karışmıştır. Allah’a hamdü sena eder bir halde canı göğüs kafesinden dışarı çıkar.
İbn-i Abbas’tan şöyle nakledilir.
Uhud günü -Uhud savaşı günü- Seyyid-üş Şüheda Hamza şehit olduğu zaman kız kardeşi Safiye meydana gelerek O’nu aramaya başladı. Hz. Ali (a.s) ve Zübeyr ile karşılaşınca Hz. Ali Zübeyre dönerek: Annene dikkat et… Zübeyr de O’na (Ali’ye) dönerek: Hayır siz halanıza dikkat edin, dedi.
Safiye: Hamza’ya ne oldu? diye sordu. Daha sonra bu ikisinin Hamza hakkında bir şey bilmediklerini zannetti. Bundan dolayı peygamberin yanına gitti. Peygamber şöyle buyurdu:
Safiye’nin delirmesinden korkuyorum. Bunun için mübarek elini o’nun sinesine koyarak dua okudu. O anda Safiye ağlamaya başladı ve geri dönmek için izin istedi.
Peygamber işte böyle, sabra cilve ve güzellik bağışladı, Uhud’da Müslümanlara yönelen zorluklara tahammül etti, Hamza’nın ölümü gibi büyük matemleri kendisinden uzaklaştırdı. Hamza çok feci bir şekilde öldürülmüştü. Ütbe’nin kızı Hind O’nun burun, kulak, el ve ayaklarını kesmiş, ciğerini dışarı çıkarmış bir miktarda yemişti.
Peygamberin ne kadar sabırlı olduğunu nasıl sınandığını görüyor musun? Her sınav bir öncekinden daha zordu. Peygamber böylesine ağır ve zor sorunlarla karşılaşıyordu, ama yinede O’nda en küçük bir yılma ve bıkkınlık görülmezdi…
O’nun huyu şüphesiz peygamber huyudur. Yüce ve güzel bir huydur.
5-Muhabbetli Peygamber
İnsan, tarih boyunca milletlerin önderleri ve savaş komutanlarının taş kalpli olduklarına adet etmiştir. Ama Allah Resulü Muhammed (s.a.a) bütün bu sıfatlardan münezzehtir. O son derece dikkatli davranırdı. Buna karşılık sahip olduğu makam ve mevki gereği çok kuvvetliydi. Sabır konusunda da en yüce makama sahipti. Şan sahibi kahramanların O’nun karşısında boyun eğmeleri ne kadar cesur ve korkusuz olduğunu göstermektedir. Bütün bunlara rağmen peygamber muhabbet ve şefkatte diğer sıfatlarında da olduğu gibi bir numaraydı.
Bundan dolayı, sancıdan kıvranan birisi için peygamberin ağladığını görmek oldukça doğal olacaktır. Bazen de babası ölmüş yetim çocuk için ağlardı. Şöyle söylemek gerekir ki: Peygamber hatta bir hayvana bile zulüm ve sitem edilmesinden rahatsız olurdu.
Enes b. Malik şöyle naklediyor:
Resulullah (s.a.a)’a bu gün namazı çabuk kıldırdınız denirdi. O’da ağlayan bir çocuk sesi duydum ve annesi için korktum derdi.
Resulullah (s.a.a) namazda iken ağlayan bir çocuk sesi duyduğunda kısa surelerden okurdu.
Musayre b. Ma’bed’den şöyle nakledilir:
Birisi peygamberin yanına gelerek şöyle dedi: Ya Resulullah! Biz cahiliyet dönemi adamları idik. Putlara tapar, kendi evlatlarımızı öldürürdük. Benim bir kızım vardı, onu misafirliğe götürmemden çok hoşlanırdı. Bir gün onu misafir olarak götürmek için dışarı çıkardım. O arkamca hareket ediyordu, bir kuyuya varıncaya dek yürüdüm. Kuyu evime fazla uzak değildi. Kızımın elinden tutup kuyuya attım. Ondan bana kalan son şey: Baba! Baba!… feryatlarıdır.
Peygamber bu macerayı duyunca o kadar ağladı ki gözyaşları kurudu.
Mekke fethedildiği gün rahmet ve lütuf çeşmesi peygamberin kalbinde harekete geçti. O’ndan af ve bağışlama suları akmaya başladı. Uzun yıllar o’na işkence ve eziyet eden herkesi bağışladı. Zira onların arasında durarak şöyle buyurdu:
Şimdi kardeşim Yusuf’un dediği gibi bende: Bu gün utanmayın ben sizi bağışladım. Allah da sizi bağışlayacaktır. O merhametlilerin en merhametlisidir.
Muaz b. Cebel’den şöyle nakledilir: Resul-i Ekrem beni Yemen’e gönderdi. Bana şöyle buyurmuştu: Ey Muaz! Kış mevsimi gelince, sabah namazını ilk vaktinde kıldır. Namaz kıraatını halkın gücü doğrultusunda ayarla, halkı yorma. Yaz mevsiminde ise tan yeri ağarınca sabah namazını kıl. Zira geceler kısadır ve halkın dinlenmeye ihtiyacı var. Onları bırak da ihtiyaçlarını gidersinler.
Peygamberin hayvanlara karşı bile rahmet ile davrandığı hakkında Abdurrahman b. Abdullah şöyle naklediyor:
Bir yolculuk esnasında peygamberin hizmetinde idik. Ansızın bir hurma (serçeye benzer bir kuş) gördük, iki tane yavrusu vardı. Biz yavrularını aldık. Kuş bizim etrafımızda uçup duruyordu. Resulullah haberdar olunca şöyle buyurdu:
Kim bu kuşun yavrusu hakkında sitem etti, onun yavrusunu serbest bırakın.
Şimdiye kadar okuduklarınız Peygamberin muhabbet ve lütfünden bir bölümdü. Allah şöyle buyuruyor:
Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir. merhametlidir.
B. Kendi ailesi arasında; Resul-i Ekrem (s.a.a)
Bir rivayete göre Peygamber on üç kadınla evlendi. -Bir rivayete göre de daha fazla- Onlardan on bir tanesi ile aynı yatağı paylaştı. Onlardan iki tanesini, yatmadan önce boşadı, onları; “Esma Bint-i Nu’man El-Kindiye ve Ömer’e Bint-i Yezid El-Kelabiye” idi. Onlardan iki tanesi de “Hatice Bint-i Hüveyled ve Zeynep Bint-i Hüzeyme” Peygamber hayatta iken vefat ettiler. Peygamber vefat ettiği zaman dokuz kadın O’nun nikahı altındaydı. İsimleri şunlardan ibarettir;
-Sevda Bint-i Zema’ b. Kays
-Aişe Bint-i Ebu Bekir.
-Hafsa Bint-i Ömer b. Hattab
-Safiye Bint-i Hayy b. Ahtab,
-Ümmü Seleme Hind Bint-i Ebi Ümeyye b. Müğeyre,
-Zeynep Bint-i Cahş El-Esedi
-Ümmü Habibe Bint-i Ebi Süfyan b. Harb
-Cairiyye Binti’l Haris Hazai
-Meymun Binti’l Haris b. Hüzn.
Peygamberin evlendiği ilk kadın Huveyled’in kızı Hatice idi. Hatice hayatta olduğu müddetçe, ona olan ilgisinden dolayı evlenmedi. Hatice’nin ölümünden sonra evlendi.
Elbette bilinmelidir ki Resul-i Ekrem (s.a.a) Aişe hariç hiçbir bakire ile evlenmedi. Aişe ile hicretten önce evlenmişti. Ama yaşının küçük olmasından dolayı hicretten sonraya kadar onunla yatmadı.
Peygamberin ailevi yaşantısı hakkında açıklama yapmadan önce iki konunun ve noktanın aydınlanması gerekir.
A. Neden peygamber bu kadar kadınla evlendi?
B. Peygamberin, eşleriyle olan rabıtası nasıldı?
A. Peygamber neden bu kadar kadınla evlendi?
Birinci Nokta: Kötü niyetli kimseler- özellikle doğu gezginleri- Peygamberin hanımlarının çokluğunu bahane ederek o’na saldırmak istemektedirler. Bu yolla islami risalete ve peygambere olan eski kinlerini icraya dökmek istiyorlar.
Bunun için Peygamberin ailevi yaşantısının incelenmesinde, peygamberin evliliğinin beyan ve felsefesi tekrar tekrar incelenen konulardandır ve araştırılması da gerekir. Ayrıca bu araştırmalar kıskanç ve kinli İslam düşmanlarının iftiralarını da açıklığa kavuşturmaktadır.
Peygamberi birden çok evliliğe zorlayan faktörleri açıklamadan önce bir konuya dikkat edilmelidir. Peygamber evlilik hayatına buluğdan sonra yirmi beş yaşında iken Hz. Hatice ile evlenerek başladı. Hz. Hatice kırk yaşlarında olup peygamberden on beş yaş büyüktü. Görüldüğü gibi peygamber gençlik dönemini takva ve temizlik içerisinde geçirmiştir. Daha sonra (Hz. Hatice’den sonra) takriben peygamberle yaşıt olan Sevda bint-i Sema ile evlendi. O, peygamberden sadece üç yaş küçüktü.
Bu hesaba göre peygamber şehvetperest ve kadın düşkünü olsaydı -bazı kötü niyetlilerin düşündüğü gibi- gençlik döneminin deli dolu günlerinden elinden geldiği kadar yararlanırdı. Ama gerçekler bu aptalca düşüncenin tam tersini göstermektedir. Zira peygamber tüm gençliğini ve ihtiyarlığının bir bölümünü sadece bir kadının yanında geçirmiştir. Bundan sonra -o dönem geçtikten sonra- peygamberin birden çok kadınla evlilik dönemi başladı. Böylece hanımlarının sayısı sözü geçen miktara ulaştı. Ama Peygamberin ömrü şeriflerinin hangi döneminde?
Gençlik duygularının yatıştığı, cinsel iç güdülerin söndüğü ve ihtiyarlığın gelip ulaştığı… bir dönemde… bu birinci nokta.
İkinci nokta
Resul-i Ekrem (s.a.a)’in bütün hanımları arasında Aişe’den başkası bakire değildi. Peygamberden önce bir veya iki defa evlenmişlerdi. Eğer peygamber cinsel arzularını doyurmak için evlenmiş olsaydı güzel, genç ve bakire kızlarla evlenirdi. Elbette O’nun bu işi yapabilecek gücü vardı. Hangi bakire kız peygamberin evlilik teklifini reddederdi ki?
Hangi baba peygamberin, kızı hakkındaki teklifini hemen kabul edip iftihar etmezdi? Zira o kendi ümmeti arasında değerli ve yüce bir maka sahibi idi, kavminin ileri geleni olarak sayılır, kendine tabi olanlar arasında sevgi ve saygı görürdü.
Bütün bunlara rağmen yine de peygamberin birden çok evlilikteki hedefleri incelenmelidir:
1- Resulullah (s.a.a)’in hanımlarıyla evliliğinin çoğu kabile ve kavimlerin -evlilik yoluyla akraba olması dolayısıyla- İslam mektebine ve peygambere cezbedilmesiydi. Bu yolla onların gönüllerini mektebe bağlayabilirdi. Bu evlilikler sebebiyle bir çok düşmanlıklar ve kinler, yerini dostluk ve arkadaşlığa terk etmiştir.
2- Peygamberin birden fazla evliliği islami yaşantıda oldukça faal ve yapıcı bir rol oynamıştır. Müminlerin annesi olarak adlandırılan bu hanımlardan bir çoğu Peygamberin sünnetinin korunmasında ve diğerlerine aktarılmasında büyük bir paya sahiptirler. Yine onlardan bir çoğu, kadın toplumuna ve cahiliyet dönemi mefhumlarının değiştirilmesine büyük hizmetler etmişlerdir. Yeni yeni filizlenen İslam toplumuna onun yerine geçmesinde yardımcı oldular. Açıktır ki bütün bu işler bir şahıs tarafından yapılası cinsten şeyler değildir.
Buna ilave olarak Peygamber faziletli islami şahsiyetler-kadınlar arasında da- yetiştirmeye dikkat ediyordu. Peygamber bir takım insanları kendi himayesi altına alarak halka olgu yapmak ve onlara faal görevler vermek istiyordu.
3- Peygamberin hanımlarının bir çoğu, kimsesizlerdi. Peygamberin onlarla evlenmesi bir nevi onların gönlünü hoş etmekti. Onlara teselli vermek olarak sayılıyordu. Gördükleri zorluk ve acılar karşısında bir nevi yardım hesaplanıyordu.
Resul-i Ekrem dikkate sayan diğer yönlere ilave olarak evlenmek istediği hanımla, şu noktaya oldukça dikkat ederdi: Örneğin, Ümmü Seleme ile evlendiği vakit, Ümmü Seleme iki defa hicret etmiş, -Habeşe ve Medine’ye hicret- kocası da şehit olmuştu. Ebu Bekir ve Ömer onunla evlenmek istemiş Ümmü Seleme kabul etmemişti. Acaba din ve İslam yolunda bunca zorluklara katlandıktan sonra yalnız ve kimsesiz kalması doğrumuydu?
Şüphesiz bu sorunun çözülmesinde en güzel yol, onun Peygamberin hanımları arasına katılması ve peygamberle evlenmesidir. Bundan dolayı peygambere olumlu cevap verdi.
Ümmü Habibe: Ebu Süfyan’ın kızı idi. Namuslu ve iffetli bir kadındı. İslam dinini kabul etmiş kocasıyla beraber Habeşistan’a hicret etmişti. Babasından -Cahiliyet döneminde Kureyşin kabile reisi ve İslamın azılı düşmanı Ebu Süfyan- ve akrabalarından İslam’ın hatırı için uzaklaştı. Elbette kocası olan Abdullah b. Cahş İslam’dan dönerek Hıristiyan oldu ve o şekilde de öldü.
Bu yüce hanımın uygun bir mükafat almaması ve kalbinin kırgınlığının Peygamberle evliliği sonucu telefi edilmemesi insaf mıdır? -Sözü geçen kadın kendi kabilesinden idi -Ümmü mü’minin lakabı ile adlandırılarak, babasının önderliğini yaptığı şirk bölgesinde yüceliği ve büyüklüğü gösterilmemelimiydi?
Caviriyye bint-i 2l Haris kendi kavminin büyük kızı idi. Caviriye kabilesi Arap kabileleri arasında en değerli ve aziz kabilelerden sayılırdı. Bu kabilenin kadın ve erkekleri İslam ordusuna esir oldular. Peygamber Caviriye ile evlenerek onların tümünün serbest bırakılma ortamını hazırladı ve onlar tarafından gelecek herhangi bir tehlikeyi yatıştırmış oldu. Peygamberin bu davranışı halk arasında büyük bir coşku ile karşılandı ve Peygamberin derin ve asaletli düşüncesinin belirtileri anlaşıldı.
Hz. Peygamberin, Aişe ve Hafsa ile evliliği “Teym ve Adiy” kabileleri arasında sağlam bir rabıta ve ilişki kurmak içindi.
Peygamberin, Hayy b. Ahtab’ın kızı Safiye ile evliliği de aynı amaçla gerçekleşti. Safiye Yahudilerin en büyük önderinin kızıydı. Babası, kardeşleri ve kocası Müslümanlarla savaşırken öldürüldüler. Peygamber insan sevgisi hedefi ile Onu esirlikten çıkardı. Serbest bıraktı ve daha sonra da Onunla evlendi. Böylece Safiye peygamberin hanımları arasına katılmış oldu.
Peygamberin Zeynep bint-i Cahş ile evlenmesinin sebebi ise şudur: Zeynep Peygamberin halasının kızıydı. Yani Abdulmüttalib’in kızı Meymune’ye ait idi. Bundan dolayı Zeynep ve peygamber akraba idiler. Peygamber, Zeyneb’i manevi oğlu ve Hatice’nin hizmetçisi olan Zeyd b. Harise ile evlendirdi. Resul-i Ekrem Zeydi serbest bıraktı ama Zeyd kabul etmedi. Bundan dolayı Peygamber Zeydi kendisine manevi evlat olarak kabul etti. Zeyneb’in peygamber tarafından Zeyd ile evlendirilmesi İslam’ın çok büyük ve önemli toplumsal kanunlarından birisi yavaş yavaş yerleşmeye başladı: -Kanun şudur: İslam’da kan ve renk farklılığı hiç bir üstünlük kazandıramaz- Bu kanuna göre Zeyd mümin olduğu müddetçe Abdülmüttalib gibi san şan sahibi birisinin kızıyla evli olma hakkına sahiptir. O kimdir? Dün bir köle idi bu gün serbest bırakılmıştır vb. gibi sözlere bakılmaz.
Elbette bir kaç yıl geçtikten sonra Zeynep ve Zeydin arası açıldı. Zeynep devamlı olarak soyunu sopunu Zeyde söyler dururdu. Sonuçta her ikisi de bir birinden şiddetle nefret etmeye başladılar. Zeynep davranışları Zeyd için tahammül edilesi gibi olmamasına rağmen O sabrediyor ve yumuşak davranıyordu.  Zeyd hanımı ile olan ilişkisini düzene sokmak istiyordu ama faydasızdı. Bunun için Zeyd, Peygamberden Zeynebi boşayabilmesi için izin istedi. Peygamber aşağıdaki ayet nazil olan dek izin vermedi.
(Resulüm) Hani Allah’ın nimet verdiği, seninde kendisine iyilik ettiğin kimseye: Eşini yanında tut. Allah’tan kork! diyordun…
Sonuçta bu iş ayrılıkla sonuçlandı. Zira rahatsızlıkların doruk noktasına ulaşmasından dolayı uzlaştırıcı çalışmalar sonuç vermedi…
Şimdi manevi evladı diğer evlatlar gibi sayan hükümde de eşit sayan cahiliyetin aptalca geleneğinin kaldırılma zamanı gelmişti. Zira İslam o kanunun kaldırıldığını bildirerek peygambere Zeyneb’in idde bekleme döneminden sonra onunla evlenmesi emrini verdi. Ayet şöyledir.
…Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki evlatlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.
Böylece Peygamberin Zeynep ile evliliği cahiliyet dönemi sosyal bir sünneti ortadan kaldırmış oldu.
Şimdiye kadar okuduklarınız peygamberin evliliğinin en önemli sebeplerindendi.
B. Peygamberin, eşleriyle olan rabıtası
Peygamber diğer konularda numune olduğu gibi, eşleriyle rabıtası konusunda da bir örnekti. Kendi ümmetinin yaşantısında her şeyde Allah’ın isteği ile en ileri gelendir.
Şimdi O’nun eşlerine davranış şekillerinden bir kaç örnek sunuyoruz.
1- Resul-i Ekrem kendisini eşleri arasında adaletli davranmakla görevli biliyordu. Bu görevde ise nafaka, ev, elbise, aynı yatağı paylaşma, görüşme ve onların arasında vaktini taksim etmesi gibi konularda adalete tam anlamı ile riayet ederdi.
O’nun eşleri arasında genç, güzel yaşlı veya normal kadınlar olmasına rağmen bunlar Onun adalete riayet etmesine engel olmuyordu. Bundan dolayı onlardan herhangi birisini diğerine üstün tutmazdı.
Onların her biri için gecesini onun yanında ve odasında geçirmek için bir geceyi ayırmıştı. Eğer birisini görmek için yanına gidecek olursa hemen arkasında diğerlerini de ziyaret ederdi. Cihad veya hac için yolculuğa çıkması gerekirse eşleri arasında kura çeker, kura yoluyla belirlenen eşini kendi yanında yolculuğa götürürdü. Diğerlerinin rahatsız olmamaları için Peygamber istediği eşini yanına almazdı.
Eğer yeni bir eş almışsa, dul olursa üç gün, bakire olursa yedi günden fazla peş peşe onun yanında kalmazdı. Daha sonra diğerlerinin hakkına saygı göstermek için eski metodunu uygulardı.
2- Peygamber eşlerine iyi ve muhabbetli davranırdı. Muhabbetle davranmasının en bariz örneği peygamberin onlarla geceleri oturup sohbet etmeleri, evin bazı işlerinde onlara yardım etmeleri ve onlardan hiç birisini incitmemeleridir. Gerçi onlardan bazıları defalarca rahatsız etmişlerdi. Daha önce Aişe’den bu konuda bir hadis nakletmiştik (Resulullah gizlide (evde) ne yapardı diye doğrulduğunda şöyle cevap verdi: Elbisesini ve ayakkabısını tamir ederdi, her erkeğin evde yaptığı şeyi yapardı.)
Eşlerinin O’na yaptıkları eziyetlerden bir bölümü şöyledir:
Peygamberin eşlerinden bazıları daha fazla nafaka güzel eşya ve ziynet eşyası isteyerek şöyle dediler.
Eğer bizleri boşayacak olursan kendi kabilemizde, bizimle aynı seviyede olan ve bizimle evlenecek erkeklerin olmadığını mı sanıyorsun?! Bunlar Resulullah ile tartışma ve sonuçta Resul-i Ekrem (s.a.a)’ın yirmi dokuz gün onlardan uzak durduğu kimselerdir.  Bundan dolayı Allah aşağıdaki ayeti nazil etti. Ey peygamber! Eşlerine şöyle söyle: Eğer dünya diriliğini ve süsünü istiyorsanız, gelin size boşanma bedelinizi vereyim de sizi güzellikle salıvereyim, Eğer, Allah’ı, Peygamberini ve ahiret gününü istiyorsanız, bilin ki Allah, içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükafat hazırlamıştır.
Tambu sırada Ümmü Seleme ayağa kalkarak: Allah ve Resulünü seçtim dedi. Daha sonra Peygamberin tüm hanımları ayağa kalkarak Ümmü Seleme’nin sözünü tekrar ettiler. Hz. Peygamberin hanımları arasında sadece Fatıma binti’l Zehhak bu işe razı olmayarak dünyayı seçti. Resulullah ondan ayrıldı. Ondan sonra yaşadığı müddetçe felaketlerle boğuştu durdu.
Peygamberin eşlerinden bazılarının yaptığı eziyetlerden bir örnek daha: Olay şudur: Peygamberin eşlerinden ve Müminlerin annelerinden bazıları, bazı ağaç sıraları ile saçlarını süslemişlerdi  Peygamberi rahatsız eden olaylardan birisi de eşlerinin bazılarının Ali b. Ebu Talibe devamlı olarak dil uzatmaları idi.
Aişe’nin naklettiği şey de bu eziyetlerden birisidir. Aişe şöyle söylüyor: Peygamber yarenleri arasında idi. Ben onun için yemek hazırladım, Hafsa’da yemek hazırlamıştı. Ama Hafsa benden önce davrandı. Ben kendi hizmetçime Hafsa’nın yemeğini dökmesini söyledim. Hafsa tam yemeği vermek üzereyken hizmetçim onun yemeğini döktü. Peygamber yere dökülen yemek kırıntılarını topladı. Hepsini bir araya yığdıktan sonra ashabıyla beraber yediler: Daha sonra ben yemek gönderdim. Peygamber benim gönderdiğim tabağı, Hafsa’ya göndererek şöyle buyurdu: Bu tabağı, kendi tabağının yerine al ve içindekileri de ye…
Peygamberin bazı eşlerinin bunca eziyetlerine rağmen Peygamber hiç bir zaman adalet ve lütufu terk etmedi. Hatta ömrü boyunca onlardan bir tanesine bile kötek atmadı. Gerçi bazen onları cezalandırırdı veya yaptıkları şeye kızardı. Bu açıdan Aişe şöyle söylüyor: Peygamber hiçbir zaman bir eşini veya hizmetçiyi dövmedi…
Peygamber evde iken eşlerine yardım etmekten kaçınmazdı. Yardım ettiği şey ister kendisine mahsus olsun ister olmasın fark etmezdi. Peygamber devamlı olarak şöyle buyururdu:
Biliniz ki en hayırlınız, hanımına karşı en iyi olanınızdır. Ben kadınlarına karşı en üstününüzüm. Sizin en üstünü hanımına ve evlatlarına karşı iyi olanınızdır. Ben bu konuda sizin en üstününüzüm  karına yaptığın hizmet sadaka sayılır.
3- Peygamberin iyi davranışlarından birisi de O’nun, hanımları için kendisini süslemesidir. Onların gönüllerini almaya önem verir, duygularını yatıştırırdı. Peygamberin bu konudaki bazı sözleri şöyledir. Elbisenizi yıkayın, saçlarınızı tarayın, misvak kullanın. Kendinizi süsleyin ve temiz olun. Doğrusu Ben-i İsrail bu konulara önem vermezlerdi. Sonuçta kadınları zinakâr oldular.
Enes’ten şöyle rivayet edilir: Peygamber, tüm eşlerinin odalarının ortasında güzel koku ister ve kullanırdı.
Peygamber, eşleriyle şakalaşır ve onların gönlünü alırdı. Müslümanları da bu işi yapmaya davet eder, öğütlerdi.
Mü’minin tüm oyunları üç şey haricinde boş ve yersizdir.
1- At eğitimi ve binicilik.
2- Okçuluk.
3- Eşiyle şakalaşması. Bu üç yerde oyun oynamak yerindedir.
Üç şey cefa olarak sayılır: 1. Birisiyle yol arkadaşı olup da ismini ve künyesini sormamak 2. Birisini yemeğe davet ederde davet edilen şahıs kabul etmez veya etse de bir şey yememesi 3. Hanımıyla oynaşmadan ilişkiye girmesi.
Resulullah kadınların cinsel arzularının tatmin edilme yollarını Müslümanlara öğreterek şöyle buyurmuştur:
Kim hanımıyla ilişkiye girmek isterse acele etmesin.  Bunlara ilave olarak Resulullah kadın hakkına öğüt üstüne öğüt ve tavsiyelerde bulunurdu. Kadına davranış hususunda en iyi yolu önerirdi. O devamlı olarak şöyle buyururdu:
Cebrail bana kadının hakkında o kadar şey söyledi ki açıkça fuhuş yapmanın dışında boşanamayacağını zannettim.
Sözün sonunda şunu söylemek yerinde olur: Peygamberin hanımlarına davranışı şekli şuna bağlı idi. Şevk ve rağbet ile İslam ahlakı esasına göre onların ahlak ve huylarını yetiştirirdi.
ölümsüz sözler
Hz. Resulullah şöyle buyuruyor:
Kıyamet günü kurtuluşa erenler sadece mazlumlardır.
Hz. Ali şöyle buyuruyor:
Dünyayı seven, onu başkası için toplar.
Hz. Fatıma şöyle buyuruyor:
Kim halis ibadetini Allah’a gönderirse, Allah da en faziletli maslahatını ona indirir.
İmam Hasan şöyle buyuruyor:
İslam’a karşı cimri olan gerçek cimridir.
İmam Hüseyin şöyle buyuruyor.
Fırsat hızla elden çıkar ama çok zor elde edilir.
İmam Seccad şöyle buyuruyor:
İnsanın bazı ferahlıkları şunlardan ibarettir: İşi ve kazancı kendi vatanında olmak, oturup kalktığı arkadaşlarının Salih insanlar olması ve işine yarayacak evlatları olması.
ÖNDER VE KOMUTAN PEYGAMBER
Eğer insaflı bir insan Hz. Peygamberin şahsiyetini çeşitli yönlerden inceleyecek olursa, dikkatini bu şahsiyet üzerinde bir fert ve Allah kulu, aile sahibi, toplumdan biri, bir komutan ve hakim, bir öğretmen, eğitmen ve askeri komutan…. unvanlarında yoğunlaştıracak olursa bu kesin ve kati sonuca ulaşır:
Peygamberin vücudu her açıdan kâmildir. Fevkalade bir yücelik ve üstünlüğe sahiptir. İşte bu karizmatik yapı Peygamberin, Allah ile olan rabıtasını kâtı delilidir. Zira kemalde bu merhaleye ulaşmış birisi daha yoktur…
Tarihin büyük insanlarla karşılaştığı doğrudur ama önemli olan şudur ki onların yücelik ve üstünlükleri sadece bir boyutlu idi. Sadece bir açıdan üstünlük sahibiydiler. Bir ferdin üstünlüğü genellikle güçlü bir fikir ve zihine sahip olmaları, bir takım askeri operasyon planları vermek, toplumsal önderlik veya ilmi keşiflerle sınırlıdır. Ama şahsiyetinin diğer boyutları normal insanlar seviyesinde bazen de normalin altında kalıyordu…
Çok keskin zihinli birisinin korkak olarak adlandırılması mümkündür. Korkusuz bir rütbeli komutanın ahlakının sıfır olması mümkündür…
Bütün bunlarla beraber Peygamberin şahsiyeti ayrı bir şeydir. O sadece kendisine has özelliklere sahiptir. İster fikri açıdan, ister ilmi açıdan, ister bireysel isterse toplumsal açıdan peygamberin yücelik ve üstünlüğü aşağı kalmamıştır, Hiçbir zaman olduğu doruk noktasından aşağı inmemiştir…
Bu yücelik ve üstünlüğü bir bölümünü Peygamberin şahsiyetini incelerken görüyoruz. Şimdi bu bölümü peygamberin muvaffak askeri komutanlığına mahsus kılıyoruz.
Peygamberin vücudunda var olan ve askeri komutanın sahip gereken bazı özellikleri şunlardır:
A. Eşsiz cesaret:
Peygamber sosyal yapıyı değiştirme yolunda oldukça cesaretli ve korkusuzdu. İnsanları kula kulluk etmekten çıkarıp Allah’a kulluk etme durumuna getirme yolunda ortamın aleyhine ve halkın hışmı onu yutmak için ağzını açmasına rağmen yine de kararlı adımlarla ilerliyordu.
Evet, cahiliyet toplumunun kalbine hücum etmek ve onu değiştirmek, tıpkı Allah’ın irade etti şekilde hareket etmek, şüphesiz öyle bir cesarettir ki hiç bir cesaret onunla boy ölçüşemez.
Buna ilave olarak, eğer peygamberin savunma ve saldırı da olduğu savaşlarda askeri durumu göz önüne alınacak olursa öylesine has bir erkekliğe rastlanır ki onun haddini ve sınırını normal bir şekilde anlamak çok uzak bir ihtimaldir.
Peygamberin, sayı açısından çok az, silah açısından ise düşman ile mukayese edilmeyecek bir orduyla korkusuzca Bedir meydanına -ki oldukça hassas ve kritik bir durumdu- girmesi Onun cesaretinin açık bir delili sayılmaktadır. Bir zerre bile korkusu olmayan birisinden başka hiç kimse böyle bir işe girişemez…
Peygamberin, Uhud savaşında Müslümanların meydandan kaçmasından sonra düşmanın kalbinde kalması, ihlaslı bir kaç yarenini yönlendirmesindeki kararlılığı insanlık tarihinde eşine ender rastlanan bir kahramandan bahsetmektedir.
Ahzab savaşında on bin cengaver karşısında çok az bir askerle savunma yapmaya, Yahudilerin yaptıkları antlaşmayı bozmaları ve düşmana katılmaları ve münafıkların iç karışıklık çıkarmalarına rağmen teslim olmayıp savunma yapmada sabırlı olması oldukça şaşırtıcıdır. Bu konuda Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:
Onlar hem yukarınızdan hem aşağı tarafınızdan üzerinize yürüdükleri zaman; gözler yığıldı, yürekler gırtlağa geldi ve siz Allah hakkında türlü türlü şeyler düşündüğünüz zaman; İşte orada iman sahipleri imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğratılmışlardı. Ve o zaman münafıklar ve kalplerinde hastalık (iman zayıflığı) bulunanlar: Meğer Allah ve Resulü bize kuru vaadlerde bulunmuşlar! diyorlardı.
Huneyn savaşında, Müslümanlar savaş meydanından kaçtıkları vakit -öyle bir kaçış ki meydanda sadece Peygamber, Hz. Ali, Abbas b. Abdülmuttalib ve sayılı bir kaç mümin kalmıştı. -peygamber Müslümanların duygularını kabartmadığı müddetçe zafere ulaşamadılar.
Emri’ül Mü’minin Hz. Ali (a.s) peygamberin cesaret ve korkusuzluğunu anlatırken şöyle buyuruyor:
Savaşlarda işimiz zorlaşınca hemen peygambere sığınırdık. Düşmana ondan başka hiç kimse o kadar yakın değildi.
B. İleri ve keskin görüşlülük.
Resulullah tüm askeri hareketlerinde keskin görüşlü idi. Her ihtimalin üzerinde önemle durur, en kötü ihtimalleri bile değerlendirirdi. Onun tüm işlerde, her ihtimali göz önüne alması askerlerinin kaçmaları veya savaşın yönünün değişmesi durumlarında şaşkınlığa uğramamasına sebep oluyordu. Bundan dolayı hangi olayla karşılaşırsa karşılaşsın önceden hazırladığı plana göre hareket ederdi. Peygamber Allah (c.c)’ın yardımıyla gönlünü hoş tutardı.
Peygamberin, Hudeybiye antlaşmasında onun tüm etkilerine rağmen kendi hedefi doğrultusunda ısrar ettiğini, adım adım ilerlediğini görüyoruz. Zira peygamber barış antlaşmasının Müslümanların faydasına olduğunu ve Mekke’nin fethetme ortamını hazırladığını çok iyi biliyordu.
Aynı şekilde Hudeybiye antlaşmasıyla Kureyş ile olan sorun durdurulmuş, Müslümanlar Kureyş’ten başka diğer Arap kabilelerine de İslam dinini tebliğ etme fırsatı bulmuşlardı. Bu antlaşmadan sonra Hz. Peygamber gönül rahatlığı ile Yahudilerin karşısına çıkıyor ve Arap yarım adasını Yahudilerden temizliyor. İç cepheyi kuvvetlendirip parlak İslam tarihini yazmak için Müslümanları hazırlıyordu…
Peygamber mukaddes hedefini ısrarla takip etmiş sonunda Kureyş’i sözü geçen antlaşmayı yapmaya zorlamıştı. Öyle bir barış ki gerçekten ilahi risalet için fetih idi. Kur’an-ı Kerim bunu Fetih suresinde açıklamıştır.
Mekke’nin fethinde Kureyş’lilerin İslam ordusu karşısında teslim oldukları gerçeğine rağmen Resul-i Ekrem (s.a.a) askeri gücünü dört kısma bölmeden şehire girmedi. Bunun nedeni ise olması muhtemel her türlü olaya karşı hazırlıklı olmaktı.
Peygamberin, Kureyş’in Arap kabileleri arasında merkez rolünü oynamasına ticaret olduğunu bilmesi Kureyş’i ekonomik muhasaraya almasına, merkezi hayatı zayıflatmasına neden oldu. Bunun için vurucu timler göndererek ticaret yollarını tehdit ederek müşriklerin sesini yükseltti ve sıkıştırdı.
Bu dakik plan, Mekke’nin ticari durumunu bir birine katma rolünü çok iyi oynadığı gibi Müslümanların Allah (c.c)’a iman ve güvenlerini hissedilir derecede artırdı, Onlara gelecek savaşlar için öncekinden daha çok moral verdi.
C. Bütün savaş fenn ve taktiklerini tam olarak bilmek:
Peygamberin tüm askeri taktikleri bilmesi, doğru bir şekilde planlar hazırlaması O’nun şahsiyetine şekil veren diğer bir faktörlerdendi.
Peygamberin bu özelliğinden bir bölüm naklediyoruz.
1- Savaş halinde düşmanın gafil avlanması.
Peygamberin askeri hareketleri tam bir gizlilik içerisinde yapılıyordu. O, işlerinin gizli olarak yapılmasına çok fazla ısrar ederdi. Çünkü Medine’de Yahudi münafık ve kalpleri hasta olanların faal olduklarını İslam’ın hayrını istemediklerini çok iyi biliyordu. Tam tersine Müslümanların askeri sırlarını en kısa zamanda düşmana ulaştırmak istiyorlar, zahmetlerini kat kat artırmak niyetindeydiler. Müslümanları daha çok zarara sokmak, zafer kazanma imkanlarını en az düzeye indirmek istiyorlardı.
Bundan dolayıdır ki Peygamberin komuta ettiği tüm askeri hareketlerin gizlilik içerisinde yürütülmesi özel bir yere sahipti.
Peygamberin bu özelliğinden bir bölüm şöyledir:
Mekke’nin fethi için hareket edildiğinde peygamber hedefini hiç kimseye söylememiş, ellerini duaya kaldırarak şöyle buyurmuştu:
İlahi! Onları evlerinde gafil avlamak için casusların onlara haber ulaştırmasına engel ol.
Peygamberin duası kabul edildi ve Onun bu işi gizlemesi meyvesini verdi. Sonuçta İslam ordusu, Kureyş’i gafil avladı. İşte bu iş, Mekke’nin fethinde bir damla dahi kanın dökülmesine engel olan ve böylece zafere ulaştıran sebeplerdendir…
Ben- Lahyan savaşında peygamber, düşmanı hayrete düşürmüştü. Şöyle ki önce askerlerini kuzeye yani Şam’a doğru gönderdi. İslam ordusunun Şam’a hareket ettiği haberi yayılınca Ben-i Lahya’ya hücum etti. Mevzileri ele geçirilmiş dağlara yerleştirilmiş askerler dona kalmıştı.
Hayber savaşı; önce orduyu Er-Raci sahrasına gönderdi. Askeri kuvvetlerinden az bir kısmını Katfan kabilesi nüfuzu altında olan bölgeye gönderdikten sonra asıl askeri kuvvetlere Hayber’e yürümeleri emrini verdi. Peygamber bu iş ile Katfan kabilesini kendisi ile meşgul etmiş ve Hayber Yahudilerine yardım etmelerine engel olmuştu. Böylece Hayber kalelerini ardarda fethetti.
Peygamberin düşmanı gafil avlama şekillerinde birisi de Ahzab savaşına Handek kazmaktı. Öyle ki müşrikleri dehşete düşürmüştü
Şimdiye kadar okuduklarınız Peygamberin düşmanı savaş halinde gafil avlamasından birkaç örnekti. Diğer savaşlarda da bu yöntemin başarıyla kullanıldığını görebilirsiniz…
2- Düşmanı aldatma siyaseti:
Savaş genellikle güçlü bir komutanın olmasına ve düşmanın aldatılması temelleri üzerinde kurulu olduğu için Peygamber düşmanı aldatma siyasetine de baş vuruyordu. Bunun örneği ise Ahzab savaşında Naim b. Mesud’u düşmanı aldatmak üzere göndermesiydi. Peygamber Naim’e hitaben şöyle buyurdu:
Sen bizim aramızda bir teksin, yalnızsın, bizim için bir çare düşün. Yapabildiğin kadar hile yap. Çünkü savaş baştan sona hile ve oyunlarla doludur.
Naim b Mesud’un görevini ve oynadığı büyük rolü daha önce -ikinci bölüm- incelemiştik…
3- Kendi yarenlerine meşveret etmek, akıl danışmak
Bu durum onların hoşnutluklarını celbetmek, gönüllerini elde etmek, her birinin görevini belirlemek ve görevlerinin önemini vurgulamak içindir.
Resul-i Ekrem Hudeybiye savaşı hariç tüm savaşlarda kendi ashabıyla meşveret eder, onlara akıl danışır ve görüş belirtmelerini isterdi.
4- Resul-i Ekrem Uhud ve Handek savaşı hariç diğer savaşların hepsinde düşmanı yanıltmak için onlara hücum ederdi. Bunun en az faydası bile şudur: Düşman tarafından gelecek tehlike azalır veya stratejik bir nokta İslam ordusunun eline geçerdi.
5. Güçlü ve kendine güvenen bir şahsiyet.
Resul-i Ekrem (s.a.a)’in hayatında ki komutanlık ve önderlik cilvelerinden birisi de Onun diğerleri karşısında güçlü ve derin nüfuzlu bir şahsiyete sahip olmasıdır. Öyleki Onun şahsiyeti askeri açıdan heybetinin ölçüsü askerlerinin ve Ona tabi olanların gözündeki yücelik ve üstünlükle aynı ölçüdeydi.
İmam Ali b. Ebu Talip şöyle buyuruyor.
Konuşmaya başladığı zaman, huzurda olanları cezbederdi. Nefesler göğüslerde hapsolurdu. Öyle ki sanki kuşlar onların başları üzerinde kanat açmışlardı. O susunca diğerleri konuşmaya başlardı. Ama onun huzurunda hiç bir zaman tartışmadılar.
Peygamberin şahsiyetinin heybetinden veya konuşma esnasındaki tevazu ve alçak gönüllü oluşundan bahsederken Urve b. Mesud Es- Sekafi. Berra b. Azib ve Enes b. Malik’ten hadisler nakletmiştik. Ona tabi olanların nasıl bir sevgi, muhabbet, ilgi ve saygı duyduklarını hatırlatmıştık. Cabir b. Abdullah’tan nakledilen bu hadis onlardan sadece bir tanesidir.
Peygamber deriden yapılma bir gölgeliğin altında oturmuştu. Bilal’ın Onun yanından çıktığını gördüm. Peygamberin abdest suyu onun yanındaydı maceradan haberdar olan herkes Bilal’ın üstüne çullandı. Herkes abdest suyundan teberrük almak istiyordu. Sudan alabilenler onu yüzlerine gözlerine sürüyordu, alamayanlar ise etrafındakilerin ellerindeki sılalıktan alıp yüzlerine gözlerine sürüyorlardı.
Bu, Peygamberin askeri yönden şahsiyetinin üstünlüğünden sadece kısa bir bölümdü.
ölümsüz sözler
Resulullah şöyle buyuruyor:
İlahi kadınların fitnesinden ve kabir azabından sana sığınırım.
İmam Ali şöyle buyuruyor:
Hakkın karşısına dikilen ona mağlup olmuştur.
Hz. Fatıma şöyle buyuruyor:
Benden uzak durun! Çünkü hatanızdan sonra özür dileme yeri kalmadı. İşlediğiniz suçtan sonra konuşmaya gerek kalmadı.
İmam Hasan Müçtebâ şöyle buyurdu:
Ey İnsan oğlu! Sen doğumundan itibaren ömrünü fena etmektesin. Bunun için elinde olan şeylerden gelecek için faydalan! Çünkü mümin bütün varlığını ahireti için saklar ama kafir gününü gün eder.
İmam Hüseyin şöyle buyuruyor:
İnsanlar hoşlanmasa da Allah’ın rızasını kazanmak isteyene Allah, insanlarla onun arasındaki ilişkiyi düzeltmekte yeter. Kim, Allah hoşlanmasa da insanların hoşnutluğunu isterse Allah onu insanlara bırakır.
Resul-i Ekrem (s.a.a)’in müzakerelerinden seçmeler…
Peygamberin programından bahsetmek, Allah (c.c)’ın tüm içerikleriyle son risaletinden bahsetmektir. Çünkü seçkin peygamber kendi hayatındaki tüm işlerde ilahi risaletten ilham almıştır. Her halükarda ilahi iradeyi kendisine ölçü alırdı. Attığı her adım ve yaşantısının her anında kendisini tam anlamıyla Allah (c.c)’ın ihtiyarına bırakmıştı.
Bundan dolayı Allah (c.c) yer kürenin neresinde olursa olsun kullarının hepsine gönderdiği aziz peygamberinin sünnetini takip etmesini emretmiştir. Bu konuda şöyle buyurmaktadır.
Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah’a ve kıyamet gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.
Yine şöyle buyuruyor:
Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının
Bundan dolayı Peygamberin değerli sünneti Kur’an-ı Kerimden sonra ikinci kaynak olarak yer almıştır.
Peygamberin sire ve sünneti bu şekilde geniş bir kapsama sahip olması göz önünde bulundurulduğundan bizim kısa ve özet araştırmamız peygamberin tüm plan proje, programlarını her yönüyle araştırmak ve gözler önüne sermek hedefinde değildir. Böyle bir iş çok geniş ve derin bir araştırma istemektedir. Bundan dolayı biz sadece ve sadece peygamberin, savaş isteyenlerin karşısında takındığı tavrını, düşünce ve fikirlerin ortaya sunuş şekli kendine muhalif ve karşı olanları ikna etme metotları ve kısacası peygamberin nasihat, öğüt ve gelecekte olacak bazı olayları haber verme hükmünü taşıyan bazı hadislerini aktarmakla yetiniyoruz.
Peygamberin fevkalade fikri cilvelerinde araştırma yapmak, Onun Allah ile olan irtibatının kesinliği gerçeğini de aydınlığa kavuşturmaktadır. Zira ilahi desteğe sahip olmayan birisinin peygamberin getirdiği gibi bir düşünce ve fikir… getirmesi mümkün değildir.
Ona önünden de ardından da batıl gelemez.
Bu gerçeğin planlanmasında yeterli ve kati delil.
Kamil, uygun ve doyurucu beyan
Karşıdakilerin delillerini darmadağın etmek.
İmanlıların tüm sorularına cevap vermek.
Evet bunların hepsinin Allah’ın Resulünde toplanması ancak Allah’a davet ve O’nun izni iledir…
Allah risaletini kime vereceğini daha iyi bilir….
Bunları sayın okuyucularımıza sunuyoruz ki peygamberin, delil getirme nedenli güçlü beyan etmede ne kadar açık sözlü, gerçekleri aksettirmede ince ve derin görüşlü, belağatte ne kadar yüce, hak ve hakikatı sunmada ne denli sadık olduğunu görsünler. Şüphesiz bu gerçeklerle tanışmak hidayet ve peygamberlerin
-Allah’ın selamı onların hepsinin üzerine olsun- yolunu yürüyenler için en iyi azıktır.
RESUL-İ EKREM’İN DAVRANIŞINDAN ÖRNEKLER
1. Lavi b. Yahuda’nın oğlu Rahip Şam’un Peygamberin yanına gelecek marifetin kısımları hakkın da çeşitli sorular sordu.  Şam’un’un soruları arasında: Hikmet, felsefe, inanç esasları, ahlak e ilahi hükümler de mevcuttu. Resul-i Ekrem bu soruların hepsine cevap verdi. Daha peygamberin cevabı bitmeden Şam’un iman getirerek Müslüman oldu. Şimdi bu sohbetin bir bölümünü aktarıyoruz.
Şam’un: Bana akıldan haber ver, akıl nedir, nasıldır? Neler ondan kaynaklanır, neler kaynaklanmaz? Bana akılın tüm kısımlarını anlat dedi.
Resulullah şöyle buyurdu:
Doğrusu akıl cahilliğin ayağına vurulmuş prangadır. İnsanın nefsi en azgın hayvana benzer. Eğer onun ayağına pranga vurulmazsa şaşkınlık içerisinde kalır ve kontrolden çıkar. Neticede akıl cahilliğin prangası olarak sayılır. Allah aklı yarattı daha sonra ona gel dedi. Akıl geldi. Git dedi akıl döndü. Daha sonra Allah akıla şöyle buyurdu:
İzzet ve celalime andolsun ki senden daha faziletli, senden, daha çok emrime uyan bir mahluk yaratmadım. Seninle başlarım ve seninle bitireceğim sevap ve ceza sana göredir. (Yani ölçü sensin. müt.)
Ağır başlılık ve sabır akıldan kaynaklandı. İlim ve bilim ağır başlılık ve sabırdan çıktı. İlim ağacı rüşd ve gelişme filizi verdi. Rüşd ve gelişme filizinden iffet meyvesi yetişti. İffet namusluluğa sebep oldu. Namusluluktan, utanma meydana geldi. Utanma vakar ve doğru görüşün doğmasına sebep oldu. Bundan ise hayırlı işler doğdu. Bu güzel sıfat şer ve kötülükten rahatsız olmaya sebep ve neden oldu. Bu beğenilmiş huydan ise nasihat edenin nasihatını dinleme ortamı meydana geldi.
Bunlar hayır ve iyiliğin on kısmıdır ki onların her biri için on kısım dahi sayılabilir.
Ağır başlılık:Aşağıdakilerin ona nisbet verildiği güzelliklerden birisidir:
Güzel davranış, iyi insanlarla oturup kalkma, kötülük ve pisliklerden kurtulma, hor ve hakirlikten kaçınma, iyi işlere karşı şiddetli bir şekilde ilgi duymak, yüce ve yüksek mertebelere ulaşmak, bağışlama ve affetmek iyi isim sahibi olmak ve susmak.
Bu on özellik ağır başlılıktan kaynaklanmaktadır.
İlimden kaynaklanan güzellik ve iyiliklerden aşağıdakiler sayılabilir:
Alim görünüşte fakirde olsa gerçekte muhtaç değildir. Alim cimri sıfatına sahip olsa da bahşişte bulunur. Yumuşak huyluda olsa heybet ve yüceliğe sahiptir. Gerçekte hasta bile olsa nefis ve canı sağlıklıdır. Uzakta dahi olsa ruhsal yakınlığa sahiptir. Utanmazlıklara utanır. aşağılıklar içerisinde yüce makam sahibidir. Rezalet içerisinde şerafetlidir. Halk arasında sevilir.
Kim kendi ilmine amel ederse bu sıfatlar onda toplanır. Öyleyse akıl ve ilminden faydalananlar keyfine diyecek yoktur.
Rüşt ve gelişme: Bu sıfattan kaynaklanan şeyler şunlardan ibarettir:
Dayanıklılık, hidayet, takva, bağışlayıcılık, azim ve kararlılık orta yolu bulma, sevap, üstünlük ve Allah’ın diniyle tanışma. Bu özellikler rüşt ve gelişmeden kaynaklanır. Öyleyse bu hususiyetlerin doğrultusunda doğru yolda hareket edenlerin keyfine diyecek yoktur.
İffetten kaynaklanan güzellikler şunlardır:
Rizayet ve hoşnutluk, Allah dergahında mütevazı olmak, yararlanma, rahatlık, bağışlama, huşu, hatırlatma ve zikir, tefekkür cömertlik ve insan sevgisi, Bunlar iffet sıfatından kaynaklanan şeylerdir.
Namusluluk ve kendini korumadan türeyenler ise şunlardır.
Maslahatı düşünmek, tevazu, günahtan çekinme, Allah’a dönem hakikatları derk etme, anlama, Muhabbet dolu davranışı başkalarının iyiliğini istemek ve insanlardan uzak durmak, Bunlarda Namus ve kendini korumadan türeyen şeylerdir.
Utanma duygusundan türeyen sıfat ve özellikler ise şunlardan ibarettir:
Yumuşaklık, ihsanda bulunmak, gizlide ve açıkta Allah’ın huzurunda olduğunu bilerek davranışlara dikkat etmek, her halükarda sağlığa dikkat etmek, şerden uzak durmak, güler yüzlülük, büyüklük, zorluklara galebe çalmak ve halk arasında iyi isim sahibi olmak. Bunlar da utanma duygusundan kaynaklanan sıfatlardır.
Vakardan ise şu özellikler kaynaklanır:
Lütuf, ihtiyat, emaneti sahibine ulaştırmak, ihaneti terk etmek, doğru sözlülük, izzet, Allah yolunda malını harcamak, düşman ile karşılaşmaya hazır olmak, kötülüklerden alı koymak, ahmaklık ve cahillikten uzak durmak.
Hayır iş yapmada devamlılık şu özellikleri kazandırır; kötü işleri terk etme, boş ve hafif işlerden uzaklaşma, günahtan çekinme, hakka yakîn etme, kurtuluşu sevme, cehennem azabından kurtulma, delil ve hüccete değer verme, Allah’a itaat etme, şeytandan korunma, adalete boyun eğme, dilinde hakkı söylemek. Bunların tümü hayır işe devamlılıktan türemektedir.
Şerden hoşlanamama ve rahatsız olmak ise şu özellikleri taşır:
Vakar, sabır, Allah’ın yardımını celbetme, doğru yolda direnme, hidayette devamlılık, Allah’a iman, devamlı ve her yerde Allah’ın nimetlerinden faydalanma, amelde ihlas sahibi olan, faydasız ve boş konuşma ve davranışları terk etme, düzenli olarak faydalı iş yapma. Bunlar şerden rahatsız olmanın sonuçlarıdır.
Şem’un şöyle ekledi: Cahil’in belirtileri nelerdir?
Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu:
Cahilin belirtileri şöyledir: Onunla oturup kalkman seni zahmete sokar, ondan uzaklaşman onun sana dil uzatmasına sebep olur. Sana bir şey bağışladığı zaman minnet bırakır. Ona bir şey bağışlarsan karşılık vermez, ona bir sır verecek olursan her kese açıklar ihanet eder, zengin olursa burnu havalanır, kötü huylu olur. Fakirliğe düştüğü zaman Allah’ın nimetlerini inkar eder. Günahtan çekinmez, neşeli ve sevinçli iken israf eder. Kederlendiği zaman ümitsizliğe kapılır. Gülünmesi gereken yerde haddi aşar. Ağlanması gereken yerde iyi insanların saygınlığını ayaklar altına alır. Ne Allah’ı sever ne O’nun huzurunda olduğundan amellerine dikkat eder ne de O’nu zikreder. Senin sınırlarını aşacak kadar seni över metheder. Ama sinirlendiği vakit övmeyi bırakır sana karşı kötümser olur. Evet cahilin hali böyledir.
Şem’un: Bana İslam’ın belirtilerini söyle dedi:
Peygamber şöyle buyurdu: İslam’ın belirtisi imanda (ilim ve amelde)dır.
Şem’un: İman, İlim ve amelin belirtileri nelerdir? dedi.
Peygamber şöyle buyurdu:
İmanın belirtisi dört şeydir: Allah’ın birliğine ikrar etmek, Allah’a inanmak, semavi kitaplara inanmak ve semavi peygamberler inanmak.
İlimin belirtisi dört şeydir: Allah’ı tanımak, Allah’ın dostlarını tanımak, Allah’ın farzlarını bilmek ve onlara riayet etmek (yerine getirmek)
Amelin belirtisi de dört şeydir:
Namaz, oruç, zekat ve ihlas
Yahudi Şem’un hedeflerine ulaşmak amacı ile aynı şekilde sorularına devam ediyordu. Resul-i Ekrem ise onu ilim ve hikmet denizine götürüyordu. Her soru ile ona ilimden kapılar açıyor ve yaşamın kapılarını gözleri önünde nur yağmuruna tutuyordu. Hayır yollarını Şem’una bağışlıyordu. Henüz soruları bitmeden şüphe ve tereddüt uğultuları onun vücudundan dışarı çıktı. Yakîn ve güven ile Müslüman olduğunu söyledi.
2. Ebu Ya’li, Harb b. Sariç o da dedesinden nakleden birisinden şöyle naklediyor. Rivayet edenin dedesi şöyle söyledi:
Medine’ye gidiyordum. Bir dağın eteğinde merkebimden indim. Ansızın yanlarında bir keçi olan iki adam gördüm. Onlardan birisi alıcı idi ve satıcıya şöyle söylüyordu: Bu muamelede bana biraz kolaylık göster. Tam bu sırada heybetli ve yüce bir şahısın yaklaştığını gördüm. Kendi kendime: Bu halkı sapıklığa davet eden Ben-i Haşimlidir, Acaba o mudur? dedim. Biraz dikkat ettiğimde güzel vücutlu, geniş alınlı, burnu biraz uzun, çok kaşlı birisinin olduğunu gördüm. Göğsünden göbeğine kadar siyah tüylü idi. Sanki siyah, iplikle dokunmuş bir şey giymişti… Bize yaklaştı ve şöyle buyurdu:
Es Selamu Aleykum
Biz O’nun selamının cevabını verdik. Henüz durmamıştı ki müşteri yüksek sesle şöyle söyledi: Ey Allah’ın Resulü? Şuna (satıcıya) söyle de bana biraz kolaylık göstersin! Peygamber mübarek ellerini kaldırarak şöyle buyurdu.
Siz, varlıklarınızın sahibisiniz. Ben kıyamet günü Allah’ımı sizlerden hiç birinizin hakkında zulmettiğimi, kan hakkı ve şahsiyetini talep etmediği bir halde görmek ümidindeyim. Allah satın almada, satmada, ihsanı kabul etmede, bahşiş vermede, hükmetmede ve diğerlerini hakem yapmada kolaylık gösteren kimseye rahmet etsin Daha sonra yanımızdan geçip gitti… Ravi şöyle devam ediyor: Yemin olsun ki, onu takip edeceğim. Zira güzel sözler söyledi. Ayak izlerini takip ederek O’na ulaştım ve şöyle söyledim: Ey Muhammed!…
Dikkatle bana baktı ve şöyle söyledi: Konu nedir? Ben: Halkı sapıklığa sevk eden babalarının yoluna gitmelerine engel olan sen misin? dedim.
Cevaben şöyle buyurdu: O Allah’tır.
Ben: Halkı neye davet ediyorsun? dedim.
Cevaben: Allah’ın kullarını Allah’a davet ediyorum. dedi.
Ben: Ne söylüyorsun? dedim.
Şöyle buyurdu: Allah’ın birliğini ve benim peygamberliğimi ikrar et. Allah’ın bana nazil ettiği şeye iman getir. Lat ve Uzz’ya karşı kafir ol. Namaz kıl, zekat ver. Ben:
Zekat nedir? dedim. Şöyle buyurdu:
Zenginlerin, fakirlere verdiği bir haktır.
Ben: Halkı davet ettiğin şey güzel bir davettir dedim (Geçmişte, yer yüzünde ondan daha çok nefret ettiğim ve kin duyduğum birisi yoktu. Ama çok geçmeden benim için, çocuklarımdan, annemden, babamdan ve tüm insanlardan daha değerli olmuştu.)
Ben: Şüphesiz tanıdım, dedim. Şöyle buyurdu:
Kesinlikle tanıdın mı? Ben:
Evet, elbette dedim: Şöyle buyurdu:
Önceden sana öğrettiğim şeye ikrar et. Ben:
Baş üstüne! Ya Resulullah! Ben öyle bir yerde yaşıyorum ki orası çok kalabalıktır. Oraya dönecek ve onları beni davet ettiğin şeye davet edeceğim. Umarım onların hepsi kabul eder, dedim. Peygamber benim önerimi beğendi peki, davet et, buyurdu.
O mıntıkanın hepsi İslam’ı kabul etti. Kadın-erkek herkes Müslüman oldu. Resul-i Ekrem mübarek elini okşamak için o adamın başına çekiyordu.
3- Bir vakit, iki Yahudi Peygamberin yanına gelerek “Andolsun biz, Musa’ya açık açık dokuz ayet verdik” ayeti hakkında soru sordular.
Peygamber onların cevabında şöyle buyurdu:
Allah’a ortak koşmayın, zina etmeyin, haksız yere adam öldürmeyin ki Allah haram kılmıştır, hırsızlık yapmayın, sihir yapmayın, suçsuz insanı, öldürmesi için sultana teslim etmeyin, faiz yemeyin, namuslu kadınlara iftira etmeyin ve siz Yahudilere mahsus olan cumartesi sınırını aşmayın,
Daha sonra o iki Yahudi peygamberin elini öperek şöyle söylediler: Sen gerçekten de peygambersin.
Peygamber şöyle buyurdu: Sizin İslam’ı kabul etmenize engel olan şey nedir? Onlar şöyle cevap verdiler:
İslam’ı kabul ettiğimiz taktirde Yahudilerin bizleri öldürmesinden korkuyoruz.
4- Peygamberin karşı tarafı ikna edici sözlerinden birisi de Huneyn savaşından sonra Ensar’a hitaben yaptığı konuşmadır. Savaştan sonra peygamber savaş ganimetlerini bölerken büyük bir bölümü “Müellefet’ül Kulubihim” ve Mekke’nin fethinden sonra Müslümanlara ayırdı. O ganimetlerden az bir bölümde Ensara ulaşmıştı. Sonuçta Ensar öfkelendiler. Onlardan birisi şöyle mırıldandı: Bu taksimde Peygamber kendi kavmine torpil yaptı. Peygamber bu sözü duyunca Ensarı toplayıp konuşma yapmak için ayağa kalktı. Allah’a hamdü senadan sonra şöyle buyurdu:
Ey Ensar! Sizden nakledilen bu sözde nedir? Bu sözlerden kastınız ve hedefiniz nedir? Sizlerden soruyorum cevabımı verin; Acaba sizler yoldan sapmış değil miydiniz ki Allah benim sayem de sizleri hidayet etti? Acaba siz cehennem uçurumunun kenarında değil miydiniz ki Allah benim sayemde sizleri oradan kurtardı? Sizler sayı olarak az değil miydiniz de Allah benim sebebime sizleri çoğalttı? Fakir insanlardınız, ben sizin aranızda olduğum için Allah sizi zengin etmedi mi? Bir birinize düşman değil miydiniz ki Allah benim sayem de sizleri bir birinizle dost yaptı?
Ensar şöyle cevap verdi: Evet ya Resulullah!
Allah ve Resulü minnet bırakmaya layıktır.
Peygamber şöyle buyurdu: Bana söylemiyor musunuz; sizin yanınızda ne yapayım? Onla şöyle cevap verdiler:
Anne ve babalarımız sana feda olsun. Biz ne söyleyelim?
Peygamberin cevabında şöyle söyledik: Büyüklük, bağışlama, affetme ve minnet koymaya layık sensin.
Resul-i Ekrem şöyle buyurdu: Eğer, sen yalancılıkla suçlanıyordun, biz seni tasdikledik, sen hor ve güçsüzdün biz sana yardım ettik, yurdundan sürülmüştün biz sana sıcak kucağımızı açtık, korkuluydun sana güven verdik, seninle kardeşçe geçindik deseydiniz sözleriniz doğru olurdu.
Tam bu sırada Ensar’ın ağlama sesi yükseldi, Özür dilemeye başladılar. Peygamberin elini öperken şöyle söylüyorlardı. Biz Allah ve peygamberini seviyoruz, ondan razıyız. Bizim tüm varlığımız senin elindedir. İstediğin zaman onları kendi akrabaların arasında taksim et. Bizlerden biri bu sözü kalbinde bir kötülük olmadan söylemiştir. Yanlışlıkla bu taksimin bize öfkelendiğinden ve bize önem vermediğinden kaynaklandığını zannetmiştir. Daha şimdi kendi günahlarından ötürü Allah’a sığınmış ve O’ndan bağışlanma dilemişlerdir. Ey peygamber! Sizde onları bağışlayın. Peygamber şöyle buyurdu:
İlahi! Ensarı, çocuklarını, çocuklarının çocuklarını bağışla Ey Ensar topluluğu! Acaba diğerlerinin kâr, para pul ile dönmelerine ama sizlerin de, peygamberin aranızda olmasına razı değil misiniz?
Ensar hep bir ağızdan: Biz Allah’a, Rab ve peygamberine kendi payımız unvanında razıyız.
5- İbn-i Hüzeyme, İmran b. Halid b. Talik’ten o babasından o da dedesinden şöyle naklediyor: Kureyş Haşin adında tanınmış birisinin yanına giderek: Bu adamla (Peygamber) bizim tarafımızdan konuş. Zira bizim tanrılarımızı kötülüklerle anmaktadır. Hep beraber Peygamberin evinin kapısına kadar geldiler. Kureyşliler şöyle söylediler: Şeyh için yer açın İmran ve bir çok yareni orada toplanmıştı.
Hasin Peygambere dönerek şöyle söyledi: Sizden nakledilen şeylerde nedir? Bizim tanrılarımızı kötülüklerle anıyor ve alay ediyorsun. Doğrusu baban iyi ve mütevazı birisiydi. Hz. Peygamber (s.a.a) Hasin’e şöyle söyledi:
Ey Hasin! Kaç tane Allah’a tapıyorsun? Hasin cevaben şöyle dedi: Yeryüzünde yedi gökyüzünde ise bir Allah’a tapıyorum.
Resul-i Ekrem (s.a.a) buyurdu:
Bir zarar veya sıkıntıya uğradığında hangi Allah’ını anıyorsun? Hasin şöyle dedi:
Gök yüzündeki Allah’ı
Peygamber: Servetin yok olduğunda nasıl? dedi
Hasin: Yine gök yüzündeki Allah’ı diye cevap verdi.
Peygamber: O, tek başına sana yetiyor. Sen diğerlerini ona ortak mı kılıyorsun? Bu işinle teşekkür ederek onun dikkatini mi çekmek istiyorsun. yoksa sana galip gelmesinden mi korkuyorsun? Hasin: Hiç birisi diye cevap verdi.
Peygamber şöyle buyurdu: Ey Hasin İslam getir ve doğru yolu seç.
Hasin: Ben kabile sahibiyim, onlara nasıl cevap veririm. dedi.
Peygamber: İlahi! Senden, işlerimi düzene sokmanı bana faydalı bağışta bulunmanı istiyorum de diye buyurdu.
Hasin bu cümleleri tekrar etti. Kendi yerinden kalkarak İslam ile şereflendi…
ölümsüz sözler (3)
Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
Halk bir zalimi görürde topluca onun karşısına dikilmezse, Allah’ın onları azaplandırmasından korkulur.
Hz. Ali şöyle buyurdu:
Kim muhtaç kardeşinin ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir.
Hz. Fatıma şöyle buyurdu:
Allah’a yemin olsun ki sizin dünyanızdan yüz çevirdim. Erkeklerinize karşı iyi niyetli değilim. Uzun bir suskunluktan sonra onlarla konuştum. Onları denedikten sonra azarladım. Ciddiye aldıktan sonra onun hakkında oyun oynamak ne kadar da kötüdür… Kendileri için gönderdikleri şeyler ne kadar da kötüdür. Allah onlara gazab edecektir. Devamlı olarak azabda kalacaklardır.
İmam Hasan şöyle buyuruyor:
İmam Hasan’a yücelik ve üstünlük sahibisiniz denildi. İmam şöyle buyurdu: Bilakis, izzet sahibiyim. Allah (c.c) şöyle buyuruyor: İzzet, Allah’a, Peygamberine ve müminlere aittir.
İmam Hüseyin şöyle buyuruyor:
Hakka amel edilmediğini kötülüklerden alı konulmadığını görmüyor musunuz?
Resul-i Ekrem (s.a.a)’in hadislerinden kesitler.
Gelecek olaylar hakkında verdiği haberlerden bir bölüm:
Öyle bir zaman gelecek ki insanın, dünyası güvende olduğu müddetçe dini zarar da görse kılı bile kıpırdamaz.
Ahir-üz Zaman’da en az bulunacak şey güvenilir bir kardeş ve helal para olacaktır.
Kıyamet gününün alametleri şunlardır: Kur’an okuyanlar çoğalır ama fakihler azalır, hükümdarlar çoğalır ama emanete ihanet etmeyen azalır, yağmur çoğalır ama bitkiler azalır.
Kadınlarınız fahişeliğe gençleriniz fücur ve fuhuşa, kapıldıkları, iyiliği emretmeyip, kötülükten alı koymadığınız zaman haliniz nasıl olacaktır?
Peygambere: Gerçekten böyle bir şey olacak mı? diye sordular. Peygamber şöyle buyurdu:
Evet! Daha kötüsü de olacaktır, iyiliğe emretmeyip kötülükten alı koymayacağınız zaman nasıl olacaksınız? Şöyle söylendi: Ey Allah’ın Resulü! Böyle bir şey olacak mı? Peygamber şöyle buyurdu: Evet hatta daha da kötüsü vardır. İyiliği kötülük kötülüğü iyilik olarak gördüğünüzde nasıl olacaksınız?
Ahir-uz Zamanda benim çocuklarımdan birisi kıyam edecekti: İsmi ismim, künyesi künyemdir. Yer yüzü zulüm ile dolduktan sonra adaletle dolduracaktır.
Eğer dünyanın ömründen bir günden başka kalmazsa bile Allah onu o kadar uzatacaktır ki benim hanedanımdan birisi kıyam edecek yeryüzü zulümle dolduğu gibi adaletle dolduracaktır.
Ümmetim beş özelliğe sahip olunca onlara bela nazil olur. Şöyle söylendi:Ya Resulullah! O beş özellik nelerdir?
Peygamber şöyle buyurdu:
Öyle bir zamanki, ganimeti zafer, emaneti ganimet sayarsınız. Zekatı ise annesinin bedduasını alır. Dostuna iyilik babasına cefa eder. Mescitte konuşmalar çoğalır, birisine korkularından dolayı saygı gösterirler. Toplumun önderi onların en kötü ve rezili olur. İpek elbise giyinmek çoğalır, şarap içmek normal hale gelir, süs eşyaları takı kullanmak, müzik ve boş işler çoğalır. Bu ümmetin sonundaki nesil ilk nesili lanetler…
Ümmetin kaderinde iki önemli faktör.
Resulullah bu konuda şöyle buyuruyor:
Ümmetin arasında iki grup vardır ki onlar salih oluklarında ümmetim de düzelir, onlar bozulduklarında ümmetimde bozulur.
Onlar kimlerdir? Y Resulullah! diye soruldu.
Resulullah şöyle cevap verdi: Fakih ve valiler (devlet reisleri)
Devlet reisleriniz en hayırlınız, zenginleriniz en cömerdiniz ve işleriniz meşveret ve akıl danışma yoluyla olduğu müddetçe sizler için yerin üstü yerin altından daha iyidir. (yani yaşam ölümden daha iyidir. Ama reisleriniz en kötünüz, zenginleriniz en cimriniz ve işleriniz kadınlarınız tarafından yürütüldüğü zaman sizler için yerin altı, üstünden daha iyidir.
Allah’ın sınav ve denemelerinin dereceleri.
Peygamberden şöyle sordular: Dünyada kimin imtihanı daha zordur? Cevaben şöyle buyurdu:
Peygamberler, daha sonra her yönüyle onlara benzeyenler. Genel bir şekilde mümin bir insan iman ve amelinin değerine göre imtihan edilir. Şöyle ki doğru dürüst bir imana sahip olan ve iyi işler yapan daha zor imtihanlar verir. İmanı zahiri ve ameli zayıf olanın imtihanı ise daha hafiftir.
Mü’minin özellikleri.
Resulullah şöyle buyurdu:
Bu üç özellik kimde bulunursa imanı kamil demektir.
1- Rizayeti ve hoşnutluğu bulduğu vakit ona batılı sokmasın.
2- Öfkelendiği vakit öfkesi onu haktan ayırmasın
3- Kudret sahibi olunca haddini aşmasın.
Peygamber şöyle buyurdu:
İnsanlarla kolaylık göstermek imanın yarısıdır, onlarla iyi geçinmek saadetli bir yaşamın yarısıdır.
Peygamber yine şöyle buyuruyor:
Sizlere dünya ve ahiretin en iyi ahlakını öğreteyim mi?
Sizden uzaklaşmış olsalar da akraba ziyaretine gidin, sizleri mahrum bırakanlara bile bahşişte bulunun, size karşı zulmedene karşı bile affedici olun.
Yarın, kıyamet günü Allah dergahında bana en yakın olanınız; en doğru sözlünüz, en güvenilir olanınız, sözünü en çok tutanınız, en iyi ahlaklı ve halka en yakınınız olan kimsedir.
Peygamber şöyle buyurdu:
Mü’minin, mümin kardeşini Allah hatırı için sevmesi imanın en büyük kısımlarındandır. Kimin, sevgisi buğzu, bağışlaması, men etmesi Allah için olursa yüce ve üstün şahsiyetlerdendir.
Kim halkın en sevgilisi olmak istiyorsa mutlaka takva sahibi olmalıdır. Kim halkın en kuvvetlisi olmak istiyorsa Allah’a tevekkül etmelidir. Kim halkın en zengini olmak istiyorsa, Allah’ın yanında olana, kendi yanındakinden daha çok güvenmelidir.
İlim talebedenler birkaç kısımdır.
Resul-i Ekrem şöyle buyuruyor:
Kim tekebbür (kibirlilik) için ilim öğrenirse cahil olarak ölür. Kim amel için değil de lafız için ilim öğrenirse münafık olarak ölür. Kim münazara için ilim öğrenirse fasık olarak ölür. Kim daha çok mal elde etmek için ilim öğrenirse zındık olarak ölür. Kim amel etmek için ilim öğrenirse arif olarak ölür.
İslam’ın ilahi risaletinin gerçek devamı.
Peygamber bir konuşmasında şöyle buyurdu:
Ey insanlar! Ben sizden önce öleceğim. Sizler (Kevser) havuzunda bana geleceksiniz. Sizlerden iki değerli ve ağır şeyden soru soracağım. Benden sonra onlara nasıl davranacağınıza dikkat edin. Gerçekten de latif haberci (Allah) bana, onların (Kevser) havuzunda bana gelinceye dek birbirlerinden ayrılmayacaklarını haber verdi. Bu, benim Allah’tan istediğim şeydi, O’da kabul etti. Aranızda iki değerli ve ağır emanet bırakıyorum: Allah’ın kitabı ve itretim, Ehl-i Beyt’im, Onlardan öne geçmeyin ki boğulursunuz. Onlardan geri kalmayın, onlara zulmetmeyin ki helak olursunuz. Onlara bir şey öğretmeye kalkışmayın. Zira onlar sizden daha bilgilidirler.
Ey İnsanlar! Benden sonra sizi o ikisinden alıkoymasınlar, zira kâfir olursunuz. Bazılarınız, bazılarınızın boynunu vuracaktır… Biliniz ki Ali b. Ebu Talip benim kardeşim ve halifemdir. Benim Kur’an’ın nüzulü için savaştığım gibi o da Kur’an’ın te’vil ve yorumu için savaşacaktır.
Bir başka hadislerinde şöyle buyuruyor:
Kim benim sünnetime göre yaşayıp ölmek ve cennette yer almak istiyorsa, benden sonra Ali b. Ebu Talib’in vilayetini kabul etmelidir. Ondan sonraki halifesinin de vilayetini kabul etmelidir. Benden sonraki imamlara da uymalıdır. Zira onlar benim hanedanım ve itretimdirler. Benden yaratılmışlardır. Çok fazla bilgi, görüş ve derke sahiptirler. Benim ümmetimden olup da onların faziletini inkar edenlere ve benimle ilgileri olmadığını zannedenlere vay olsun. Allah öyle kimselere benim şefaatımı nasip etmesin.
Bu ümmet için on iki imam vardır. İnsanların bir birine arka vermeleri veya gevşeklik göstermeleri onlara zarar vermez. Onların hepsi Kureyş’tendir.
Gerçekten de bu gerçek (Peygamberin ümmetinin ömrü) on iki halife hükümet etmeden son bulmayacaktır…
Nasihat
Resulullah şöyle buyurdu:
Nasıldır?! Dünya sevgisinin birçok insana galebe ettiğini görüyorum. Öyle ki ölüm bu dünyada başkaları içindir. Sanki hakka uymak bu dünyada başkaları için farzdır. Sanki kendilerinden öncekilerin ölüm haberi kısa bir süre sonra yolculuktan dönecek birisinin haberi gibidir. Onları kabirlere defnederler. Onların mirasını yerler sanki onlardan sonra ebedi kalacaklar.
Heyhat! Heyhat! Acaba geçmiştekiler, kendilerinden öncekilerden ibret almazlar mı? Cahillik ettiler. Allah kitabının tüm nasihatlarını unuttular. Her kötü sonun şerrinden nüzulundan, bel büken zorluklardan korkmadılar. Allah korkusunun, insan korkusundan alıkoyduğu kimse hoşnutluk içerisindedir.
İşi ve kazancı temiz olanın, içi sağlam dışı iyi doğru olanın hoş haline.
Malının fazlalığını infak edenin, sözünün fazlalığını kesenin hoş haline. Allah karşısında mütevazı olanın, sünnetimden kaçmadan kendisine helal edilmiş şeylere meyletmeyenin, sünnetimden yüz çevirmeden dünyanın güzelliğini terk edenin, benden sonra hanedanımın seçkinlerine uyanların, fıkıh ilim alimlerinden fıkıh öğrenenlerin, fakirlere karşı sevgi ve muhabbet ile davrananların hoş haline.
Mü’minlerden, günah olmayan yoldan mal kazananın, günah olmayan yerde harcayanın, o maldan fakirlere de verenin, benim sünnetimin aksine bid’at bırakan cimrilerden uzak duranın hoş haline.
Halkla iyi geçinenin, onlara yardım edenin ve kendi şerrini onlardan uzak tutanın hoş haline.
Dinin direği.
Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor:
Dinin direği dört tanedir.
İlmini kullanan alim, ilim öğrenmek istemeyen cahil, minnet bırakmadan bağışta bulunan, ahiretini, dünyaya satmayan fakir,
Amelin değerini niyet belirliyor.
Ameller niyete göredir. Şüphesiz herkes kendi niyetinin sonucunu alır. Kim Allah ve Resulüne doğru hicret ederse hakiki muhacirlerden olur ve onun sevabını alır. Dünyadan bir şeye meyleder veya bir kadını nikahlarsa sadece ve sadece o nasibi olur.
Allah’a tevekkül etmek.
Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor:
Allah’ı koruyun ki Allah da sizi korusun. Allah’ın haddine riayet edersen. Allah’ın sana inayet ettiğini görürsün. Bir şey istediğin vakit onu Allah’tan iste. Yardım istediğin vakit Allah’tan dile. Şunu bil ki eğer tüm ümmet sana menfaat ulaştırmak için el ele dahi verseler Allah’ın taktir ettiğinden fazlasını yapamazlar. Sana bir zarar ulaştırmak için de bir araya toplansalar, Allah’ın senin zararına taktir ettiği şeyden fazlasını yapamazlar.
Peygamber Veda haccında iken Mekke’de şöyle buyurdu: Hamd Allah’a mahsustur. O’nu hamdediyor. ondan yardım istiyor, bizi bağışlamasını diliyor ve Ona tövbe ediyoruz. Kendi kötülüklerimizden, amellerimizin kötülüğünden Allah’a sığınıyoruz. Allah’ın hidayet ettiği birisi için sapıklık yoktur. Allah’ın saptırdığı birisi için de hidayet yoktur. Şahadet ediyorum ki Allah’tan başka ilah yoktur. Onun ortağı yoktur ve Muhammed Onun kulu ve elçisidir.
Ey Allah’ın kulları! Sizlere Allah takvasını tavsiye ediyorum. Allah’ın itaati esasına göre çalışmanızı teşvik ediyorum. Sözlerinize Allah’ın adı ile başlayın ki o en hayırlıdır.
Ey İnsanlar! Sizlere açıkladığım şeyi duyun. Bundan sonra sizleri burada bir daha göreceğimi nereden bilebilirim.
Ey İnsanlar! Kanlarınız ve namuslarınız muhteremdir. Bu durum Allah’ı görene dek haram olarak kalacaktır. Onun haramı aynen bugünün (Arefe günü. Zilhiccenin 9. günü) İlahi haremin haremi gibidir!… Biliniz ki ben kendi görevimi yaptım. İlahi! Şahit ol.
Kimin yanında bir emanet varsa sahibine versin. Şüphesiz cahiliyet dönemi faizleri kaldırıldı. Kaldırdığım ilk faiz Abbas b. Abdulmuttalib’in faizidir. Cahiliyet dönemi kan davaları da kaldırılmıştır. kaldırdığım ilk kan davasında Amir b. Rabia b. Haris b. Abdulmuttalib’tir. Cahiliyet dönemi iftiharları, Kabe’nin perde darlığı ve hacılara su verilmesi iftiharları dışında kaldırılmıştır.
Kasıtlı olarak adam öldürmede çözüm yolu kısastır, katilin öldürülmesi gerekir. Kasıtlı olarak adam öldürmeye benzeyen konularda (örneğin, taş veya asa ile vurmak sonucu adan ölürse) yüz deve kan pahası olarak ödenir. Bu sayıya ekleyen cahiliyet dönemi kanununa göre hareket etmiştir.
Ey İnsanlar! Şeytan bu mukaddes topraklarda ona uyulmasından ümitsizliğe kapılmıştır. Ama diğer yerlere ümidi vardır. Diğer yerlerde çok küçük işlerde bile ona uymanızdan sevinç içersindedir.
Ey insanlar! Nasia* küfürün artmasıdır. Kafirleri, cahillik ve sapıklığa götürür. Bir yıl haram ayı helal, bir yıl helal ayı haram sayarlar. Bu yolla haram ayları (ki belirlidir) karıştırırlar. Allah’ın haramını helal ederler! Şüphesiz “zaman” gökyüzünü ve yeryüzü yaratıldığı gün gibi akış halindedir. Doğrusu Allah ve kitabı yanına ayların sayısı on iki tanedir. bu durum gökyüzü ve yer yüzünü yarattığı günden beri böyledir. Onların arasında da dört ay haram aylardır. Bunların üç ayı peş peşedir, birisi ise ayrıdır. -Zilkade, Zilhicce ve Muharrem- peş peşe Recep ayı ise ayrıdır. Recep ayı Cemadiulahir ve Şaban ayları arasında yer almıştır. Biliniz ki ben görevimi yerine getirdim. İlahi şahit ol.
Ey İnsanlar! Kadınlarınızın sizler üzerinde hakkı vardır. Sizlerinde onlar üzerinde hakkınız vardır. Sizin hakkınız şunlardır: Sizden başka hiç kimseyle yatmamalı, izniniz olmadan hoşlanmadığınız birisini evinize getirmemeleri, kötü iş yapmamalarıdır. Böyle yaptıklarınızda (kötü iş yaptıklarında Allah, onları sıkıştırmanız için size izin vermiştir. yatmak istediğinizde yatağınızı ayırabilirsiniz. hatta tembih etmek amacıyla vurabilirsiniz. Yola geldikleri ve itaat ettikleri an gelenek ve göreneğe göre onların nafaka elbiselerini temin etmelisiniz. Kadınlarınıza Allah’ın emaneti unvanıyla aldınız, kadınlarınız Allah’ın kitabıyla sizlere helal oldu. Bundan dolayı onların hakkında Allah’tan korkun. Birbirinizi iyilik ve hayıra davet edin.
Ey İnsanlar! müminler kardeştir. mümin için kardeşinin izni olmadan malını almak hela değildir. Allah’ın hükmünü size söyledim mi? İlahi şahit ol.
Ey İnsanlar! Gerçekten de Rabbiniz birdir. Babanızda birdir. Hepiniz Adem’in evlatlarısınız. Adem ise topraktan yaratılmıştır. Allah katında en değerliniz en takvalınızdır. Arab’ın aceme, takva açısından başka hiç bir üstünlüğü yoktur.
Acaba görevimi yerine getirdim mi?
Huzurda bulunanlar bir cevap vermeleri gerektiğini hissederek hep bir ağızdan: Evet dediler.
Peygamber şöyle buyurdu. Duyanlar duymayanlara haber versin. Daha sonra şöyle ekledi:
Ey İnsanlar! Allah her bir varisin hakkını belirlemiştir. Hiç kimsenin, malının üçte birinden fazlasını saklamaya hakkı yoktur. Bu malı (üçte biri) vasiyet yoluyla bir varisine mahsus kılabilir. Anneden doğan çocuk yasal eşe aittir. Zinakar ondan mahrumdur.
Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların laneti kendisini yasal babasından başkasına veya asıl sahibinin dışında birisine nisbet verenin üzerine olsun. Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi sizlerin üzerine olsun.
Cennet yolu:
Muaz b. Cebel’den şöyle nakledilir. Resulullah’a şöyle söyledim: Ya Resulullah! Beni cennete çekecek ve cehennem ateşinden koruyacak bir şey öğret. Peygamber şöyle buyurdu:
Önemli bir konuya değindin. Bu iş, Allah’ın kolaylaştırdığı kimse için çok kolaydır. Allah’a ibadet et, Ona ortak koşma namaz kıl, zekat ver, Ramazan ayını oruç tut ve hacca git.
Daha sonra şöyle devam etti:
Hayır ve iyilik kapılarını öğreteyim mi?
Oruç siperdir. Suyun ateşi söndürdüğü gibi Sadaka da belaları ve hataları ortadan kaldır. Gece namazı hayır kapılarından bir diğeridir.
O sırada aşağıdaki ayeti okudu:
Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere (İbadet ettikleri için) vücutları yataklarından uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar. (Secde-16) Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez. (Secde-17)
Daha sonra şöyle buyurdu:
Sana işin, gerçek hakkını, direğini ve temelini öğreteyim mi?
Ben: Evet ya Resulullah dedim.
Peygamber şöyle buyurdu:
İşin aslı ve temeli islam’dır. Onun direği namaz ve Onun en yüce belirtisi cihaddır.
Şöyle devam etti:
Bunların hepsinin ölçüsünü sana söyleyeyim mi?
Ben evet dedim.
Kendi dilini göstererek şöyle buyurdu: Bunu şerrini kendinden uzak tut.
Ben: Ya Resulullah! Söylediğimiz şeylerden sorumlu muyuz?
Peygamber şöyle buyurdu:
Annen sana ağlasın! Halkı dillerinin kötü sonuçlarından başka bir şey yüzünden mi yüzü koyun- veya burnu üstü- cehenneme atacaklar.
Kur’an’ın değeri ve yeri
Hz. Ali şöyle buyuruyor:
Peygamberin şöyle buyurduğunu duydum:
Çok yakında fitneler yükselecektir. Ben: Onlardan çıkış yolu nelerdir? diye sordum. O cevaben şöyle buyurdu:
Kur’an, Allah’ın kitabında geçmiştekilerin gelecektekilerin ve şimdikilerin haber ve hükümler vardır. Hak ve batılı ayıran odur. Onda şaka ve saçmalık yoktur.
Onun adilane içeriğini bırakan cefakâr Allah cezalandıracaktır. Kim Kur’an’dan başka bir yerde hidayeti ararsa Allah onu saptıracaktır. Kur’an Allah’ın sağlam ipidir. Hikmet dolu zikir ve sırat-ı müstakim odur. İstek ve meyillerin siyahlaştırmadığı şey Kur’an’dır, Kur’an da lehçeler yanlışlığa düşmez. Alimler ondan doymazlar. Fazla okunması onu eksiltmez. Sonsuz acayiplikleri son bulmaz.
Cinleri, onu duydukları vakit durduran ve görüş belirtmelerini sağlayan Kur’andır. Şöyle söylemişlerdi: Gerçekten biz, doğru yola ileten, hârikulade güzel bir Kur’an dinledik
Allah’ın kitabıdır ki kim ona sarılırsa doğru sözlüdür. Kim ona göre hükmederse adaletli davranmıştır. Kim ona amel ederse sevap alır. Kim, diğerlerini ona davet ederse doğru yola ve sıratı-ı müstakime davet etmiştir.
İyilik ve ihsanda bulunmak.
Hz. Resulullah şöyle buyurdu:
İyilik yapmak ve diğerlerine ihsanda bulunmak insanı hoşa gitmeyen olaylardan korur. Gizlice sadaka vermek Allah’ın hışmını söndürür. Akrabaları ziyaret etmek ömrü uzatır. Her iyilik sadaka misalidir. Dünyada iyilik ehli olanlar ahirette de iyilik ehli olacaklardır. Aynı şekilde dünyada kötülük ehli olanlar, ahirette de kötülük ehli olacaklardır. Cennete ilk girecekler iyilik ehli olanlardır.
Yedi grup Allah’ın himayesi altındadır.
O’nun himayesinden başka bir himayenin olmadığı bir günde, Allah yedi grubu himayesi altına alır. Onlar şunlardan ibaretti: Adil imam, Allah’a ibadet etmede istekli genç, Mescide gitmeyi seven adam, Allah’a itaat için bir araya gelen ve böylece bir birinden ayrılan iki kişi. Gizlide Allah’ı zikredip ağlayan şahıs. Güzel ve asaletli bir kadını isteyen adam ve oda cevabında Allah’tan korkuyorum diyen, gizlide öyle bir şekilde sadaka veren şahıs ki sağ eli ile verdiği şeyi sol eli bilmez.
İslam’ın yol ve metodu.
Peygamber bir hadisinde şöyle buyurdu:
Nefsinizin, sizin üzerinizde hakkı vardır. Oruç tutun ve iftar edin. Namaz kılın ve yatmak suretiyle de dinlenin. Çünkü ben de namaz kılar ve yatağımda yatarım. Oruç tutar ve iftar ederim. Et yerim, kadınlarımla beraber olurum. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benim ümmetimden değildir.
Allah’a dönün
Resulullah şöyle buyurdu:
Ey insanlar! ölmeden önce Allah’a dönün. Meşgul olmadan önce iyi işlerde yarışın. Allah ile kendi aranızı düzeltirseniz saadete erersiniz. Fazla sadaka verin, rızkınız çoğalır. İyiliği emrederseniz güvende olursunuz, kötülükten sakındırın, yardım edileceksiniz.
Ey insanlar! En zekiniz ölümü en fazla hatırlayanınızdır. En ihtiyatlınız, ölüme en çok hazır olanınızdır. Biliniz ki aklın nişaneleri dünyaya bağlanmamak ve onun oyunlarına kanmamaktır…
Peygamberin Mektuplarından Bir Örnek
Muaz b. Cebel’e tesliyet:
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.
Muhammed Resulullah’tan Muaza:
Allah’ın selamı üzerinize olsun. Seninle konuşmamın başlangıcında Ondan başka ilah olmayana hamd ile başlıyorum.
Allah sana büyük mükafat ve sevap versin. Allah sana sabır versin. Bize ve sana, O’na şükretmeyi nasip etsin. Şüphesiz, biz, ailemiz, varlıklarımız ve evlatlarımızın hepsi Allah’ın ihsanıdır. Bizlere emanet olarak verilmiştir. Allah onları belli bir müddet yararlanmamız için vermiştir. daha sonra ise geri alır.
Bizlere bağışta bulunduğu zaman şükretmemizi, elimizden alıp da belalara düştüğümüz zaman sabretmemizi farz etmiştir. Evladın Allah’ın değerli emanetlerindendi. Allah sevinç ile ondan yararlanmanı sağladı. Büyük mükafat ve sevaplarla senden geri aldı. Sabırlı olduğun müddetçe rahmet, selam ve hidayet nasibin olacaktır.
İki bela sende toplanmasın, Sonunda sevabın hiç olur. Kaybettiğin şeyden ümidini kes. Eğer kaybettiğin şeyin karşısında kazandığın sevabın ne kadar olduğunu bilirsen, karşılaştığın belanın, kazandığın mükafat ve sevaba oranla hiç olduğunu anlarısın. Buna göre Allah’ın vaatlerini kesin ve kâti olarak bil. Atlanıp sızlanmayı bırak, sanki… ves Selam.
Hidayet ve irşad kaynağı yüce İslam Peygamberi’nin hayatından örnekler sunmakla bu konudaki araştırmamızı burada noktalıyoruz. Allah’tan, Onun yolunu yürümekte olduğumuz adımlarımızı sağlamlaştırmasını istiyoruz. Şüphesiz Allah duyandır bilendir. SON kUMEYL


more post like this