İslam kaynakları

    1. home

    2. article

    3. Sekülarizm

    Sekülarizm

    Sekülarizm
    Rate this post

    Sekülarizm

    Sekülarizm Miladi 15. asrın ortalarında antik Rum ve Yunan kültürüne yönelimle başlayan Rönesans döneminde ve daha sonra 16. yüzyılda Luther gibi din adamları tarafından başlatılan reform[58] çağında şekillendi ve ardından M. 17 ve 18. yüzyılda pratik akıl ve geleneksel akılcılık temayülü ile birlikte şekillenen aydınlık çağında Hıristiyan din adamları Hıristiyanlığın
    içindeki eksiklikleri ile yeni asrın toplumsal ve siyasal ihtiyaçlarına cevap veremeyeceğini ve aklı bu asırda insan hayatının ulaştığı yeni şartlarla uyumlu kılması gerektiğini görünce bu yüzden dinin sadece insan ile Allah ve ahiret ilişkilerini düzenlemek için geldiğini ve toplumsal ve siyasal işlere müdahalede bulunmasının hiç bir gereği olmadığını ilan ettiler.
    Böylece dinin siyasetten ayırt edilmesi ve toplumsal ve siyasal sahada din merkeziyetçiliğinin inkarı düşüncesi oluşmuş oldu. Ardından bir biri ardınca seküler[60] filozoflar ortaya çıkmaya başladı. Hıristiyanlık tefekkürü hakkında söylenen bütün bu bilgiler ışığında cesaretle söyleyebiliriz ki Sekülarizm batı medeniyetinin meşru olmayan çocuğudur. Zira ilahi temiz yolundan sapan ve yeryüzünün heva ve hevesleriyle birleşen bir din her dönemde insanların ihtiyacına cevap veremez.
    Ayrıca İsa’nın (a.s) dini son din değildi. İsa (a.s) kendisini hiç bir zaman son dinin elçisi olarak tanıtmamış ve hatta Ahmed’in (övünmüş Peygamber Hz. Muhammed’in) zuhurunu önemle vurgulayarak, son peygamberin (s.a.a) bisetini müjdelemiştir.
    Ama İslam son dindir ve tahriften korunmuştur. Bu yüzden dinin siyasetten ayırt edilmem projesi doğal olarak İslami kültür sahasında yer bulmamıştır. Bu fikir daha çok bazı Müslümanların batılı düşünceleri tanıdıktan ve bu kültüre çarpıldıktan sonra ortaya çıkmıştır. Onlar o konuların tekrar edilmesinin İslami toplulukların tekamül ve gelişimine neden olacağına inanmışlardır.
    Sekülarizm’in Delilleri Her ne kadar tarihi ve kültürel özel şartlar Sekülarizm’in doğuşunu hazırladıysa da seküler düşünürler kendi iddialarını ispat etmek için bir takım felsefi ve kelami deliller de ikame etmişlerdir. Onların dini siyaseti reddetme hususundaki delilleri iki dölümde ele almak mümkündür:
    a – İster Müslüman olsun ister Mesihi ve isterse de ateist her sekülarist insanın kanıt olarak sarılabileceği deliller
    b – Müslüman sekülaristlerin özellikle de İranlıların sekülarizm hakkında ortaya koydukları deliller
    Birinci grupta çok önemli birkaç delil vardır:
    1 – Din ve siyasetin zati farklılıkları
    2 – Dini konular ve koşullu önermeler
    3 – Din ve değişken dünya
    İkinci grup delillerde de sadece bir delile işaret etmek mümkündür ve o da fıkhi yöneticiliğin işlemezliği iddiasıdır. Biz burada özet olarak bu delilleri açıklamaya çalışacak ve kısaca bir değerlendirmesini yapacağız.

    1 – Din ve Siyasetin Zati Farklılığı Seküler düşünen bir grup zaticiliği önemle vurgulayarak şöyle demişlerdir: “Her şeyin kendine özgü bir zatı ve mahiyeti (fenomeni) vardır. Dinin zatı siyasetin zatından farklıdır. Bu yüzden dini siyaset “demir tahta” gibi imkansız ve olmayacak bir şeydir.”
    Cevap olarak şöyle demek gerekir ki siyasetin mahiyeti toplumun işlerini idare etmektir. Dinin mahiyeti ise insanın Allah-u Teala tarafından gerçek saadetine doğru sevk edilmesidir. Dolayısıyla bu esas üzere dini siyaset, insan için gerçek saadeti temin etsin diye bir toplumu dini değerler ve ölçüler üzere idare etmektir. O halde dini siyasetin gerçekleşmesi hakkında hiç bir akli ve rasyonel engel söz konusu değildir.
    2 – Dini Bilgiler ve Koşullu Önermeler Bazıları ise şöyle demişlerdir: “Dini konular her özel olayda belli bir kılavuzluğun elde edilemeyeceği koşullu önermeler türünden sayılmaktadır. Oysa siyaset ve toplumu idare etmek böylesine belli bir kılavuzluğa ihtiyaç duymaktadır. O halde din siyasette merci veya kılavuz olarak söz konusu edilemez.”
    Bu iddiayı açıklamak için koşullu önermelerden maksadın ne olduğunu açıkça ortaya koymak gerekir. Her sahadaki ve bu cümleden din alanındaki hüküm ve önermeleri üç grup halinde incelemek mümkündür:
    1 – Nedensel hükümler: Bütün şartlarda tek şekilde geçerli olan hükümlerdir. Örneğin, zulüm haramdır veya adalet farzdır; önermeleri hiç bir şart altında değişmeyi kabul etmeyen önermelerdir.
    2 – Koşullu hükümler: Bu hükümler ise bir engelle karşı karşıya olmadığı taktirde özel bir şekilde tahakkuk eden hükümlerdir. Örneğin bir engelle karşı karşıya olmadığı taktirde doğru söylemek farzdır. Burada doğru söylemek birinin canının ortadan kalkmasına sebep olacaksa farz oluşu söz konusu değildir.
    3 – Duruma tabi olan hükümler: Her şartlar altında belli bir şekilde tahakkuk eden hükümlerdir. Örneğin birine bedensel ceza vermek doğru değildir. Ama ahlaki sapıklıktan korumak makamında olursa, bu doğru bir şey sayılır.
    Her ne kadar bu her üç hüküm çeşidi de din sahasında düşünülebilse de ve hatta mevcutsa da, ama şer’i hükümlerin çoğu engelle karşı karşıya olmadığı taktirde özel bir şekilde tahakkuk eden koşullu hükümlerdir.
    Lakin dikkat etmek gerekir ki bu iş dine veya siyaset sahasında dini hükümlere özgü bir şey değildir. Bütün kanun hükümleri bu şekildedir. Yani önermelerinin çoğu koşullu önermelerdir. Tümel olarak her tikel meselede bireyler için özel bir görev tayin edilen bir kanun çıkarılamaz.
    Kanun sürekli olarak tümel bir şekilde çıkarılır ve bu tümel kanunlar bir engelle karşılaştığında değişim içine girebilir. Düşünülen engeller ise çok çeşitlidir. Ama en önemlisi ve yaygın olanı ise bir hükmün icra edilmesinin diğer hükmün icra edilmesine engel olduğu hususlardır. İslami fıkıhta “hükümlerin izdihamı” diye tabir edilen bu gibi hususlarda bir hükmün diğer bir hükme tercih edilmesinin ölçüsü vardır.
    Bu ölçü ise daha önemli olan bir hükmü daha az önemli olan bir hükme tercih etmek ve seçmektir. Öte yandan şeriatta bu önemi tespit etmek için de bir takım kurallar beyan edilmiştir. Bu kurallardan biri de “canının korunmasının malın korunmasından daha önemli olduğu” gerçeğidir.

    Özetle hükmün koşullu oluşu çoğu kanunların bir özelliğidir. Dini hükümlere özgü bir şey değildir. Her hususta görevin -farklı haletler için ölçü tayininin- tespiti için yapılması gereken şey dinde yapılmış olan bir şeydir. Bu cihetten sonra dini hükümlerde veya dini siyasette hiç bir engel söz konusu değildir.
    3 – Sabit Din ve Değişken Dünya Sekülaristlerin (Laiklerin) siyasi işlerde dinin merkeziyetçiliğini red eden en önemli delili dinin değişmezliği ve dünyanın değişkenliğidir. Bu konuya önceden de işaret etmeye çalıştık.

    Onların delilini özetle şöyle beyan etmek mümkündür: “Din mukaddes bir şeydir. Mukaddes bir şey ise sabit ve değişmez bir gerçektir. Oysa dünya sürekli değişim ve başkalaşım içindedir. Dünyadaki ilişkiler sürekli olarak değişmektedir. Bu esas üzere din dünyayı idare etmek hususunda bir yetkiliğe ve merkezciliğe sahip değildir.”
    Önceden verilen bilgiler ışığında bu delilin iki eksikliği olduğu ve ikisinin de mugalata (hataya düşürme) oyunundan ibaret olduğu açıkça anlaşılır. Birinci eksiklik dinin hiç bir değişken unsur içermediği düşüncesidir.

    Oysa biz önceki bölümlerde dinde değişken unsurların nasıl meydana geldiğini açıklamaya çalıştık ve dinin insan kimliğinin sabit boyutu için evrensel ilkeler ve değişken çehresi için ise konumsal öğretiler ortaya koyduğunu sonuç aldık. İlerideki açıklamalarımızda ise İslam’da evrensel ve konumsal unsurların nasıl meydana geldiğini ve beşer hayatının farklı alanlardaki ilişki türlerini “tedvin edilmiş düşünce teorisi kalıbında” beyan etmeye çalışacağız.
    Söz konusu delilin ikinci eksikliği ise dünyanın değişken olduğunu iddia etmeleridir. Onlara göre dünyada sabit olan hiç bir şey yoktur. Dünyanın tüm mahiyeti zaman aşımı neticesinde değişime uğramaktadır.

    Oysa dünya insan ile birlikte sabit ve kalıcı bir cilveye sahiptir ve içindeki mevcut ilişkilerin cevherini oluşturmaktadır. Bundan da öte değişken bir boyuta sahiptir ve bu boyut ilişkilerin şekliyle yakından ilgilidir.

    Bu esas üzere din ve dünya hem değişmez boyutlara ve hem de değişken boyutlara sahiptir. Dinin her bir bölümü dünyanın benzeri bir bölümü ile uyum içindedir.
    4 – Fıkhi Müdüriyetin Geçersizliği Bazıları fıkhi idareciliği geçmiş zaman için etkin olarak kabul etmiş, bugün artık son bulduğunu belirtmiş ve çağdaş dünyayı ilmi idareciliğin zamanı olarak ilan etmişlerdir. Bu açıklamanın temeli fıkıh ve ilmin uyumsuzluğu veya başka bir tabirle din ve ilmin çelişkisi üzere kuruludur.

    Güya din bilgisizlik boyutunda şekillenmiş ve ilim çağında ise görevini tamamlayıp gitmiştir.
    Bu yüzden şöyle demişlerdir: “Fıkhın düzenleyiciliği, sorun hallediciliği ve huzur vericiliği ilkel değişmemiş ve dallanmamış topluluklara özgü olduğu için insanların sade ilişkilerini ve az olan ihtiyaçlarını karşılıyordu… Toplum, Pazar, aile, sanat ve devlet hayatının kanunculuğu henüz keşfedilmemişti. Sultan ve fakihin emirleri ilmin emirleri yerine oturmuştu.
    Bu yüzden de her nerede bir sorun çıkacak olursa fıkhi hükümlerin cevap vermesi gerektiğini zannediyorlardı. Stokçular için stoklarını ortadan kaldıran fıkhi bir hüküm vardır. Zinakarlar, yol kesiciler, ahlaksızlar, fahiş karla mal satanlar ve diğer kötü insanlar ise fıkhi hükümle biçilir veya tedavi edilir.

    Henüz sorunları halleden ilmi metotlar ve toplumun ilmi yöneticiliği bilinmeyen bir düşünce idi. Bilinen ve tanıdık yöneticilik sadece fıkhın yöneticiliği idi. Bugün artık sanat, ticaret ve dünyanın karanlık siyasi ilişkiler kavgasını fıkhın dindiremeyeceğini ve günümüz insanının değişen dev problemlerini fıkhın dizginleyemeyeceğini inkar etmek mümkün müdür?
    Bu tür bir tavır bir taraftan, İslam’ın Hıristiyanlıkla mukayesesinin, bir taraftan fıkhın gücünden gaflet etmenin ve bir taraftan da İslam’ın çeşitli alanlarda ilimden faydalanma hususundaki önemli vurgulamalarına dikkatsizliğin neticesidir.
    İslami fıkıh içindeki evrensel ve konumsal unsurlarının varlığıyla birey ve toplumun hayatının sabit ve değişken boyutlarında bir kılavuz ve merci konumundadır. Dini anlamak için bir ölçü metodu olan içtihadın varlığı hem dini algılamaların sıhhatini temin etmekte ve hem de yeni sorulara cevap imkanını vermektedir.

    Öte yandan fıkhın kullanım alanları ve fıkha müracaat ilim ve bilgileri reddetmek anlamında değildir; aksine her husus ile mütenasip bir şekilde o konuda gerekli ilme müracaat etmek gerekir. Dinin değişken öğretileri sahasında evrensel unsurların gerçekleşme türünde asıl rolü üstlenen de ilimdir.
    O halde ne fıkha müracaat zamanı geçmiş ve ne de fıkha müracaat engel teşkil etmektedir. Aksine fıkhi müdüriyet dini hedef ve ülkülere ulaşma yolunda beşeri bilgilerin gücünü kullanmaktan ibarettir.