Hüseyin ŞEREFİ

İnsan, düşünme ve seçme gücüne sahiptir. Sağlıklı bir toplum, bir fikri ve iradeyi empoze etmeksizin, baskı yapmaksızın insanlar için özgür bir şekilde düşünme imkânı hazırlayan toplumdur.
Her insan seçme hakkına sahiptir; tabii ki, bilinçli bir seçme.
Dini konularda ve İslami kültürde, birinci ilke her Müslümanın dini öğrenmesi ve serbest olarak düşünmesi ve bilinçli olarak seçmesidir. Herkes dini kaynaklarda araştırma yaparak kendi anlayışını ortaya koymakta serbesttir
Kur’an-ı Kerim’de ve masumların buyruklarında yer alan ilim öğrenmenin değeriyle ilgili sözler İslam’ın bilinçli olmaya verdiği önemi yansıtıyor.
“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”[1]
“İlim talep etmek her Müslümana farzdır.”[2]
“Dini hakkıyla anlamaya çalışın.”[3]
Kur’an-ı Kerim açıkça insanlara ilim çerçevesinden dışarı çıkmamayı, şüpheye uymamalarını, duydukları, gördükleri veya akıllarından geçen her şeyi düşünmeden kabul etmemelerini emrediyor, aksi takdirde sorumlu olacaklarını vurguluyor:
“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.”[4]
Bunun benzeri onlarca diğer ayet ve rivayetler insanı cehalet zulmetinden kurtararak bilginin nuruna çıkarmak istiyorlar, ta ki ahbar ve ruhban’ı, aba ve ecdatlarını ve… taklit etmesinler; düşünce ve fikirlerden uzak kalmayarak, araştırma sonucu elde ettikleri bilgilere dayansınlar. İnsan birinci derecede kendi elde ettiği bilgisine dayanmalıdır, yani ehliyeti varsa kendisi içtihada ulaşmaya çalışmalıdır.
İçtihat, bütün Müslüman, mümin ve tevhit ehlinin zirvesine çıkması gereken yüksek bir makamdır. Ancak eğer bu zirveye çıkamazlarsa, buna ulaşmaya güçleri yetmezse, bu ilmî güce ulaşmış olan bir kişiye uyabilirler, yani taklit edebilirler.
İslami konularda yeterli bilgisi olmayan bazı kimseler, fıkıhta olan taklidin körü körüne bir nevi itaat olduğunu sanırlar.
Dini konularda taklitten maksat kesinlikle bilinçsiz olarak körü körüne birine uymak değildir. Çünkü böyle bir şey İslam’ın ilmî ruhuyla bağdaşmamaktadır. İslami konuların esası, araştırma ve bilince bağlıdır. İslam’da araştırma ve düşünme amellerin en üstünü, eğitim ve öğretim amellerin en kutsalı sayılmaktadır.
Ayrıca kişinin içtihat dercesine ulaşması mümkün olmaz ve bir müçtehitten taklit etmesi söz konusu olursa, yine de müçtehidin görüşüne körü körüne uyulmasının gerektiğini ve araştırmanın yasak olduğunu iddia eden yok. Bütün fakihler, mukallit taklit ettiği kimsenin fetvasında yanıldığına yakin ettiği durumda taklide dayanarak o fetvaya uyamayacağı, göz ve kulaklarını kapayarak amel edemeyeceği konusunda ittifak etmişlerdir.
Birisi sadece fetva verecek ve diğeri de körü körüne itaat edecek diye bir şey yok İslam’da. Fıkıh tarihi boyunca hiç bir zaman fakihlerle halkın ilişkileri sadece taklit eden ve taklit edilenin yalın ilişkisi olmamıştır. Fakihler daima ilim ve bilgi ocakları olup halk arasında yaşamışlar, halkın şüphe ve sorularına cevap vermişlerdir.
Buna binaen Kur’an ve sünnetten şeri hükümleri çıkaramayanlar için taklit şerî hükme ulaşabilmenin diğer bir yoludur; körü körüne ve bilinçsiz bir hareket değildir; bilakis bilinçli ve ölçüler dâhilinde, görüş sahiplerinin rey ve fetvalarına güvenden ibarettir. Burada şöyle bir soruyla karşılaşıyoruz ki: Acaba taklit bütün dinî konularda olmalı mıdır? Yoksa sadece Fıkhi hükümlerde mi, olması gerekir?
Bu sorunun cevabı şu ki; dini konularda taklit çok sınırlıdır. Taklit sadece fıkhî hükümlerde, o da sadece, füruda müsaade edilmiştir. Dinin temellerinde ve dinin zaruriyatından sayılan hükümlerde taklit caiz değildir. Örneğin namazın, haccın, orucun vb. farz ve zaruri oluşuna inanmakta taklidin yeri yoktur. Bu hükümleri her Müslüman bilinçli olarak kabul etmelidir. Ancak bu hükümlerin ayrıntılarında o da bir takım şartlar altında liyakati ve güvenilir bir müçtehide müracaat ederek onun görüşüne uyabilir.
Ulema kendilerine mürit toplamak bir yana dursun diğerlerini hatta onların görüşlerini kabul etmeye bile davet etmemişlerdir.
Ulema ve taklit mercilerinin metodu mümkün olduğu kadar merci olma sorumluluğunu kabullenmekten kaçınmaktır. Ancak halk, onların ilmi güçlerine ve takva açısından liyakatlerine dair edindikleri güvenle onların fıkhi konularda verdikleri fetvaya uyarlar.
Burada meselenin daha fazla açıklığa kavuşması için taklit konusunda söz konusu olan şüphe ve soruları gündeme getirerek kısa olarak onlara cevap vermeyi gerekli görüyoruz:
Soru: itikat ve inançla ilgili konularda (usul-ı dinde) taklit caiz olmadığı gibi ahkâmda da (furu-u dinde) caiz olmamalıdır.
Cevap: Her şeyden önce şeri deliller furu-u dinde taklit etmeye müsaade edilmiştir ancak usul-u dinde taklide müsaade eden herhangi bir delil yoktur. Ayrıca usul-u dinde kolayca ilim tahsil edilebilir; çünkü her Müslüman için onu ikna edecek, iman ve yakin etmesine sebep olacak derecede bilinçli olmak yeterlidir. İtikadi bahisleri bu kadar zorlaştıran ve bu konuda gereğinden fazla dakik olan kelamcılardır; yoksa usul-u din insanın fıtrî meseleleridir. Her insan biraz dikkatle ve çok az bir bilinçle usul-u din, meselelerini tasdik eder; ancak pek çok geniş teferruatı olan fıkhı hükümlerde bunu yapmak kolay değildir. Ayrıca, fıkıhta az bilinç de yeterli değildir. Çünkü şeri hükümlerinin her birini tek tek ve fıkhi ilkelere dayanan delil ve burhanlarla tahsil etmek zorundadır. Buna göre, müçtehit olmayan bir kimsenin bütün hükümler için delile dayanarak ve içtihat ederek ilim tahsil etmesi imkânsızdır.[5] Bu konuda merhum Muhammed Kazım Horasani şöyle demektedir:
“İtikadi (usul-u dine ait) konular, sayılmayacak kadar çok olan fıkhi hükümlere nazaran çok sınırlıdır. Şeri hükümlerin hepsinde içtihat etmeye ancak sayılı kişiler muvaffak olur; bu içtihat de ancak Külliyatı kapsamına alabilir.”[6]
Soru: Kur’an-ı Kerim’de taklit nehyedilmiştir ve Allah Teâlâ’nın ayetlerine inanmayıp Resulullah’ın (s.a.a) davetine uymayarak babalarının inançlarına tabi olan kâfirler kınanmıştır:
“Ne zaman onlara: “Allah’ın indirdiklerine uyun” denilse, onlar: “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulmamış idiyseler?”[7]
Onun peşinden ise şöyle gelmektedir:
“Küfre sapanların örneği çağırma ve bağırmadan başka bir şeyi duymayan (duyduğu şeyin anlamını bilmeyen hayvan)a haykıranın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler.”[8]
Diğer bir ayette de şöyle geçmektedir:
“Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin” denildiğinde, “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter” derler. Ya ataları bir şey bilmiyor ve hidayete ermiyor idiyse?”[9]
Bu ayetler taklidi nehyetmektedirler. Taklit ise bazen baba ve atalara ve bazen de diğerlerinin görüş ve düşüncelerine olur. Binaenaleyh, taklit reddedilmiştir.
Cevap: Bu tür ayetlerde, körü körüne, bilinçsiz ve delil olmaksızın, bazen cahilane taassuplardan kaynaklanan, temelsiz mantıklara dayanan taklit kınanmıştır, şeri hükümleri elde etmek için bilinçli ve delile dayanan taklit değil.
Kâfirler, babalarını, bilinçsiz, cahil ve putperest olmalarına rağmen hurafi bir mantıkla ve cahilane taklitle izliyorlardı. Böyle bir taklit “cahilin cahilden taklidi”nin bariz bir örneğiydi ve Kur’an-ı Kerim de bunu reddetmiştir.
Kâfirler bir takım hurafi örf ve adetleri atalarına ait olduğu için savunuyor ve onları korumaya çalışıyorlardı. Bu davranış, hiç bir insanın akıl ve mantığıyla bağdaşmayan hurafelerin bir nesilden diğer bir nesile geçmesine sebep oluyordu. Ama şeri hükümlerde bir müçtehidi taklit etmek cahilin uzman olan din bilginine müracaat etmesidir. Bu ise Kur’an’ın bizzat emrettiği bir şeydir; çünkü Allah Teâla şöyle buyuruyor: “Zikir ehlinden sorun eğer bilmiyorsanız.”*
Şimdi, içtihat ve taklit meselesinin açıklığa kavuşması için dini hükümlerde taklidin caiz olduğunu ispatlayan delillerinden bazılarına değiniyoruz:
Akıl sahiplerinin sireti (metodu)
Fakihlerin taklidin caiz oluşuna dair zikrettikleri önemli delillerden biri taklidin belirli ölçüler altında akıl sahibi insanların siretine uygun oluşudur. Merhum Horasani bu konuda şöyle yazıyor:
“Taklidin dinin zaruretinden olduğu, dolayısıyla caiz olduğu iddia edilmiştir; ancak aklın zaruriyatından olduğunu söylersek daha iyidir. Yine bazıları bu konuda dindar kimselerin sireti olduğu iddia edilmiştir, ancak burda da akıl sahiplerinin sireti diye tabir edilirse daha iyidir.”[10]
Başka bir yerde de şöyle gelmiştir: Taklit (bilmeyenlerin bir uzmana ve bir bilene başvurması) akıl sahibi insanların siretidir. İnsanların sireti her meslek ve sanat dalında, dünyevi ve uhrevi her bir işte bilmeyenin bilene müracaat etmesidir; Bu müracaatın delili ise onun bilgili ve uzman oluşudur.[11]
Merhum Hekim de taklidin caiz oluşu için insanların siretini temel delillerden saymaktadır.[12]
Buna göre genel olarak, her meslek ve sanatta, hatta bütün hayat alanlarında mütehassıs olmayanın mütehassısa, uzman olmayanın uzmana müracaat etmesi bir toplumsal olgu olarak bütün ümmetler, bütün mezhepler ve bütün dönemlerde var olagelmiştir. Esasen hayat düzeni bu metot olmaksızın düşünülemez; uzmanlığı gerektiren tüm şeylerde bütün fertleri uzman olan bir topluma rastlanamaz. Açıktır ki, bu metot eskiden beri vardır ve masum imamların zamanında da böyleydi.
Şu noktayı da hatırlatalım ki, akıl sahibi insanların siretinin hüccet olabilmesi için üç şeyin olması şarttır:
1- Böyle bir siretin olduğu ispatlanmalıdır.
2- Bu siretin yeni oluşmadığı bilakis, Resulullah’ın (s.a.a) ve masum imamların zamanında da olup o dönemde de yapıldığı ispatlanmalıdır.
3- Resulullah (s.a.a) ve masum imamların bu sireti reddetmedikleri ispatlanmalıdır.
Resulullah ve Masum imamların insanların tümüne ait olan bu metodu reddetmek bir yana dursun hatta bunu emretmiş ve teyit etmişlerdir. Resulullah’ın (s.a.a) ve masum imamların ashaplarının da metodu böyleydi, bazıları diğer bazılarının fetvasına uyuyorlardı ve masum imamlar da bu işi reddetmiyorlardı. Masum imamların zamanında da içtihat vardı; yani teferruatla ilgili hükümler temel ilkelerden çıkarılıyor, birbirleriyle çelişen rivayetler mukayese ediliyor ve biri tercih ediliyordu. Nitekim İmam Cafer Sadık şöyle buyuruyor:
“Ahkâmın kural ve usullerini biz beyan ederiz, ahkâmın füru ve ayrıntılarını onlardan çıkarmak da sizin görevinizdir.”[13]
Bir başka yöntem
Her Müslüman, üzerine düşen bir takım şeri hüküm ve görevleri olduğunu, hiç bir sorumluluk olmaksızın canı istediğini yapmak ve istemediğini de yapmamak gibi başıboş bırakılmadığını bilir. Öyleyse, bu sorumluluğun sınır ve boyutlarını öğrenmelidir; vazife ve hükümleri öğrenmek için ise Müslümanların ancak üç yolu vardır. Bunlardan birine başvurmalı ve o doğrultuda hareket etmelidir.
1- İçtihat: Yeterli ilmi yeteneğe sahip olduktan sonra bir Müslüman İslami kaynaklara müracaat ederek bizzat kendi vazifesini içtihat yoluyla yani başka birinin fetva ve görüşüne uymaya ihtiyaç duymadan öğrenmeye çalışması. İçtihat kapısının açık olması ve onu yasaklayan herhangi bir delilin olmadığına göre, ilmi yeteneğe sahip olan bir şahıs, bu işi yapabilir.
Ama herkesin bu işi yapamayacağı açıktır. Çünkü içtihat yüksek bir ilmi tahassustur. Ve bu işe başlamadan önce bir takım merhaleleri geride bırakmak gerekir. Başka bir deyişle, fıkıh ilminin bu kadar geniş olması, ayet ve rivayetlerin bu kadar çok ve çeşitli olması, fıkıh ve usul kurallarının, yine içtihat için gerekli olan ilimlerin çokluğu herkesin içtihat edebilmesine engel olur. Bundan dolayı, bazıları bu alanda çalışıp, görüş sahibi olmalı ve diğerleri de ondan yararlanmalıdır.
2- İhtiyat: Görevini yerine getirdiğine yakin edeceği fetva ve ihtimallere uymak.
Örneğin: Müçtehitlerden bir grubu bir işi haram bilir, ancak diğer bir grubu ise aynı işi caiz bilirse bu durumda o işi terk etmeli. Veya bazıları bir ameli farz ve diğerleri de sünnet bilirse onu farz kabul ederek yerine getirmelidir.
İhtiyata göre amel etmek de herkes için imkânsızdır. Çünkü ihtiyat yerlerini, teşhis etmek de içtihattan az değildir. Bu iş halka yüklendiği takdirde, çoğunluğa zorluk çıkaracaktır.
“İhtiyata göre amel etmek isteyen kimse ihtiyat yerlerini tanımalı, ancak -ihtiyat yerlerini- çok az insan tanıyabilir. Çünkü ihtiyat yerlerini tanımak çok zordur, ihtiyat yerlerini tanımayan kimsenin taklit etmeksizin ona uyması amelleri batıl eder.”[14]
3- Taklit: Yanı dini hükümler konusunda en yüksek ihtisas sahibi olan müçtehide uymak. İçtihat ve ihtiyat konusunda söylediklerimizden normal halkın taklit etmekten başka bir çarelerinin olmadığı anlaşılıyor. Yani normal bir insan, kendi görevini yerine getirebilmek için liyakatli bir müçtehide müracaat etmelidir.
Büyük Âlim Merhum Horasanî taklidin caiz oluşunu açık, zati ve fıtri bir şey olduğunu şöyle açıklıyor:
“Sıradan halkın, şerî vazifesini yerine getirmek için kendi araştırması sonucu ulaştığı delile uyması imkânsızdır; çünkü sıradan herkes Kitap ve sünnetten delile dayanarak vazifesini teşhis edemez.”[15]
Yukarda söylediklerimizden şu sonuca varıyoruz ki, akıl sahibi insanların sireti ve akli delil açıkça taklidin caiz ve hatta farz olduğuna delalet etmektedir. Taklit doğru bir şekilde ve kendine has şartlarıyla yerine getirilecek olursa insan kesinlikle müçtehidin görüşüne güven duyar, edindiği bilinç ve güvenle o görüşe uyar, bilinçli ve delile dayanarak onu seçer.
Taklit fıtri bir şey olduğundan her insan onun caiz ve farz oluşunu kolayca anlar. Taklidin gerekli oluşunda da bir başkasını taklit etmeye gerek yoktur.
Taklidin caiz olduğuna dair delil olarak akıl sahiplerinin sireti ve akli delilin dışında birçok ayet ve rivayetler de vardır. Aşağıda bunlardan bazılarını inceleyeceğiz:
Kur’an Ayetleri
Akıl sahiplerinin sireti ve akıl, taklidin caiz olduğunu bildirdiği gibi Kur’an-ı Kerim de bunu açıklamaktadır. Bu ayetlerden taklidin caiz oluşu anlaşıldığı gibi Kur’an-ı Kerim açısından “taklit” teriminin mefhumu açıklık kazanır:

1. Ayet: “Müminlerin tümünün göç etmeleri gerekmez. Öyleyse onlardan her bir topluluktan bir grup, göç etsin ve dinde derin bir kavrayış edinerek (tafakkuhta bulunarak) kavimlerine geri döndüklerinde onları uyarıp-korkutsunlar. Umulur ki onlar da kaçınıp sakınırlar.”[16]
Ayetten bir grubun ilim öğrenmek için göç etmelerinin farz olduğu anlaşılıyor. Çıkma farz olduğuna göre çıkmanın hedefini teşkil eden tafakkuh ve korkutma da farzlar dairesine girmektedir.
Tafakkuh ve korkutma bizzat kendileri için gerekli değil, bilakis kaçınma ve bilinçlenme için gereklidir. Bu durumda korkutmadan sonra, günahtan kaçınmak da farz olur.
Yani fakih korkutunca korkma ve kaçınma gerçekleşmelidir. Kaçınma sadece bir korku ve içte oluşan bir etki değildir; bilakis korkutma sonucu insanın hareket ve tavırlarında görülen bir ameldir. Dolayısıyla, fakihin korkutmasıyla kaçınma gerektiği zaman başka birinin söz ve fetvasına uyma ve taklit de ortaya çıkıyor.
Korkutmanın en bariz örneklerinden biri de Allah Teâla’nın hükümlerini, helal ve haramları beyan etmektir. Fakih cezalandırılmaya sebep olacak hükümleri halka ulaştırmak ve halkın da cezaya çarptırılmamak için onlara uyması farzdır.
Korkutmayı fakihin vazifesi ve halkın kaçınmasını da onun etkilerinden bilince fakihin sadece bir rivayet eden, nakleden ve bir haberi bildiren olmadığı, bilakis Allah Teâlâ’nın hükmünün delilini anlayan, hükümleri elde etmede görüş sahibi olan olduğu açıklığa kavuşur.
2. Ayet
“…Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun”[17]
Maksat bilgilenmeye sebep olacak sormadır. Bilmek ve ona uymak için sorun. Sormanın kendisi hedef değildir, bilakis sormadan hedef ona amel etmektir. Sorulan şeye amel olmazsa sorma ve cevaplama boşuna olacaktır.
Başka bir deyişle, bu türden olan emirler avam halkın yanında insanın bilmediği vazifeyi beyan etmek içindir. Ona uymak için sormak zorundadır. Amel bilinçlenmeden sonra vuku bulur. “Eğer doktor değilsen bir doktora müracaat et” dememiz gibi. Avam halk bu cümleden, “bilmek için doktora müracaat et” anlamını çıkarmıyorlar, bilakis halk şunu anlıyor: “Eğer doktor değilsen tedavi görmek için doktora müracaat et ve onun tavsiyelerine uy.”
Bazıları, ayet-i kerimede geçen zikir ehlinden maksadın kitap ehli veya masum imamların olduğu görüşünü ileri sürmüş ve dolayısıyla bu ayetten taklidin caiz olduğunu ispatlanamayacağını söylemişlerdir.
Oysaki Ayet-i kerime mutlak olarak nazil olmuştur, dolayısıyla nüzul sebebi, yeri ve misdakı ayetin kapsamının sınırlandırılışına sebep olmaz. Bu ayet genel hükmü açıklamaktadır. Bu hüküm hem kitap ehline, hem masum imamlarla, hem de âlim ve fakihlere şamil olur. Her soru için ehline müracaat edilir.
3. Ayet
“Gerçek, apaçık belgelerden indirdiklerimizi ve insanlar için Kitap’ta açıkladığımız hidayeti gizlemekte olanlar; işte onlara, hem Allah lanet eder, hem de lanet ediciler lanet eder.”[18]
Gizlemek sadece nübüvvet ve peygamberlik belirtilerini gizlemekle sınırlı değildir, insanların hidayet ve mutluluğa ulaşabilmesine sebep olan her şeyi gizlemek haramdır ve kınanmıştır.
O halde, eğer ilim ve bilgiyi gizlemek haram olup onu açıklamak farz ise, bilgi açıklandıktan sonra onu kabul etmek de farz olmalıdır; aksi takdirde ilmi açıklamanın farz oluşu yersiz olacaktır. Gizlemenin en bariz ve en mükemmel örneği; şeri hükümleri halka ulaştırmamaktır. Yani şeri yollarla Allah Teâlâ’nın hükümlerini elde etmeye gücü yeten kimse, bunu yapmazsa veya bu işi yapar da ancak halka ulaştırmazsa hakkı gizlemiş ve Allah Teâlâ’nın hükümlerini halka ulaştırmamış olur. Buna göre, Müçtehidin içtihat ederek görüşünü söylemesi ve diğerlerinin de ona uyması farzdır.
Rivayetler
Taklidin caiz olduğuna delalet eden rivayetlerin sayısı oldukça çoktur. Farklı tabirlerde olan bu rivayetler, hemen hemen tevatür haddine ulaşmaktadır.
Bu rivayetleri incelemek için bir kaç gruba ayırıyoruz:
1- Masum imamların, (a.s) belli kişileri tayin veya şartlara haiz olan müçtehitlerin özelliklerini bildiren rivayetler:
Bu rivayetlerden, liyakatli kişilerin fetvalarına amel etmek caiz ve böyle bir durumun söz konusu olduğu her zamanda Müslümanların vazifelerinin bu olduğu ve buna uyabilecekleri anlaşılmaktadır.
Ahmed. b. İshak, İmam Ali Naki (a.s) dan ihtiyaç duyduğu meseleleri kime sorması ve kimin sözünü kabul etmesi gerektiğini sorduğunda İmam Ali Naki (a.s), şu cevabı veriyor:
“-Osman b. Said- Amri kendisine güven duyduğum şahıslardandır; benim tarafımdan sana ulaştırdığı her şey bendendir. Benim dilimden sana söylediği her şey benim sözümdür. Onun sözünü dinle ve ona itaat et; o, benim güvendiğim bir şahıstır.[19]
Yukardaki hadiste geçen, “kiminle muamele edeyim” ve “kime sorumu sorayım” cümleleri soru konusunun umumi olduğuna ve sadece hadis nakletmeye has olmadığına, müçtehidin fetvasını da kapsadığına delalet etmektedir.
Abdullah b. ebi Ya’fur der ki, -bir gün İmam Sadık’a (a.s). “Ben, her zaman huzurunuza gelerek ihtiyaç duyduğum meseleleri sizden soramıyorum, oysa ashabımdan birisi gelerek benden bir soru sorduğunda ben cevap veremiyorum -bu durumda ne yapayım-” diye arzedince İmam şöyle cevap verdi:
“Niçin Muhammed b. Müslim’e sormuyorsun? -ondan sor- O babamdan ilim öğrenmiştir, babamın yanında güvenilir bir kişidir.”[20]
Burada Ebi Ya’fur’u Muhammed b. Müslim’e göndermekten İmam’ın maksadı ondan kitap ve sünnet ışığında kendi vazifelerini öğrenmelerini belirtmektedir. İmam bu hadiste insanları din uzmanına gönderiyor, hadis nakleden bir raviyet değil.
Bunların dışında hadis öğrenmek ve fetva almak için İmam’ın kendilerine gönderdiği diğer kimseler de vardır. Zekeriya b. Adem-i Kummi,[21] Yunus b. Abdurrahman,[22] Bureyd b. Muaviye el- İcli,[23] Ebu Basir,[24] Zurare,[25] Eban b. Tağlib.[26]
Yukarda aktardığımız bu hadisler senet açısından sağlamdır. Bu konuda diğer birçok hadis de vardır ki biz burada sözü uzatmamak için onları zikretmekten sakınıyoruz. Bütün bu hadislerde Müslümanların ihtiyaç duyduğu şeri meselelerin hükmünü kaynaklardan çıkarabilen bir kimseye başvurmak söz konusu edilmektedir. Bu hadislerde irca mutlak olarak verilmiştir. Halkın meselelerine cevap verecek olan kimse vereceği cevaba ister birbirleriyle çelişen hadisleri bir araya toplayarak hepsinden ortak bir kanıya varsın, ister mutlak hadisleri, mukayyed hadislere hamlederek ve ister şüphe durumunda umum hadislere dayanarak veya sınırlandırıp hadisin kapsamını daraltarak ve ister başka bir yolla bu sonuca varsın.
Bu tür hadislerde Resulullah ve masum imamlar Müslümanların belli kişilere başvurmalarını istemişlerdir. Bazı hadislerde de bunun sebebi o kişilerin fakih ve güvenilir olduğu olarak açıklanmıştır. Buna göre mezkûr ölçülere sahip olan kimseye Müslümanlar müracaat edip dinin ahkâmını öğrenebilirler.
2- İlim ve ulamayla ilgili olarak nakledilen hadisler ulemaya taklit etmenin gerekliliğini açıklamaktadır.
Resulullah (s.a.a) üç defa “Ya Rabbi halifelerime merhamet et.” diye buyurmaları üzerine “Ya Resulullah; sizin halifeniz kimdir?” diye soruldu. Resul-i Ekrem (s.a.a): “Onlar benden sonra gelecek, hadis ve sünnetimi rivayet edecek ve benden sonra onları halka öğretecek olanlardır. Onlar hadis ve sünnetimi tebliğ eder, onları ümmetime öğretirler.[27] Onlar sünnetimi ihya eder ve Allah kullarına öğretirler.”[28] buyurdular.
Bu hadisler farklı kaynaklarda çeşitli şekillerde rivayet edilmiştir. Hadislerin farklı kimseler tarafından nakledilmesi bu hadislerin doğru olarak masum imamlardan nakledildiğine dair güveni daha da artırmaktadır.
Peygamberlerin en önemli görevlerinden biri de Allah Teâlâ’nın ayetlerini ve şeri hükümleri açıklamaktır. Yani peygamber halkın vazifelerini ve tekliflerini beyan etmelidir. Şüphesiz bu vazife peygamberden sonra onun halifelerine, ilmi ve İslami meselelerde onun yerine oturacak olan imamlara düşer. Hüküm ve velayet makamı Peygamber’den sonra ehline ulaşması gerektiği gibi bu makam da sahipsiz bırakılamaz. Hadiste, sünnet ve rivayetimi ihya etmek, sünnet ve rivayetlerimi öğretmek, onları tebliğ etmek gibi muhtelif tabirlerin kullanılması gösteriyor ki, sadece hadis nakletmek değil. İslam ahkâmını anlamak için araştırma yapıp neticeye ulaşmak kastedilmiştir. Fakih ve âlim olmaksızın sadece hadislerin lafızlarını ezberleyerek nakleden bir kimseye Resulullah’ın (s.a.a) hadis ve sünnetini tebliğ ettiği, halka öğrettiği ve ihya ettiği söylenilemez.
Rivayet nakletmeye talim ve ihya denilmez. Bunun yanında dini araştırma ve anlama İslami hükümleri elde edebilmek te şarttır.
Abdullah b. Salih-i Herevi İmam Rıza’dan (a.s) şöyle duyduğunu nakleder: “Allah bizim imametimizi ihya edene merhamet etsin” Abdullah b. Salih der ki, ben İmam’dan “sizin imametiniz nasıl ihya olur” diye sorunca İmam buyurdular ki: “Bizim hadislerimizi öğrenir onları halka öğretirler; eğer halk bizim sözlerimizi bilseler hiç şüphesiz bize uyarlar…”[29]
Bu hadisten de taklidin caiz olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü masum imamların buyruklarının güzellik ve derinliklerini anlamak ve halka öğretmek için bu konuda uzman olmak şarttır.
3- Bazı hadisler fetva vermeyi emrediyor ve liyakatli kişileri buna teşvik ediyorlar: Örneğim İmam Bakır (a.s) Eban b. Tağlib’e şöyle buyuruyor: “Medine mescidinde oturarak halka fetva ver, çünkü ben senin gibilerini Şiilerim arasında görmeği severim.”[30]
Fetva vermek diğerlerinin ona uymasıyla anlam kazanır. Aksi takdirde fetva vermeyi emretmek ve buna teşvik etmek anlamsız olur.
Hz. Ali (a.s) Mekke’deki adamlarından olan Kasım b. Abbas’a fetva vermesini emrediyor.[31]
4- Bazı hadisler de ilmi olmaksızın fetva vermeyi nehyetmektedirler. Bu hadislerden anlaşılıyor ki, fetva ilim ve bilim üzere verilirse doğru olur ve ancak bu durumda o fetvaya amel etmek caizdir.
İmam Bakır (a.s) buyuruyor ki: “İlmi olmaksızın ve Allah tarafından hidayete erişmeden halka fetva verirse rahmet ve azap melekleri ona lanet ederler; o fetvayla amel edenin de günahı ona döner.[32]
Başka bir hadiste de şöyle buyuruyor: “…Fetva veren herkes -verdiği fetvadan- sorumludur.[33] Delil ve şeri burhana dayanarak fetva verirse mazurdur; aksi takdirde sorumludur. Bunlardan anlaşıldığı gibi, fetva ancak sahih şeri delil yoluyla elde edilirse doğrudur.
Bu konuda, başka hadisler de vardır[34], ancak biz burada bu kadarıyla yetiniyoruz.
Fetva verme ve taklidin caiz olduğunu, fakihin fetva ve hükmüne itaat etmenin caiz olduğunu bildiren bazı hadisler de ulamadan olan fakihlere başvurmalarını emrediyor. Hâkimin de hüküm ve fetva verebilmesi için müçtehit olması şarttır.
İmam Sadık (a.s) şöyle buyurur: “Sizlerden hadis nakledebilen, helal ve haramımızda görüş verebilen, -İslam hükümlerini- elde edebilen, hükümlerimizi bileninizi size hâkim kıldım, onun hükmüne razı olun. O bizim hükmümüzle hükmeder ancak siz kabul etmezseniz Allah’ın hükmünü hafife almış, bizi reddetmiş olursunuz. Bizi reddetmek ise Allah’ı reddetmektir; bu iş ise Allah’a ortak koşma gibidir.”[35]
Hadiste geçen hâkimden maksat hadis ve dini kaynaklardan şer-i hükümleri çıkarma gücüne sahip olan, fıkhi kaynaklara müracaat ederek fetva (hüküm) verebilen kimsedir.
İmam Sadık (a.s) yine buyuruyor ki: “… Bizim helal ve haramımızı tanıyan bir kimseyi kendi aranızda hâkim kılın, çünkü ben onu sizin aranızda hâkim kıldım…”[36]
Buna göre, yukardaki açıklamalardan bu hadisin de fetva verme ve taklidin caiz olduğuna delalet ettiği açıklık kazanmaktadır; Çünkü hüküm verme de helal ve haramları hakkıyla bilen bir müçtehidin verdiği bir çeşit fetvadır.
Makale de din alanında taklidin yeri konulu bu değerlendirmeden şu sonuçları alıyoruz:
1- Uzman ve mütehassıs bir kişinin görüşüne uymak yeni ve Müslümanlara has bir konu değildir; geçmişte ve günümüzdeki bütün insanların yaşamlarının birçok boyutlarında uygulanan bir metottur.
2- Taklit, hiç bir zaman körü körüne itaat etmek demek olmayıp bilakis bilinçli, ilmi ve akli ölçülere dayanan bir davranıştır.
3- Bazılarının sandığının tam aksine bütün İslami konularda taklit söz konusu olmaz sadece İslami konuların bir bölümünde o da cüz-i fıkhi hükümlerde belli bir takım şartlarla olur; sapık algılamalarla veya diğer hayat boyutlarıyla hiç bir ilgisi yoktur.
4- İçtihat taklit bilimsel olduğu gibi eğiticidir de; eğer doğru bir şekilde ayet ve hadislere değinilip uygulanırsa ilmi ve fikri ilerlemeye engel olmayacağı gibi halkın şaşkınlık ve ihmalkârlıktan kurtularak mantıklı bir şekilde kendi vazifelerine amel etmelerine yardım eder.

________________________________________
[1]- Zümer/9.
[2]- Usul-u Kâfi, c.1, s.30.
[3]- Usul-u Kâfi, c.1, s.30.
[4]- İsrâ/36.
[5]- ez-Zeriat-u ala usul-uş şeriat, (Seyyid Murtaza) c2, s.796.
[6]- Kifayet-ul Usul, s.474.
[7]- Bakara/170.
[8]- Bakara/171.
[9]- Maide/104.
* – Bu ayetin anlamı, bilmeyenlerin bilenlere müracaat etmesi ve dini onlardan öğrenmesidir.
[10]- Kifayet-ul Usul, c.472.
[11]- et-Tenkih-u fi şerh-i Urvet-ul Vuska, c.1, s.183.
[12]- Hakaik-uk Usul, c.2, s.610.
[13]- Vesail-uþ Þiâ, c.18, s.41.
[14]- Tahrir-ul Vesile, -İmam Humeyni- c.1, s.5.
[15]- Kifayet-ul Usul, s.472.
[16]- Tövbe/122.
[17]- Nahl/43; Enbiya/ 7.
[18]- Bakara/159.
[19]- Usul-u Kâfi, c.1, s.330.
[20]- Rical-i Keşşi, -şeyh Tusi- s.161.
[21]- Vesail-uş şia, c.18, s.106.
[22]- Aynı kaynak, s.107.
[23]- Aynı kaynak, s.104.
[24]- Aynı kaynak.
[25]- Aynı kaynak.
[26]- Fehrest-i şeyh Tusi, s.17.
[27]- Aynı kaynak, s.89.
[28]- Munyet-ul Mürid -şehid-i Sani- s.101
[29]- Meani-ul Ahbar -şeyh Seduk-, s.180, Beyrut basımı.
[30]- el- Fihrest -şeyh Tusi-, s.17.
[31]- Nehc-ül Belaða, -Feyz-ul İslam-
[32]- Furu-u Kâfi, c.7, s.409.
[33]- Aynı kaynak.
[34]- Vesail-uş şiâ, c.18, s.10-102.
[35]- Usul-u Kâfi, c.1,, s.67.
[36]- Tahzib-ul Ahkâm -şeyh Tusi-c.6, s.303 Beyrut basımı.


more post like this