Önsöz
Bu kitap aynı yazar tarafından kaleme alınmış (2004, Londra’da ICAS yayın evi) tarafından basılan Şiî İslam’ı yani; Şia’nın doğuşunu, inanç ve amellerini içeren kitabın özetidir. Bu kitapta İslam’a ve Şia’ya ait temel konular kısaca ele alınmıştır. Gerçekte bu iki kitap genel anlamda İngilizce kaynaklarda, İslami araştırmalarda ve özellikle de Şia’yı tanımada görülen boşlukları doldurmak amacıyla yazılmıştır. Bu iki eser, sade ve açık bir dille yazılması ile birlikte, İngilizce bilenler için iki dönem yazar tarafından Şia’yı tanıma derslerinin neticesidir.
İlk olarak Camiatü’z-Zehra üniversitesinde 1995–1996 yılları arasında bayanlar için verilen ellinin üzerinde derslerin ve ikinci olarak İngiltere’de 1998–1999 yılları arasında Manchester İslam Merkezi ve Manchester Şiî Refah Merkezinde otuzdan fazla dersin özetidir. Elbette bu konuların bir kısmı daha kısa dönemler için ders olarak verilmiştir, Şia’nın doğuşu ile ilgili konu ise 1995 yılında Tahran Tımes dergisinin ilk on sayısında yayınlanmıştır.
Kitabın birinci bölümü; “Şia” kelimesinin sözlük ve ıstılah manası ile başlamaktadır. Bu konuda bazı araştırmacıların sözlerine yer verilmiştir. Daha sonra İslamî rivayetler ve tarihi kaynaklara göre Şia’lığın doğuşu ve ilk Şiîlerden bazılarının isimleri üzerinde durulup incelenmiştir.
İkinci bölüm; Şia’nın düşünce kaynakları yani; Kurân, Sünnet, akıl ve icmâ konuları ele alınmıştır. Kurân’ın ve onun Şiîler nezdinde ki önemi üzerinde durulmuş, aynı zamanda günümüzde Müslümanların elinde bulunan Kurân’ın Allah tarafından Hz. Muhammed’e (s.a.a) gönderilen kitabın aynısı olduğu kanıtlanmıştır. Şia’nın ikinci düşünce kaynağı olan Sünnet; Peygamber efendimizin (s.a.a) söz ve davranışlarına şamil olmaktadır. Yine bu bölümde ele alınmıştır. Kurâ-ı Kerim Peygamber’in (s.a.a) Müslümanlar tarafından ölçü ve örnek olarak kabul edilmesini, kavga ve anlaşmazlıklarında O’na müracaat etmelerini ve O’nun buyurduğuna itaat etmelerini emretmiştir. Kurâ-ı Kerim Peygamber’i (s.a.a) Kurân’ı tilavet eden, okuyan, öğreten, açıklayan, müfessir olarak tanıtmaktadır. Buna ilave Peygamber (s.a.a) Ehl-i Beyt’i ve nebevî sünnetin anlaşılmasında ki rolü ele alınmıştır. Daha sonra aklın önemi ve inançların, değerlerin, ameli hükümlerin anlaşılmasında ki rolü üzerinde durulmuştur. Bu bölümün sonunda Şia mezhebinin, icmâ ve icmânın sünnet ile olan ilişkisi üzerindeki görüşüne yer verilmiştir.
Üçüncü bölüm; Şia’nın temel öğretilerini ele alınmaktadır. Bütün dinlerin ortak olduğu tevhit, nübüvvet ve ahiret inancı anlatılmış, ilahi adalet ve imamet konuları kısaca incelenmiştir. Diğer İslam mezhepleri de bu öğretileri az veya çok bir biçimde kabul edebilirler. Ancak sadece bu öğretilerin hepsine inanan kimse Şiî olarak kabul edilmektedir.
Dördüncü bölüm;  en önemli ameli hükümler ve onların bırakılmasının felsefesi kısaca işlenmiştir. Bütün Müslümanlar bu ameller hususunda ortak görüşe sahiptirler. Ancak İslam mezhepleri arasında bu amellerin ayrıntıları hakkında görüş farklılığı olması mümkündür.
Beşinci bölüm; dünyadaki Şiîlerin durum ve konumlarını kısaca işlemektedir. Bu bölüm Müslüman nüfusun genel ve Şiî nüfusunun özel bir şekilde en son istatistik sonuçlarının beyanıyla başlamaktadır. Uzun bir Şia tarihine sahip olan bazı İslam ülkelerindeki Şia nüfusunun yüzdesi beyan edilmektedir. Ne yazık ki günümüzde Şia nüfusu hakkında net ve onaylanmış istatistikler bulunmamaktadır. Ama en azından yeni kaynaklar üzerinde büyük bir çalışma yapılarak, sağlam sonuçlar sunulmaya çalışılmıştır.
Burada bu kitabın yazarı olarak bütün vücudumla İslam birliğinin korunmasına samimice inandığımı vurgulamak istiyor ve kitabın İslam kardeşliğine giden yolda küçük bir adım olmasını temenni ediyorum. Aslında birlik ve beraberliğe ulaşmanın en önemli yollarından birisi de Müslümanların birbirlerini doğru bir şekilde tanımaları ve tarih boyunca birbirlerini anlayıp, idrak etmelerine engel olan ön yargılarını bir kenara bırakmalarıdır. Meşhur bir sözde bu noktaya şöyle değinilmiştir:
“Halk bilmediği şeyin düşmanıdır.”
İslam mezhepleri dikkatlice incelendiğinde, ortak konuların ihtilaflı konulardan ne kadar çok olduğu görülecektir. Bütün Müslümanlar bir Allah’a, bir peygambere, bir Kurân’a, kıyamet gününe, sevap ve ilahi cezaya inanmaktadırlar. Bir kıbleye doğru namaz kılmakta, Ramazan orucu tutmakta ve aynı zamanda hep birlikte Hac’ca gitmektedirler. Zekâtın verilmesine, iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın farz olduğuna, inançlı ve iyi insanlar ile dost ve Allah’ın düşmanlarından uzak olmanın gerekliliğine inanmaktadırlar. Bütün Müslümanlar ortak ahlakî değerler ve faziletlere bağlıdırlar. Kurân-ı Kerim’in buyruğuyla “Müminler birbirleriyle kardeştirler.” Bütün imanlı kadın ve erkeklerin, renk, ırk, millet ve mezhep göz önünde bulundurmadan birbirlerine olan görevlerini yerine getirmeleri gerekmektedir.
Bir gün Mualla b. Huneys imam Sadık’tan (a.s) Müslümanların birbirleri üzerinde olan hakların ne olduğunu sordu. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdular:
“Her bir Müslüman için boynunda yedi vacip hak vardır. Eğer insan bunlardan birisini yerine getirmezse, Allah’ın velayet ve kulluğunun dışına çıkar. Allah onun yaptığı hiçbir ameli hesaba katmaz.”
İmam önce Mualla’nın bu haklara amel etmeyeceğinden korktuğu için açıklamaktan kaçındı. Ama Mualla’nın ısrarı üzerine bu yedi hakkı şöyle beyan etti:
1-        Kendin için istediğin şeyleri Müslüman kardeşin içinde iste, kendin için istemediğin şeyleri Müslüman kardeşin için de isteme.
2-        Müslüman kardeşini sinirlendirme, sözünü dinlemeye ve onu sevindirmeye çalış.
3-        Ona malınla, canınla, dilinle ve elinle yardımcı ol.
4-        Onun gözü, kulağı, yol göstericisi ve aynası ol.
5-        Hiçbir zaman sen tok o aç, sen suya tok o susuz, sen giyimli kuşamlı o ise çıplak olmasın.
6-        Eğer senin hizmetçin olur ve kardeşinin olmazsa, mutlaka hizmetçini ona elbisesini yıkaması, yemeğini pişirmesi ve yatağını hazır etmesi için göndermelisin.
7-        Onun yemini ve davetini kabul et, hastalandığı zaman onu ziyaret et ve öldüğü zaman cenazesinde hazır bulun. Ne zaman bir ihtiyacı olsa, ihtiyacını bir an önce karşıla. O senden istemeden önce isteğini yerine getir.
Sonra imam şöyle devam etti: “Bu şekilde davrandığın zaman senin velayetin onun velayetine, onun velayeti de senin velayetine bağlanır.”[1]
Ne yazık ki! Her zaman bütün mezhepler ve cemaatler arasında dar görüşlü insanlar olmuştur. Bu tip insanlar küçük farklılıkları büyük göstererek aradaki birlik ve beraberliği ihtilaf ve anlaşmazlığa dönüştürmeye çalışmaktadırlar. Bu tür insanlar bir takım bahaneleri öne sürerek kendi fikirlerine aykırı olanları kâfir veya müşrik; beğenmedikleri amel ve davranışları da bidat (dinden olmayan bir şeyi dine sokmak) diye adlandırmaktadırlar. Hiç kuşkusuz kâfir ve bidat ehli kişiler mevcuttur. Ancak bu unvanlar çok dikkatli bir şekilde kullanılmalıdır.
Büyük Müslüman liderleri ve âlimleri (Şia ve Sünnî) bu tür yakıştırmaları hiçbir zaman birbirleri hakkında kullanmamışlardır. Ve bu yolla kendi fetva, söz ve davranışlarında İslam’ın ruhunu, evrensel barışı, adaleti, birlik ve merhameti ortaya koymuşlardır.
İslam, düşmanlık ve anlaşmazlıklardan acı çekenler için birlik ve beraberliği getirmiştir. (Al-i İmran.(3), 103), Kurâ-ı Kerim’de birlik ve muhabbeti oluşturmak büyük ve ilahi bir davranış olarak adlandırılmıştır. (Enfal.(8), 63). Bunun karşısında halk arasında ayrılık ve ihtilaf oluşturmayı da Firavun’un işlerinden saymıştır. (Kasas.(4), 28). Kurân müminleri birbirleriyle savaştıkları takdirde zayıf ve yenik düşecekleri hususunda uyarmaktadır. (Enfal.(8), 46). Gerçek olan şu ki bu beraberlik çağrısı sadece Müslümanlara özgü değildir. Kurâ-ı Kerim dünyada Allah’a inanan bütün herkesi, Yahudi ve Hıristiyanlar da dâhil olmak üzere, ortak noktaları vurgulayarak tek bir safta birleşmek için çaba sarf etmelerini istemektedir. (Al-i İmran.(3), 64)
Gelin hep beraber ellerimizi kaldırarak ümitli bir şekilde, bu birlik ve beraberlik hissinin günden güne artması için dua edelim.
Son olarak bu kitabın yazılmasında yardımcı olan herkese ve bütün kuruluşlara özellikle Ayetullah Muhsin Erâki’ye, Londra İslam Koleji’ne, İngiltere ve İrlanda Ehl-i Beyt Cemiyeti’ne teşekkür etmeyi kendime bir borç bilirim. Son olarak alnımı şükürle Allah’ın dergâhına koyarak, ondan kalplerimizi kendi nuruyla aydınlatmasını ve muhabbetinin tatlılığını bize tattırmasını diliyorum.
Doktor Muhammed Ali Şimâli
Ramazan.1323, Kasım. 2002
1. BÖLÜM
ŞİA’NIN ANLAMI
Şia’nın Terim Anlamı:
Şia kelimesi Arapçada izleyici bir kaç kişi veya izleyen topluluk anlamına gelmektedir. Şia kelimesi Kuran-ı Kerim’de de birkaç yerde bu anlamda kullanılmıştır. Örnek olarak;
“…orada iki adamın kavga etmekte olduğunu gördü; bu, kendi taraftarlarındandı (şialarındandı) öbürü, düşmanlarından. Derken, taraftarlarından (şialarından) olan, düşmanlarından olana karşı Mûsâ’dan yardım istedi”[2]
Bu ayette Hz. Musa’nın (a.s) izleyicilerinden biri hakkında, “Musa’nın Şiası” şeklinde söz edilmektedir.
Kurâ-ı Kerim’in başka bir yerinde ise Hz. İbrahim’i (a.s) Hz. Nuh’un (a.s) Şiası olarak tanıtmaktadır.
“Ve şüphe yok ki İbrâhim de onun taraftarlarındandı (Şia’larındandı) elbet.”[3]
İslam’ın başlangıcında Şia kelimesi sözlük anlamı olarak bir kişi ya da belirli bir grubun takipçisi anlamında kullanılıyordu. Örnek olarak; bazı rivayetlerde Ali b. Ebu Talib’in Şia’sından ve bazı rivayetlerde de Muaviye b. Ebu Süfyan’ın Şia’sından söz edilmektedir. Ama bu kelime daha sonraları sadece Hz. Ali’nin (a.s) imametine inananlar için kullanılmaya başlanmıştır.
Şehristanî (548 h.k) İslami mezhep ve fırkaları ile ilgili önemli kaynaklardan biri olan “el-Milel Ve’n-Nihel” adlı kitabında şöyle diyor:
“Şia, Hz. Ali’nin (a.s) has izleyicileri ve Hz. Muhammed’in (s.a.a) açık istek ve öğretisi üzerine onun imamet ve hilafetine inanan kimselerdir.”[4]
Bu çok dakik bir tariftir. Çünkü Şiîler şahsi isteklerinden dolayı değil, Peygamber’in (s.a.a) isteği üzerine Ali’nin (a.s) imametine inanmaktadırlar. Ama Şia’nın dışındaki mezhepler Peygamber’in (s.a.a) hilafet meselesini halka bıraktığına ve Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra da Sakife’de seçilen kimseyi izlediklerine inanmaktadırlar. Oysa Sakife’de bu şekilde seçilen ilk halife Ebu Bekir’in kendisi bu düşüncenin tersine, halifeyi kendisinin seçmesi gerektiğine inanıyordu. İkinci halife Ömer b. Hattab ise altı kişilik bir şura kurup özel emirler vererek, içlerinden birini kendi yerine halife seçmeleri için görevlendirdi.
İlginç olan ise; dördüncü halife olarak Ali b. Eb-u Talib’in takriben bütün Müslümanlar tarafından seçilmesidir. Üçüncü halife Osman b. Affan’ın öldürülmesinden sonra halkın baskıları sonucu, halifeliği kabul etmek zorunda kalmıştır.
Ünlü araştırmacı Hasan b. Musa Nevbahti (313 h.k) “Şia Fırkaları”[5] adlı kitabında şöyle diyor:
“Şia, Ali b. Eb-u Talib’in fırkası ve cemaatidir. Onlara hem Peygamber’in hayatında, hem de Peygamber’den sonra Şia deniliyordu. Ali’ın izleyicileri ve onun imametine inananlar diye tanınıyorlardı.”
Geçmiş dönemlerin seçkin âlimlerden Ş. Müfid (413 h.k) Şia’yı şu şekilde tanımlamaktadır:
“Ali’yi (a.s) izleyen ve onun Peygamber’in (s.a.a) ilk halifesi olduğuna inananlardır.”[6]
Ş. Müfid, Şia’nın “İmamiye” olarak adlandırılmasını şu şekilde açıklıyor:
“Bu unvan, imametin her zaman gerekli olduğuna, imamın Allah (c.c) tarafından seçilmesinin, masum ve kamil olmasının gerekliliğine inanan kimseler içindir.”[7]
Bu anlatılanlara dayanarak Şia’nın Peygamber (s.a.a)’in halifesi hakkında ki inançlarını şu şekilde sıralayabiliriz:
1-    Peygamber (s.a.a)’in halifesi olmak ilahî bir makamdır.
2-    Peygamber (s.a.a) nasıl Allah tarafından seçildiyse, halife veya imamda aynı şekilde Allah tarafından seçilir ve Peygamber (s.a.a)’in aracılığı ile halka tanıtılır.
3-    İslam Peygamber’inin (s.a.a) ilk halifesi Ali’dir.
ŞİA’NIN DOĞUŞU
Şia kavramı açıklandıktan sonra doğal olarak şia’nın ne zaman başladığı sorusu akıllara gelecektir. Şia ve Şia olmayan fırkaların güvenilir kabul ettikleri kaynaklarda nakledilen rivayetlerde, imamet meselesi hakkında birçok hadis göze çarpmaktadır. Bu hadisler Şia’nın inançları ile ilgili olan bölümde incelenecektir. Ama burada da konunun açıklığa kavuşması için Peygamber (s.a.a)’den nakledilen “Ali’nin Şia’sı” diye adlandırdığı topluluğu içeren hadisleri sunup, İslam tarihi ve hadislerden başka delillere de işaret edeceğiz. Burada sunulacak bütün hadisler Ehl-i Sünnet’in önemli kaynaklarında yer almaktadır.
Elbette burada bu konu ile ilgili sunulacak olan hadisler sadece seçilmiş birkaç örnekten ibarettir. Ve muteber olarak kabul edilen bu kaynak kitaplarda ise daha fazla hadis bulunmaktadır.
1-İbn-i Asakir (571 h.k), Cabir Abdullah el-Ensari’den şöyle naklediyor:
“Bir gün biz Peygamber’in (s.a.a) yanında iken Ali geldi. Bu sırada Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Canımı elinde bulunduran Allah’a (c.c) ant olsun ki mutlaka bu ve bunun Şiîleri, kıyamet günü kurtuluşa ereceklerdir.” Sonra Beyyine suresinin yedinci ayeti nazil oldu:
“İman edip salih ameller işleyenlere gelince, halkın en hayırlısı da onlardır.”
Bu olaydan sonra Peygamber (s.a.a)’in ashabı Ali’yi ne zaman görseler “İnsanların en hayırlısı geldi.” diyorlardı.[8]
2- İbn-i Hacer (974 h.k) İbn-i Abbas’tan şöyle naklediyor:
“Beyyine suresinin yedinci ayeti nazil olduktan sonra Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Ali’ye şöyle buyurdu: “Onlar (en hayırlı insanlar), sen ve senin Şia’larındır. Sen ve senin Şia’ların kıyamet günü Allah’tan razı olmuş ve Allah da sizlerden razı olmuş ve senin düşmanların ise öfkeli ve boyunlarından tutulmuş bir halde hazır olacaklardır.”[9]
Aynı kitapta İbn-i Hacer, Ümmü Seleme’den şöyle naklediyor:
“Peygamber (s.a.a) Ümmü Seleme’nin evinde bulunduğu bir gece kızı Fatıma (s.a) ve arkasından da Ali (a.s) eve geldi. Sonra Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ey Ali! Sen ve senin ashabın ve Şia’ların cennet ehlidir.”
3- İbn-i Esir (606 h.k) Peygamber (s.a.a)’in Ali (a.s)’a şöyle buyurduğunu naklediyor:
“Ey Ali! Sen ve senin Şia’ların Allah (c.c)’ın huzuruna O’ndan razı olmuş ve O’da sizden razı olmuş bir halde çıkacaksınız ve düşmanların da öfkeli ve boyunlarından tutulmuş bir halde çıkacaklardır.” Sonra Peygamber (s.a.a) kendi boynunu elleriyle tutarak bu olayın nasıl gerçekleştiğini gösterdi.[10]
Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) Ali’ye (a.s) “Bizim Şiamız” tabirini kullandığı başka hadislerde vardır. Bu tabir önceden işaret edilen konu ile de uyum içindedir. Yani Şia, şahsi görüşleri olarak değil, Peygamber’in (s.a.a) öğretileri doğrultusunda Ali’ye uyan kimselerdir. Aslında Ali’nin (a.s) Şia’sı Peygamber’in (s.a.a) Şia’sıdır. Buna örnek olarak İbn-i Asakir Peygamber’den (s.a.a) naklettiği şu rivayeti nakledebiliriz:
“Cennette çiçek balından daha tatlı, yağdan daha yumuşak ve buzdan daha serin bir kaynak vardır ve o kaynağın çok güzel bir kokusu vardır. Ben ve Ehl-i Beyt’im o kaynakta bulunan çamurdan yaratıldık ve bizim Şia’larımız da aynı çamurdan yaratıldılar.”[11]
Peygamber’in (s.a.a) Ali’ye (a.s) “Soyunun Şia’sı” tabirini kullandığı hadisler de vardır. Bu tabir de aynı şekilde önceden açıklanan Şia kavramını onaylamaktadır. Şia imamet meselesine temelde inandığı için Ali’yi (a.s) izlemektedir. Üçüncü bölümde daha geniş bir şekilde ele alınacağı gibi; Şialar Hz. Ali’nin (a.s) ilk imam olduğuna ve ondan sonra da onun ve Fatıma’nın (a.s) soyundan gelen kimselerin, Allah’ın (c.c) seçmesi ve Peygamber’in (s.a.a) bildirmesiyle, imameti devam ettireceklerine inanmaktadırlar. Buna örnek olarak Zamahşeri (528 h.k) Rebiü’l-Ebrar kitabında Peygamber (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu nakleder:
“Ey Ali! Kıyamet günü ben Allah’a (c.c) sen bana, senin evlatların sana ve Şia’lar da onlara bağlanacaklardır. O zaman bizi nereye götüreceklerini göreceksin.”[12]
Açıklanması gereken önemli noktalardan biri de, imametde olduğu gibi, nübüvvetin de peygamberlerin pak soylarına intikal ettiği gerçeğidir. Kuran-ı Kerim’de Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“Ant olsun ki, Nuh’u ve İbrahim’i gönderdik, peygamberliği de kitabı da onların soyunda karar kıldık.”[13]
Ayetin anlatmak istediği; Allah (c.c) tarafından seçilebilmek için gerekli olan peygamberlik şartlarını ve özelliklerini taşıyan kimselerin Nuh (a.s) ve İbrahim’in (a.s) soyundan gelmeleridir.
Peygamber (s.a.a)’in hayatında, bir topluluğun Şia adıyla ortaya çıkışını ispatlayan, yukarıda ki ve sonradan işaret edilecek olan imamet ile ilgili hadislere ilave olarak başka deliller de vardır. Örnek olarak; Mekke’de Peygamber (s.a.a) Allah (c.c) tarafından gelen emir doğrultusunda, akraba ve yakınlarını İslam’a davet etmesi için görevlendirildiği zaman yemek hazırlayarak onları evine çağırdı. Yemekten sonra peygamberliğini ilan ederek onları İslam’a davet etti. Sonra peygamber (s.a.a) onların içinden kim İslam’ı kabul eder ve O’na yardım ederse vasisi ve halifesi olacağını açıkladı. Herkesin sessizliğe büründüğü o anda, daha çocuk yaşta olan Ali (a.s) Peygamber (s.a.a)’in davetine icabet etti. Peygamber (s.a.a) Ali’nin oturmasını isteyerek davetini iki defa tekrarladı. Her defasında sadece Ali (a.s) olumlu cevap verdi. Sonunda Peygamber (s.a.a) Ali’nin hazır oluşunu ve Allah (c.c) karşısındaki teslimiyetini kabul edip, ilahî emre göre O’nu halifesi olarak tanıttı.[14]
Peygamber (s.a.a) önemli bir açıklamasında, Ali’nin (a.s) daima hak ile beraber olduğunu söylemiş, bütün yanlış davranış ve hatalı inançlardan uzak olduğunu ifade etmiştir. Aslında üstü kapalı olarak Müslümanlar ve hak peşinde olanlardan Ali’ye uymalarını istemiştir. Ümmü Seleme Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Ali her zaman hak ile Kuran-ı Kerim ve hak da Ali ile beraberdir ve kıyamet gününe kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır.”
Bu hadis İbn-i Abbas, Ebu Saidî Hudrî, Ebubekir, Aişe, Ebu Leyla ve Ebu Eyyübî Ensârî tarafından da nakledilmiştir.[15]
Aynı şekilde Peygamber’den (s.a.a) şöyle nakledilmiştir:
“Allah’ım Ali’ye rahmet et ve hakkı her zaman Ali ile beraber kıl.”[16]
Peygamber (s.a.a) birçok defa ashabı arasında Ali’yi (a.s) İslam-i Konuları en iyi bilen olarak ilan etmiştir. Örnek olarak; Peygamber-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor:
“Hikmet on kısımdır; dokuz kısmı Ali’ye verilmiş ve diğer kalan bir kısmı da halk arasında paylaştırılmıştır.”[17]
Sonraları ikinci halife Peygamber (s.a.a)’in bu sözlerini şu itirafıyla onaylamıştır:
“Allah beni hiçbir güçlük ve zorlukta Ali’siz bırakmasın.”[18]
Bu sözlerimize ilave olarak bir insanın Hz. Ali’nin Müslümanlar arasında makamını anlaması için; O’nun İslam yolunda yaptığı fedakârlık ve hizmetleri bilmesi gerekmektedir. Örnek olarak; Mekke müşrikleri Peygamber (s.a.a)’i öldürmek için plan kurdukları zaman Allah (c.c) Peygamberini bu suikasttan haberdar etmişti. Peygamber de (s.a.a) emniyetli bir şekilde Mekke’den Medine’ye hicret edebilmek için Ali’den (a.s) kendi yatağında yatmasını istedi. Bu sayede müşrikler Peygamber’in (s.a.a) evde olduğunu zannedeceklerdi. Ali (a.s) bu görevi sevinçle kabul etti. Bu olayın arkasından şu ayet nazil oldu:
“İnsanlardan bazıları Allah’ın rızasını kazanmak için canlarını satarlar.”
Daha sonra da Peygamber’in (s.a.a) Mekke’den Medine’ye olan hicreti İslamî takvimin başlangıcı olarak kabul edildi.
Ali (a.s) İslam’ın hedeflerine hizmet etmek için Bedir, Uhut, Hayber, Hendek ve Huneyn savaşlarına katılarak önemli görevleri yerine getirdi. Bu olaylar tarih kitaplarında, Şia ve Ehl-i Sünnetin naklettiği rivayetlerde kayıtlıdır.
Bundan önce açıklandığı gibi imamet konusu ile ilgili genel ve Ali’nin (a.s) imameti ile ilgili özel nebevî hadislerin bağımsız olarak birer birer incelenmesi gerekmektedir. Ama burada konuyu Şia ve Ehl-i Sünnet’ten birçok insanın bildiği “Gadir Hum” hadisiyle sonuçlandırmak istiyorum. Peygamber (s.a.a) yaptığı en son hacdan (veda haccından) dönerken yanında bulunan binlerce Müslüman’dan, “Gadir-i Hum” denilen yerde durup, toplanmalarını istedi. Sonra Peygamber (s.a.a) deve semerlerinden oluşturulan minberin üzerine çıkarak şöyle buyurdu:
“Ben kimin mevlası-velisi isem Ali de onun mevlası-velisidir.”
Bunun ardından orada bulunan herkes özellikle birinci ve ikinci halife Ali’ye (a.s) bi’at ederek, onu kutladılar. Bu hadis, yüzden fazla kaynakta nakledilmiştir. Bu hadisin bulunduğu Ehl-i Sünnet kaynaklarının genel fihristini araştırmak için Mir Hamid Hüseyni Hindi’nin (1306 h.k) yazdığı “Abagatü’l-Envar” kitabına ve Allame Abdu’l-Hüseyin Emini’nin “el-Gadir” kitabına bakılabilir.
Bazı Ehl-i Sünnet yazarları bu hadisin gerçekliğini kabul etmelerine rağmen hadiste geçen “Mevla” kelimesini başka türlü yorumluyorlar. Onların görüşüne göre “Mevla” kelimesi, burada velî ve yönetici anlamında değil de, dost ve arkadaş anlamında kullanılmıştır. Bu yorumun doğru ve o zamanki olaylarla uyumlu olup olmadığını bir kenara bıraksak dahi, şüphe yok ki her iki durumda da bu hadis Peygamber’in (s.a.a) ashabı arasında Ali (a.s)’a özel ve ayrı bir makam kazandırmaktadır.
Yukarıda zikredilen tarihi deliller ve bir araya toplanmış çeşitli hadislere göre, Peygamber (s.a.a) zamanında ki Müslümanların birçoğunun Ali’yi (a.s) kalpten ve candan sevdikleri, her zaman onunla beraber olmayı istedikleri ve Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra da ona uyma kararlarının olduğu konusunda hiç şüphe kalmıyor. Bu Müslümanlar genellikle “Ali’nin Şiası” diye anılıyorlardı. Sonraları bunlara sadece “Şia” denmeye başlandı. Bundan daha önemlisi Ali’nin (a.s) imamet ve hilafet konusunun Peygamber’in (s.a.a) zamanında gündeme gelmesidir. Doğal olarak Peygamber’in (s.a.a) vefat etmesi, insanların imamet ve hilafet konusuna yoğunlaşmalarına neden oldu. Böylece Ali’ye (a.s) uyma gerekliliğine inanan kimselerle, toplumun önderliği olan hilafet konusunu Peygamber’den (s.a.a) sonra ilahî bir makam olarak kabul etmeyenler birbirinden ayrıldılar.
Ehl-i Sünnet tarihçilerinden Mes’udi (345 h.k) Peygamber (s.a.a)’in vefatından sonra gerçekleşen olayları şöyle anlatıyor:
“Ali ve onun Şia’larından bir topluluğun, Ebu Bekir’in kendisine biât etmelerini istediği sırada, Ali’nin evinde bir araya toplandıkları kesin bir olaydır.”[19]
Sonraları Ali’nin (a.s) hilafeti zamanında çıkan savaşlar gibi bazı olaylar ve Şia’nın üçüncü imamı Hz. Hüseyin (a.s) ve yetmiş iki yaranının şehit olduğu Kerbela vakıası Ali’nin (a.s) Şia’larını daha belirgin ve Şiîlik kimliğini daha açık bir hale getirdi. Örnek olarak; çok eski kitaplardan birinde şöyle yazıyor: “Ali (a.s) Talha ve Zübeyir’i mahkum etmek için şöyle buyurdu: “Talha ve Zübeyir’in adamları Basra’da temsilcilerimi ve Şialarımı öldürmüşlerdir.”[20]
Ebu Mihnef  (158 h.k) şöyle bir açıklamada bulunuyor:
“Muaviye’nin ölümünden sonra Şia’lar Süleyman b. Sured’in evinde toplanmışlardı ve o onlara şöyle dedi: “Muaviye ölmüştür ve Hüseyin (a.s) Emeviler’e biat etmekten kaçınarak Mekke’ye doğru hareket etmiştir. Sizlerse onun ve onun babasının Şia’ları olduğunuzu iddia etmektesiniz.”[21]
İLK ŞİALAR
Şialık ilk olarak Hicaz’da Peygamber’in (s.a.a) ashabı arasında ortaya çıkmıştır. Tarih ve din âlimlerinin biyografisini inceleyen kitaplara baktığımızda, Peygamber’in (s.a.a) ashabı arasında ve Ben-i Haşim ailesinden (Haşim, Peygamber’in (s.a.a) büyük babası) aşağıdaki kişilerin Şia’ların tanınmış çehrelerinden olduğu anlaşılmaktadır:
Abdullah b. Abbas, Fazl b. Abbas, Übeydullah b. Abbas, Kısam b. Abbas, Abdurrahman b. Abbas, Temam b. Abbas, Akil b. Ebu Talip, Ebu Süfyan b. Hars b. Abdulmuttalip, Nufel b. Hars, Abdullah b. Cafer b. Ebu Talip, Avn b. Cafer, Muhammed b. Cafer, Rebi’et b. Hars b. Abdulmuttalip, el-Tufeyl b. Hars, el-Mugayre b. Nufeyl b. Hars, Abdullah b. Hars, b. Nufeyl, Abdullah b. Ebu Süfyan b. Hars, Abbas b. Rebie ‘t b. Hars, Abbas b. Utbe b. Ebu Leheb, Abdulmuttalip b. Rebie’t b. Hars ve Cafer b. Ebu Süfyan b. Hars.
Peygamber (s.a.a)’in ashabı arasında Haşimî ailesinden olmayan şu şahıslar da Şia’dır:
Salman, Mikdad, Ebuzer, Ammar b. Yasir, Huzeyfe b. Yeman, Huzeyme b. Sabit, Ebu Eyüp Ensarî, Ebu Heysem Malik b. Tihan, Ubeyy b. Ka’b, Kays b. Sa’d b. Ubade, Udeyy b. Hatem, Ubade b. Samit, Bilal Habeşî, Ebu Rafi’, Haşim b. Utbe, Osman b. Huneyf, Hekim b. Cebillah Abdi, Sahl b. Huneyf, Halid b. As, b. Huseyb el-Eslemi, Hind b. Ebi Hale el-Temimi, Cu’de b. Hubeyre, Hücr b. Adiyy Kendi, Amr b. Hemk Huza’i, Cabir b. Abdullah Ensari, Muhammed b. Ebu Bekir (birinci halifenin oğlu) Aban b. As ve Zeyd b. Suhan Zeydî.[22]
2. BÖLÜM
ŞİA’NIN DÜŞÜNCE KAYNAKLARI
Şia’nın inanç ve itikadını incelemeden önce, İslamî temel kaynaklarını, Şia’nın bakış açısıyla tanımamız gerekmektedir. Bu bölümde Şia’nın düşünce kaynaklarını, yani İslam hakkında her türlü araştırma ve incelemede Şia’ya göre başvurulması gereken temel kaynaklar ele alınacaktır.
Geri
Index
İleri

Şia’ya göre inançsal, ahlakî ve fıkhı her türlü İslamî konuyu derk etmek için, şu kaynaklara başvurulmalıdır. Kurân-ı Kerim, sünnet, akıl ve icmâ.
1- KURÂN-I KERİM
Bütün Müslümanların birlik sebebi de sayılan Kurân-ı Kerim, İslam’ı tanımak için Müslümanların en önemli kaynağı olduğu gibi Şiiler içinde aynı önemi taşımaktadır. Bütün Müslümanlar, mezhep ve değişik coğrafyalardaki kültür farklılıklarını göz önünde bulundurmadan, hayatlarını şekillendirmek için bu ilahî kitaba yol gösterici olarak inanmaktadırlar. Aynı şekilde geçmişte ve günümüzde, bütün İslam dünyasında hiçbir değişikliğe uğramayan tek kaynak kitap olarak sadece Kurân-ı Kerimdir. Şia’nın Kurân-ı Kerim hakkında ki temel görüşlerine örnek olarak şunları söyleyebiliriz:
Biz, Kurân-ı Kerim’in Allah tarafından nazil olduğuna ve Peygamber’in (s.a.a) dilinden hiçbir ilave ve ya eksiklik olmadan insanlara aktarıldığına inanmaktayız. Kurân-ı Kerim her şeyin açıklayıcısı ve kalıcı bir mucizedir. Kurân-ı Kerim’in fasih ve açık oluşu ve aynı zamanda hakikatine ulaşılamadığından dolayı hiç kimsenin onun bir benzerini getirmesi veya değiştirmesi mümkün değildir. Bugün elimizde bulunan Kurân ile Peygamber (s.a.a) efendimize nazil olan Kurân arasında hiçbir farklılık yoktur. Bunun dışında bir düşünceye sahip olan kimse ise fasık veya hatalıdır. Çünkü Kurân-ı Kerim Allah’ın (c.c.) kelamıdır. “O’na önünden de ardından da batıl gelemez…”[23]
… Biz söz ve davranışta Kurân-ı Kerim’e saygı gösterilmesi gerektiğine inanmaktayız. Bundan dolayı Kurân’ın bir harfine dahi saygısızlık gösterilmemeli ve pak olmayan kimseler de ona dokunmamalıdır. Kurân-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“O’na ancak temizlenenler dokunabilir.”…[24] [25]
Şia Kurân Hakkındaki Her Türlü Tahrifi Reddediyor
Bundan önce işaret edildiği gibi, Şia Kurân-ı Kerim’deki her türlü değişiklik ve tahrifi kabul etmemekte ve günümüzde var olan Kurân’ın Peygamber’e (s.a.a) nazil olan Kurân olduğuna inanmaktadır. Kurân’da hiçbir eksiklik yoktur. Hiç kimse, Kurân’ın bütün Müslümanların elinde olan nüshasından farklı bir nüshasını görmemiştir.
On iki imamların (a.s) zamanında elle yazılmış ve günümüze kadar ulaşan Kurân-ı Kerim, yeni basılmış Kurânlarla hiçbir farklılığı yoktur.
Kurân-ı Kerim, Allah’ın (c.c.) O’nu, her türlü değişiklik ve tahriften koruyacağını açıkça beyan ediyor:
“Kurân’ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.”[26]
Allâme Seyit Muhammed Hüseyin Tabâtabâî çok değerli “el-Mizan” tefsirinde bu ayet hakkında şöyle yazıyor:
“…Kurân hiçbir zaman yok olmayacak veya unutulmayacak canlı ve ebedi bir zikirdir. Kurân her türlü fazlalık ve eksiklikten korunmuştur. Kurân-ı Kerim’in ilahî hakikat ve maarifleri açıklamak için Allah tarafından gönderilmiş bir kitap olma özelliğine etki edecek, hiçbir değişikliği yoktur.”
Yukarıda zikredilen ayetten de anlaşıldığı üzere Kurân her türlü değişiklik ve tahriften korunmuş ve korunacaktır.
2- SÜNNET
Şia’nın Kurân-ı Kerim’den sonra İslam’ı tanımakta en önemli kaynağı Peygamber’in (s.a.a) söz ve davranışlarından ibaret olan sünnettir. Sünnete bu özelliği veren Kurân-ı Kerim’dir. Zira Kurân’daki ayetlere göre Peygamber’in (s.a.a) görevi Kurân’ı açıklamak ve öğretmektir.
“Onları, delillerle, kitaplarla gönderdik ve sana da, onlara ne indirildiğini açıkça anlatman, düşünmelerini sağlaman için Kur’ân’ı indirdik.” Nahl, 44
Peygamber efendimizin diğer bir vazifesi de Kurân’ı ve hikmeti öğretmesidir:
“…peygamber göndermiştir; onlara âyetlerini okumaktadır ve onları tertemiz bir hale getirmektedir ve onlara kitabı ve şerîatların hikmetlerini öğretmektedir…” Cuma, 2
Peygamber (s.a.a) müminler için örnektir:
“Şanım hakkı için muhakkak ki size Resullulah’da pek güzel bir örnek vardır. Allah’a ve son güne ümit besler olup da Allah’ı çok zikreden kimseler için.”[27]
O hiçbir zaman heva ve hevese göre konuşmaz:
“Arkadaşınız, gerçekten ne saptı, ne ayrıldı. * O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz.”[28]
Müslümanların Peygamber (s.a.a)’in emrettiğine uymaları ve yasakladığı şeylerden kaçınmaları gerekir:
“Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.”[29]
Şialar da diğer Müslümanlar gibi Peygamber’in (s.a.a) makamıyla ilgili ayetlere dayanarak ve onun Allah tarafından ilahî haberleri ulaştırmak için seçilmiş olduğunu bildiklerinden dolayı, ona karşı kalplerinde oldukça derin ve özel bir sevgileri vardır ve onun emirleri karşısında boyunları eğiktir. İleride gelecek olan nübüvvet konusunda bu konu hakkında ayrıntılı bilgi verilecektir.
Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i
İslam’ı tanımada, Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’inin öğretilerini izlemenin doğruluğu ve geçerliliği hakkında görünen o ki; Müslümanlar arasında hiçbir ihtilaf ve ayrılık yoktur. Özellikle Ehl-i Sünnet’in Peygamber’in (s.a.a) bütün ashabını hüccet olarak kabul etme[30] perspektifi bu konuda ihtilaf olmadığı görüşümüzü desteklemektedir.  Bu konu Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i ile ilgili olan hadislerine,  Ehl-i Sünnet âlimlerinin Ali’nin (a.s) ilmî makamı ve Peygamber’in (s.a.a) diğer aile fertleri hakkında buyurduğu sözlerine başvurularak açıklığa kavuşturulacaktır.
Örnek olarak; İmam Mâlik şöyle diyor:
“Cafer b. Muhammed’den daha bilgili, takvalı, dindar ve çok ibadet eden birisini ne bir göz görmüş ve ne de bir kulak işitmiştir.”[31] Yine şöyle diyor:
“Farklı ve değişik zamanlarda yanına gittiğimde Onu hep üç durumda görüyordum; ya namaz kılıyordu ya oruç tutmuştu veya Kurân okuyordu. Gereksiz konuşmazdı. O âlim ve Allah’tan korkan bir kuldu.”
Şeyh Müfid (413 h.k) “el-İrşad” kitabında çeşitli İslam mezheplerinden güvenilir dört bin kişinin imam Cafer Sadık’tan (a.s) hadis naklettiklerini yazmıştır.
Sonuç olarak Ehl-i Beyt’in sözlerini kabul etmenin doğruluğu konusunda hiçbir şüphe yoktur. Buna göre şeyh Şeltut (el-Ezher üniversitesi müdürü) gibi Ehl-i Sünnet âlimleri, Müslümanların fıkhî konularda beş mezhepten birine (Caferî, Hanefî, Hanbelî, Mâlikî ve Şafiî) uyabileceklerini açıkça belirtmiştir. İmam Caferî Sadık (a.s) ve diğer Ehl-i Beyt imamları, Peygamber’in (s.a.a) sünnetini anlamada, Hz. Resulullah’ın da hadislerinden anlaşıldığı üzere, diğer insanlardan daha liyakatli olup ümmetin âlimleri olarak kabul edilmiştir.
Hanefî mezhebinin kurucusu Ebu Hanife imam Cafer-i Sadık’tan (a.s) iki yıl ders almıştır. Ehl-i Sünnet’in diğer birçok büyük âlimleri de direkt veya dolaylı olarak Ehl-i Beyt imamlarından ders almışlardır. Bundan dolayı bilinçli ve hakikat peşinde olan kimseden beklenen, İslam’ı tanımada geçerli olan kaynakların yanı sıra Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’inin davranış ve öğretilerine de bakmasıdır.
Ehl-i Beyt’e uymanın doğruluğu ve sakıncasının olmadığı belli olduğuna göre, şimdi de bunun gerekli olup olmadığı incelenmelidir. Bu soruya yeterli bir cevap bulmak için Ehl-i Sünnet âlimlerinin naklettiği, Şiî ve Sünnî her ikisinin de kabul ettiği, Peygamber (s.a.a)’in bazı hadislerini burada zikredeceğiz. Ama bu hadisleri zikretmeden önce Ehl-i Beyt’in (a.s) öğretilerinin Kurân-ı Kerim ve Peygamber’in (s.a.a) sünnetine dayandığı vurgulanmalıdır. Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’inin her hangi bir konuyu kendilerinden veya kendi şahsi isteklerine göre beyan etmeleri asla tasavvur edilemez. Usul-u Kâfî gibi Şia’nın önemli rivayet kitaplarında bu konuyu açıklayan Ehl-i Beyt’ten birçok hadis vardır. Şia imamları söyledikleri her şeyi direkt olarak veya babalarının vasıtaları ile Peygamber (s.a.a)’den nakletmişlerdir.
Ehl-i Beyt’e (a.s) uymanın zorunluluğu ile ilgili Şiî ve Sünnî kaynaklı olarak nakledilen meşhur hadislerden birisi de “Sakaleyn” hadisidir. Peygamber (s.a.a) bu hadisi çeşitli yerlerde, örneğin veda haccı yolculuğu sırasında Arefe günü ve Zilhicce ayının on sekizinde (Arefe gününden dokuz gün sonra) “Gadir-i Hum” denilen bir yerde beyan etmiştir.
Bu rivayetlerin bazılarının arasında küçük kelime farklılıkları olmasına rağmen içerik olarak hiçbir farklılık yoktur. Örnek olarak; Peygamber (s.a.a) bir hadisinde şöyle buyuruyor:
“Ey Müslümanlar! Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum; biri Allah’ın (c.c) kitabı ve diğeri Ehl-i Beyt’imdir. Onlara sarıldığınız sürece asla dininizden sapmazsınız.”
Peygamber (s.a.a) başka bir hadisinde ise şöyle buyuruyor:
“Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum. Eğer benden sonra onlara sarılırsanız dininizden sapmazsınız; bunlar gökten yeryüzüne uzatılmış bir ip gibi olan Allah (c.c)’ın kitabı ve Ehl-i Beyt’im dir. Bu ikisi kıyamet günü Kevser havuzu başında bana ulaşıncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar. Bundan sonra onlara nasıl davranacağımıza dikkat edin.”
Bu hadis Peygamber (s.a.a)’in, Müslümanların veya onlardan bazılarının Kurân ve Ehl-i Beyt’e nasıl davranacakları konusunda endişelendiğini göstermektedir.
Peygamber (s.a.a) başka bir hadisinde de şöyle buyuruyor:
“Kendi yerime iki halife bırakıyorum: Birincisi Allah’ın kitabıdır ki gökten yere uzatılmış bir ip gibidir ve ikincisi İtret’im Ehl-i Beyt’imdir. Onlar Kevser havuzunun başında bana ulaşıncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar.”
Yukarıdaki hadis Ehl-i Sünnet’in önemli rivayet kaynak kitaplarında da bulunmaktadır. Kaynaklar şu şekilde zikredilebilir; Sahih-i Müslim (c.8, s.25, hadis.2408), Müsned-i Ahmed (c.3, s.388, hadis.17020), Sünen-i Daremi (c.2, s.4329), Sünen-i Tirmizi (c.5, s.6432, hadis.3788)
Aynı şekilde başka kitaplarda da bu hadis nakledilmiştir: İbni Esir’in yazdığı “Usdu’l-Gabe” (c.2, s.13), Beyhaki’nin yazdığı “el-Sünenü’l-Kübra” (c.2, s.198) ve Kenzü’l-Ummal (c.1, s.44)
Şimdi ise bu hadisin içeriğine dikkatlice bakalım, yani Peygamber’in (s.a.a) iki değerli şeyi, Kurân-ı Kerim ve Ehl-i Beyt’ini (a.s) Müslümanların arasında emanet olarak bırakması ve Müslümanların bunlara sarıldıkları sürece de asla dinlerinden sapmamaları ne demektir? Bu konuyu açıklamaya çalışalım.
Bu hadisten Kurân ve Ehl-i Beyt’in (a.s) her zaman birbirleriyle uyumlu olacakları ve çelişmeyecekleri anlaşılmaktadır. Eğer böyle olmasaydı Peygamber (s.a.a) Müslümanlara bu iki emaneti bırakarak, izlemelerini emretmezdi. Buna ilave olarak eğer bu iki emanetin çelişki ve uyumsuzluğu söz konusu olsaydı, insanların nasıl ve hangisine göre amel edecekleri konusunda şaşkınlığa düşmelerine sebep olurdu. Aslında bu konu, hadisin başından dolaylı olarak anlaşılmaktadır. Ama Peygamber (s.a.a) yine de şüphe ve tereddüde yer bırakmamak için hadisin sonunda şöyle bir açıklamada bulunuyor: “O ikisi Kevser havuzu başında bana gelinceye kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır.”
Bu açıklamalar ışığında hadisten şu noktalar anlaşılmaktadır:
1-    Peygamber’in (s.a.a) zamanından kıyamet gününe kadar Allah’ın (c.c) kitabı Kurân ve Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i (a.s) her zaman birlikte olup birbirlerinden ayrılmayacaklardır.
2-    Hiç kimse “Allah’ın (c.c) kitabı bize yeterlidir, Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’ine (a.s) ihtiyacımız yoktur.” Veya bunun tam tersini söyleyemez. Çünkü Peygamber (s.a.a), bu iki değerli şeyi ümmetinin arasında emanet olarak bıraktığını ve bunlara sarıldıkları sürece de dinlerinden sapmayacaklarını açıkça buyurmaktadır.
3-    Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i hiçbir zaman yanlış ve hataya düşmeyecek ve daima hak üzere olacaktır.
4-    Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i de (a.s) Kurân-ı Kerim gibi kıyamet gününe kadar baki kalacaktır. Buna göre Ehl-i Beyt (a.s) hiçbir zaman, hatta bir anlık dahi varlıklarını yeryüzünden eksik etmeyeceklerdir. Bu durum, sadece Ehl-i Beyt (a.s) fertlerinden en az birinin yeryüzünde kalmasıyla mümkündür.
Ehl-i Beyt’e (a.s) uymanın zorunluluğu ile ilgili Şia ve Sünnî, her ikisinin de naklettiği diğer bir hadiste “Sefine” yani “Gemi” hadisidir. Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor:
“Sizin aranızda Ehl-i Beyt’imin misali Nuh’un gemisi gibidir. Kim ona binerse kurtuluşa erecektir ve kim de binmezse helak olacaktır.”
Safine hadisi de yine bir hakikati açıklamaktadır. Farklı birçok Ehl-i Sünnet kaynağında bu hadis nakledilmiştir. Örnek olarak; Hakim-i Nişaburi’nin Müstedrek’inde (c.3, s.149Allah (c.c)151), Nebehani’nin “Erbain Hadisi”nde ve İbn-i Hacer’in “es-Sevaiki’l-Muhrika”sına bakılabilinir.
Sonuç olarak; “Sakaleyn” ve “Sefine” hadislerine göre Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’ine uymamız gerekmektedir.
Hatırlatma: Bundan önce de işaret edildiği gibi “Sakaleyn” hadisi Şiî ve Sünnî her iki tarafın da kaynaklarında nakledilmiştir. Fakat Ehl-i Sünnet’in bazı kaynaklarında bu hadis “Ehl-i Beyt” kelimesi yerine “Sünnet” kelimesi getirilerek nakledilmiştir. Muvassak ve güvenilir hadislerde Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor: “Ben sizin aranızda iki emanet bırakıyorum; Allah’ın kitabı ve İtret’im Ehl-i Beyt’im”, Müslümanlardan has bir grup tarafından az bir şekilde nakledilen hadiste ise Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: “Allah’ın kitabı ve sünnetim”.  Eğer hadisi bu haliyle doğru ve geçerli kabul etsek dahi, hiçbir çelişki söz konusu değildir. Şiî ve Sünnî kaynakların naklettiği meşhur hadiste Peygamber (s.a.a) iki emanet yani Kurân-ı Kerim ve Ehl-i Beyt’e uymanın zorunlu olduğunu söylüyor. Bu iki hadisin birleşmesinden, Ehl-i Beyt’in (a.s) öğreti ve nasihatlerine uymanın, aynı sünnete uymak gibi olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bu sözün anlamı, Peygamber’in (s.a.a) sünnetine ulaşmanın ve onu çok iyi anlamanın tek yolunun Ehl-i Beyt’e (a.s) uymaktan geçtiğidir. Çünkü Ehl-i Beyt (a.s), Peygamber’e (s.a.a) en yakın olan ve O’nun söz ve davranışlarını herkesten en iyi bilenlerdir.
Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyt’i Kimlerdir?
Burada önemli olan diğer bir konuda da, dakik bir şekilde Ehl-i Beyt’in kimler olduğunu belirlemektedir. Yukarıda zikredilen rivayetlere göre Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’ine (a.s) veya İtret’ine uymak gerekmektedir. Öyleyse Ehl-i Beyt’ten kasıt kimlerdir?  Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i veya İtret’inin makamı ve konumu hakkında hiçbir şüphe yoktur. Ama Ehl-i Beyt (a.s) veya İtret’ten kastedilen kimler olduğu konusu incelenmelidir. Peygamber’in (s.a.a) nesebi veya dolaylı yakınlarının hepsi mi Ehl-i Beyt’ten sayılıyor? Yoksa Ehl-i Beyt’in daha ince, kendine has bir anlamı mı vardır? Elbette bütün Müslümanların arasında ortak olan görüş Peygamber’in (s.a.a) kızı Fatıma (s.a), Hz Ali (a.s) ve onların evlatları imam Hasan (a.s) ve imam Hüseyin’in (a.s) Ehl-i Beyt zümresinden olduklarıdır. Ama Peygamber’in (s.a.a) diğer yakınlarının da Ehl-i Beyt’ten sayılıp sayılmadığı, sayıldığı takdirde kapsamına kimlerin girdiği incelenmelidir.
Ehl-i Sünnet’in çoğunluğu Peygamber’in (s.a.a) bütün yakınlarını Ehl-i Beyt’ten saymaktadır. Elbette Peygamber’in (s.a.a) baş düşmanlarından, Kurân-ı Kerim’in de lanet etmiş olduğu Ebu Leheb (Peygamber’in (s.a.a) amcası) gibilerini istisna etmektedirler. Yani; Ehl-i Sünnet’e göre Peygamber’in (s.a.a) bütün Müslüman yakınları, Ehl-i Beyt’ten sayılmaktadır.
Şia’ya göre ise Ehl-i Beyt’in, Peygamber’in (s.a.a) ailesinden olmaları ve iman ve bilgide de öyle bir noktada bulunmaları gerekmektedir ki “Sakaleyn” hadisinde Kurân’ın yanında yer alabilmeli ve “Sefine” hadisindeki gibi onlara uymak insanların kurtuluş vesilesi olabilmelidir. Yani sadece Peygamber’in (s.a.a) Müslüman yakınlarından olmak yeterli değildir. Keza Şiîler Peygamber’in (s.a.a), Ehl-i Beyt’ini açıkça tanıtıp, kimler olduğunu açıkça beyan ettiğine inanmaktadırlar.
Ehl-i Sünnet’in önemli kaynaklarında nakledilen Peygamber’in (s.a.a) hadislerinden bazıları şunlardır.
1- Müslim, Peygamber’in (s.a.a) hanımı Ayşe’den şöyle nakleder:
“Bir gün Peygamber (s.a.a) sırtında yünlü bir aba ile evden çıktı. Onu gören Hasan b. Ali yanına geldi, Peygamber (s.a.a) ona abasının altına girmesini söyledi. Sonra Hüseyin geldi. Peygamber (s.a.a) onu da abasının altına aldı. Sonra Fatıma geldi Peygamber (s.a.a)  onu da abasının altına aldı. Daha sonra da Ali geldi, Peygamber (s.a.a) onu da abasının altına aldı. Sonra Peygamber (s.a.a) “Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden günahı gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.” (Ahzab, 33) mealindeki ayeti okudu.”[32]
2-Müslim, Sa’d b. Ebi Vakkas’tan, Muaviye ona “Niçin Ali’ye lanet etmiyorsun?” diye sorduğunda verdiği cevabında şöyle naklediyor:
“Ali hakkında Peygamber’den (s.a.a) duyduğum üç hadis vardır ki; beni ona lanet etmekten alıkoyuyor. O hadislerden birinin dahi benim hakkımda olması, benim için kırmızı develerden daha değerlidir.
Birinci hadis, Peygamber’in (s.a.a) Tebük savaşı için Medine’den çıkma kararı aldığında, Ali’yi kendi yerine Medine’de bırakması ile ilgilidir. Ali İslam ordusuna katılıp savaşma şerefine ulaşamadığı için büyük bir üzüntüye kapılmıştı. Bu yüzden Peygamber’in (s.a.a) yanına giderek şöyle dedi: “Beni burada kadınlar ve yaşlılarla beraber mi bırakıyorsunuz? Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ey Ali! Musa için Harun hangi konumda ise, sen de benim için aynı konumda olmaya razı değil misin? Fakat benden sonra Peygamber yoktur.”
İkinci hadisi ise, Hayber’in fethi sırasında Peygamber’den (s.a.a) şöyle duydum: “Ben İslam sancağını öyle birine vereceğim ki, O, Allah’ı ve Resulünü sever; Allah ve Resulü de O’nu severler.” Peygamber (s.a.a) “Ali’yi yanıma getirin” diye buyurdu. Ali gözleri çok şiddetli ağrır bir halde Peygamber (s.a.a)’in yanına geldi. Peygamber (s.a.a) İslam sancağını Ali’ye verdi. “Allah O’nun eliyle bizleri muzaffer kılacaktır.” dedi.
Üçüncü hadis Mübahele ayetinin (Al-i İmran, 61) nazil olduğu zamanla ilgilidir. Peygamber (s.a.a) Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i yanına alarak “Allah’ım! Benim Ehl-i Beyt’im bunlardır.” diye buyurdu.”[33]
3-İmam Ahmet b. Hanbel, Enes b. Malik’ten şöyle naklediyor:
Tathir ayeti (Ahzab, 33) nazil olduğu zaman, Peygamber (s.a.a) altı ay boyunca her gün sabah namazı için mescide giderken Ali ve Fatıma’nın evlerinin önüne geldiğinde “Namaza, ey Ehl-i Beyt” diye çağırıyordu.
Kurân-ı Kerim’de bulunan “Kurbâ” (yakınları) anlamı ile de ilgili hadisler vardır. Örnek olarak; Peygamber (s.a.a) risaletinin karşılığında Müslümanlardan hiçbir ücret istemeyerek sadece onlardan yakınlarını (Kurbâ) sevmelerini istemiştir ki, bu istek yine onların kendi faydalarınadır. Fakat “Kurbâ”dan kastedilen kimlerdir?
Ehl-i Sünnet’in büyük âlimlerinden olan ünlü müfessir Zamahşeri şöyle diyor:
“Bu ayet (Ahzab,33) nazil olduğunda, sevgisi lazım olan “Kurbâ” (yakınları)’nın kimler olduğunu Peygamber’den (s.a.a) sordular, Peygamber (s.a.a) şöyle cevap verdi: “Ali, Fatıma ve onların iki oğludur.”[34]
3- AKIL
Şiîler aklın vahiyle tamamen uyumlu ve İslam’ı öğrenmekte güvenilir kaynaklardan olduğuna inanmaktadırlar. Bazı hadislere göre, Allah’ın (c.c.) insanlar üzerinde iki tane delili ve hücceti vardır ki, onların vesilesiyle Allah’ın (c.c.) irade ve isteği anlaşılabilir. Batinî delil; akıl, zahirî delil ise ilahî peygamberlerdir. Bazen akıla “Batinî peygamber” ve peygamberlere de “Zahirî akıl” deyimi kullanılmaktadır.
Aynı şekilde Şiî fakihleri arasında “Mülazeme” (gereklilik) kuralı vardır. Bu kurala göre akıl neye hükmederse şeriat ta ona hükmeder ve aynı şekilde şeriat neye hükmederse akıl da ona hükmeder. Buna ilave olarak bütün Şia fakihleri aklı, ahlakî ve şer’i sorumlulukların şartlarından biri olarak saymaktadırlar. Deli olan birisi yaptığı hareketlerden dolayı sorumlu sayılamaz ve bu gibi şahıslardan, aklî ve zihnî kapasitesi kadar bir beklenti olmalıdır. Fazla bilgili ve zekâlı olan kimselerden, az bilgisi olan ve yeteneği olmayan kimselere göre daha takvalı ve ilahî emirlere uymaya çalışan insan tipi beklenmelidir.
Kurân-ı Kerim’de Allah (c.c.) bütün insanlardan akıllarını kullanarak âlemdeki ilahî ayetler ve nişaneler hakkında düşünmelerini istemektedir. Kurân-ı Kerim’in çeşitli ayetlerinde Allah (c.c.) akıllarını kullanmayanları ve aklî kurallara göre düşünmeyenleri yermektedir. Örnek olarak; kâfirler dinde atalarını körü körüne izledikleri için yerilmişler ve Kurân-ı Kerim’in çeşitli yerlerinde şu şekilde soruların muhatabı olmuşlardır: “Hiç düşünmüyorlar mı?” (Yasîn, 68), “Onlar Kurân’ı düşünmüyorlar mı?” (Nisa, 82, Muhammed, 24), birçok ayette ise düşünmek ilahî ayetler ve nişanelerden istifade etmenin yolu olarak gösterilmiştir.
Akıl vesilesiyle üç önemli dini konuyu genel olarak anlayabiliriz:
Birincisi; Allah’ın (c.c.) varlığı ve dinin doğruluğu gibi âlemde ki hakikatleri anlamak.
İkincisi; Zulmün kötü ve adaletin iyi olması gibi ahlakî değerleri ve hukukî yolları tanımak.
Üçüncüsü; Mantikî delil ve sonuç çıkarma tarzı ve ölçülerini düzenlenmek.
Bu üç konunun hepsi İslam’da resmi olarak kabul görmüş ve önemle vurgulanmıştır.
Diğer taraftan, dini öğrenmede vahyin veya dini metinlerin rolünü şu şekilde özetleyebiliriz:
•          Akıl yoluyla bulunan doğruların onaylanmasında.
•          Meâd’ın (ölüm sonrası) ve Mead ile ilgili cüzi konuları, ahlakî ve hukukî düzenler gibi akıl yoluyla anlaşılamayan konuların öğrenilmesinde.
•          Ahlakî ve hukukî hükümlerin uygulanmasını din çerçevesinde sevap ve azap yoluyla sağlamada.
Son olarak, İslam’da akılla çelişen hiçbir şey yoktur, ama aklın kesin verdiği hükümler ile tahmin ve şahsî görüşler arasına fark bırakılması gerekmektedir. Eğer aklî ve dinî iki hüküm arasında çelişki olduğu zannedilirse, mutlaka en azından bir tarafta yanlışlık olduğu, veya aklî hüküm olduğu zannedilen şeyin, gerçekte aklî olmadığı bilinmelidir. Allah (c.c.) hiçbir zaman insanları yanlışlık ve şaşkınlığa duçar etmez. Bir taraftan peygamberler vesilesiyle insanlara bir şey bildirip, başka bir taraftan da kendisinin insanlara verdiği akılın tersini söylemesi mümkün değildir. Birçok kez insanlar bazı şeyleri aklın kesin hükmü veya açık ilmî gerçekler diye zannetmişler, ama sonraları, tam tersi ispat edilmiştir.
4- İCMÂ
Geleneksel olarak İslamî hükümleri öğrenmedeki kaynaklardan birisi de icmâdır. Şia’ya göre icmâ, bütün Müslümanların veya âlimler gibi Müslümanlardan bir grubun, bir görüşte birleşmeleri, hem fikir olmaları, başlı başına delil ve kanıt olarak kabul edilmektedir. Çünkü bir kişinin yanlış yapması nasıl mümkünse, aynı şekilde birkaç kişinin veya binlerce kişinin hatta bütün insanların dahi yanlış yapmaları mümkündür. Ama Müslümanlar veya İslam âlimleri arasında görüş birliği Peygamber’in (s.a.a) sünnetini keşfedip ortaya bırakıyorsa, delil olarak kabul edilebilir ve ondan da Allah’ın (c.c.) hükmünün ne olduğu anlaşılabilir. Örnek olarak, araştırma ve incelemelerden sonra eğer bütün Müslümanların Peygamber (s.a.a) zamanında nasıl namaz kıldıklarını ortaya çıkarabilirsek, o namaz şeklinin doğru olduğunu anlayabiliriz. Çünkü onlar kesin olarak o namaz şeklini Peygamber’den (s.a.a) öğrenmişlerdir. Zira hepsinin aynı şekilde namaz kılmalarının başka bir delili olamaz. Müslümanların hepsinin İslam’ın gerçek hükmünün aksine, tesadüfen ve körü körüne aynı ameli yapmaları ve Peygamber’in (s.a.a) de onları uyarmaması düşünülemez. Eğer Peygamber (s.a.a) onları uyarmış olsaydı; mutlaka içlerinden en azından küçük bir grup Peygamber’in (s.a.a) sözünü dinler ve ötekilere muhalefet ederdi.
Bu yüzden Şia’ya göre icmâ, başlı başına bir delil değildir, ancak onun vesilesiyle Peygamber’in (s.a.a) sünneti keşfedilirse geçerli olur. Yani eğer bir konuda icmâ oluşur, fakat ondan Peygamber’in (s.a.a) sünneti keşfedilemezse, örnek olarak zamanımızdaki bütün Müslümanlar bir konu üzerinde birleşir, fakat kitap ve sünnetten hiçbir delilleri olmazsa, fetva merciinde olan fakih “Diğerleri böyle dediği için bende böyle diyorum” diyerek bu icmâya göre fetva veremez. Birçok defasında insanların dinî olmayan konularda hata ettikleri olmuştur. Sadece Kurân-ı Kerim ve sünnet kesin olarak doğru ve her türlü hatadan korunmuştur. Şia’nın icmâ konusundaki bu bakış açısı, Şia’ya araştırmacı bir özellik kazandırmıştır.
Bu yüzden Şia âlimlerinden her nesil veya her biri direkt olarak asıl kaynaklara (Kurân ve Sünnet’e) başvurarak akıl ve doğru içtihat kurallarını kullanarak fetva verebilir veya kendi ilmî araştırmalarını bağımsızca yapabilir. Bundan dolayı Şia aleminde hiçbir zaman içtihat (İslamî kaynaklara dayanarak fetva verme) kapısı kapatılarak yasaklanmamıştır. Şialar bir fakihin ilmî derecesi çok yüksek olsa bile, görüş ve fetvalarını tartışma konusu olmaktan çıkmayacağına inanmaktadırlar. Elbette her ilmî dalda olduğu gibi fıkıhta da bütün araştırmacıların sonuca varmadan önce asıl kaynaklara ilave olarak o bölümdeki görüş sahiplerinin eser ve düşüncelerine de saygı göstererek bakmaları gerekmektedir.

3. BÖLÜM
İNANÇLAR
İslam tarihi boyunca Müslümanlar arasında farklılıklar olmasına rağmen, birçok inançsal ve fıkhî konularda aynı görüşü savunmuşlardır. Kurân-ı Kerim ve Peygamber’in (s.a.a) yüce kişiliği ve Müslümanların da bunlara samimice sevgi ve muhabbet beslemeleri, ortak kültür ve hedefler doğrultusunda birlik olmalarına sebep olmuştur. İslam’ı yok etmek isteyenlerin düşmanlıkları ve onlar karşısında yaşanan sorunlar ve ortak çözüm bulma çabaları, Müslümanlar arasında birlik ve beraberlik duygusunun güçlenmesine sebep olmuştur. Kurân-ı Kerim ve Peygamber’in (s.a.a) Müslümanları birlik ve beraberliğe davet etmesi çeşitli İslami mezheplerin büyük şahsiyetleri tarafından sürekli vurgulanmıştır.
İnanç alanında bütün Müslümanlar Allah’ın (c.c.) varlığına ve birliğine, Allah tarafından gönderilmiş bütün peygamberlere özellikle Hz. Muhammed’in (s.a.a) insanlar için gönderilmiş son ilahî peygamber olduğuna, ölümden sonraki hayata ve kıyamet gününde herkese, yaptığı ameller karşısında adilce davranılacağına inanmaktadırlar. Bütün Müslümanların inanması gerektiği bu akideler, İslam’ın en temel konularıdır. Dışarıdan bir gözlemci düşüncelerine dayanarak Şiî ve Sünnî Müslümanlar arasında ki birlik ve beraberliğin ölçüsünü şu şekilde açıklayabiliriz:

Geri
Index
İleri

Son zamanlarda Müslümanlar, Şiaların da Ehl-i Sünnet gibi İslam’ın temel inançlarına dayandıklarını öğrendiler. Yani Şiîler de Ehl-i Sünnet gibi Allah’ın (c.c.) birliğine, aynı Kurân’a, aynı Peygamber’e (Hz. Muhammed’e) (s.a.a), kıyamet gününe ve ondan sonrasına, namaz, oruç, hac, zekat ve cihat gibi dinin temel ibadetlerine inanmaktadırlar. Bu ortak noktalar ihtilaflı konulardan daha önemlidir. Şiî ve Sünnî’nin bir cemaat namazında beraber aynı safta namaz kılmalarının her iki tarafın görüşüne göre hiçbir sakıncası yoktur. Ama uygulamada geçmişte bazı sorunlarla karşılaşılmış ve şimdi de karşılaşılmaktadırlar.”[35]
Şimdi ise usul-u din (dinin temel inançları) ve Ehl-i Sünnet’te olmayan, Şia’nın bazı özel inançlarını sırasıyla inceleyeceğiz:
USUL-U DİN
1-  Tevhit
“La İlahe illallah ve Muhammedu’r-Resulüllah” (Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur ve Muhammed Allah’ın Resulüdür.) cümlesi İslam’a girmenin ilk şartıdır. Bu iki şahadeti getiren herkes Müslüman olur. Bütün Müslümanlar Allah’ın (c.c.) bir olduğuna, ortağının, eşinin, benzerinin ve çocuğunun olmadığına inanmaktadırlar. Allah (c.c.) her şeyin başlangıcıdır. Allah (c.c.) her şeyi bilmekte, her şeye gücü yetmekte ve her yerdedir. Kurân-ı Kerim’e göre Allah (c.c.) insana şah damarından daha yakındır. Hiçbir göz O’nu göremez ve hiçbir akıl O’nun varlığının hakikatini derk edemez.
İmam Ali (a.s) dualarından birinde Allah’a (c.c.) şöyle sesleniyor:
“Allah’ım, ben senden rahman ve rahim isimlerini vasıta kılarak istekte bulunuyorum. Ey azamet ve büyüklük sahibi! Ey hiç kimseye muhtaç olmayan! Ey ezeli ve ebedi, senden başka hiçbir ilah yoktur.”
2- Adalet
Şiîler Allah’ın (c.c.) sıfatları içerisinden tevhit sıfatından sonra adalet sıfatını çok önemsemektedirler. Elbette, bütün Müslümanlar Allah’ın adil olduğuna inanmaktadırlar. Yani Allah (c.c.) hiçbir kuluna haksızlık ve zulüm etmez. Bu hakikat Kurân-ı Kerim’de açıkça beyan edilmiştir:
“…Allah kullarına, zulmetmez.”[36]
“…Rabbin kullarına zulmedici değildir.”[37]
“Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez.”
“Şüphe yok ki Allah kullarına zerre kadar zulmetmez.”[38]
“Şüphe yok ki Allah insanlara zulmetmez fakat insanlar kendilerine zulmederler.”[39]
Yukarıda açıklanan delile ve adaletin çok mühim önemine ilave olarak Şiîlerin Allah’ın (c.c.) adaleti üzerinde durmalarının başka bir delili de şudur:
Bazı Ehl-i Sünnet âlimlerinin görüşlerine göre iyi ahlak ve kötü ahlak için direkt olarak belli bir ölçü yoktur. Onlara göre Allah’ın yaptığı ve emrettiği her şey iyi ve adil sayılmaktadır. Bu söz şunu gerektirmektedir; eğer Allah bizden yalan söylememizi isterse, yalan söylemek iyi bir şey olacak ve eğer dindar ve takvalı insanları cehenneme gönderirse onlara adilce davranmış olacaktır. Elbette onlar Allah’ın doğru konuşmayı emrettiğine ve iyi insanları da cehenneme göndermeyeceğine inanmaktadırlar. Ama buna sadece Allah’ın (c.c.) böyle karar almasından dolayı inanmaktadırlar. Ehl-i Sünnet âlimlerinden olan bu gruba “Eşarî” denilmektedir. Bunlar aynı şekilde insanların kendi yaptıkları fiillerinde dahi, özgür olmadıklarına inanmaktadırlar. Yani; Allah (c.c.) insanların fiillerini yaratmaktadır ve onların bu fiillerin yaratılmasında hiçbir irade ve rolleri yoktur.
Şia ve Ehl-i Sünnet’in Mutezile âlimleri iyilik ve kötülük, dürüstlük ve hilekâr gibi ahlakî sıfatların belirli aklî ölçülerinin olduğuna inanmaktadırlar. Yani onlar hüsn (iyilik) ve kubh (kötülük) zâtî, adalet ve zulmün de gerçekten birbirleriyle tam olarak farklı olduğuna ve Allah’ın adil olmamızı, hatta düşmana dahi zulmetmememizi, bizden boş yere istemediğine inanmaktadırlar. Onlar aynı şekilde, insanların kendi fiillerinde özgür ve yaptıkları ameller karşısında da sorumlu olduklarına inanmaktadırlar.
Elbette Mutezile “Tefviz”e yani Allah’ın insanların fiillerine olan hakimiyetini tamamen onların kendilerine bıraktığına ve böylece de onların kamil bir iradeye sahip olduklarına inanmaktadırlar. Ama Şiîler insanların irade sahibi olduklarına inanmakla beraber, onlarda ki bu irade ve kudretin sınırlı olduğuna ve fiillerinin Allah’ın iktidar ve hakimiyetinin dışında olmadığına da inanmaktadırlar. Şia’nın bu inancı imam Cafer-i Sadık’ın (a.s) sözünde şöyle beyan edilmiştir:
“Ne cebirdir (zorlama yoktur) ne de tefviz (tamamen başıboş bırakmak) bilakis bu ikisinin arasında bir şeydir.”
Şiîler sürekli bütün önemli düzenler için ilahî adaletin gerekliliğini vurgulamışlar ve onu bütün Müslümanların hatta bütün semavî dinlerin kabul ettiği tevhit, nübüvvet ve meâd inançlarının yanında usul-u din olarak zikretmişlerdir.
Şia ilahî adalete sadece inançsal açıdan bakmakla yetinmeyip, bunun yanı sıra adalet konusunu İslam dininin temel metotlarından saymakta ve toplum içerisinde de mutlaka uygulamaya geçmesi gerektiğine inanmaktadır. Bu yüzden İslam tarihi boyunca adalet için yapılan birçok hareket Şiîler tarafından gerçekleştirilmiştir.
3- Nübüvvet
Allah (c.c.) insanları hikmet ve hedef üzerine yaratmıştır. (Zariyat, 56) Allah insanlara, kemal ve saadete doğru giden yolu kendilerinin seçmesi için akıl ve irade vermiştir. Allah (c.c.) aynı zamanda insan aklını gönderdiği vahiyler yoluyla da tamamlamıştır. Allah (c.c.) adalet ve hikmetinden dolayı hiçbir topluluğu peygambersiz bırakmamış ve her birine onları eğitip hidayet edecek peygamber veya peygamberler göndermiştir. (Rum. 47, Nahl.36)
İlk peygamber Hz. Adem (a.s) ve son peygamber de Hz. Muhammed’dir. Kurân-ı Kerim yirmi beş tane peygamberin ismini zikretmiştir. Ayrıca sayılarının bundan daha çok olduğunu da beyan etmiştir. (Mü’min. 78)
Müslümanlar hadislere dayanarak Allah tarafından yüz yirmi dört bin peygamber gönderildiğine inanmaktadırlar. Kurân’da isimleri geçen peygamberleri şu şekilde sıralayabiliriz:
Adem, Nuh, İsmail, İshak, Lut, Yakup, Yusuf, Eyüp, Mûsa, Harun, Hızır, Davut, Süleyman, Musa, Zekeriya, Yahya, İsa ve Hz. Muhammed (s.a.a)
Peygamberler içinden şeriat ve genel risalet sahibi beş tane peygamber vardır. Bunlar; Nuh, İbrahim, Mûsa, İsa ve Hz. Muhammed’dir. Bu beş peygambere Ulu’l-Azm Peygamberler denmektedir.
Kurân’a ilave olarak dört ayrı semavî kitap Kurân-ı Kerim’de şöyle zikredilmiştir:
İbrahim’in (a.s) sahifesi, (el-Âlâ. 19), Davut’un (a.s) Zebur’u (İsrâ. 55), Musa’nın (a.s) Tevrat’ı (Bakara. 87, Âl-i İmran.3-4) ve İsa’nın (a.s) İncil’i (Maide. 46)
Müslüman’ım diyen herkesin bütün semavî kitaplara ve bütün peygamberlere inanması gerekmektedir. (Bakara.4-285, Nisa. 152) ileride değineceğimiz gibi Şiîler peygamberlerin masum (günahsız) olduklarına inanmaktadırlar. Onlar da diğer Müslümanlar gibi İslam peygamberi Hz. Muhammed’in (s.a.a) risaletinin kıyamet gününe kadar kalıcı olduğuna inanmaktadırlar. Şia’ya göre Hz. Muhammed (s.a.a) Allah’ı (c.c.) en iyi tanıyan, O’na en güzel bir şekilde tevekkül eden, O’nun isteklerine ihlaslı bir şekilde itaat eden ve bütün insanlara karşı merhametli ve şefkatli olan en kamil ve güzel örnektir.
Hz. Muhammed (s.a.a) son ve en kâmil olan ilahî dini insanlara ulaştırması için Allah (c.c.)  tarafından şansa, gelişi güzel seçilmemiştir. Bir insanın Allah ile muhatap olması ve ondan vahiy alabilmesi için birçok yönden liyakat ve kapasiteye ihtiyacı vardır ve doğal olarak da vahyin en güzel en kâmil bir şekilde alınabilmesi için yeterli kapasite ve liyakatin olması gerekmektedir.
Peygamberimizin (s.a.a) şahsiyeti, ahlakı, tabiatı ve davranışlarının, İslam’ın ilerlemesinde çok büyük bir rolü olmuştur. Peygamber (s.a.a) küçüklüğünden beri “Emin” sıfatıyla tanınmakta idi. Hz. Muhammed (s.a.a) peygamberliği boyunca İslam’ın temelleri ve değerlerine göre hayatını sürdürmüş, zor ve kolay, emniyet ve korku, barış ve savaş, başarı ve yenilgi günlerinde de her zaman mütevazı, adil, vakarlı ve ağır başlı olmuştur. Peygamber (s.a.a) o kadar mütevazı ve alçak gönüllü idi ki hiçbir zaman kendisini beğendiği, övdüğü ve başkalarından üstün gördüğü duyulmamış ve hiçbir zaman şatafatlı, gösterişli ve lüks hayatı istememiştir. Ne yalnızlık ve zayıf zamanlarında, nede Arabistan yarımadasına hakim olduğu ve bütün Müslümanların onu kalpten sevdiği bir zamanda, hatta abdest için kullandığı suyun damlalarını teberrük için aldıkları zaman dahi, yaşantısında hiçbir değişiklilik yapmamıştır. Onun yaşantısı, halkın içinde özellikle fakirlerin yanında geçmiş, hükümet sarayı ve korumaları olmamıştır. Ashabı ile beraber oturduğu zaman, yeni gelen birisi onu oturduğu yerden, oturuş şeklinden ve giyiminden peygamber olduğunu anlayamazdı. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) sadece konuşmaları ve maneviyatı onu başkalarından ayrı kılıyordu.
Peygamber (s.a.a)  o kadar adaletliydi ki hiçbir zaman düşmanı dahi olsa, birisinin hakkına zulmedilmesini reva görmezdi. O Kurâ-ı Kerim’in şu temel ilkesini hayatına esas olarak almıştı:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu Allah korkusuna daha çok yakışan bir davranıştır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.”[40]
Peygamber (s.a.a) her savaştan önce, askerlerine kadınlara, çocuklara, yaşlılara ve teslim olanlara saldırmamalarını, bağlara, bahçelere ve tarlalara zarar vermemelerini, savaş meydanından kaçanları takip etmemelerini ve esirlere iyi davranmalarını emrederdi.
Peygamber (s.a.a) vefatından kısa bir süre önce, bir gün mescitte halka; üzerinde hakkı olan veya zulmettiği kimse varsa öne çıkıp hakkını istemesini söyledi. Müslümanlar Peygamber’in (s.a.a) bu isteğinden etkilenerek gözyaşlarına hakim olamadılar. Onlar Peygamber’in (s.a.a) hiçbir zaman kendi isteklerini diğer insanların isteklerinden önde tutmayacağı ve kendi rahatlık ve emniyetini onlarınkine tercih etmeyeceğini çok iyi bilmekteydiler. Bundan dolayı mescitte bulunan Müslümanlar teşekkür ve minnettarlık duygularını Peygamber’e (s.a.a) iletmeye başladılar. Ama o sırada orada bulunanlardan birisi ayağa kalkarak Peygamber’in (s.a.a) üzerinde hakkı olduğunu iddia etti. Onun anlattıklarına göre savaşlardan birinde Peygamber (s.a.a) Müslüman askerlerin sıralarını düzene sokarken, elinde ki sopa o şahsın karnına çarpmıştı. Peygamber (s.a.a) hemen yakınlarından birine evine giderek o sopayı getirmesini buyurdu ve sopayı o şahsa vererek kısas uygulamasını istedi. O şahıs sopanın çıplak karnına çarptığını ve bu yüzden kendisinin de aynı şekilde vurmak istediğini söyledi. Peygamber (s.a.a), o şahsın kısas uygulayabilmesi için gömleğini biraz yukarı doğru çekti. Müslümanlar sinirli ve şaşkın bir halde bu sarsıcı sahneyi izlemekteydiler ki birden o şahıs eğilerek Peygamber’in (s.a.a) bedenini öptü. İlginç olan o ki bütün söylenen sözler sadece Peygamber’in (s.a.a) bedenini öpebilmek içindi.
4- İmamet
Bundan önce de açıklandığı gibi Şia, Peygamberimizin  (s.a.a) getirmiş olduğu dinin kıyamet gününe kadar korunabilmesi için, imamet konusunun gerekliliğine inanmaktadır. Arapçada “imam” kelimesi önder ve yol gösterici anlamına gelmektedir. Bu sözlük anlamına göre “imam” kelimesi iyi ve kötü önderlerin her ikisi için de kullanılabilir. Aynı şekilde imamın önderlik sınırı bir millet veya bir ülkenin liderliği gibi çok geniş olabileceği gibi bir mescitte cemaat imamı gibi çok dar bir manada da kullanılabilir.
Ama Şiî inancında “imam” kelimesinin özel bir anlamı vardır. Bu anlama göre İslam topluluğunun siyasi ve dinî konularının yönetimi için Allah (c.c.) tarafından görevlendirilen birisine imam denilmektedir. Yani imam, İslam topluluğunun önderliği, dinî ve şer’i kanunların beyanı ve korunması ve hayatın çeşitli alanlarında halkın kılavuzluğu için Allah (c.c.) tarafından seçilen Peygamber (s.a.a) ya da bir önceki imam yoluyla halka bildirilen kimsedir. İmam Allah’ın Peygamber’den (s.a.a) sonra yeryüzündeki halifesidir. Bu yüzden mutlaka günahsız ve Kurân-ı Kerim’in batını ve zahirine kâmil bir ilmi olması gerekmektedir.
Ehl-İ Sünnet’in Görüşü:Ehl-i Sünnet mezhebine bağlı olan Müslümanlar “imam” kelimesini “halife” kelimesi ile aynı anlamda kullanmaktadırlar. Arapçada “halife” kelimesi bir öncekinin yerine geçen ve onun görevini üstlenen anlamına gelmektedir. Bu unvanı hükümetin başına geçen ve Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra İslam topluluğuna hükmeden herkese vermektedirler. Halifenin halk tarafından seçilmesi ya da önceki halife tarafından atanması ya da belli bir şuranın seçmesi, hatta güç kullanarak başa geçmesi dahi mümkündür. Halifenin günahsız veya iman ve ilim gibi sıfatlarda başkalarından üstün olması gerekli değildir.
Şiîler (İsn’a aşarî) aşağıdaki sıraya göre Peygamber (s.a.a)’den sonra on iki imamın geldiğine inanmaktadırlar:
1- İmam Ali b. Ebu Talip, el-Murteza[41] (40 h.k şehit oldu)
2- İmam Hasan b. Ali, el-Müctaba (50 h.k şehit oldu)
3- İmam Hüseyin b.Ali,Seyyidü’ş-Şüheda (61 h.k şehit oldu)
4- İmam Ali b. Hüseyin, Zeynü’l-Abidin (95 h.k şehit oldu)
5- İmam Muhammed b. Ali, el-Bâkır (114 h.k şehit oldu)
6- İmam Cafer b. Muhammed es-Sâdık (148 h.k şehit oldu)
7- İmam Musa b. Câfer, el-Kâzım, (183 h.k şehit oldu)
8- İmam Ali b. Musa, er-Rıza (203 h.k şehit oldu)
9- İmam Muhammed b. Ali, el-Cevâd (220 h.k şehit oldu)
10- İmam Ali b. Muhammed, el-Hâdi (254 h.k şehit oldu)
11- İmam Hasan b. Ali, el-Askerî  (260 h.k yılında şehit oldu)
12- İmam Muhammed b. Hasan, el-Mehdî (Şu anda hayatta gözlerden uzak bir şekilde yaşamaktadır.)[42]
Bütün ilahî dinlerde, bir kurtarıcının geleceği inancı vardır. İslam dininde ise bu kurtarıcıya olan inanç, mehdilik öğretisinde konu olmuştur. İmam Mehdi (a.f) yeryüzü zulümle dolduktan sonra Allah’ın (c.c.) izni ile kıyam edecek ve yeryüzünü baştan sona adaletle dolduracaktır. Müjdelenmiş kurtarıcı veya dünya için iyi bir son inancı Kuran’ın birçok ayetlerinde ve Peygamber’in (s.a.a) hadislerinde beyan edilmiştir:
“And olsun Zikir’den sonra Zebur’da da “Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır” diye yazmıştık.”[43]
“Biz ise, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önder yapmak ve onları vâris kılmak istiyoruz.”[44]
Burada Ehl-i Sünnet’in önemli kaynaklarında bulunan kurtarıcı ile ilgili hadislere değineceğiz:
1- Peygamber-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor:
“Dünyanın sadece bir günlük ömrü kalsa bile Allah (c.c.) o günü o kadar uzatır ki, ta soyumdan ismi benim ismimle aynı olan birisinin, yeryüzüne hâkim olsun.”[45]
2- Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor:
“Mehdi, benim Ehl-i Beyt’imdendir. Allah-u Teala onun için gerekli şartları bir gecede hazırlar.”[46]
3- Peygamber (s.a.a)’den şöyle naklediliyor:
“Vaat edilmiş Mehdi, benim Ehl-i Beyt’imden ve Fatıma’nın evlatlarındandır.”[47]
4- Cabir b. Abdullah Ensarî Peygamber (s.a.a)’den şöyle naklediyor:
“Ümmetimden bir topluluk kıyamet gününe yakın bir zamana kadar hakkı ayakta tutmak için savaşacaklardır. O sırada Meryem oğlu İsa gökyüzünden yeryüzüne inecektir. Ve o topluluğun imamı, İsa b. Meryem’den kendilerine cemaat namazı kıldırmasını isteyecek; ama Hz. İsa bunu kabul etmeyerek şöyle buyuracaktır: “Hayır, Allah bu ümmeti şereflendirmek için imamları sizin aranızda karar kılmıştır.”
Özet olarak, Hz. Mehdi (a.f), bütün insanlık için görevlendirilecek ve kıyamının başlangıcı da Arap yarımadasında olacaktır. Onun ismi Peygamber’in (s.a.a) ismi olan Muhammed’dir ve o Hz. Fatıma’nın (s.a) neslinden gelecektir. Peygamber’in (s.a.a) hadisleri ve Ehl-i Beyt’in (a.s) sözlerine göre Mehdi on birinci imam Hasan Askeri (a.s)’in oğludur. Hz. Mehdi (a.f) 255 h.k yılında dünyaya gelmiş ve 260 h.k yılında ise imam Hasan Askeri’nin şehit olmasının ardından gaybete çekilmiştir. İmam Mehdi (a.f) hayattadır ve ne zaman ortam müsait olursa zuhur edecektir.
Ehl-i Sünnet âlimlerinin birçoğu da aynı şekilde bu konuyu kendi kitaplarında zikretmişlerdir. Ama bunun karşısında Ehl-i Sünnet âlimlerinin bir başka çoğunluğu ise Mehdi’nin henüz dünyaya gelmediğine inanmaktadırlar.
Ünlü Şiî araştırmacı Seyit Muhsin Emin “Ayanü’ş-Şia” kitabında Mehdi’nin, imam Hasan Askeri’nin (a.s) oğlu olduğuna inanan Ehl-i Sünnet âlimlerinden on üç kişinin ismini zikretmiştir. Örnek olarak; Muhammed b. Yusuf el-Kenci eş-Şafiî “el-Beyan fi Âhbarî Sahibi’z-Zaman” ve “Kifayetü’t-Talib fi Menakibî Ali b. Ebu Talib” kitabında; Nuruddin Ali b. Muhammed el-Mâlik “el-Fusulu’l-Mühimme fi Ma’ifeti’l-Eimme” kitabında ve ibn-i Cûzi “Tezkiretü’l-Havas” kitabında bu konuyu zikretmişlerdir.
5- Mead
Bir gün bu dünya kıyametin gelmesi ile sona erecektir. Bütün insanlar yeniden dirilip Allah’ın huzurunda toplanacaklardır. Allah bütün insanların inanç ve amellerini hesaba çekerek salih ve iyi işlerde bulunanlara sevap verecek ve sapıklıklarında inat eden, kötü amellerde bulunanları da cezalandıracaktır. (Hac.6-9); Al-i İmran.185; En’am.62)
Allah, herkese adaletli bir şekilde davranacaktır. Bununla birlikte bu adaletin uygulanmasında, Allah daha çok rahmet sıfatıyla kullarını hesaba çekecektir. (En’am.12)
Hatırlatma
Her ne kadar bütün Müslümanlar üç temel konuda yani tevhit, nübüvvet ve mead konusunda ortak görüşe sahip olsalar da inanç ve amellerin sayılarında ve bölümlere ayrılmasında, onlar arasında bir takım farklılıklar görülmektedir. Şia, bu üç temel konuyu “Usul-u din” olarak ve adalet ve imamet konularını da “Usul-u mezhep” olarak adlandırmaktadırlar. Bunun yanında ibadet ve farz amelleri de “Furu-u din” olarak adlandırmaktadırlar. Bu ayırımın sebebi tevhit, nübüvvet, mead, adalet ve imamet inançlarının dinin ve mezhebin en önemli ve temel unsurları olmaları, amel ve ibadetlerin ise bu temel unsurlara iman etme ve inanmanın peşinden gelmeleridir. Bu yüzden amel ve ibadetler teferruat olarak kabul edilmiştir.
Ehl-i Sünnet ise Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in (s.a.a) peygamberliğine şahadet getirmeyi dört farz ibadet (namaz, oruç, hac ve zekat) ile birlikte “Usul-u din” olarak saymaktadırlar. Emr-i bi’l-Maruf (İyiye emretmek) ve nehy-i ani’l-Münker (Kötülükten alıkoymak) gibi diğer ibadetleri de farz olarak bilmelerine rağmen namaz, oruç hac ve zekâtın yanında zikretmemektedirler.
4. BÖLÜM
AMELLER
Füru-u din’de yer alan ibadetlerden en önemlileri şunlardır:
1- NAMAZ [48]
Buluğ (ergenlik) çağına eren her Müslüman’ın günde beş vakit namaz kılması gerekmektedir. Namaz kılmak için önce belli bir tertibe göre abdest alınması, sonra Mekke yani kıbleye doğru durması ve hangi namazın kılınacağı belirtilerek, Allah’a yaklaşma kastı ile “Allah-u Ekber” denilmesi gerekmektedir. Namaz kılanın niyeti, namaz boyunca mutlaka Allah’a yaklaşma olmalı ve niyetine ilahî olmayan hiçbir şeyi karıştırmamalıdır. Eğer namaz kılan birisi, namaz esnasında niyetini unutur veya riya ve gösteriş kastı olursa namazı batıl olur. Namaz “Allah-u Ekber” ile başlar selam ile biter. Her namaz iki, üç veya dört rekâttan oluşmaktadır.[49]
Namazın her rekâtında bulunan sure, zikir, rükû ve secdelerin beyanı şöyledir:
A- Birinci ve ikinci rekâtlarda Fatiha suresi ve İhlâs veya Kadir gibi Kurân surelerinden birisi okunmalıdır. Üçüncü ve dördüncü rekâtlarda ise, sadece Fatiha suresi veya Tesbihat-ı Erbaâ zikri (Sübhanellahi ve’l-Hamdü lillahi ve la ilahe illellahi vellahu ekber) okunmalıdır.
B- Sureler veya Tesbihat-ı Erbaâ zikri okunduktan sonra eğilerek rükûya gidilir ve rüku halinde Allah, tespih ve hamd edilir.
C- Rükûdan sonra doğrulup sonra tekrar eğilerek iki secde yapılır ve secde halinde Allah tespih ve hamd edilir.
Ç- İkinci rekâtta iki secdeyi yerine getirdikten sonra Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in (s.a.a) peygamberliğine şahadet getirilerek salâvat gönderilir. Üç rekâtlı namazlarda üçüncü rekâtta ve dört rekâtlı namazlarda ise dördüncü rekâtta teşehhüt aynı şekilde tekrarlanır.
D- Her namazın son rekâtında teşehhütten sonra Peygamber’e (s.a.a) Allah’ın Salih kullarına ve namaz kılanlara selam gönderilir.[50]
İslam dininde, günlük kılınan beş vakit ( 17 rekat) namaz en önemli ibadet ve Allah’ı anma olarak kabul edilmektedir. Allah-u Teala Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“…Muhakkak ki, namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.”[51]
2- ORUÇ
Ramazan ayının orucu (kameri dokuzuncu ay) en önemli farz ibadetlerden biridir. Ramazan ayında buluğ (ergenlik) çağına ermiş olan her Müslüman fecir vaktinden güneşin batışına kadar olan sürede yemeden, içmeden, cimadan ve bunun gibi bazı amellerden sakınmalıdır.[52]
Her ibadette olduğu gibi, oruç da mutlaka halis bir niyetle beraber yani, sadece Allah’a yaklaşma kastı ile tutulmalıdır. Elbette orucun Allah’a yaklaşma dışında başka birçok faydaları da vardır. Örnek olarak, azim ve iradenin güçlenmesi, her gün önemsemeden tükettiğimiz yiyecekler gibi nimetlerin hatırlanması, zenginlerin, fakirler ve yoksulların sıkıntılarını anlamaları ve bunun sonucunda da sevgi ve yardımlaşma duygularının güçlenmesi, kıyamet günündeki susuzluk ve açlığın anılması, nefsanî istek ve şehvetin azalması ve bunun arkasından da maneviyat ve aklın gelişmesi, orucun faydalarındandır. Orucun önemi hakkında Kurân-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındı gibi size de farz kılında. Umulur ki korunursunuz.”[53]
3- HACC
Buluğ (ergenlik) çağına eren, mal ve beden açısından da güçlü olan her Müslüman’ın ömründe bir defa Zilhicce ayında (Kameri on ikinci ay) hacca gitmesi farzdır. Mekke şehrinde olan Mescidü’l-Haram’ın bütün dünya Müslümanları açısından çok önemli bir yeri vardır. Bütün Müslümanlar namaz anında yüz ve bedenlerini Mescidü’l-Haram’ın içinde kare şeklinde “Kâbe” isimli yapıya doğru döndürmektedirler. Bütün dünya Müslümanlarının kıblesi olan Kâbe Hz. Âdem (a.s) zamanından kalan temeller üzerine ilk defa Hz. İbrahim (a.s) ve oğlu Hz. İsmail (a.s) tarafından yaptırılmıştır. Aslında hac, dört bin yıl önce aynı mekanlarda tevhit kahramanı Hz. İbrahim-i Halil başından geçenlerin bir canlandırmasıdır. Hz. İbrahim uzun bir yolculuktan sonra Mekke’ye girdiğinde Allah ondan insanların hac ibadetlerini yerine getirebilmeleri için ortam hazırlamasını istedi. Kurân-ı Kerim bu konu hakkında şöyle buyuruyor:
“Bir zamanlar İbrahim’e Beytüllah’ın yerini hazırlamış ve (ona şöyle demiştik): “Bana hiç bir şeyi eş tutma; tavaf edenler, ayakta ibadet edenler, rükû ve secdeye varanlar için evimi temiz tut.”
İnsanlar arasında haccı ilan et ki gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde, kendilerine ait bir takım yararları yakinen görmeleri, Allah’tan kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerinde belli günlerde Allah’ın ismini anmaları (kurban kesmeleri için) sana (Kâbe’ye) gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yiyin, hem de yoksula ve fakire yedirin.”[54]
“Şüphesiz âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mabet), Mekke’deki (Kâbe)’dir. Orada apaçık nişaneler, (ayrıca) İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnidir.”[55]
Hacc unutulmayan hatıralar ve tecrübelerle doludur. Belki bu hatıralar ve tecrübeler içerisinde, hepsinden en önemlisi, şu özellikleri tecrübe etmektir; insanın kendi nefsinden kurtulması, kardeşlik, eşitlik ve sadelik. Her yıl, dünyanın her yerinden milyonlarca Müslüman, evini, yuvasını, ailesini, işini, kazancını ve sevdiği her şeyi bırakarak yakıcı ve kuru bir çölün ortasında olan Mekke şehrine doğru hareket etmektedirler. Bütün insanlar aynı elbiselerle, aynı zaman ve mekanda bir araya gelerek, aynı amelleri yapmaktadırlar. Zengin ve fakir, hükümdar ve halk, üst zümre ve avam; hepsi iki parça beyaz kumaş ile üzerlerini örterek omuz omuza birbirlerinin yanında durmaktadırlar. Haccı her insan mutlaka ömründe bir defa tecrübe etmeli ve sonra ondan aldığı dersler ve mesajları günlük hayatına geçirmeye çalışmalıdır.
4- ZEKÂT
Kurân ve sünnette sadaka vermek, defalarca tavsiye edilerek çok fazla bir sevapla müjdelenmiştir. İnsanın sahip olduğu her şeyin Allah’a ait olmasına rağmen, Kurân-ı Kerim Allah yolunda infak etmek ve sadaka vermeyi Allah’a borç olarak tabir etmektedir.
“Kim Allah’a güzel bir ödünç verecek olursa, Allah da onun karşılığını kat kat verir ve ayrıca onun çok değerli bir mükâfatı da vardır.”[56]
Müstehap sadakalara ilave olarak, bazı farz infak ve sadakalar da vardır; örnek olarak malın bir çeşit vergisi olan zekâtın verilmesi farzdır. İlginç olan, Kurân-ı Kerim’de zekâtın fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine verilmesi, bir hediye olarak değil de onların zenginlerin üzerinde ki hakları olarak açıklanmasıdır. Kurân-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“Mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır.”[57]
İmam Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Münezzeh olan Allah, yoksulların rızkını zenginlerin mallarında karar kılmıştır. Zengin, malı kendi zevkine göre harcadığından dolayı, fakir aç kalmıştır. Ant olsun ki yüce Allah onları bu işlerinden dolayı sorguya çekecektir.”[58]
Buğday, arpa, hurma, kuru üzüm, altın, gümüş, deve, inek ve koyun cinslerinden belirlenmiş miktar ve sayılara sahip olan herkesin fıkıh kitaplarında açıklanmış olan hüküm ve şartlara göre, o malların bir miktarını, (Yaklaşık kırkta birini) yakınlarından ihtiyaç sahiplerine, yetimlere, fakirlere, yolda kalmışlara vermekle veya okul ve yol yapımı gibi toplumun yararına olan işlerde kullanmakla görevlidir.

Geri
Index

Kurân-ı Kerim’de ki birçok ayette zekâtın, namazın yanında ve Allah’a olan imanın nişanesi olarak zikredilmesi; üzerinde durulması gereken bir konudur. Bundan önce de açıklandığı gibi zekât vermek ibadettir ve bundan dolayı da mutlaka Allah’a yaklaşma kastı ve halis bir niyet olmalıdır. Buna göre zekât fakirlere yardım etmeyi, toplumsal adaletin korunmasını ve yayılmasını sağladığı gibi, zekât verenler için de önemli faydaları vardır; onları cimrilikten ve dünyaya bağlanmaktan kurtarmaktadır.
Kurân-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“Onların mallarından, sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir. (Onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.”[59]
5- HUMUS
Şialar zekata ilave olarak, farz sadakaların başka bir çeşidi olan “Humus”a inanmaktadırlar. Arapça’da “Humus” beşte bir anlamına gelmektedir. Burada humustan maksat; bir yıllık kazançtan geriye kalan malın beşte birine eşit olan bir çeşit vergidir; yani herkesin kendi malî yılının sonunda, çalışarak kazandığı maldan harcadığı ve kullandığı miktarı çıkardıktan sonra, geriye kalanın beşte birini vermesidir. Elbette fıkıh kitaplarında açıklandığı gibi humusla ilgili başka konular ve hükümler de vardır.
Kurân-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“Ve iyice bilin ki ganîmet olarak elde ettiğiniz şeyin mutlaka beşte biri Allah’ın ve Peygamberin ve yakınların ve yetimlerin ve yoksulların ve yolda kalmışlarındır. Allah’a inanmışsanız ve hak ile batılın ayrıldığı, yani iki ordunun birbiriyle buluştuğu gün kulumuza indirdiğimize iman etmişseniz ve Allah’ın her şeye gücü yeter.”[60]
Genellikle Ehl-i Sünnet bu ayeti ve humusun farz olduğu, savaş ganimetleri ile sınırlandırmakta ve zekâtın içinde zikretmektedirler. Şialar ise, bu konuyu sadece savaş ganimetleri ile sınırlı tutmamakta; hatta çalışarak elde edilen her türlü kazancın dahi fıkıh kitaplarında ki açıklamalara göre humus olduğuna inanmaktadırlar.
Şia fıkhına göre humusun yarısı Peygamber (s.a.a)’in tek aile üyesi ve halifesi olan imam Mehdi (a.f)’e ve diğer yarısı da fakir seyitlere aittir. Humus, dini önder (Merce-i Taklit) yani dini ve fıkhî bütün şartları taşıyan ve verdiği fetvalara uyulan fakihin denetimi ve izniyle kullanılmaktadır. Buna göre, imam Mehdi (a.f)’e ait olan kısım, dini otorite, lider denetimi ve yönlendirmesiyle; okul ve medrese yapımında, faydalı kitapların basılması ve âlimlerin yetiştirilmesi gibi imam Mehdi (a.f)’in kesinlikle razı olduğu yerlerde kullanılmaktadır.
6- ALLAH YOLUNDA CİHAT ETMEK
Her Müslüman, toplumun ve kendi hayat şartlarının iyi olması için imkân dâhilinde çalışıp çaba sarfetmelidir. Allah (c.c.) Kurân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“…O sizi yerden (topraktan) yarattı. Ve sizden orayı bayındır hale getirmesini istedi…”[61]
Kurân ve sünnet, insanların gördüğü musibetlere karşı kaygısız kalmasını ve insanların kendi özel yaşantılarında tembel ve uyuşuk olmalarını kınamıştır. Bunun karşısında ise, kendisine ve ailesine iyi hayat şartları oluşturmayı ve rızkını kazanması için çalışıp çabalamayı överek Allah yolunda cihat edenlerden saymıştır. Çok önemli ve gerekli olan bu çalışma ve mücadelelerden birisi de özgürlük, adalet, onur ve bağımsızlık gibi Allah’ın insanlara bağışladığı hakları korumaktır. Eğer bu hakların veya bu değerlerin birisi, özellikle bir millet veya bir ümmetin hakları tehlikeye düşer ya da yok edilirse Müslümanların bunları korumak ve ihyâsı çin mücadele etmeleri gerekmektedir.
Kurân-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“Kendileriyle savaşa girişilenlere, zulme uğradıklarından dolayı savaşmaya izin verildi ve şüphe yok Allah’ın, onlara yardım etmeye gücü yeter elbette. Onlar öyle kişilerdir ki; ancak Rabbimiz Allah’tır dediklerinden dolayı haksız olarak yurtlarından çıkarıldılar ve eğer Allah, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmeseydi, içlerinde Allah adının çok anıldığı manastırlar da yıkılırdı, havralar da, kiliseler de, mescitler de ve Allah, kendisine yardım edene mutlaka yardım eder; şüphe yok ki Allah, kuvvetlidir, üstündür. Onlar öyle kişilerdir ki; onları yeryüzünde yerleştirdik mi namaz kılarlar, zekât verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar ve bütün işlerin sonucu, Allah’a varır.”[62]
“Hem size ne oluyor ki, Allah yolunda: “Ey Rabbimiz! Bizleri bu halkı zalim olan memleketten çıkar, tarafından bizi iyi idare edecek bir sahip ve bize katından bir kurtarıcı gönder” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların kurtarılması uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?”[63]
Elbette cihat kişisel de olabilir. İslamî hadislerine göre, kim canı, malı, ailesi veya namusu tehlikeye düştüğünde savunmaya geçer ve öldürülürse savaş meydanında şehit olmuş bir asker gibidir.
Zulüm ortadan kalkıncaya ve hak âşıklarının ve adalet isteklilerinin hedefleri oluşuncaya dek cihat devam etmelidir. Kurân-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“Hem bir fitne kalmayıp, din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla çarpışın. Vazgeçerlerse, düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.”[64]
Yeryüzünde insan hayatının başlangıcından bugüne dek hayır ve şerr, hak ve batıl, Allah’ın orduları ve şeytanın orduları arasında sürekli bir savaş olmuştur. Ve bu mücadele dünyanın sonuna kadar devam edecektir. İnsanlar imam Mehdi (a.f)’in hükümeti zamanında kaynak ve servetlerin adaletli bir şekilde dağıtıldığına şahit olacaklar ve bu vesileyle, sadece o zaman savaş ve anlaşmazlıklar sona erecektir.
Cihat her ne şekilde; kalemle, dille veya silahla olursa olsun ibadettir. Ve kesinlikle halis bir niyetle yani Allah rızası için ve O’nun koyduğu kanunlara uygun bir şekilde ilahî hedefler uğruna yapılmalıdır. Özel maddî çıkarlar, kişisel, grupsal, ırk ve millî üstünlük veya başkalarının topraklarını işgal ederek daha fazla güç ve servet elde etmek gibi zalimce amaçlar için yapılan çalışmaları, hiç kimse cihat diye adlandıramaz.
Aslında cihat, her şeyden önce mücahidin kendi içinde başlamaktadır. Dış dünyada, batılın karşısında zafer elde etmekten emin olmak için, önce kendi içindeki nefsanî istekleriyle savaşmalı ve Allah’a ait olan kalbini her türlü şeytanî amaçlardan uzaklaştırarak insanî değerleri korumalıdır.
Kurân-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“Ey, Rabbine, itaat edip huzura eren nefis! Hem hoşnut edici, hem de hoşnut edilmiş olarak Rabbine dön. Kullarımın arasına gir. Cennetime gir.”[65]
Meşhur bir rivayete göre Peygamber (s.a.a) bir gün İslam düşmanlarıyla yapılan savaştan galip bir şekilde gelen ashabına şöyle buyurdu: “Küçük cihadı tamamlayıp da, büyük cihat üzerlerine kalanlara selam olsun!”
Peygamber (s.a.a)’in ashabı bu söz karşısında büyük bir şaşkınlığa uğradılar; acaba elleri silahlı düşmanlarla ve tehlikelerle dolu olan savaştan daha büyük bir savaş ne olabilirdi? Peygamber (s.a.a)’den bu büyük cihadın ne olduğunu sordular. Peygamber (s.a.a) onlara şöyle cevap verdi:
“En büyük cihad nefisle olan cihattır.”
Buna göre nefsanî vesveselerin karşısında dayanıklı olmak nefsi bütün kötülüklerden arındırmak en zor ve en büyük cihattır.
Son olarak, Allah yolunda mücadele edenlerin Kuran’da zikredilen bir takım imtiyazlarına değinelim:
“İman edip de hicret edip, mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihat edenler, Allah katında en büyük dereceye sahiptirler. İşte bunlar murada ermiş olan mutlu kullardır. Rab’leri, onları kendi katından bir rahmet, bir rıza ve bir cennetle müjdeler ki o cennette onlar için bitmez tükenmez nimetler vardır. Onlar orada ebedi kalırlar. Çünkü en büyük mükâfat Allah katındadır.”[66]
7-8- İYİLİĞİ EMRETMEK VE KÖTÜLÜKTEN ALIKOYMAK
İyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak, buluğ çağına eren her Müslüman’ın, fıkıh kitaplarında açıklanan şartlara göre yapması gereken kendisine farz olan ibadetlerden birisidir. Hiçbir Müslüman etrafında gerçekleşen olaylar karşısında duyarsız ve sessiz kalmamalı. Her Müslüman bireyin sosyal sorumluluklarından birisi de; dinî ve insanî değerleri göz önünde bulundurmasıdır. Ve ne zaman bunlardan birisi, bilerek önemsenmez veya eksikliğe uğratılırsa; uygun bir tarzla tepki göstermeli ve hatalı olan kişilerden bu değerlere riayet etmelerini istemelidir. (örnek olarak bkz: Âl-i İmran, 109,113, A’raf, 199; Tevbe, 71,112; Hacc, 41)
9-10- TEVELLÂ VE TEBERRÂ
Farz amellerden biri de tevellâ yani; Allah’ı ve Allah dostlarını sevmektir ki bu dostların başında Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’i gelmektedir ve bir diğeri de teberrâ yani; Allah düşmanlarından uzak durmaktır.
Tevellâ ve teberrâ imanın gerekliliklerindendir. Birçok hadiste de zikredildiği gibi dinin çadırı, velayet sütunu olmadan ayakta duramaz ve iman, Allah için sevmek ve Allah için düşmanlık etmekten başka bir şey değildir.[67]
İmam Bakır (a.s) buyuruyor ki:
“İslam beş şey üzerine kurulmuştur; namaz, oruç, zekat, hacc ve velayet. Ancak bunlardan hiçbirisi, velayet kadar istenilmemiştir.”
İmam Sadık (a.s) Peygamber (s.a.a)’den şöyle naklediyor:
“Bir gün Peygamber (s.a.a) ashabına sordu: “İmanın hangi kolu diğerlerinden daha sağlam ve daha dayanıklıdır?” Ashaptan bazıları şöyle dediler: Allah ve Resulü daha bilir. Kimisi namaz, kimisi oruç, kimisi zekât, kimisi hacc ve umre ve kimisi de cihat dedi.
Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Bunların hepsi önemlidir. Ancak bunların hiç birisi Allah için sevmek, Allah için düşmanlık etmek ve Allah dostlarını sevip Allah düşmanlarından nefret etmekten daha önemli değildir.”[68]
Fuzeyl b. Yesar şöyle diyor:
İmam Sadık (a.s)’a sevmek ve nefret etmek hakkında şöyle sordum: Sevmek ve nefret etmek imandan mıdır? İmam cevap olarak şöyle buyurdu: “İman, sevmek ve nefret etmekten başka bir şey değildir.”[69] [70]
5. BÖLÜM
GÜNÜMÜZ DÜNYASINDA ŞİÎLER
Birleşmiş Milletler ve diğer kuruluşların yaptığı istatistiklere göre 1999 yılında, dünya nüfusu 6 milyarı aşmıştır.[71] Yaklaşık olarak dünya nüfusunun yüzde yirmisini Müslümanlar oluşturmaktadır. (Yaklaşık 1,2 milyar) Dünyada Müslüman nüfus dağılımı 1998 yılında şu şekildedir:
Afrika: 315.000.000
Asya: 812.000.000
Avrupa: 31.000.000
Güney Amerika: 1.624.000
Kuzey Amerika: 4.349.000
Avustralya: 248.000[72]
Müslümanlar dünyanın her bir köşesinde yaşamaktadırlar. İçerisinde Müslümanların bulunduğu ülkelerin sayısı 208’dir.[73]
Dünya Müslümanlarının yaklaşık %85’i Arap Yarımadası’nın dışında yaşamaktadır.[74] Müslümanların birçoğu İran’ın doğu kısımlarında, özellikle Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Malezya ve Endonezya’da yaşamaktadır. Endonezya, Müslüman nüfusunun en yoğun olduğu bir ülkedir.
Elde bulunan istatistiklere göre, Müslümanların yaklaşık %10’unu (120.000.000) Şialar oluşturmaktadır.[75]
Britanica ansiklopedisinde (2002) şöyle yazmaktadır:
Asırlar boyunca gerçekleşen Şiî hareketleri bütün Sünnî dünyasını etkisi altına almıştır ve mensuplarının sayısı yirminci yüzyılın sonlarında 60 ile 80 milyon arasında yani bütün dünya Müslümanlarının %10’unu oluşturmaktadır. İran, Irak ve Yemen’de ki Müslümanların çoğunluğu Şiî mezhebine tabidirler ve Suriye, Lübnan, Güney Afrika, Hindistan ve Pakistan’da da birçok mensupları vardır.
Bazı kaynaklara göre Şiîler, Müslümanların %11’ini oluşturmaktadırlar.[76] Buna göre Şiîlerin yaklaşık nüfusu
132 milyondur. Şiîlerin çoğunluğunun bulunduğu Asya ülkelerinde ki Şiî nüfusunun dağılımı şu şekildedir:[77]
Afganistan: Nüfus (1998)  24.792.000[78]
Mezhepler (1990): Ehl-i Sünnet %84, Şia %15, diğer dinler %1
Azerbaycan: Nüfus (1198): 7.650.000
Mezhepler (1991): Şiîler %70, Ehl-i Sünnet %30
Bahreyn: Nüfus (1998) 633.000Mezhepler (1991): Şiîler %61,3; Ehl-i Sünnet %20,5, Hıristiyanlar %8,5, diğer dinler %9,8 [79]
Hindistan: Nüfus (1998) 984.004.000
Mezhepler (1995): Hindular %81,3, Ehl-i Sünnet %9, Şiîler %3, Hıristiyanlar %2,3, Siykler %1,9, Budistler %0,8, Ceynler %0,4, Zerdüştler %0,01, diğer dinler %1,3
İran: Nüfus (1998): 61.531.000Mezhepler (1994): Şiîler %93,4, Ehl-i Sünnet %5,6, Hıristiyanlar %0,3, Zerdüştler %0,05, Yahudiler %0,05 [80]
Irak: Nüfus (1998): 21.622.00
Mezhepler (1994): Şiîler %62,5; Sünnîler %34,5; diğer dinler %0,3 [81]
Ürdün: Nüfus (1998): 4.682.000
Mezhepler (1995): Ehl-i Sünnet %96,5, Hıristiyanlar %3,5 [82]
Kuveyt: Nüfus (1998): 3.506.000
Mezhepler (1995): Şiîler %34; Ehl-i Sünnet %21,3; Hıristiyanlar %37,6 (Katolik %25, Ortodoks %11,7, Protestan %0,5); Dürziler %7,1 [83]
Umman: Nüfus (1998): 2.364.000
Mezhepler (1993): Abazalar %75; Şia ve Sünnî %12,7, Hindular %7,4; Hıristiyanlar %3,9; Budistler %0,5; diğer dinler %0,5 [84]
Pakistan: Nüfus (1998): 141.900.000
Mezhepler (1993): Müslümanlar %95 (%20’si Şiîler ve %75’i Şiî olmayanlar); Hıristiyanlar %2; Hindular %1,8; diğer dinler (Genel olarak Ahmediye) %1,2 [85]
Suudi Arabistan: Nüfus (1998): 20.786.000
Mezhepler (1992): Ehl-i Sünnet %93,3, Şiîler %3,3 [86]
Suriye: Nüfus (1998): 15.335.000
Mezhepler (1992): Ehl-i Sünnet %74; Aleviler (Şiîler) %12; Hıristiyanlar %8,9; Dürziler %3 [87]
Tacikistan: Nüfus (1997): 6.112.000
Mezhepler (1995): Ehl-i Sünnet %80; Şiîler %5; Hıristiyanlar (Rus Ortodoks) %1,5; Yahudiler %0,1; diğer  dinler (Genellikle dindar olmayanlar) %13,4
Türkiye: Nüfus (1998): 64.567.000
Mezhepler (1994): Ehl-i Sünnet %80; Şiîler %19,8 (Yaklaşık %14’ü Alevidir); Hıristiyanlar %0,02 [88]
Birleşik Arap Emirlikleri: Nüfus (1998): 2.744.000
Mezhepler (1995): Ehl-i Sünnet %80; Şiîler %16; diğer dinler (genellikle Hıristiyan ve Hindular) %4
Yemen: Nüfus (2000): 18.260.000 [89]
Mezhepler (1995): Ehl-i Sünnet %60; Şiîler %40; diğer dinler %0,1 [90]
Son olarak bazı ülkelerde Şia nüfusunun ihtilaflı olduğunu vurgulamak gerekmektedir. Bazıları, dakik istatistiklerin olmayışı veya siyasi sebeplerden dolayı, bazı ülkelerde Şiîlerin sayısının istatistik verilerinden çok daha fazla olduğuna inanmaktadırlar.
ARAPÇA VE FARSÇA KAYNAKLAR
İbni Esir, Muhammed, el-Kâmil, fi’t-Tarih, Beyrut, Daru’l-Kutubu ilmiye, 1995, 1415 h.k
İbni Hacer, Ahmet el-Meysemî, el-Sevaikü’l-Muhrika, fi’r-Reddi Ehli bidat, Beyrut.
İbni Hacer, el-Askalanî, el-İsabe fi Temyiz-i sahabe, Beyrut.
İbni Asâkir, (Tercüme-i Ali), Tarih-i İbni Asâkir, Beyrut, Daru’l-Fikr.
İbni Kesir, İsmail, el-Bidaye ve’n-Nihaye, Beyrut, Mektebi’t-Taaruf, 1192/1412 h.k.
El-Eş’ari, Ebu’l-Hasan Ali b. İsmail, Makalatü’l-İslamiyyin ve İhtilafı’l-Musallin, Beyrut, dar-ü İhyaü’t-Turas el-Arabi
El-İyci, Abdurrahman, İbni Ahmet, el-Mevakif, Beyrut, Darü’l-Cil, 1997
El-Hillî, allame Hasan b. Yusuf İbni Mutahhar, Envarü’l-Melekut fi Şerhi’l-Yakut, Kum, Razi ve bidar, 1363 h.ş
El-Hillî, allame Hasan b. Yusuf İbni Mutahhar, Nehcü’l-Hakk ve Keşfü’s-Sıdk, Kum, Razi ve bidar, 1982
Er-Râzi, Ebu Hatem Ahmed b. Hamdan, ez-Ziyne, Mısır, darü’l-Kutubu’l-Arabi.
El-Suyutî, Celaleddin, Abdurrahman, ed-Dürrü’l-Mansur, Beyrut, darü’l-Fikr.
Eş-Şehristanî, Muhammed b. Abdurkerim, el-Milel ve’n-Nihel, Beyrut, darü’l-Marifet, 1404 h.k
Es-Safi, Lütfullah, Muntahabi’l-Eser fi İmam-ı İsna aşer,Tahran, Mektebet-i Sadr.
Es-Sadr, Seyit Muhammed Bakır, Neşetü’t-Teşeyyü ve’şiî, ikinci baskı, Beyrut, el-Kadir, 1997
El-Garifi, Abdullah, et-Teşeyyü: Nuşuuhu, merahili,mukavvematihi, altıncı baskı, Dimişk: Nuri, 1997/1417 h.k
El-Fazlî, Abdulhadi, Tarihi’t-Teşeyyü el-İslamî, Beyrut, daru’n-Nasr, 1992
El-Küleyni, Muhammed b. Yakup, Usul-u Kâfî, Tahran, darü’l-Kutubu’l-İslamiyye, 1397 h.ş.
El-Meclisi, Muhammet Bakır, Biharü’l-Envar, Beyrut, el-Vefa, 1983 m.
El-Müfid, Şeyh Muhammed b. Muhammed b. Numan, Evaili’l-Makâlat, Kum, Şeyh Müfid Kongresi, 1412 h.k
En-Nubahti, el-Hasan b. Musa, Fırakü’ş-Şia, Beyrut, 1405 h.k
El-Vâilî, Ahmed, Hüviyyetü’ş-Şia, ikinci baskı, Kum, darü’l-Kitab-ı el-İslami, 1983
El-Verdanî, Salih, Akaüdü’s-Sünne ve Akaüdü’ş-Şia, et-Tekarub ve’t-Tebaud, Beyrut, el-Kadir, 1999 m.
Caferiyan, Resûl, Ukzubetu’t-Tahrifi’l-Kurân beyne’ş-Şia ve Süne. Tahran, Sazman-ı Tebligat-ı İslami. 1985 m.
Sübhani, Cafer, Buhus-un fi’l-Milel ve’n-Nihel, c.6, Kum, Müessese-i İmam Sadık (a.s)
Taberî, Muhammed, Tarihi’l-Umem ve’l-Mülük, Beyrut, darü’l-Kutubu’l-İlmiyye, 1407 h.k
Abdulcebbar, el-Muğni fi’t-Tevhit ve’l-Adl, Kahire, darül’l-Kutubu’l-Mısriyye, 1384 h.k.
Askerî, Seyit Murtaza, Maalimi’l-Medreseteyn, altıncı baskı, Tahran, Mecme-i İlmiyi İslami, 1996/1416
Müslim, İbni Heccac-ı Kuşeyri, Sahih, Beyrut, dar-ü İhyai’t-Turas el-İslami, 1965/1375
Muğniye, Muhammed Cevad, eş-Şia fi’l-Mizan, Kum, Şerif Rıza, 1993
Not: Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim, Süneni’n-Nesaî, Sünen-i Ebi Davut, Sünen-i İbn-i Mace, Sünen-i Tirmizi, Sünen-i Daremi, Müsned-i Ahmet b. Hanbel, kitaplarından alınarak sunulan hadis numaraları el-Hadisi Şerif Müessesi’nin (1/1, 1991-1996 nüshası) üzerinden verilmiştir.
İNGİLİZCE KAYNAKLAR
1-        Askari, S.M. (1993) The Role of holy Imams in the Revival of Religion, Vols. 1&2 (Tahran: Naba Organization)
2-        Askari, S.M (1996), Malim el-Madrisatayn (Tehran: al-Majam al-Ilmii al-Islamı, 6th Imprint)
3-        al-Fadli, Abd al-Hadi (1997), The Imamiyyah Sect: A Study of its Origins, Beliefs and Laws (Beirut: Al-Ghadeer), Trans. A.Atiyyah
4-        Kashif al-Ghita (1993), The Origin of Shiite Islam and its Principles (Qum:Ansariyan)
5-        al-Qazwini, Sayed Moustafa (2000), Inquiries about Shia Islam (California: The Islamic Educational Center of Orange County)
6-        Cihittick, W.C. (ed. And trans.) (1981), A Shiite Anthology (Albany, New York: Sunny Pres), Selected by S.M.H. Tabatabai and Introducced by S.H. Nasr
7-        Ezzati, A. (1976) Shii Islamic Law and Jurisprudence (Lahore: Ashraf Pres)
8-        Fakhry, M. (1991) Ethical Theories in Islam Leiden: Tuta Sub Aegide Palas
9-        Fuller, Graham & Francke, (1999), The Arab Shia: The Forgotten Muslims.
10-    Ghaffari, S. (1976), Shiaism or Original Islam (Tehran: Published by the author, Third edition. First edition was published in 1967)
11-    Gilsenan, Michael (2000), Recognizing Islam: Religion and Society in the Modern Middle East (London & New York: I.B. Tauris & Co Ltd. Revised edition. First published in 1982 by Croon Helm. Reprinted in 1990 & 1993 by I.B. Tauris & Co Ltd.
12-    Philosophy Part 1, edited by Seyyed Hossein Nasr and Oliver Leaman, (Londan: Routledge)
13-    Ibn Khaldun, An Introduction to History (al-Muqaddamah), by Ibn Kahdoon, English version, London, 1967 Edition.
14-    Lalani, Arzinia R. (200), Early Shii Thought: The Teachings of Imam Muhammad al-Baqır (London: I.B. Tauris in association with The Institute of Ismaili Studies.)
15-    Madelung, Wilfred (2001), The Succession to Muhammad: A Study of the Early Caliphate (Cambridge: Cambridge Universit Pres. First published 1997 and reprinted 1997 & 2001)
16-    Muzaffar, M.R (1993), The Faith of Shia Islam (Qum: Ansariyan Publications.)
17-    Nasr, S.H. (1998) Expectation of New Milenium: Shiism in History (New York: State University of New York Press)
18-    in History of Islamic Philosophy Part 1, edited by Seyyed Hossein Nasr and Oliver Leaman, London: Routledge
19-    Richard, Yann (1991, English first published 1995), Shiite Islam (Oxford, UK & Cambridge, USA: Blackwell Publishers)
20-    Subhani, Jafar (2001), Doctrines of Shii Islam: A Compendium of Imami Beliefs and Practices (London: I.B. Tauris), trans. Reza. Shah Kazemi.
21-    Tabatabai, S.M.H. (1975), Shiite Islam (Albany, New York: Sunny Press), trans. Sayyid H. Nasr.
22-    Westerland, David & Svanberg, Ingvar (1999), Islam Outside the Arab World (Richmond: Curzon Press.
Şia Mezhebini Tanıyalım Kitabı; İslam dininin genel ve Şiî mezhebinin özel olarak kısaca tanıtımıdır. Bu kitap açık ve sade olmasıyla beraber yirmi yıldan fazla bir İslamî araştırmanın ürünüdür.
Şia Mezhebini Tanıyalım Kitabı; Şiî mezhebinin ortaya çıkışı ve onun kaynakları olan Kurân, sünnet, akıl ve icmâyı incelemektedir. Bu kitapta temel inançlar ve önemli İslamî ameller gibi konulardan söz edilmektedir. Kitabın son bölümünde ise dünya Müslüman nüfusu hakkında elde bulunan en son istatistikler, Şiaların uzun bir geçmişe sahip olduğu ülkelerdeki değişik mezheplerin ve dinî görüşlerin de belirtilmesiyle beraber sunulmuştur.
Şia Mezhebini Tanıyalım Kitabı; Yazarın, İslamî birliğe samimi ve candan olan inancını göstermektedir. Bu kitap İslam kardeşliğine giden yolda küçük bir adım olması ümidiyle yazılmıştır. Aslında bu kitap, ortak konulara değinerek bütün inançlı insanları birliğe çağıran Kurân’ın ufak bir pırıltısıdır.
Kitabın yazarı Muhammed Ali Şimalî, Kum İlim Medresesi’nde öğrenim görmüş ve aynı zamanda Tahran Üniversitesi batı felsefesi bölümünden de lisans ve yüksek lisans alarak mezun olmuştur. Daha sonra Manchester Üniversitesi’nde yine felsefe bölümünde doktorasını yapmıştır.
Yazmış olduğu bazı eserler şunlardır: Hod Şinasi (İnsanın kendini tanıması), Tahran, 1996, Nisbiyet Gerayi Ahlakî (Ahlaki açıdan nispet kavramı), Tahlil-i ez Bunyadhai Ahlak (Ahlaki temellerin tahlili), Londra, 2002, İslam-i Şiî (Şiî İslamı): İnanç ve amellerin kaynakları, Londra, 2004.
Bu kitap Farsça ve İngilizce dillerine ilave olarak İspanyol, İtalyan, Almanca, Rusça ve Arapça dillerine de çevirilerek basılmıştır.
-Son-
Dr. Muhammed Ali ŞİMÂLİ

Tercüme: Akın Caba

Tashih – Tatbik: Turgut Atam


more post like this