Benim şii olmamın bir çok sebepleri vardır ki bu kısa fırsatta bir kaç tanesini saymakla yetineceğim:

1- Hilafet Hususundaki Naslar:

Ben ilk araştırmaya başladığımda kendi kendime, sadece her iki fırka’nın da kabul ettiği hadislere istinad etmeye ve bir grubun kabullendiği rivayetlerle yetinmemeye söz verdim. Bu taahutla Ebubekr ile Ali ibn-i Ebi talip’ten hangisinin daha üstün olduğu mevzusunu birde hilafet’in şia’nın iddia ettiği gibi nass ile Hz. Ali’ye mi ait olduğunu yoksa Ehl’i sünnet’in iddia ettiği gibi hilafet, şura ve seçimle mi olması gerektiğini inceledim.

Bu konuda sahih bir şekilde araştıran birisi, Ali *a.s. hakkındaki naslann çok açık ve vazih olduğunu görür; örneğin: “Ben kimin mevlasıyımsa, Ali’de onun mevlasıdır”, Hz, Resuluılah bu sözünü veda hacından döndüğünde buyurmuştur.

Bunun üzerine Hz. Ali (a,s.) için tebrik arzetmeye mahsus bir çadır kurdurmuş. Hatta Ebubekr ve Ömer, Hz, Ali’yi tebrik ederek şöyle demişlerdi; Ne mutlu sana ey Ebu Talib’in oğlu, artık bizim ve her mü’min ve müminenin mevlası oldun.” (1)

Bu hadisi, şia ve sünni herkes nakletmiştir. Ben yalnız
——————-

1. Musned’i İmam Ahmed ibni Hanbel . c.4, s.281 – Sırr’ul alemin, İmam Gazali s.12 – İbn’i Cevzinin Tezkire’tul Hevas kitabı. s. 29. Riyazun Nezre, Teberi c. 2. s.166 –  Kenz’ul Ummal c.6 s. 397.
El’bidaye ven’Nihaye ibn’i Kesir’in c. 5. s. 212,
İhn’i Esakiri Tarihi  c. 2. s. 50.
Razi’nin Tefsiri, c. 3. s. 63.
El’havi ul fetava, Suyuti’nin c. 1. s. 112.

185

Ehl-i sünnet’in kaynaklarından şahid getirdim ve Ehl-i sünnetin kaynaklarındnda sadece az bir kısmını zikrettim. Tefsilatlı olarak konuyu araştırmak isteyenlerin Allame Emini’nin yazmış olduğu şimdiye kadar 13 cildi basılmış olan “El’gadir” isimli kitabı okumalarmı tavsiye ediyorum. Sözkonusu kitapta, bu hadisi nakleden Ehl-i sünnet ravilerinin isimleri yazılmıştır.

Ama Ebubekr’in Sakife’de seçilmesine ve daha sonra mescid’de ona biat edilmesine dair iddia olunan icma’ya gelince, böyle bir iemayı iddia etmek delilsiz bir iddiadan ibarettir Ebubekr’in hilafeti hususunda nasıl böyle bir icma olabilir; oysa ki Ali (a.s.) ve ibn’i Abbas ve diğer Beni Haşim, Ebubekr’e biiit etmediler ve usame’tibni zeyd, Zübeyr, Selman’ı Farsi, Ebuzer’i Gıfarİ, Mikdad ibn’i Esved, Ammar ibn’i yasir, Hüzeyfe’t’ibn’i yeman, Hüzamet’ibni sabit’ Ebu Bureyde’til Eslemi, Bera ibni Azib, Ubeyibni Ka’ab, Sehl ibni Henif, Sad ibni Ubade, keys ibni Sad, Ebu Eyyub Ensari, Cabir ibni Abdullah, Halid ibni sa ‘d ve bunlardan başka bir çok sahabi Ebubekr’e biat etmediler. (ı) ,

Öyleyse iddia edilen icma nerede kalmıştır? Hatta yalnız Ali (a.s.)nin biat etmemesi, o icma ve ittifakın ihıalı için yeterlidir; çünkü eğer onun Resulullah tarafından tayin edildiğine dair nassın olmadığını kabul ctsek bile en azından Resulullah (s.a.v) hilafet için müslümanlara gösterdiği tek aday idi.

Gerçeğe bakılacak olursa Ebubekrin biatı meşverctsiz yapılan bir biat idi. Ehl-i hal ve akd olanlar’ın ResuluIlah (s.a.v,) m cenazesini kaldırmakla meşgu’l olmaları fırsat
—————

1. Tarih’i Teberi – Tarihi ibni Esir – Tarih’i hülefa, Tarih’ul Hemis. El’istiyab ve Ebubekir’in biatını yazan her tarih.

186

bilinerek halk gafil avlanmıştır ve çoklarından zorla biat alınmıştır. (1)

Hz. Fatime’nin evine toplanıp biat etmek istemeyenlerin, evden çıkmadıkları taktirde, evin içindekilerle birlikte yakılmakla tehdit olunmaları, Ebubekir’e biat toplamada baskının ne derece şiddetli olduğunu göstermektedir.

Bütün bunlarla birlikte nasıl biat’ın icma ve şura ile olduğu söylenebilir? Ömer’in kendisi itiraf ediyor ki, Ebubekir’e yapılan biiit birdenbire vuku bulmuş tedbirsiz – hesabsız bir iş idi ki Allah müslümanları onun şerrinden korudu.

Ve yine Ömer; “Her kim bunun benzerini yapmaya kalkışırsa onu öldürün”, “Her kim aynı şekilde kendine biat toplamaya kalkışırsa ve ona biat edenin biaıt batıldır”. demiştir. (2)

Ve imam Ali (a.s.) bu biatle ilgili olarak buyuruyor ki “Vallahi Ebu kuhafe’nin oğlu (Ebu bekr) hilafeti bir gömlek gibi giyindi Oysa o daha da iyi biliyordu ki ben hilafete nisbetle değirmen taşının mili gibiydim, hilafet benim çevremde dönerdi; sel benden akardı; uçtuğum yerlere hiç bir kuş uçamazdı.” (3)

Ensar’ın büyüğü olan Sa’d ibn’i Ubade, Sakife’de Ebubekr ve Ömer’e karşı çıkarak bütün gücüyle onları hilafetten uzaklaştırmaya çalıştı ama hasta olduğundan dolayı ayakta duracak hali bile olmadığından onlarla baş edemedi. Hatta ensar, Ebubekr’e biat ettikten sonra sa’d dedi ki: “Vallahi kendi aşirem ve ailemle seninle savaşıp, oklarımın hepsini sana doğru
——–

1- Tarih’ul hülefa . ibn’i Kuteybe – c.1. s. 18.
2- Sahihi Buhari, c. 4. s. 127.
3- Muhammed Abduh’un Nehc’ül Belaga Şerhi. c. 8. s. 24 – Şıkşıkıyye Hutbesi.

187

atacağım; Vallahi insanlar ve cinler hepsi seninle olsa bile ölünceye dek sana bi’at etmeyeceğim”.

Bu yüzden o hiç bir zaman onların arkasında namaz kılmadı ve onların topluluğu na katılmadı ve onlarla birlikte savaşa çıkmadı. Hatta kendisine yardımcı bulsaydı onlarla savaşırdı. Ömer’in halifelik döneminde şam’da vefat edinceye kadar bu şekilde kaldı.ı

Eğer bu biat Ömer’in dediği gibi hesapsız yapılan bir oldu – bitti biatı idiyse – Gerçi Ömer’in kendisi bu bi’atın gerçekleşmesinde ve muhaliflerin saf dışı bırakılmasında en büyük rölü üstlenmışti – ve eğer Hz. Ali’nin buyurduğu gibi Ebubekr hilafetin hakiki sahibinin başkası olduğunu bildiği halde onu bir gömlek gibi giyindiyse ve Ensar’ıo büyüğü olan sa’dın dediği gibi bu biat zalimane bir bi’at idiyse ve eğer bu bi’at, Peygamber’in amcası Abbas gibi ashabın büyüklcrinin katılmadıkları için gayri meşru idiyse artık Ebubekr’in hilafetinin doğru olduğuna dair nc dclil vardır?

Ehl-i sünnet ve cemaet’in bu hususda hiç bir cevapları yoktur.

Netice (2) olarak şianın bu husustaki görüşü haktır; çünkü Hz. Alinin hilafetine dair ehl-i sünnet kitaplarında bir çok kesin deliller (nasslar) mevcuttur ki ehl-i sünnet, ashabın makamını korumak için onları tevil etme yoluna, gitmiştir.

O halde insanı bir insanın, nasıarı kabul etmekten başka bir çaresi yoktur; Özellikle hadiseyi muhtclif yönleriyle incelerse bu hususda asla zorluk çekmez,
—————

ı- Tarih’ul hulefa, c. 1. s, 17,
2- Du konuda, Ehd’ul Fettah ebd’ul Maksudun ” Es Sakife vel Hilafe” ve Muhammed Muzaffer’in “Es Sakife” isimli kitabına müracaat ediniz.

188

2 – Hz. FATİME (A.S.) NİN EBU BEKİR’LE İHTİLAFI

Bu olayda, yine şia ve Ehl-i sünnct’in ittifak ettiği bir olaydır. Aklı başında olan ve insanı birisi, Hz. Fatime’ye zulüm olduğuna da itiraf etmese en azından bu olayda Ebubekr’in hatasına itiraf etmekten başka bir çaresi yoktur. Hatta bu üzücü hadiseyi etraflıca inceleyen birisi mutlaka Ebubekr’in – bile bile Fatime’ye eziyet ettiğine ve onun sözünü yalanladığna kanaat eder. Böyle yaptı ki Hz. Fatime, amcası oğlu olan kocasının halifeliğine dair Gadir’i Hum ve benzeri rivayetıere istinat etmek için münasıp bir ortam bulamasın.

Bu konunun nişaneleri çoktur, Mcsela: tarih kitapları yazmıştır ki, Hz. Fatime, Ensar’ın toplantılarına gelip onlardan yardım istedi ve amcası oğlu Ali’ye biat cımclerini istedi; ama onlar: “Ey Resulullah’ın kızı; bizim artık bu kişiyle biatımız olup bitmiş. Eğer amcan oğlu Ali, bundan önce hilafcti eline alsaydı şüphcsiz ondan başkasına biat ctmczdik”. dediler öte yandan Hz. Ali (a.s.), “Acaba onlar benim Resulullah’ın (s.a.v) ın cenazesini derinsiz kefensiz yerde bırakıp gelmemi ve onlarla hilafet üstünde savaşmamı mı istiyorlur” dedi.

Ve Hz, Fatime (a,s.) buyuruyordu ki: Ebul Hasan (İmam Ali) a.s. (Resulullah’ın defn ve kefeniyle meşgul olmakla) doğru olanı yaptı; ama diğerleri (kendi başlarına, halife seçmekle) Allah’ın sorgu – sualını ve cezasını gerektiren bir işe giriştiler. (1)

Eğer Ebubekr’in yaptığı sırf bir hatadan ibaret olsaydı, Hz. Fatime’nin tekrar – tekrar hakikatı açıklaması onu ikna ederdi;
——–

1- Tarih’ul hülefa .ibn’i Kuteybe – c.1. s. 19.
İbn-i Ebi’l Hadid ‘in Nehc’üi Belağa’sının Şerhinde Ebubekir’in biatında

189

ama Hz, Fatime sözlerinin hiç te’sir etmediğini görünce gazab etti ve ölünceye dek Ebubekr’le konuşmadı. Çünkü her defasında Hz, Fatime’nin sözlerini reddedip şehadetini kabul etmediler, Bu yüzden Hz, Fatime onlardan hiç birinin, cenazesini kaldırmak için gelmelerine bile razı olmadı ve vasiyeti üzerine gizlice geceleyin defnedildi.1

Hz. Fatime’nin toprağa verilmesinden söz ortaya. geldiği için, ben araştırmayla meşgul olduğum yıl1ara ait bir incelernemi burada nakledeceğim Ben o dönem içerisinde Medine’ye gidip orada bazı hakikatları yakından inceledim ve şu sonuca vardım ki; Hz, Fatime’nin kabri hiç kimse tarafından bilinmiyor, Bazıları Fatıma’nın kabrinin, Peygamber’ın zarihinde, bazıları Peygamber’in odasının önünde olan kendi – evinde ve bazıları ise, Baki mezarlığında ehl-i beytin kabiderinin içinde defnedildiğini söylüyorlar.

Bu ilginç bir mes’eleyi incelemekten şu sonuca vardım ki, Hz. Fatime bu yolla, asırlar boyunca müslümanların birbirlerinden “Niçin Hz. Fatime, (a.s.) kocasından, gece toprağa verilmesini ve muhaliflerin onun cenazesine gelmemesini istediğini sormalarını ve böylece müslümanların tarihi inceleyerek bazı üzÜcü gerçeklere ulaşmalarını sağlamak istemiştir.

Yine Medine’i Münevvere’yi ziyaretim sırasında gördüm ki,
Osman ibn’i effan’ın kabrini ziyaret etmek isteyen, Baki’nin sonuna kadar gidip orada duvarın dibinde Osman’ın kabrini bulması gerekir. Ama sahabenin çoğunun kabri, Bakl’nin girişindedir; Hatta tabiin’in sonlarından olan Maliki mezhebinin
—————

1-Sahih-i Buhari, c. 3. s. 36 -Sahih-i Müslim, c.2. s.72. (Lanüverrisu vema tereknahu Sedegetün) babında.

190

sahibi imam Malik ibn’i Enes bile Peygamber’in kadınlarının kabrinin yanında toprağa verilmiştir.

Böylece bana, tarih yazarlarının, Osman’ın “Haşş-ı Kevkeb” denilen yahudilere ait bir yerde toprağa verildiğine dair yazılarının doğruluğu isbat oldu. Tarihçiler, Osman’ın, Peygamber’in Baki’de toprağa verilmesine müslümanların müsade etmediklerini bu yüzden onun Haşş-ı kevkeb’de toprağa verildiğini ama Muaviye’nin kendi hilafeti döneminde Osma’ın kabrinin de Baki’de yeralması için Bakinin yanında yeralan o yeri yahudilerden satın alarak Baki’ye eklediğini yazmışlardır.

Şaşırıyorum ki Hz, Fatime (a.s.) babasından sonra ona ilk iltihak eden olmasına ve babasının vefatıyla onun vefatı arasında en fazla alu ay kadar bir süre geçmiş olmasına rağmen niçin babasının yanına defnedilmedi. Eğer Hz. Fatime (s.a.)nin kendi vasiyeti üzerine geceleyin toprağa verilmesi babasının kabrinin yanına defnedilmemesine sebep olduysa, neden torunu Hz. Hasan’ın cenazesi ceddi Resuluılah’ (s.a.v.)ın kabrinin yanında defnedilmedi?!

Evet mü’minlerin annesi Aişe buna karşı çıktı; İmam Hüseyin, kardeşinin cenazesini, ceddi Resulullah’ın kabrinin yanında defnetmek için geldiğinde Aişe bir katıra binerek halka seslendi: “Benim sevmediğim birini benim evimde defnetmeyin!”

Bunun üzerine Beni Haşim ile Beni ümeyye karşı karşıya geldiler; Ama İmam Hasan’ın onun için kan dökülmemesi hususundaki vasiyetini nazara alarak Hz. Hasan’ın cenazesi orada defnolunmadı. İmam Hüseyin “kardeşimin cenazesini ceddimin mezarına tevaf ettirdikten sonra Bakide defnedeceğiz”. diyerek olayın büyümesine mani oldu.

Bu olay üzerine İbn’i Abbas Aişe,ye hitaben söylediği meşhur şiirinde şöyle diyor:

191

Bir gün deveye (1) bir gün katıra (2) bindin
Eger birazda yaşasan file binmenden korkarım.
Senin Peygamberden mirasın sekizde birin dokuzda biridir.
Oysa sen mirasın hepsine sahip cıktm.

Bunun kendisi de gizli kalan hakikatların biridir. Peygamber’in dokuz hanımının olmasına rağmen Aişe nasıl evin hepsine sahip çıkabilir?

Birde eğer Peygamber, Ebubekr’in Hz. Fatime’ye karşı dediği gibi miras bırakmıyorsa – ki Ebubekr buna istinaden onu ba basının mirasından mahrum bıraktı – Aişe nasıl Peygamber’den irs hakkına sahip olabiliyor? Acaba Kur’an’da böyle bir ayet mi var ki insanın karısının kendisinden irs alma hakkı olsun da kızının böyle bir hakkı olmasın? Yoksa işin gerçeği siyaset icabı her şeyin değiştirildiği ve istenilen şekle sokulduğudur. Evet kadına her hakkı veren siyaset aynı anda kızı her hakkından mahrum bırakabiliyor!

Yeri geldiği için bazı tarihlerin Peygamber (s.a.v.)in mirası ile ilgili olarak yazmış oldukları bir zarif kıssayı anlatayım İbn-i Ebi’l Hadid, Nehcülbelaga’nın şerhinde naklediyor ki: Osman’ın hilafeti döneminde bir gün Aişe ilc Hafsa onun yanına geldiler ve Peygamber’den yetişen mirası aralarında bölmesini osman’dan istediler. Osman yaslanarak oturmuştu; bunu duyunca doğrulup Aişe’ye hitaben şöyle dedi: “Sen ve yanındaki bu kadın, kendi bevli ile kendisini yıkayan bir çöl arabını bulup
————

ı- Deve’ye binip cemel savaşını başlatmasına işarettir. (Cemel,deva manasınadır, )
2- Katıra binmesi de katıra binip İmam Hasan’ın  cenazesinin önüne geçip Resulullah’ın kabrinin yanında defnedilmesine engel olduğuna işarettir.

192

getirdiniz ve onu şahit tutarak dediniz ki ResuluIlah “Biz peygamberler kendimizden sonra miras bırakmayız” diye buyurmuştur. Eğer gerçekten Peygamberler miras bırakmıyorsa o zaman siz ne istiyorsunuz? ve eğer miras bırakmışsa peki neden Fatime’nin hakkının verilmesini önlediniz?!

Bunun üzerine Aişe Osman’ın yanından kızarak ayrıldı ve dedi “Bu ahmak ihtiyarı öldürün ki o kafir olmuşturr’ (l)

3 – Hz. Ali (A.S.)UYULMA YA DAHA LA YIKTIR

Beni, baba ve dedelerimin sünnetini terkederek şii olmaya sevkeden sebeplerden birisi de, Hz. Ali (a.s.)yi Ebubekir’le akli ve nakli bakımdan mukayese etmek idi.

Geçmiş konularda dediğim gibi ben incelemede yalnız şifi ve Ehl-i sünnetin ittifak ettiği görüş ve hadislere itibar ediyorum. Bu esasa dayanarak iki fırkanında kitaplarını
incelediğimde Hz. Ali (a.s.)nin haricinde hiç bir kimsede ittifak ettiklerini görmedim. şia ve Ehl-i sünnet Hz. Ali’nin imameti konusunda İttifak etmişler ve bu konu her iki fırkanın kitaplarında yeralan naslarta sabittir. Ama Ebubekr’in halifeliğine müslümanların sadece bir grubu kaildir.

Geçen bölümde Ebubekir’e bifit toplama hadisesi hakkında Ömer’den naklettiğim söz de buna şahittir.

Hz. Ali (a.s.)nin faziletleri hakkında şia kaynaklarında yeralan hadisler, Ehri sünnetin kabul ettiği doğru senedIeric sahih kitaplarında da yeralmıştır. Bir de bu hadisler bir sencdie değil çeşitli senedieric naklolunmuştur ki artık bunların doğruluğunda hiç bir tereddüte yer kalmıyor.
——————

1- İbn-i Ebi’l Hadid’in Şerhi, s. 16, 220 – 223.

193

Hz. Ali (a.s.)nin fazileti hakkında sahabe çok sayıda hadis nakletmişlerdir, Hatta İbn’i Mace bu konuda diyor ki: Resulullah’ın ashabının içerisinde, Ali (a.s.) den daha fazla fazileti hakkında hadis naklolunan birisi yoktur” (l)

Yine Gazi İsmail, Nesai ve Ebu Ali Nişaburi demişler ki: Hz. Ali (a.s)nin fazileti hakkında sahih senedlerle naklolunan hadislerin benzeri, ashaptan hiç birinin hakkında nakledilmemiştir” (2)

Bunun önemi o zamanın zor şartları gözönüne alındığında daha da iyi anlaşılır. Zira Emeviler, hakimiyetini ellerinde bulundurdukları tüm İslam memleketlerinde, müslümanları Hz. Ali’ye lanet ve seb etmeğe zorluyorlardı ve o dönemde Ali (a.s.) nin faziletlerini nakletmek tamamen yasaklanmıştı. Hatla birisinin çocuğunun ismini Ali koymasına bile Emeviler musade etmiyordu. Bütün bu şiddet ve baskıya rağmen yine Hz. Ali’nin fazilet ve menakibi bunca sahih hadislerle nakledilmiştir.

Bu yüzden imam Şafii Hz. Ali(A.S) hakkında: “Ben, düşmanlarının hesadeti yüzünden, dostlarının ise korkudan faziletlerini gizlemiş olmasına rağmen faziletleri doğu ile batıyı dolduracak derecede neşrolan bir kişiye şaşırıyorum” demiştir.
—————–

1- Müstedrek’i Hakim (Sehiheyn’e) c. 3. s. 107.
– Menakibi Harezmi. s. 3. ve 19.

– Tarih’ul Hülefa, Suyuti’nin, s. 168.
– İbn’i Hecer’in Sevaik’ul Muhrike’si s. 72.

– İbni Asakir’in tarihi. c. 3. s. 63.
– Heskani-yi henefinin Şevahid’ut’ tenzil’i c. 1,  s. 19.

2- Teberi’, Riyaz’un nezire, c. 2. s. 282.
İbn’i Hacer, Sevâik’ul Muhrike, s. 118 ve 72.

194

Ama Ebubekir’in hakkında her iki fırkanın kitaplarını araştırdım; lakin onun faziletlerinden şia kaynaklarında bir şey zikrolunmadığını ve Ehl-i sünnet kitaplarında bile Hz. Ali’nin fazileti kadar ona fazilet zikredilmediğini gördüm. Öte taraftan Ebubekirin faziletiyle ilgili hadislerin, çoğu kızı Aişe’den nakledilmiştir. Aişe’nin de Hz. Ali(a.s) ye karşı nasıl tavır takındığını geçmiş bölümlerde gördük. Şüphesiz o bütün gücüyle hatta yalan hadis uydurmak yoluyla da olsa babasını desteklemeğe çalışıyordu.

Bir de bu tür hadisler, Abdullah ibn-i Ömer’den naklolunmuştur; O da Hz. Ali’ye muhalif olanların safındadır. Hatta tüm halk Hz. Ali(a.s)ye biat ettiğinde bile yine o biat etmedi.

Onun nakletliği hadislere göre, Resulullah’dan sonra halkın en üstünü Ebubekir, sonra Ömer, sonra Osman’dır ve bunların haricinde diğerlerinden üstün olan yoktur ve halkın hepsi bir seviyededir.(1)

Abdullah ibn’i Ömer bu gibi hadisler le imam Ali’yi islamda hiç bir özel fazilete sahip olmayan sıradan bir normal insanın seviyesine düşürmek istemiştir. Abdullah ibn’i Ömer’in bu sözleri, biraz önce ümmetin büyük alim ve önderlerinin Hz. Ali’nin fazileti hakkında söylemiş oldukları sözleriyle hiç bağdaşır mı?!

Naklettığimiz gibi onlar “Hz. Ali(a.s) nin fazileti hakkında “sahih” ve “hasan” senedlerle naklolunan hadisler kadar ashaptan hiç birinin hakkında nakledilmemiştir” demişlerdir.
Acaba Abduııah ibn’i Ömer, Ali(a.s)nin hakkında bir hadis de mi duymamıştl? evet valIahi duymuş ve ne manaya geldiğini
————–

1-Sahih-i Buhari, c.2, s.202

195

iyice anlamıştı ama o gerçekleri alt-üst edebilen ve olmadık bid’atler türetebilen bir siyaset icabı, onların tümünü inkar etmmeye kalkışmıştı.

Ebubekir’in faziletlerini bu ikisinden başka Amr ibn-i As, Ebu Hureyre, Urve ve Ekreme de nakletmişler. Tarih, bunların hepsinin de Hz. Ali(a.s) ile düşman olup kılıçla veya başka vesilelerle onunla şavaştıklarını kaydetmiştir.

Hz. Ali (a.s)nın düşmanları onunla yalnız silahla savaşmakla kalmayıp onun muhalif ve düşmanlarının faziletleri hakkında da hadis uydurmak yoluyla da onunla savaşmışlardır.

İmam Ahmed ibn-i Hanbel diyor ki: “Ali (a.s)nin düşmanı çok fazla idi. Düşmanları, Hz. Ali’yi kötülerneye yarayacak bir hatasmı bulmak için çok araştırdılar ama hiç bir şey bulamadılar. Bu yüzden onunla savaşan, mukatele eden düşmanlarını arayıp hile yoluyla onların faziletleri hakkında bolca meth-u sena yaydılar” (l)

Allah’u Teala buyuruyor ki: “Onlar bir kurgu kuruyorlar ! ben de bir kurgu kuruyorum; mühlet ver kafirlere ki ben alara kısa bir mühlet veririm” (2)

Şüphesiz altı asır boyunca zalimlerin onun kendisine ve ehl-i beytine ettikleri zulüm ve baskılara rağmen Ehli beyt’in faziletlerinin bu şekilde meydana çıkması, Allah’ın Peygamber’ine inayet buyurduğu mucizelerdendir. Çünkü bbasiler’in, Resulullah’ın Ehl-i beytine karşı zulüm, buğz ve kinleri, Emevilerden az değildi. Abbasi döneminin meşhur
———
1-Feth’ul’bari, c.7.,s.83.
-Tarih’ul hülefa, Suyuti, s.199
-Savaik’ul muhrike, İbn-i Hacer, s.125 .
2-Tarık süresi, 15,16 ve 17. ayet

196

şairlerinden olan Ebu Feras Hemdani bu hususta şöyle diyor: “Ey Abbas oğulları, Beni Ümeyye oğullarının Resulullah’ın evlatlarına verdikleri zulümler ne kadar da çok olsa yine sizin zulmünüze ulaşmaz. Sizler dine nice hiyanetler ettiniz Resulullah’ın soyundan ne kadar temiz kanlar döktünüz. kendinizi Resulullah’m izleyicileri olarak tanıtımız Oysa parmaklarınızdan henüz onun evlatlarının kanları damlıyor.”

Bütün bu zor ve zulüme dayalı hükümdarların istememesine rağmen’ () karanlık ve siyah bulutlar içerisinden Hz. Ali ve ehI-i beyti hakkında bunca sahih hadisler zuhur etmiş ve mahfuz kalabilmişse bu AlIah’u Teala’nın tüm insanlara hüccetini tamamlamayı irade ettiği içindir. Öyle ki artık kimsenin hakkı tanımak hususunda bir bahnnesi kalmasın.

Ebubekr’in ilk halife olup kuvvet ve kudretin onun elinde olmasına ve Ümeyye hükümdarlarının Ebubekir, Ömer ve Osman’ın fazileti hakkında yalan hadis uyduran ravilere özel bahşiş ve rüşvet tayin etmiş olmalarına rağmen ve bütün bunların neticesinde Ebubekr’in fazilet ve methi hakkınkda sayısızca asılsız hadislerin uydurulup yazılmnsına rağmen yine de bütün bu hadisler Hz. Ali(a.s) ın fazileti hakkında nakledilen sahih hadislerin yüzde birisine bile ulaşmıyor.

Bunlara ilaveten, eğer Ebubekr’in hakkındn ynzılan hadisler tahlil edilip incelenecek olursa, görülür ki bu hadisler, tarihin onun hakkında kaydettiği gerçeklerle asla bağdaşmıyor. Bu yüzden kabul edilmeleri akıı ve şeriat’a uygun düşmez. Bunun bir örneğini, Ebubekr’in imanının tüm islam ümmetin imanından daha ağır olduğuna dair nakledilen hudisi incelediğimizde gördük. Şüphesiz eğer Resulullah(S.A.V) Ebubekr’in böyle bir imana sahip olduğunu buyurmuş olsaydı, Usame’ibn’i Zeyd’i ona komutan olarak seçmezdi  vc Uhud savaşında ölenlerin hakkındn verdiği şehadet gibi onun

197

hakkında da şehadet vermekten çekinmezdi ve ona hitaben; “Bilmiyorum benden sonra neler yapacaksın”(1) diye buyurmazdı.

Ve yine onun öyle bir imana sahip olduğunu kabul ctseydi, Hz. Ali(a.s) yi onun peşisıra gönderip “Bera’et” süresini onun elinden almaz ve onu sözkonusu süreyi tebliğ etmekten men’etmezdi. (2)

Keza Hayber muharebesinde Ebubekr ve Ömer yenik döndükten sonra, Resulullah; “Bayrağı yarın öyle birisine vereceğim ki Allah ve Resulunu sever; Allah ve Resulü’de onu sever; O, öyle bir kaharamandır ki hiç bir zaman firar etmez ve Allah onun kalbini imanla imtihan etmiştir ” (3) buyurarak bayrağı Hz. Ali’ye vermezdi. Eğer Allah katında Ebubekr’in imam, tüm Hz. Muhammedin ümmetinin imanından ağır ve üstün olsaydı Ebubekir, scsini Pcygamber’in scsindcn daha yükseltmesi üzerıne AHah’u teala onu tchdit ederek amellerinin tümünün batıl ve hiç olabileceğine dair ayet indirmezdi. (4)

Ebubekir’in imanı bu derecede olsaydı, Hz. Ali vc ona tabi olan sehabiler ona bi’at etmemeğe israr etmezlerdi. Yine eğer Ebubekrin imam bu derecede olsaydı Hz. Fatime ona gazap eylemezdi ve onunla konuşmaktan ve selamının cevabını vermekten kaçınmazdı ve her namazdan sonra Ebubekir’e
——–

ı- İmam Malik’in Muvatta,  c.1, s.307- Mağazi’i Vagidi, s. 3 lO.
2- Sahih’i Tirmizi c. 3. s. 339- Müsned’i Ahmed ibn’i Hanbel c. 3. s. 319- Müstedrek’i Hakim c. 3. s. 51
3- Sahih’i Müslim, Ali(a.s) nin fazileti babında
4- Sahih’i Buhari c.4. s. 184

198

beddua edeceğini söylemezdi. (1)

Ve onun cenaze merasim’ine katılmamasına dair vasiyette bulunmazdı. Ve eğer Ebubekir böyle bir imana sahip olsaydı, ölüm anlarında “Hz. Fatime’nin evine girmemeyi ve fücaet – üs selemi’yi yakmamış olmayı ve Sakife de hilafeti Ömer veya Ebu’Ubade’ye vermiş olmayı arzu etmezdi. (2)

Başka bir tabirle bu derecede imana sahip olan yani imam tüm ümmetin imanından üstün ve ağır olan birisi, son anlarında Hz. Fatime’ye karşı yaptıklarından, Fucae üs Selemi’yi yaktığından ve halifeliği üstlenmiş olmaktan pişman olmazdı. Ve beşer olmayıp da tüy yahut devenin azeresi olmuş olmayı dilemezd.

Acaba böylc bir şahsın imanı tüm ümmetin imamyla eş değer ve hatta ondan daha üstün olabilir mi?

Resulullah(s.a. v) dan Ebubekir hakkında nakledilcn diğer bir hadis de şöylc: “Eğer kendime bir dost edinseydim, Ebubekr’i dost edinirdim”.

Bu hadis de aynı önccki hadis gibidir; Çünkü sormak gerekir ki Ebubekir hicretten önce Mekke’de yapılan “küçük kardeşlik gününde ve hicretten sonra Medine’de yapılan büyük kardeşlik günündc neredeydi? Resulullah(s.a.v) bunların her ikisinde de Hz. Ali(a.s) kendisine kardeş olarak seçmiş ve buyurmuş ki: “Sen dünya ve ahirette benim kardeşimsin.” (3)
——————–

1- El’imamet ve’ssiyaset’ ibni Kuteybe. c. 1. s. 14- Resail’ul cahiz s. 301- E’elamun’nisa c. 3. s. 1215.
2- Tarih’i Teberi c. 4. s. 52- El imamet ves siyaset, c.1. s.18 – Tarihi Mes’üdi c.1, . s. 414
3- Tezkiret’ul hevas, Sibtibn’i Cuzi s. 23- İbni Esakir’in Tarihi, Dimeşk çapı,  c.1,  s. 107. Menakib’i harezmi,  s. 7

199

Bunların hiç birisinde Ebubekir’e teveccüh etmemiştir.

Böylece onu dünyada dostluğundan mahrum bıraktığı gibi kıyamette de kardeşliğinden mahrum etmiştir.

Ebubekir’in fazileti hakkında Ehl-i sünnet kitaplarından naklettiğimiz bu iki nümuneyle yetiniyorum. Bu gibi hadislere şia alimleri asla itibar etmemişler hatta bu tür hadislerin Ebubekr’in döneminden sonra uydurulduğuna dair açık delilleri de mevcuttur.

Eğer faziletlerden geçip bir de sahabe hakkında nakledilen kusur ve hataları inceleyecek olursak görürüz ki iki fırkadan hiç birinin kitaplarında Ali ibn’i Ebu Talib hakkında kusur ve hata sayılacak bir şey nakledilmemiştir; Oysa Ehl-i sünnet’in sihah’ında ve tarih kitaplarında diğerlerinin kusurunu açıklayan, hata ve kötülüklerini gösteren bir çok rivayet ve hadis zikredilmiştir. Buna göre her iki fırka’nın ittifak ve icma ettikleri, yalnız Ali(a.s) dir. Tarihlerin yazdıklarımı göre, tarihte Hz. Ali(a.s) ye yapılan bi’at gibi doğru bir bi’at olmamıştır. Çünkü Ali(a.s), onların bi’atını kabul etmekten imtina etmesine rağmen, Muhacir ve Ensar, israrla ona bi’at ettiler. Hz. Ali(a.s) bi’atı kabul ettikten sonra da ona bi’at etmeyen az bir grubu kendi hallerine bıraktı ve bi’ata zorlamadı. Ama Ebubekr’in bi’atı, Ömer’in dediği gibi hesapsız yapılan ani bir bi’at idi….

Ömer’in hilafeti ise, Ebubekir’in vasiyeti ile oldu. Osman’ın hilafeti de tarihin ilginç olaylarındandır. Zira Ömer altı kışıyı hilafet adayı olarak seçti ve onları mecbur etti ki kendi aralarından birini halife olarak seçsinler. Ve dedi ki “Eğer dört kişi birinde ittifak eder de ikisi muhalefet ederse o ikisini ödürün; Eğer altıi kişi üçer – üçer ikiye bölünürlerse, Abdurrahman ibn’i Avf’ın olduğu grubun seçtiği şahıs hilafete layıktır; Ama belirlenen üç günlük süre geçer de bu altı kişi bir sonuca varmazlarsa onların hepsini ödürün”.

200

Bu olayda önemli nokta da şudur ki, Abdurrahman ibni Avf  Hz. Ali (a.s)yi halife olarak kabul etti ama Hz. Ali (a.s)ye Allah’ın kitabı ve Resulullah ve şeyheyn’in yani Ebubekir ve Ömer’in sünneti ile müsliimanlara hiikmetmeği şart koştular.

Ali (a.s) bu şartı (yani şeyheyh’in sünnetine bağlı kalmayı) reddetti, Ama Osman bu şartı kabul edip halife oldu. Hz. Ali (a.s)nin, “Şıkşıkıye” hutbesinde buyurduğu gibi bu şüra’nın sonucu önceden belliydi. Hz. Ali (a.s) den sonra da halifeliği Muaviye ele geçirdi ve hilafeti kayserliğe (imparatorluğa) çevirdi. Artık hilafet Umeyye oğullarının içerisinde elden ele dolaşan muhtevasız bir isimden ibaret idi. Onlardan sonra da Abbasi’ler başa geçtiler; her birisi halifeliği kendinden sonra oğluna veya diğer yakınlarına teslim ediyordu. Yani tüm halifeler ya önceki halifenin vasiyeti ile yahut güç ve kılıç zoruyla halife oluyorlardı. Bu durum, isim olarak kalmış olan hilafet tamamen yok oluncaya kadar böylece devam eni.

Hulasa edersek Resulullah’tan sonra müslümanların gerçek bi’atı ile gerçekleşen hilafet, yalnız Hz. Ali (a.s) nin hilafeti idi.

201

www.EhlibeytKutuphanesi.com  |  www.IslamKutuphanesi.com

İçindekiler

4 – ALİ (A.S) YE UYMAYI GEREKLI KILAN HADİSLER

Beni Hz. Ali (a.s)ye uymaya sevkeden önemli sebeplerlerden biri, Ehl-i sünnetin sihah’larında naklettikleri ve sahihliğini tasdik ettikleri hadislerdir. Bu hadisler haç kat fazlasıyla şia kaynaklarında da yeralınıştır. Ben yine burada sadece her iki fırkanın itlifak ve icma etlikleri hadisIere istimıd edeceğim.

A – Resulullah (s.a.v) buyurmuş ki: “Ben ilmin şehriyim

201

Ali onun kapısıdır.” (1)

Tek başına bu hadis, Peygamber (s.a.v) den sonra uyulması gereken önderin taşhisi için yeterlidir. Çünkü alim uyulmaya daha layıktı alimden başka bir seçenek de yoktur zira alime uyulmadığı taktirde cahile uyulması Hizım gelir. Allah’u tea la buyuruyar ki: “De, bilenlerle bilmeyenler eşit olurlarmI2?”Ve bir başka yerde de buyuruyar ki: Halkı hakka hidayet eden mi uyulmaya daha layıktır, yoksa başkası hidayet etmeksizin hakka hidayet olmayan mı? Nasıl hükmediyorsunuz3?”

Şüphesiz alim hidayet eder ve cahil hidayet olunur. Zira cahilin kendisi hidayete muhtaçtır.

İmam Ali(a.s) nin sehabenin en bilgilisi olduğunu tarihten açıkça öğrenebiliriz. Ashap zor meselelerin çözümü için hep ona müracaat ediyorlardı. Ama Hz. Ali’nin şer’i bir mes’elenin çözümü için Resulullah’tan başkasına müracaat ettiğini kimse nakletmemiştir.

Evet, Ebubekir açıkça “Allah beni Ali’nin bulunmadığl(onun4 ilminden istifade edemeyeceğim) bir sorunla karşılaştırmasın”. demiştir; ve keza Ömer’in defalarca “Eğer Ali olmasaydı Ömer helak olurdus”. dediği nakledilmiştir. Ve İbn’i Abbas da demiştir ki; “Benim ve
————
1 – Müstedrek’i Hakim, c. 3. s. 127. – Tarih’i ibn’i Kesir. c. 7. s. 358. ve Ahmed
ibn’i Hanbel’in Menakib’i.
2- Zümer, 9-
3- Yunus, 35
4- Ehli sünnet alimleri kitaplarında Hz. Ali(a.s)nin ilim ve fazileti tüm sahabeden üstün olduğuna dair ittifak etmişler.Örnek olarak, “İstiyab’ın 3. cilt s. 38 ve 45’e bakın.
5. İsti’yab c. 3. s. 39 – Menakib’i Harezmi, s. 48. Erriyaz’un Nezire c. 2. s. ı 94-

202

Resulullah’m diğer ashabının ilmi, Ali’nin ilmi karşısında, yedi denizin suyu karşısında bir damla gibidir”.

Hz. Ali(a.s)nin kendisi de açıkça buyuruyordu ki: “Beni yitirmeden hangi mesele hakkında isterseniz benden sorun; andolsun Allah’a ki kıyamet gününe kadar olacak şeylerin hangisini sorarsanız size haber veririm. Allah’ın kitabından sorun; Allah’a andolsun ki ben bir ayetin gece mi yoksa gündüz mü, çölde mi yoksa dağda mı nazil olduğunu biliyorum”. (1)

Ama Ebubekr’den Abes süresindeki “Ve fakiheten ve ebben” ayetindeki “ebben” kelimesinin manasını sorduklarında şöyle demiştir: “Ben Allah’ın kitabında bilmeden konuşursam ne gök bana gölge yapar ve ne de yer beni üzerinde taşır”.

Ve Ömer söylemiştir ki: “Tüm halk hatta kadınlar dahi Ömer’den daha bilgilidirler”. Bazen Ömer’in Allah’ın kitabından ona bir şey soram kendi. kanıyla boyayıncaya kadar sopayla düvdüğü ‘ve :”Bildiğiniz taktirde hoşlanmayacağınız şeyleri sormayın” (2). dediği bile rıaklolmuştur. Ömer’den, Kur’anda zikredilen “Kelale”nin ne olduğunu sordular ama o bilmedi. Taberi kendi tefsirinde Ömer’in şöyle dediğini naklediyor: “Kelale’nin manasını bilmeyi, Şam’ın saraylarının benim olmasından daha çok severim”.

Yine ibni Mace kendi Sünen’inde Ömer’in şöyle dediğini naklediyor: “Peygamber’in hazır bulunup bu üç meseleyi çözmesini dünya ve dünyada bulunanlardan daha çok

——————-
1- Riyazun’nezire, teberi, c. 2. s.198 – Tarih’ul Hülefa, Suyuti, s. 124 – El’itgan c. 2. s. 319. – Feth’ul Bari c. 8. s. 485. – Tenzib’ut Tehzib, c. 7. s. 338
2- Sünen’i Daremi, c. 1. s. 54 – Tefsir’i İbni Kesir c. 4. s. 232- Durrul mensur c.6. s. 111

severdim. “Kelale, Faiz, Hilafet”. Sübhanellah! Haşa ki Resulullah bu üç meseleyi açıklamamış olsun!

B – Resulullah buyurmuş ki: “Ya Ali, senin bana nisbet’in, Harun’un Musa’ya nisbeti gibidir; yalnız benden sonra Peygamber gelmeyecektir”.

Bu hadis, hilafet, vasilik ve vezirliğin Hz. Ali(a.s) ye mahsus olduğunu açıkça ifade etmektedir. Akıı sahibi bir kimsenin bu hususta tereddüt etmesi mümkün değıdir. Nasıl ki Harun Hz. Musa’nın veziri ve vasiyyi idiyse ve Hz. Musa kavminin arasında hazır olmadığı zamanlar yani Aııah’u tdUa ile munacat etmeğe gittiğinde onun halifesi idiyse Hz. Ali(a.s) de Hz. Harun gibidir tek farkı varsa nübüvvettedir ki onu da hadisin kendisi açıklamıştır.

Ve yine bu hadisten Resulullah’tan sonra kimsenin Hz. Ali(a.s) den üstün olmadığı anlaşılmaktadır.

C – Resuıuııah buyurmuştur ki: “Ben kimin meylası isem, Ali onun mevlasıdır. Allahım
onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol ona yardım edene yardım eyle, yardım etme)’ene yardımcı olma “e o hangi yÜne yÜnelse hakkı onunla birlikte o tarafa yönelt”

Tek başına bu hadis, Peygamber’in kendisinden sonra mü’minlerin velisi olarak tayin ettiği ş.ıhıswn, Ebubekir, Ömcr ve Osman’ı Öne geçiren kimselerin iddifllarını balll etmek için yeterlidir.

Bazılarının hadisdeki mevlayı dost ve yardımcı manasına tutmaları hiç bir delile dayanmamaktadır. Gerçekte, onlar bu tevillere başvurarak hadisi “zahir” hatta “nass” olduğu manasından çıkarmakla, sahabenin makam ve haysiyetini korumaya çalışmaktadırlar. Oysa ki Resuluııah’ın sahih nakillere göre halkı o şiddetli sıcak çölde hutbe okumak için taplaması ve orada toplanan onbinlerce insandan “Şehadet veriyor

204

musunuz ki, gerçekten ben müminlerin nefsine onların kendilerinden daha evlayım ve onların canları hakkında kendilerinden daha fazla yetkiliyim” buyurarak ikrar alması ve müslümanların hep birlikte “Şehadet veriyoruz” diyerek ikrar vermeleri, bunun üzerine Resulullah’m,”Öyleyse ben kimin mevlası idimse Ali’de onun mevlasıdır ” buyurması ve bu vakia’nın Resulullah’m son haccında (Hecc’ul vida) da yani vefatına yakın bir dönemde vuku bulması ve onlarca diğer şahit, bu hadisin. Resulullah’m Hz. Ali’yi kendinden sonraki halifesi olarak tayin ettiğini, apaçık bildirdiğini göstermektedir.

Görüldüğü gibi bu hadis Hz. Ali’nin Hz. Resulullah’tan sonra onun ilk halifesi ve vasisi olduğunu bildirmekte nassdır ve adalet. insaf ve akıl sahibi bir kişinin bu manayı kabul etmekten ve bazılarının yaptıkları te’vilIeri reddetmekten başka bir çaresi yoktur.

Sahabenin makam ve haysiyetini korumak meselesine gelince gerçi bu hadis gösteriyor ki onlar Resululah
hilafet hususundaki açık hükmünü bile – bile kendi yanlarında halife seçmekle, Allah’m ve Resulü’nün emirlerine muhalefete kalkışmışlardır ama şu nokta bilinmelidir ki Resulullah’m ve İslam’ın haysiyet ve makamını korumak, diğerlerinin haysiyetinden daha önemlidir. Çünkü yapılan bu te’vil, Resulullah’ın davranışını alaya almak olur; zira Resulullah o dayanılmayacak sıcakta sırf  “Ali mü’minleri seven ve onların yardımcısıdır” demek için halkı toplamış olabilir mi?

Böyle sarih ve nass olan bu hadisi kendi büyüklerinin şahsiyetini korumak için te’vil etmeye çalışanlar, Resulullah’ın konuşmasından sonra Resu1ullah’m kendisinin düzenlediği tebrik merasimini nasıl te’vil ediyorlar?

Resulullah(s.a.v) ilk önce müminlerin anneleri olan kendi zevcelerinin Hz. Ali’ye tebrik etmeleriyle başlattı ve sonra

205

Ebubekir ve Ömer gelerek «Hayırlı olsun, hayırlı olsun ya Ali, sen bugün tüm mümin ve müminelerin mevlası oldun” diyerek Hz. Ali’yi tebrik ettiler. Tarihi olaylar, bu sarih hükmü te’vil edenlerin yalanlarına şahiltir. Vayalsun bu tevillere başvuranlara kendi elleriyle yazdıkları ve Allah’a veya Resulüne nisbet verdikleri tevillerden ötürü.

Allah’u Teaıa buyuruyar ki: “Onlardan bir grup var ki hakkı tanıyıp ve bildikleri halde onu gizliyorlar”. (1)

D – Resulullah buyurmuştur ki:

“Ali benden ve ben Ali’denim. Benim adıma kendim ve Ali’den başkası konuşamaz.” (2)

Bu hadisi şerif de ResuluııahCs.a.v) adına dini eda etmek hakkına yalnız Hz. Ali’nın sahip oldğunu apaçık bir şekilde ortaya koymuştur. Bu hadis gereğince dini eda etmek ve halka açıklamak hususunda sözleri Resulullah’ın sözleri gibi herkese hüccet olan tek kişi Hz. AliCs.a) dır. Bu sözü ResuluııahCs.a.v) Hz. Ali’yi Beraet süresini Ebubekir’in yerine hacda halka okuması için gönderdiğinde buyurmuştur. Bu vakiada ResuluııahCs.a.v) Ebubekr’in yarı yoldan geri dönmesini ve Hz. AliCa.s) nin bu mesuliyeti yapmasını emretmiştir. Ebubekir ağlaya ağlaya Resuluııah’ın yanına dönmüş ve “yoksa benim hakkımda bir şeymi nazil oldu? diye sormuş. ResulullahCs.a.v) cevabında şöyle buyurmuştur ki: “Allah’u Teala bana emir verdi ki ya kendim yahutta Ali benden taraf bir şeyi eda etsin”.
—————-

1- Bakara, 146
2- Sünen’i İbn’i Mace,  c.1, s.44 –  Hesais’un Nisai, s. 20 – Sahih’i Tirmizi c. 5. s.300. – Cami’ul usul, İbn’i kesir, c. 9. s. 471. – Cami’us Sagir Suyuti’nin, c. 2. s. 56 – Riyaz’un nezire c. 2. s. 229.

206

Bu hadis, Resulunah’ın başka bir yerde Hz. AliCa.s) ye hitaben buyurduğu “Ya Ali, benden sonra ümmetimin ihtilaf ettikleri şeyi sen açıklayacaksın” (1) sözüne benzemektedir.

Resulunah’tan taraf konuşmaya ve Resuluııah’tan sonra ihtilafları halletmeye yetkili olan şahıs Hz. Ali ise, Kur’an’da geçen bazı kelimelerin zahiri manasını bile bilmeyen kişiler nasıl ondan öne geçebilirler?

Böyle bir durum ümmete inen büyük bir müsibeııen başka bir şey değil; Öyle bir müsibet ki onda Hz, Ali’nin, Aııah’ın tayin ettiği vazifeleri üstlenmesine engeloldular. Bu işden ötürü “neüzu billah” Aııah’u Teala’ya ve ResulüneCs.a.v) ve Hz. Ali’ye hiç bir itiraz edilemez. Tüm mesuliyet, ‘Allah’ın emirlerine uymayıp onun hükümlerini değiştirenlerin boynunadır. Allahu Teala buyuruyar ki: “Onlara, Allah’ın indirdiğine ve Peygamber’e gelin dendi mi; atalarımızın yapa geldikleri şeyler bize yeter, böyle bulduk biz derler, Fakat ya ataları da bir şey bilmiyorlardı ve doğru yolda gitmiyorlardıysa? (2)

E – İNZAR HADİSİ

Resuluılah Ali(a.s) ye işaret ederek buyurmuştur ki: “Gerçekten bu, benim kardeşim ve benden sonra vasim ve halifemdir; Onun sözlerini dinleyin ve ona itaat edin.” (3)
—————-
1- İbni Esakir’in Tarih’i Dimeşki, c. 2. s. 488 – Menavi’nin kenz’ul hegaig’i s. 203 – Kenz’ul Ummal, c. 5. s. 33.
2- Maide, 4
3- Tarih’i Teberi, c. 1. s. 319 – Tarih’i İbn’i Esir c. 2. s. 62- Es’siret’ul Helebine, c. 1. s. 311- Şevahid’ut Tenzil, Heskani, c.1, s 371- Kenz’ul Ummal, c. 15. s. 15. -Tarih’i ibn’i Esakir c.1, s. 85. – Tefsir’ul Ğazin, Alauddin Şafii, c. 3. s. 371.

207

Bu hadisi de Resulullah, Peygamberliğe meb’us oluşunun evvellerinde vuku bulan kesin bir vakiiida buyurmuştur. TariheHer Resulullah’ın risaletinin başlangıçında vuku bulan hadiseleri yazdıklarında bu hadisi de yazmışlar ve onu Resulullah(s.a. v)ın mücizelerinden saymışlardır.

Ama siyaset tüm gerçekleri değiştirrneğe ve bu tür hakıkatleri müslümanlara unutturmaya çalışmıştır. Buna da asla şaşmamak gerekir; çünkü yoğun zulüm ve eehaletin yaşandığı eski dönemlerde vuku bulan olaylar, günümüzde bile tekrarlanıyor. Mesela Hüseyin Heykel, hicri 1354 senesinde yayınlanan Hz. Muhammed(sallellahu aleyhi ve alih ve sellem) in hayatı adlı eserinin birinci baskısında (sayfa 104) de yukarıda naklettiğimiz bu hadisin hepsini eksiksiz nakletmiştir.

Ama aynı kitabın ikinci baskısinda ve ondan sonraki baskılarında hadisin “Benden sonra (Ali) benim vasim ve halifemdir”, cümlesini atmıştır. Yine Taberi’nin tefsirinin 19. cilt 121. sayfasında yeralan bu hadisin aynı cümlesi sözkonusu kitabın son baskılarından çıkarılmış ve yerine “bu benim kardeşimdir” cümlesi konulmuş ve başka şeyler eklenmiştir.

Ama bu gafiller anlamamşlar ki, aynı cümleyi Teberi kendi tarihinde (c. 2. s. 319) eksiksiz nakletmiş bulunmaktadır. Bu yollarla onlar hakikatı gizlerneye veya tahrif etmeye çalışıyorlar. Yani Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar “ama Allah kendi nurunu tamamlayandır”….

Bu konuları araştırdığım zamanlar yukarıda zikreuiğim hususu bizzat tahkik etmek için Hz. Muhammed’in (saııaııahu aleyhi ve alihi ve selıem) Hayatı isimli kitabın birinci baskısına bulmağa çalıştım. Allah’a hamdolsun ki sonunda buldum. Ve
——————–
208

tahrif yapılmış olduğunu gözümle görünce yakinim daha bir arttı. Anladım ki, zalimler ve onlara uyanlar tarih boyunca hep aynı şivelere baş vurarak kendi aleyhlerine olan hakikatleri gizletmeye ve tahrif etmeye çalışmışlardır.

İnsaflı bir araştırmacı, hakikatlerin böylece gizletilip tahrif edildiğini müşahede edince ister – istemez, halkı yanıltmak ve hakikatı, neye malolursa olsun tahrif etmekten başka bir delilleri olmayan insanlardan daha da uzaklaşır. Tahrif şivesine belbağlayan kimseler bilindiği üzere günümüzde bir çok yazar kiralayarak, onlara istedikleri diploma ve lakabları veriyor sahabilerden hak – batd demeden mudafa etmek ve şiiiyı tekfir etmek hususunda kitaplar yazdırıyorlar.

Bu tür kitapların ana hedefi, Resulullah’tan sonra haktan dönen sahabilerin, dokunulmaz olduklarını ve onların yaptıklarının İslam’da varolan ilke ve ölçülerle değerlendirmeye kimsenin hakkı olmadığını isbatlamaktır. (Sanki neüzu billah sözkonusu sahabiler İslam’la muhatap değillerdi de dinin emirleri onlardan aşağı sınıflar için gelmiştir. Başka bir tabirle, bu tür kitaplar, sahabenin, dinin emirlerine kı lı kılına uymakla yükümlü olan Peygamber(s.a.v) den bile daha üst bir imtiyaza sahip bulunduklarını isbatlamağal çalışıyor!)

Allah’u Teala buyuruyor ki: “Önce gelenler de tıpkı onlar gibi söylediler; kalpleri birbirine benzemektedir. Hakikaten bizler (hakkı) bilmek isteyenlere ayetlerimizi açıkladık”. (1)

—————————-
1. Bakara, 118

209

www.EhlibeytKutuphanesi.com  |  www.IslamKutuphanesi.com

İçindekiler

EHL-İ BEYT’E UYMAYI FARZ KILAN SAHİH HADİSLER

1- Sakaleyn Hadisi:

Resulullah (s.a.v) buyurmuştur ki: “Ey insanlar ben sizin aranızda, uduğunuzda asla sapmayacağınız iki şeyi bırakıyorum; Allah’ın Ktabını, O kitapta hidayet ve nur vardır – ve kendi akrabalarımdan olan Ehl-i beyt’imi”. Yine buyurmuştur ki: “Yakında Rabbimin elçisi gelir ve ben hakkın davetine icabet ederim. Ben sizin içerinizde iki değerli ve ağır şey bırakıyorum; onların biri Allah’ın kitabıdır ki onda hidayet ve nur vardır. diğeri de, Ehl-i beyt’imdir. Allah’, hatırlatıyorum sizlere Ehl-i beyt’imin hususuda, Allah’, hatırlatıyorum sizlere Elıl-i beyt’imin hususunda” (1)

Eğer ehl-i sünnetin “sihah” larında gclcn bu hadisi nazara alıp kendi durumumuzu incclersck görürüz ki Sakalcyn’c yani ku’nln vc Ehl-i bcyt’c bir arada uyan, yalnızca “Şia’yı İsma Aşeriye” dir. Ehl-i sünnct işc Ömer’in “Allah’ın kitabı bize yeterlidir” sözüne uymuşlardır. Keşkc Allah’ın kiLabına da, onu kendi isteklcrine göre te’vil etmcden uysaydılar. Ömer’in kcndisi tikelaletinin manasını, teycmmüm ayetini ve diğer bir ı;ok hükmü bilmiyordu; Ömer’den sonra gelip ona taklit cdcrck kur’an ayetlerinde kendi re’yleriyle ictihad edenlerin durumunu da sen ona kıyas eylc. Belkide bizim bu sözlerimize onlar kendi rivayet etlikleri: “Hen sizin içerinizde Allah’ın kitabını ve kendi
————————–

1- Sahih’i Müslim, Bab’ı Fezail’i Ali(a.s) c. 5. s. 122. – Sahih’i Tirmizi, c. 5. s.328. – Müstedrek’i Hakim, c. 3. s. 148. – Musned’i İmam Ahmed ibn’i Hanbel c. 3. s.17.

211

sünnetimi bırakıyorum”. (1) hadisiyle cevap vermeye çalışacaklar ıma bu hadisi senet yönünden sahih kabul etsek bile yine bizim ıaklettiğimiz sahih hadisle bir çelişkisi yoktur.

Zira önceki hadisde Resulullah, itretinden olan Ehl-i beyt’e uymayı emrederken, halkın onlara müracaat edip Kur’an’ın manasını ve Resulullah’ın hakiki sünnetini öğrenmelerini .stemiştir. Çünkü Allah-u teala Ehl-i beyti tertemiz kıldığı için )nlar yalandan uzaktırlar ve Resulullah’m sünnetini oldugu gibi l1alka naklederler. Bu yüzden Resulullah(s.a.v) istemiştir ki, ;ünnetinin manasını anlamada da halk Ehl-i beyt’e muracaat etsin ve bu yolla kuran ve sünnetin, şahısların re’yleriyle te’vil edilip hakikatmdan çıkarılması önlensin. Malumdur ki, Kur’an’ı kerim tck başına hidayct için yctcrli dcğildir; nicc Kur’an’la diğerlerine delil getiren fırkalar, vardırlar ki, kendilerini zelaletten kurtarmış değiller. Nasıl ki Resulullah’ın: “Nice kur’an okuyanlar var ki, kur’aıı onlara lânet okur”diye buyurduğu nakledilmiştir.

Kur’an’ı Kerimin ayetlerini çeşitli manalarma sevketmek mümkündür. Kuranda muhkem (manası açık) ayetlcrin yanısıra müteşabih (çeşitli manalara benzerlik gösteren) ayetler de mevcuttur. Bu yüzden Kur’an’ı anlamak için Kur’an’i tabirle ilimierde rasih olanlara yani ilirnde tereddüt ve şüpheleri ola ma yacak kadar güçlü olanlara başvurulması gerekir. Hadis’i Nebevi’ye göre bu vasıflara sahip olanlar Ehl-i beyt’ten başka bir kimse değildir. Bu yüzden şiiler bütün bu konularda Ehl-i beyte müracaat etmekteler ve ancak Ehl-i beyt’ten menkul bir hükmün olmadığı yerlerde içtihat ederler.
—————
1-Bu hadisi Sahih’i Muslim, Nisai, Tirmizi, ibn’i Mace ve ibn’i Davud kendi sünenlerinde zikretmişlerdir.

212

Ama biz (Ehl-i sünnet) sahabenin durumlarını ve yaplikları işleri ve onların sarih hükümlerı karşısmda kcndi rc’y vc içtihatlarıyla hüküm vermelerini bildiğimiz halde, her şcydc yani ister kur’an tersiri, isterse Peygamber(s.a.v) in sünnctini ‘açıklama hususunda ve ister diğer şcr’i hükümlerde hcp sahabeye muracaat ediyoruz. Eğer alimlerimizde “hangi sünnetle amel ediyoruz”. diye soracak olsak, “Resulullah’m sünnctinc” cevabınını verirler. Oysa tarihi gerçekler bu sözlc asla bağdaşmıyor. Rivayet etmişler ki Peygamber şöyle buyurdu:

“Sizler benden sonra benim ve Hülefa’i Raşid’inin sünnetine uyun.”

Demek uydukları sünnet, gerçekte Hülefa’i Raşidinin sünnetidir; hatta Resulullah’ın sünneti dediklerinde, onların nakletikleri sünneti kastediyorlar. Bir de bizler kendi sihahlarımızda nakletmişiz ki Peygamber(s.a.v) Kur’an’la karışmasın diye sahabeyi onun sünnetini yazmaktan men’etmiştir Ebubekr ile Ömer de hilafet dönemlerinde bunu uygulamışlardır.

Bütün bunları nazara aldığımızda arıık Resulullah’ın buyurduğu “sizin içerinizde kendi sünnetimi bırakıyorum! ” cümlesine istinat ederek Ehl-i Beyt’e ihtiyaç olmadığını söylemek mümkün dcğildir

Keza sahabenin tutumları hususunda zikrettiğinı tarihi gerçekler, (ki zikretmediklerim, zikrolunanların kaç katıdır)
————————

1- Resulullah’tan naklolunan hadisde (Allah’ln kitabı ve itretim) diye naklolunmuştur ama (Allah’ın kitabı ve sünnetim) diye altı ‘sihah’ ın hiç birisinde naklolunmamıştır. Yalnız Malik ibn’i enes kendi ‘Muvetta’ sında senetsiz olarak (sünnetim) diyerek nakletmiştir ve diğerleri; Teberi, ibn’i Haşim gibileri de ondan alıp senetsiz olarak nakletmişler.

213

sözkonusu hadise istinat etmeği reddetmek için yeterlidir. Zira sörüldüğü gibi Ebubekir ve Osman’ın sünnetlerinin bir çoğu Resulullah’ın sünnetiyle çelişmektcdir.

Peygamber’in vefatından sonra mcydana gelen ilk hadise, Ehl’i sünnnet ve cemaat’ın yazdığına göre Ebubekr ile Hz. Fatime’nin ihtilafı idi.

Ebubekr, “Biz Peygamberler kendimizden sonra miras bırakmayız, bıraktığımız her şey sadakadır” diye Peygamber’den bir hadis naklederek Hz. Faıime’nin hakkını vermeyi reddetti. Hz. Faıime(a.s) ise kur’an ayetleirne istinad ederek onun naklettiği bu hadisi yalanladı ve onun batıl olduğunu ispatladı. Hz. Fatime özellikle şu noktaya açıklık getirdi ki, babasının Kur’an’ın buyurduğunun zıddına bir hüküm vermesi, bir şey söylemiş olması mümkün değildir. Allah’u Teala Kur’an’ı Kerim’de “Allah evlatlarınızın hakkında şunu size vasiyet ediyor ki erkeğin payı, kızın payının iki katı kadardır!” (1) diye buyurmuştur.

Bu ayet, genel bir ayettir; hem Peygamber ve hem Peygamber olmayanlara şamildir. Yine Hz. Fatime, Ebubekr’in sözlerinin batıl olduğunu apaçık bir şekilde ortaya koymak için şu ayete “Süleyman, Davud’dan miras aldı ‘.(2) (Oysa ki bunların her ikisi de Peygamber) idiler) ve yine Hz. Zekeriyya(a.s) nın duasını açıklayan şu ayete istinat etmiştir: “(Ey Rabbim) bana bir oğul ihsan et de, bana ve Yakub soyun’a mirasçı olsun; Rabbim onu, Senin rızanı kazananlardan et.
——————

1.Nisa, 11
2.Neml, 16
3.Meryem, 5-6

214

Tarihçilerin yazdıklarına göre, Peygamber’in vefatından sonra ikinci hadise, Ebubekir ile en yakını Ömer’in ihtilaf ettikleri hadise idi. Bu hadise özetle şöyle cereyan eımişıir: Ebubekir, zekatı vermeyenlerle savaşıp vc onları kaılelmek gerektiğine inanıyordu.

Ama Ömer muhalefet edip diyordu ki: “Bunlara karşı savaşılmamalıdır; çünkü ben Resulullah’dan duydum ki “Halkla, Lailahe illahllah Muhammed resulullah deyinceye dadar savaşmaya emrolundum ben; bunu diyenlerin malları, canları, namusları amandadır ve hesapları Allah’a aittir”.

Bu hadisin metnini Muslim kendi Sahih’inde şöyle naklediyor: “Hayber günü Resuluılah bayrağı Hz. Ali(a.s) ye verdi Ali dedi ki” ne üzerine onlarla savaşayım?

Hazreti Resulullah(s.a.v) buyurdu ki: “Onlarla Lailahe illallah ve Muhammed Resulullah” söyleyerek şehadet verinceye dek savaş, eğer şehadet getirirlerse o zaman mal ve canlarını hak ettikleri durum hariç, senin taarruzundan korumuş olurlar ve hesapları Allah’a aittir.”(l)

Ama Ebubekir bununla ikna olmadı ve: “Andolsun Allah’a, namaz ile zekatı birbirindcn ayıranlarla savaşacağım; çünkü zekat malı bir haktır”. dcdi Veya “Vallahi Peygamber’e verdikleri zekatı bana vermezlerse onlarla savaşırım”. dedi.

Ondan sonra Ömer de onun görüşünü kabul ederek şöyle dedi: “Ebubekir’in bu işe kararlı olduğunu görünce benim kalbimi de Allah açtı!’.

Bilmiyorum ki nasıl Allah’u Teala Peygamber’in sünneti ile muhalefet etmek için kişinin kalbini açar ve gönlünü rahatlatır.

Gerçekte bütün bu te’viller, onların müslümanlarla
————–
1- Sahih’i Müslim, c. 8. s. 51. ‘İman” kitabı

215

savaşmaya bir cevaz bulmaları için idi halbuki, Allah’u teala, kitabında müslümanları katletmeği haram kılarak buyurmuştur ki: “Ey insanlar, Allah yolunda savaşa gittiğiniz zaman pek dikkatli ve ihtiyatlı; olun ve size selam verene, dünya menfaatlnı elde etmek için sen müslüman değilsin demeyin. Şüphe yok ki Allah yanında çok ganimetler(menfaatlar) var. Siz de böyleydiniz de Allah size lutüf etti. O halde araştıran, hiç şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınıza haberdardır” (1)
.
Ve öte yandan Ebubekir’e zekat vermeyenler, zekatın farz olduğunu inkar etmiyorlardı; onlar zekat vermeği biraz geciktirerek meseleyi biraz daha araştırmak istiyorlardı.

Şia alimIeri bu hususta diyorlar ki: bunlar Ebubekr’in hilafete geçmesini duyunca zekat vermeyi, meselenin hakikatını öğrenmek için geciktirdiler; çünkü bunların içerisinde. Haccet’ul vida’da Resulullah(s.a.v) ın Ali(a.s) yi kendi yerine halife tayin etmesini duyan şahıslar da mevcutlu, ama Ebubekir olayı zekat adı altında susturmak istedi.

Ben şia alimlerinin bu sözlerini burada delil olarak zikretmek istemediğimden bu olayın teferruatına inmek istemiyorum. İsteyen, konuyu etraflıca inceleyebilir.

Buna rağmen Peygamberin kendi zamanında vuku bulan Sa ‘le be olayını zikretmeden geçmek istemiyorum. Sa’lcbe Peygamber’inyanına gelip ondan zengin olması için dua etmesini. istedi bu hususta çok ısrar etti ve malının zekat ve sadakasını vereceğine dair -Allah’a ahdeLLi. Peygamber(s.a. v) de dua buyurdu. Aııah’u tdla kendi kerem ve fazlından onu çok zenginleştirdi. Hatta devesi ve koyunu o kadar oldu ki artık Medine ve onun etrafı ona dar geliyordu. Bu yüzden
——————
1-Nisâ, 94

216

Medine’den uzaklaştı ve artık Cuma namazına bile katılmadı. Resulullah(s.a.v) Sa’lebe’nin mahnın zekatını almaları için bir kaç kişiyi görevlendirip onun yanına gönderdi ama o; bu haraçtır veya haraca benzer bir şeydir” diyerek malının zekatını vermeyi reddetti. Yine de Resulullah(s.a. v) onu katletmeye emretmedi.

Allah’u Teala Sa’lebe hakkında buyuruyor ki:  “Onlardan bazıları Allah bize lutfüyle, keremiyle ihsanda bulunursa, biz de sadaka, zekat veririz ve mutlaka iyi kişilerden oluruz diye Allah’a ahd ederler. Fakat(Allah) onlara lutfedip ihsan edince verdiği şeylerde nekesliğe başlarlar, ahdlerinden dönerlerı”.

Sa’lebe bu ayet indikten sonra ağlayarak Peygamber’in yanına gelip ondan malının zekatını kabul etmesini istedi ama rivayetlere göre Rcsuluılah artık kabul etmedi.

Eğer Ebubekir ve Ömer, Resulullah’ın sünnetinin takıpçileri olsalardı zekat vermemek yüzünden müslüman kanının dökülmesine musade etmezlerdi Ebubekr’in bu işini iyi göstermeye çalışanlar zekat bir mali halur diyerek onu maZlir göstermeye çalışmışlardır oysa Sa’lebe’nin, zekÜtl inkar edip onu haraç saymasına rağmen ResulullahCs.a.v) ın ona taarruz etmemesi bütün bu mazeretIerin geçersiz olduğunu ortaya koymaktadır.

Kim ne bilir, belki de Ebubekr, dostu Ömeri zekat vermeyenlerle savaşılmadığı taktirde onların tüm ülke de Ali’nin Hz. Resul tarafından hilafete tayin edildiğini belirten Gadir’i Hum hadisini yayarak muhalefet oluşturacaklarını söyleyerek onu ikna etmiştir.
———————-

1- Tevbe – 75 – 76.

217

Bu yüzden Ömer onların katline razı oldu, sevindi; nitekim o Ebubekir’e biat etmak istemedikleri için Hz. Fatime’nin evinde toplanan kimseleri biat etmediklerı taktirde yakmak ve öldürmekle tehdit etmişti.

Halid İbn’i Velid’in yaptığı iş Ebubekir’in hilafetinin ilk dönemlerinde vuku bulan, Ömer’le aralarında ihtilaf doğmasına sebep olan ve bazı ayet ve rivayetleri te’vil etmesine yol açan hadise, Halid ibn’i Velid’in hikayesidir Halid zalimce Malik ibn’i Nüveyre’yi öldürdü veaynı gece Malik’in kadınıyla zina etti.

Bu olay üzerine Ömer Halid’e, “Ey Allah’ın düşmanı! müslüman birini oldürdün sonrada gece evine girip namusuna tecavüz ettin; Allah’a andolsun seni taşlayacağım.” (1) demiştir.

Ama Ebubekir Halid’i savunarak demiştir ki: “Bırak onu, Ömer! O te’vilinde hata etmiştir. artık Halid’ın hakkında kötü bir söz söyleme.”

Bu da ashabın büyüklerinden biri hakkında tarihin kaydettiği utanç verici bir olaydır!

Oysa ki biz onun ismini son derece ihtiram ve saygıyla söyleyip ona “Allahın yalın kılıcı” lakabını veriyoruz.!!

Ben, böyle kötü işlere başvuran bir sahabinin hakkında ne söyleyebilirim?

Kahramanlık, şecaat  ve eli açıklıkla meşhur olan Temim ve Yerbü oğulları hanedanın büyüğü olan bu değerli sahabiyi öldürüyor ve aynı gece hanımına tecavüz ediyor…
——————–

1. Tarih’i Teber’i, c.3, s.280 Tarih’i Ebil Fida c.1,  s.158
Tarih’i Yakubi, c. z. s. 110
El’isabe, c.3, s.336

218

Tarihçilerin yazdığına göre, Halid ibni Velid, Malik ve kabilesini aldatmış; onlar da silahlarını yere bırakmışlar hatta birlikte cemaet namazı kılmışlardır. Bütün bunlardan sonra Halid ibni Velid onları iple sıkıca bağlatmıştır. Bunların içerisinde Malik’in hanımı Leyla bint’i Minhal’de bulunmaktaydı. Leyla, arap kadınlarının içerisinde güzellikle meşhur olan birisiydi; öyle ki o dönemde ondan güzel bir hanımın bulunmadığı söylenmiştir. Evet Halid’in gözü bu hanıma ilişiyor ve onun güzelliğine tutuluyor.

Malik ibn’i Nüveyre, Halid’e, bizi Ebubekir’in yanına gönder; Ebubekir’in kendisi bizim hakkımızda hükmetsin demiş ama Halid İbni Velid onun bu isteğini reddetmiştir. Hatta Abdullah ibn’i Ömer ve Ebu kutade El’ensar’ı de mudahele ederek Halid’den onları Ebubekir’in yanına götürmesini istemişler; yine de Halid bu isteği şiddetle reddederek demiştir ki, “eğer onu öldürmesem Allah beni öldürsün”. Bunun üzerine Malik hanımına yönelerek” beni bu hanım ölüme verdi” demiştir.

Halid, Malik’in boynunun vurulmasına emrederek hanımını alıp götürdü ve aynı gece onunla zina etti. (1)

Allahın haramlarını helal eden ve şehvetleri uğrunda müslüman nefisleri öldüren ve Allah’ın haram kıldığı zinayı mubah sayan sahabiler hakkında ben ne söyleyebilirim?!

Acaba Heykel ve onun gibi, sahabenin kerametini korumak için her türlü yola baş vuran alimlerimizden sorabilirmiyiz ki, niçin Ebubekir, Halid’e şeri hükmü uygulamadı? Eğer Heykel’in

1- Tarih’i ebil fida, c.1, s.158
Tarihi Yakubi, c.2. s.110
Tarih’i şehne c. ll. s. 114
Vefeyat’ula’yan, c.6, s.14

219

dediği gibi Ömer adalet simgesi idiyse neden Halid’in askeriye komutanlığınddan atılmasıyla yetindi ve şer’i haddi ona uygulamadı? Heykel’in tabiriyle neden Kur’an-ı Kerime karşı böyle bir saygısızlık örneğinin oluşmasını önlemedi? acaba bu tutumlarıyla Allah’ın kıtabının saygısı korundu mu? Allah’ın belirlediği hadler uygulandı mı?

Hayır ne yapıldıysa siyaset uğruna yapıldı öyle siyaset ki bazen gerçekleri değiştirebiliyor hatta kur’an ayetlerini bile ayaklar altına aldırtabilıyor!

Acaba kitaplarında, Usame ibn’i zeyd’in, hırsızlığa eli bulaşmış büyük ve değerli bir aileden olan bir kadının bağışlanması için Hazret’in huzuruna, şefaete geldiğinde Hazret’in sini rı en ip ona “Vayolsun sana! Allah’ın, uygulanmasını farz kıldığı bir haddi bağışIarnam için mi şefaate geldin? Allah’a andolsun Muhammed’in kızı Fatime bile hırsızlık etseydi elini keserdim. Sizden öncekiler büyük bir şahsiyet hırsızlık edince onu bırakıp fakir biri bu işe el attığında ona haddi uyguladıkları için hel ak oldular” diye buyurduğunu nakleden bazı alimlerimizden sorabilirmiyiz mi; günahsız müslümanları öldürülen, kocalarının yasına bürünmüş kadınlara tecavüzü reva gören Halid gibi şahıslar hakkında neden susuyorlar?!

Keşke susmakla yetinseydiler! Onlar Halid’in bu kötü işini yalan faziletler uydurarak te’vil etmeye ve onu günahtan temize çıkarmaya çalışıyorlar. Hatta onu “Allahın yalın kılıcı olarak anıyorlar.

Cahillik dömemimde bir şakacıl arkadaşımla konuşurken Halid’ibn’i velid’den söz edilmiş ve ben “O Allah’ın dal kıhcıdır” demiştim, Ama o hemen “gerçekte O şeytanın şer kılıcıdır” demişti.

Ben onun bu sözünü o zamanlar çok tuhaf karşılamıştım.

220

Ama araştırmalarımın sonucunda Allah basiret gözümü açınca, hilafet mevkisine yaslanarak, Allah’ın hükümlerini değiştirip veya onları tatil eden ve görmemezlikten gelenlerin hakiki değerlerini anlayabildim.

Yine Halid ibni Velid’in Resulullah’ın zamanına ait meşhur bir kıssası vardır. Resuluılah onu Beni Cüzeyme yi islam’a davet etmek için gönderdi ama onlarla savaşması için bir emir vermedi. Beni Cüzeyme, “eslemna” (islamı kabul ettik) yerine seb’ena (yani yeni dine girdik) dediler. Ama Halid onlardan bir çoğunu öldürdü ve bazılarını da esir aldı, ve esirleri askerlerine vererek onları öldürmelerini istedi; ama askerlerden bazısı müslüman olduklarını anladıkları için onları öldürmedi. Döndükten sonra bu olayı Resulullah’a anlattılar; Resulullah iki defa “Allah’ım ben Halid’in bu yaptıklarından sana sığınıyorum ve onun yaptıklarından ben beri’im(uzağım)! diye buyurdu. Ve sonra Ali ibn’i Ebi Talib’i bir miktar malla birlikte Beni Cüzeyme’ye gönderdi ki onlardan ölenlerin kan paralarını ve onlardan yağma edilen malların karşılığını versin Hz. Ali onların köpeklerinin su kablarının parasını dahi ödedi.

Bu olaylar akebinde Resulullah(s.a.v) kıbleye doğru dönüp koltuklarının altı görülünceye dek ellerini göğe kaldırıp üç kez “Allah’ım ben Halid’ibn’i Velid’in yaptıkları işlerden beriyim.” (2) dedi.

Acaba böyle işler yapan ashabın adaletinin nerde olduğunu sarabilir miyiz?

Ve acaba bizim “Allah’ın kılıcı” lakabını vererek saygı
——————-
1- Sahih’i Buhari, c. 4. s. 171
2- Sire’i İbn’i Hişam, c. 4, s 53. Tebekat’ı İbn’i Sa’d, ve Usd ‘ul Ğabe c.3. s.102.

221

gösterdiğimiz Halid ibn-i Velid’in kılıcı – el’iyaz’u billah – Allah tarafından çekilen bir kılıç mıydı Haşa Rabbimiz mi onun müslümanlara saldırıp öldürmesini ve namuslarına tecavüz etmesini istemişti?!

Allah’u teala muhterem bir, nefs’i öldürmeyi ve tüm kötü amelleri haram kıldığına göre Halid’in zulüm yoluyla nüslümanların kanını döküp mallarını yağma etmesine,kadın ve çocuklarını esir eylemesine nasıl rıza gösterebilir?

İlahi! bu, kabul olunmayacak bir söz ve aşikar bir muhtandır. ilahi! Sen münezzeh ve büyüksün ve bu töhmetlerin hepsinden müberra ve temizsin.

İlahi! Sana şükr ve hamd ediyoruz ve seni münezzeh biliyoruz ve şüphesiz gök, yer ve onlardaki yaratıkları boşuna yaratmamışsın, bu, kafirlerin zannıdır, vay olsun kafirlere ;cehennem’in azabından dolayı.

Müslümanların halifesi olduğu bir halde Ebubekr, nasıl o kötü cinayetleri işitip de susuyordu? Ve keşke sussaydı; Ömer ibn’i Hattab’dan Halid’den vazgeçmesini istiyor ve Ebu Kutade’ye de, Halid’in yaptığı işe itiraz ettiği için sinirleniyordu? Acaba Halid’in tevil ettiğine ve tevilinde hata ettiğine gerçekten kani olmuş muydu? Öyleyse artık cinayetkarlar ve zalimler her türlü kötü işi yapıp milletin ırzına geçip onları zelil edip sonra da amellerini tevil iddiasında bulunsalar o zaman ne söylenebilir?

Ömer, Halid ibn’i velid’in Allah’ın düşmanı olduğunu söylüyordu ve Halid’in bir müslümanı öldürdüğü ve zina ettiği için recmedilip öldürülmesi gerektiği görüşündeydi.

Ama Ebubekir, bunların hiç birisini Halid’in hakkında uygulamadı, halla Halid bu meselede Ömer’e galip geldi. Ebubekir Halid’i herkesten daha iyi tanımasına rağmen yine de Tarihçiler yalzıyor ki, Ebubekir bu olaydan sonra Halid’i

222

Yemame’ye gönderdi ve Halid, orada da galip olunca bir kadınla evlendi; Malik ibn-i Nuveyre olayında yaptığı işin aynısını orada da yaptı. Ebubekir eskisinden daha fazla bu olayda ona kızdı ve onu kınadı.(1)

Şüphesiz bu kadının da kocası vardı Halid onun kocasını öldürerek ve sonra ona da Malik ibn’i. Nuveyre’nin hanımıyla yaptığı işi tekrarladı.

Çünkü eğer böyle olmasaydı Ebubekir bu defasında bunu
öncekinden daha fazla kınamazdı. Üstelik tarihciler, Ebubekir’in Halid’e gönderdiği mektubun
metnini de yazmışlar. Mektupta şöyle diyor: “Kendi canıma andolsun ki cy ümm-u Halid’in oğlu! bin ikiyüz müslümanın kanı senin evinin önünde henüz kurumamış iken sen rahatsın ve kadınlarla evlenmekle meşgulsun”.(2)

Halid mektubu okuduğunda, “bu iş, o sert kişinin (yani Ömerin) işidir” dedi.

Bu gibi deliller beni bu tür sahabilerden ve onların işlerine razı olan, tüm güçleriyle onları savunan, rivayetleri onların menfaatına te’vil eden ve Ebubekir, Ömer, Osman, Halid ibn’i Velid, Muaviye, Amr-ı As ve diğerlerinin her yaptığını güzcl göstermek için hadis uyduranlardan daha da uzaklaştırdı: vc yolumuzu tamamen birbirinden ayırdı.

Allahım, Senden bağışlanmak ve yargılanma istiyorum; bunlar gibilerin sen ‘in hükmünün zıddına olan hükümlerinden, söz ve davranışlarından ve Senin koyduğun sınırlara tccavüz etmelerinden, ve Senin belirlediğin hadları aşmalarından ve
————-

1-Heykl’in “Es sıddık Ebubekr” kitabı, s.151 ve devamı.
2-Tarih’i Teberi, c. 3. s. 254 ve Tarih’ul Hemis, c.3. s.343

223

bütün bunları bilerek onları sevenlerden beri (uzak) olmamı istiyorum.

Allahım, geçmişte cehalet yüzünden onları sevdiğim için ; bağışla.

Gerçi ben affa layık değilim ve bir mazeretim de yoktur; Senin Resulun(s.a.v) “Cehalet, cahile özür sayılmaz. (Yani araştırıp hakkı öğrenmekle yükümlüdür) diye buyurmuştur.

Allahım büyüklerimiz bizleri yanlış yola sürüklediler ve gerçekleri bizlerden gizlettiler ve hakka uymayan sahabeyi, Resulullah’tan sonra yeryüzünün en üstün kulları olarak bizlere tanıttılar.

Şüphesiz bizim babalarımız ve dedelerimiz de, Emevi ve Abbasilerin kurbanı olmuşlar.

Allah’ım onları ve bizleri bağışla! Sen her sırrı ve kalplerde gizli olanı bilensin.

Sen biliyorsun ki babalarımızın sahabeye olan mahabbet ve sevgileri, yalnız onları Senin Resulünün(s.a.v) dostları sandıkları içindi ve bu onların iyi niyetlerinden kaynaklanmıştı. Ey Mevlam, Sen kendin onların ve bizim Peygamber’e ve onun pak Ehl-i Beyt’ine olan sevgimizi biliyorsun. Sen biliyorsun ki bizler takvalıların İmamı, yüzü nurlu olanların Önderi Emir’ul’müminin ‘i Ali ibn-i Ebi Talib başta olmak üzere her türlü pislikten uzak ettiğin ve tertemiz kıldığm bütün Ehl-i beyt imamlarını nasıl bir sevgiyle seviyoruz. Allah’ıın beni onların şia’sından, onların vilayetine bağlı olanlardan, onların yolunu izleyenlerden, onların kurtuluş gemisine binenlerden, sağlam bağına sarılanlardan, onların kapılarından feyz alanlardan, onların muhabbeti ve sevgileriyle dolup taşanlardan, onların sözleri ile amel edenlerden, davranışlarını örnek alanlardan, lutüf ve ihsanlarına şükredenlerden karar kıl!

224

Allah’ım beni onlarla birlikte haşreyle! Nitekim senin Resulun(s.a.v) buyurmuştur ki: “İnsanlar sevdikleriyle haşrolurlar” .

2- «GEMİ» HADİSİ

Resulullah buyurmuştur ki: “Benim Ehl-i Beyt’imin sizin içerinizde misali Hz. Nuh(a.s) un kavmindeki gemisine benzer, ona binenlerin hepsi kurtuldu; ondan kaçanların hepsi boğuldu.”(1)

Ve yine buyuruyor ki: “Benim Ehl-i beyt’im sizin içinizde Beni İsrail’deki hitte kapısı gibidir; o kapıdan girenlerin hepsi bağışlanırlar.” (2)

Bu hadisi İbn’i Hecer Essevaik’ul Muhırike adlı kitabında naklettikten sonra şöyle diyor: “Onları gemiye benzetmesinin sebebi şudur ki, her kim Allah’ın nimetine şükretmek için onları sever ve onlara saygı gösterirse ve onların alimlerinden doğru yolu öğrenirse, haktan sapmanın karanlığından kurtulur. Ve her kim onlardan ayrılırsa Allah’ın nimetine küfretme denizinde boğulur ve azgınlık bataklığında helak olur. Ama onları Hitte kapısına benzetmenin sebebi ise, Allah, ‘Eriha” yahut Beyt’ul Mukaddes’in kapısından ibaret olan Hitte kapısından tevazu halinde ve bağışlanmak dileğiyle girmeği, Beni İsrail için bağışlanmak ve mağfiret vesilesi kılmış olmasıdır”.

Keşke bu satırları yazan İbn-i Hacer’den sorabilseydim ki
——————

1- Müstedrek’i Hakim, c. 3. s. 151 –  Telhis’u Zehebi- Yenabi ul Meveddet, s. 30 ve 370. Essevai gul Muhrige, İbn’i Hecer, s. 184 ve 234, Suyuti’nin Tarih’i ve Cami’us sağir’i -İsaf’ur rağibin-
2- Mecme’uz Zevaid, IHeysemi’nin, c.9, s.168

225
acaba onun kendisi de o kurtuluş gemisine binen ve Hitte kapısından girenlerden ve Ehl-i beyt alimlerinin gösterdiği doğru yola uyanıardan mıydı? yoksa kendi dediklerine amel etmeyenlerden ve inandıklarına muhalefet edenlerden mi?

Çokları var ki onlardan sorduğumda ve delil gösterdiğimde diyorlar ki biz Ehl-i beyt’e ve Hz. Ali’ye diğerlerinden daha evlayız; biz Ehl-i Beyt’e hürmet ediyoruz ve onların faziletlerini inkar eden yoktur. Bunlar, gerçekte kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylemektedirler. Ya da Ehri beyt’e hürmet edip taktirle anmalarının yanısıra onların yolunu değil onların muhalif ve düşmanlarının yolunu izlemekte ve taklit etmektedirler. Hatta bunların çoğusu asla Ehl-i beyt’in kim olduğunu bile bilmiyorlar; onlardan Ehl-i beyt kimdir diye sorduğunda hemen Allah’ın her türlü pisliği uzak edip ve onları tertemiz kılmış olduğu Peygamber’in hanımlarıdır” derler, biz Ehl-i beyt’e bağlıyız, onları severiz” diye Ehl-i sünnet’in dilinde dolaşan ve bir muamma gibi görünen şu cümleyi bir defasında bir Ehl-i sünnet alimi şöyle ifade ediyordu “Ehl-i sünnet ve cemaet Ehl-i beyt’e bağlıdırlar”. Ondan sordum ki: onlar nasıl Ehl-i beyt’e bağlı olabilirler? Dedi ki: Resulullah(s.a.v) buyurmuştur ki dininizin yarısını Humeyra’dan (Aişe’den) alın “Biz Aişe’nin hadislerine amel ettiğimize göre elinin yarısını Ehl-i beyt’ten alıyoruz”.

İşte buradan onların Ehl-i Beyt’e hürmetlerinin nasıl olduğu anlaşılır. Onlardan Oniki İmam’ın kim olduklari sorulduğunda, İmam Ali, Hasan ve Hüseyin’in haricinde başkasını tanımazlar. Hem de Hz. Hasan ve Hüseyin’in imam olduklarına inanmazlar.

Öte taraftan da Hz. Hasan’ı zehirleyip şehid eden Muaviye’ye hürmet edip ona “vahyin katibi” lakabını verirler. Hz. Ali(a.s) ye saygı gösterdikleri gibi Amr ibn’i As’a da hürmet ederler. Bu tür sevgi ve saygılar; çelişkileri bir arada toplamak,

226

hakkı batılla karıştırmak ve ışığı karanlıkla örtmekten başka bir şey değildir. Yoksa bir mü’minin kalbinde hem hakkın ve hem de batılın sevgisi nasıl bir arada toplanabilir?

Allah’u Teala buyuruyor ki: “Allah ve ahiret gününe inanan bir toplulugu, babalan yahut ogullan, yahut kardeşleri, yahutta aşiretleri de olsa, Allah ve Peygamber’ine karşı gelenleri onların belirlediği sınırlara aykırı haretet edenleri sever bulamazsın. Onlar öyle kişilerdir ki Allah kalplerine iman nasip ve mukadder etmiştir ve onları kendinden bir ruhla kuvveti endi rm iştir ve onları, kıyılarından ırmaklar akan cennete götürür; orada ebedi olarak kalırlar. Allah onlardan ve onlarda Allah’tan razı olmuştur; onlardır Allah’m hizbi. (hizbullah) Bilin ki şüphesiz Allah’m hizbidir kurtulanlar ve muradma erenler.” (1)

Ve yine buyuruyor ki: “Ey insanlar, düşmanlarımı ve düşmanlarmızı dost edinip onları sevrneyin; onlara dostluk gösteriyorsunuz ama onlar, size gerçek olarak gelen şeye inanmamışlardır” (2)

3- RESULULLAH GİBİ YAŞAMAK İSTEYEN NE YAPMALI?

Resulullah (S.A.V) buyuruyor ki:” Her kim benim gibi yaşamak ve benim gibi ölmek ve benimle, Allah’m hazırladığı üstün cennette kalmak isterse, benden sonra Ali’yi kendine veli kabul etsin; onu sevenleri sevsin ve benden sonra Ehl-i beyt’ime iktida etsin, (uysun) çünkü onlar benim
——————–

1- Mücadele, 22
2- Mümtehine, 1

227

akrabamdırlar; benim toprağımdan yaratılnmışlardır; benim ilmim ve fehmim onlara verilmiştir vay olsun ümmetimden onların faziletlerini yalanlayanlara ve benimle onların yakınhğını koparanlara Allah benim şefaetimi onlara nasip eylemesin..” (1)

Bu hadis, te’vil edilemeyecek manası apaçık hadislerdendir. Bu hadis her müslüman’a hücceti tamamlamakta ve artık hiç bir bahaneye yer bırakmamaktadır. Şöyle ki kim Hz. Ali’nin vilayaytini kabul etmezse ve Peygamberin Ehl-i beytine itaat etmezse Resuluılah (s.a.v.) ın şefaetinden mahrum k’alacaktır.

Araştırma dönemirnde bu hadisin doğruluğunda tereddüt ediyordum. Bu hadis, Ali ve Ehl-i beyt’e muhalefet edenler için büyük bir tehdit ve aza b vaadını ihtiva ettiğinden bana ağır geliyordu. Özellikle artık bu hadis te’vile de yer bırakmayacak derecede açıktı.

Sonra İbn’i Hacer Askelani’nin,”El’isabe” adlı kitabında bu hadisi naklettikten sonra şu sözlerine rastladım:

“Bu hadisin senedinde” Yahya ibn’i ya’la el muharibi de yer almıştır. O da itimat edilecek birisi değil.”

Bunu görünce biraz rahatladım ve ibn’i Hacer’in bu SÖZÜ2 benim zihnimde teşekkül eden bazı korku ve tereddütleri halletmiş oldu; böylece sandım ki yahya bin yala, bu hadisi kendisinden uydurmuştur. Ama AlIah’u Teala hakikatı tamamıyla bana göstermek istediği için bir gün “MunakaşatUn Akaidiyye fi mekalati İbrahim el cebhan””. adlı kitap elime
————————-

1- Musledrek’i Hakim, e.3.s.128-l. Cami’ul kebir, Teberani. El’isabe, ibni Hacer. Kenz’ul Üm mal, c.6.s.155. Menakib’i Harezmi, s.34. Yenabi’ul’Meveddet, s.149. Hilyel’ul evliya, c.l.s.86. Tarih’i ibn’i Esakır e.2.s.95
2- Munakaşat’un akaidiyye-İbrahim’ul Cebhan.s.29

228

geçti Bu kitap beni meselenin hakikatına vakıf kıldı; bu kitabı okumakla öğrendim ki Yahya ibn’i Ya la el’Muharibi sıka (güvenilir) kişilerdendir ve Müslim ile Buharı’de ona itimat etmişler. Araştırdığımda gördüm ki, Buhari, Sahih’inin 3. cildinin 31. sayfasında Hudeybiye Gazvesi babında ve Müslim Sahih’inin 5. cildinin 199. sayfasında Yahya ibn’i Yala’dan birden çok hadis nakletmişler.

Zehebi’ de senetler hususundakı titizligine rağmen, onun sıka’lerden (hadiste güvenilir kişilerden) olduğunda hiç bir şüphe etmemiştir.

Yine, Cerh (l) ve te’dil imamları onun “sıkâlarden olduğunu açıklamışlardır. Ve Buhari ile Muslim de onun hadisine istinat etmiştir.

Neden böyle güvenilir ve sihah sahiplerinin itimat ettiği bir şahıs hakkında ta’n edilmiş ve kötü şeyler söylenmiştir.? Yoksa Ehl-i beyt’e uymanın farz olduğunu meydana çıkardığı için mi İbn’i Hacer’onu laz’if ve ihanetıc mükafatlandırmıştır?

Belki de İbn’i Hacer kendisinden sonra gelecek olan Ehl-i beyt, alimlerinin onu büyükten küçüğe her sözü yüzünden sorgulayacaklarını ve taassubunu ortaya çıkaracaklarını hesaba katmamıştır.

Böylece bizim alimlerimizden buzılarının kendilerine örnek ve önder yaptıkları sahabe ve halifelerin durumunun açığa kavuşmaması için hakikatleri gizlemeye çalıştıklarını anladım. Bunlar bazen sahih ve doğru hadisleri te’vil edip asıl manalarından çıkartıyor ve bazen de mezheplerine ters düşen hadisleri-kendi “sahih” ve müsnetlerinde yeralmasına rağmen
———————-

1. Hadis nakleden birinin itibarını düşürmek için denilen söze, cerh ve ona itibar vermek için söylenen söze  ise te’dil denir. (Müt)

229

tekzibe kalkışıyorlar ve onların sahih olmadıklarını iddia ediyorlar. Ve bazen de bir hadisin yansını veya yandan fazlasını atarak naklediyorlar; ve bazen de hadisde sika (güvenilir) sayılan raviler de sırf onların hoşlanmadıklan rivayetleri naklettikleri için tereddüt etme yoluna başvuruyorlar. Ve bazen de görüyorsun ki, bir hadisi bir kitabın ı. baskısında naklederken, onu sonraki baskılarda herhangi bir delil zikretmeden atıyorlar. Elbette şurrlu insanlar bu tür hadislerin kitabın son baskılarında niçin atıldığını kolayca anlamaktalar.

Ben bu saydıklarımın hepsini bir-bir araştırarak örnek ve delilleriyle tesbit etmişim.

Keşke bunlar, haktan dönen sahabenin işlerini güzel göstermeğe çalışacaklarına ve tarihi gerçeklerle bağdaşmayan çelişkili gorüşler ortaya koyacaklenna, hakkı kabul etmiş olsaydılar. Hakka uymakla hem kendilerini rahatlatmış olurlardı; hem de diğerlerini. Ve daha önemlisi parçalanmış olan islam ümmetinin birliğinin sağlanmasına sebep olurlardı.

Sahabenin bazıları Resulullah’ın hadislerini nakletmede sıka (güvenilir) değillerdi.

Bu yüzden isteklerine uygun olmayan hadisleri  gizliyorlardı; özellikle; Peygamber’in vasiyetiyle ilgili olan  hadisleri nakletmek istemiyorlardı.

Buhari ve Muslim, Resulullah (s.a.v.) vefat ettiğinde üç şeye vasiyet ettiğini. nakletmiştir yani ravi demiştir ki: Resulullah vefat ettiğinde üç şeyi vasiyet eyledi: Müşriklerin arap yarım adasından çıkartılması, elçilere Resulullah (s.a.v.)in verdiği kadar bahşiş verilmesi-üçüncü vasiyetini ise ben unuttum

230

demiştir. (1)

Acaba Resulullah’ın yanında bulunan ve onun vasiyetlerini duyan sahabenin üç vasiyyetin ikisini hatırlayıp üçüneüşünü unutmalan mümkün mü? Oysa ki onlar uzun uzun hadisleri bir kez duymakla ezberliyorlardı. Hayır, asla unutmuş değillerdi ne var ki siyaset unutmalarını icab etmişti Yani Hz. Resulullah'(s.a.v.)ın ilk vasiyeti, Hz. Ali (a.s.)nin kendi halifesi ve vasi’si olduğuna dair vasiyetinden ibaretti, ama ravi onu açıklamaktan kaçınmıştır.

Bu hakkı gizlernelere rağmen yine de araştırmacının, vasiyetin gizlenen bölümünün Hz. Ali’nin hilafet konusu olduğunu anlaması zor değildir. Zira Buhari, kendi Sahih’inin Vasiyetler kitabında ve Muslim, Sahih’inin Vasiyet kitabında nakletmişler ki :”Aişe’nin yanında, Resulullah Hz. Ali’ye vasiyet ettiğine dair hadisden balisedildi” (2) diye bir cümle geçmektedir.

Evet, zalimler Allah’ın nurunu gizlerneye çalısmalarına rağmen Allah kendi nurunu aşikar eylemiştir”

Sahabilerin Resulullah’ın vasiyetini nakletmede sıka (güvenilir) olmadıklarına göre artık onlardan sonra gelen tabiin ve etba-i tabiin’in asla kınanmaması gerekir. İbni Sa’d Tabakat (3) kitabında ve Buhari’ Sahih’inde “Peygamber’in hastalık ve vefatı” babında “Müminlerin annesi Aişe Hz. Ali (a.s.)nin isminin yanında anılmasından bile rahatsız olduğunu yazmışlardır. Keza
————————

1- Sahih’i Buhari, c.1. s.121- (Cevaiz’ul vefd babında, Cihad Seyr kitabında) Sahih’i Müslim, Vasiyet kitabında, C.s. s.75.  ?
2- Sahih’i Buhari, Peygamber’in ölüm hastalığı babı, c.3. s. 68- Sahih’i Müslim, c.2.s.14-
3- İbni Sad’ın Tabakatı, ikinci bölüm, c.2, s.29

231

Hz. Ali’nin ölüm haberini duyunca Aişe’nin şükür secdesi ettigi bile nakledilmiştir.

Artık böyle birinin Hz. Ali’nin halifeliğine dair Peygamber’in vasiyetini nakletmesi ve kabullenmesi nasıl beklenilebilir? Aişe’nin Hz. Ali ve evlatlarına ve Resulullah’ın Ehl-i beyt’ine karşı olan düşmanlıgı herkesçe malum oldugundan bu konu üzerinde fazla durmaya bir gerek yoktur. La hevle la kuvvete illa billahil aliyyil azim”

www.EhlibeytKutuphanesi.com  |  www.IslamKutuphanesi.com

İçindekiler

NASLARA KARŞI İÇTİHAD MUSİBETİ

Araştırmalarımın sonunda bu sonuca vardım ki, İslam ümmetinin başına gelen belaların hepsi, sahabenin sarih ve kat’i hükümlerin karşısında içtihad etmelerinden kaynaklanmıştır. Bu yüzden Allah’ın koyduğu sınırlar aşılmış, Resulullah’ın sünneti ortadan kaldırılmıştır. Sahabeden sonra gelen alim ve mezhep imamları hep aynı tavrı sürdürmüşlerdir. Hatta bazen Resulullah(s.a.v.)dan gelen sarih ve kat’i sünnet ortadayken sırf sahabenin birinin tavrına uymadığı’ için onu reddetmişlerdir. Bazen nass olan Allah’ın ayetlerini bile aynı gerekçeyle bir kenara bırakmışlardır. Mesela önceden de işaret ettiğimiz gibi, Allah’ın kitabında ve Resulullah’ın sünnetinde teyemmümle ilgili sarih ve kat’i hükmün olmasına rağmen kendi yanlarından içtihad ederek su bulunmadığından esasen namazın terkedilebileceğine hükmetmişler.

Abdullah İbn’i Ömer’in bu husustaki içtihadında istinad ettiği gerekçeyi önceki bölümde zikretmiş bulunnıaktayız.

Resulullah’ın vefatından sonra Kur’an’ı Kerimi’in sarih hükmünün karşısında içtihad kapısını ilk olarak ikinci halife açtı, ve zekat’ın masraf olunan yerlerinden biri olan “Mueııefe’tul’kulub”unl paylarını vermeyerek “Anık sizlere ihtiyacımız yoktur”. dedi

Ama onun Resuluılah (s.a.v.)ın sarih hadislerinin karşısındaki içtihadları ise haddinden fazladır. O, hatta Resuluılah (s.a.v.)ın hayatta olduğu dönemde bile kendi içtihadlarıyla Resuluılah (s.a.v.)la muhalefete kalkışıyordu. Mesela Hudeybiye anlaşmasına muhalefet eımesi veya

—————-

1- Gönülleri müslümanlıkla uzlaşlırılmak istenen kişiler. (mütercim)

233

Resulullah’ın vasiyetini yazmasını men’etmesi ve “bize Allah’ın kitabı yeterlidir” demesi gibi. Örneğin Ömer’le ResuluIlah (s.a.v)ın arasında cereyan eden şu hadise onun Resulullah’a karşı nasıl tavır aldığını iyice göstermektedir; öyle ki, Ömer ResuluIlah (s.a.v.) ile muhalefet, münakaşa ve mücadele etmeyi normal bir şey görüyordu.

Resulullah Ebu Hureyre’yi göndererek buyurdu ki :”Can’ı gönülden Lailahe mallah diye şehadet getiren her kesle karşılaşınca onu cennetle müjdele”. Ebu Hureyre bu müjdeyi ulaştırmak istiyordu yolda Ömer’le karşılaştı; Ömer böyle bir sözün (müjdenin) söylenmesine şiddetle karşı çıktı ve onu vurarak sırt üste yere serdi.

Ebu Hureyre ağlayarak ResuluIlah (s.a.v.)m yanına geldi ve Ömer’in ona yaptığı işi Resuluılah (s.a.v.) a anlatı. Bunun üzerine Rcsuluılah Ömer’e, “böyle yapmana ne sebep oldu? dedi. Ömer; acaba scn mi onu gönderdin ki can’ı gönülden “la ilahe illallah” diyeni cennetle müjdclesin? diye sordu. Rcsulullah, “cvct” dcdi. Ömer dedi ki; bu işleri yapma, çünkü korkuyorum ki o zaman halk yalnız “lailaheillallah” demekle yetinsinler!.

Diğer yandan da oğlu Abdullah da, halkın haddinden fazla teyemmüme ihtimam göstermelerinden korktuğu için su bulunmadığında namaz kılmamaya hüküm veriyordu. Keşke bunlar, sarih hüküm ve nasları kendi akıtlarına göre değiştirerek şeriatın ortadan kalkmasına, ümmetin çeşitli mezhebi ihtilal’ ve tefrikalara düşmesine ve çeşitli düşman
—————————

1- Sire’i İbni Cevz’in Ömer’in siresi isimli kitabı, s.38
Şerh’i ibn-i Ebil Hadid, c.3, s.108.116
Feth’ul bari, c.1, s.184

fırkalara bölünmesine sebep olan “nassa karşı içtihad etme” şivesini icat etmeseydiler.

Ömer’in Resullulah’a karşı tutum ve davranışlarından şu sonuca varıyoruz ki, o, asla Resulullah’m masum olduğuna inanmıyordu; onu bazen hata yapan ve bazen doğruya isabet eden birisi olarak görüyodu.

Ehl-i sünnet alimlerinin de “ResuluIlah (s.a. v) yalnız Kur’an’ın tebliğinde masumdur, diğer şeylerde normal insandan bir farkı yoktur; onlar gibi hata bile yapabilir” demeleri Ömer’in bu tavrından kaynaklanıyor.

Bu yüzden ehl-i sünnet alimleri Resulullah’ın her davranışında masum olmadığına, Ömer’in çoğu yerde Resulullah’m görüşlerinı düzelttiğini delilolarak gösteriyorlar.

Bazı cahillerin naklettiklerine göre Resullulah (s.a.v) (neuzu billah) kendi evinde uzanarak şey tan ın kaval, kadınların da davul çalmasını dinlemiş ve şeytanın kadınların içinde oynayarak şaka yapmasına seyrederek bir şey söylememiş ama Ömer içeriye girer-girmez şeytan firar edip kadınlar da davulları eteklerinin altına gizletmişler. ve Peygamber (s.a.v.) Ömer’e, “şeytan senin bir yoldan gittiği ni görse yolunu değiştirir başka bir yoldan gider”. buyurmuştur”.

Eğer yukarıda nakledilenleri doğru hadis olarak kabul edecek olursak, Ömer İbn’i Hattab’ın dinde kendisinden fetva vermesinin ve Resullulah (s.a.v) a muhalefete kalkışmasının bir garabeti ve ilginç bir yanı kalmaz.

Ömer’in başında olduğu bir grup sahabe nassın varolduğu yerlerde bile yine kendi re’yiyle içtihat etme fikri etrafında toplanmışlardı ve aynı hedefi takibediyorlardı. Resuluılah (s.a.v.)ın vasiyetnamesinin yazılmasına engelolma musibetinde görüldüğü gibi bunlar apaçık nassm karşısında Ömer’in re’yini destekleyerek sözkonusu vasiyetnamenin yazılmasına engel

235

oldular.

Bütün bunlardan, bu kimselerin evvelden, Resulullah’ın Gadir-i Hum’da Hz. Ali’yi kendisinden sonra halife olarak tayin etmesini kabul etmedikleri ve alenen onu reddetmek için uygun bir fırsatın peşinde olduklan anlaşılıyor. Resulullah’ın vefatı böyle bir fırsatı onlara vermiş ve onlar Sakife’de toplanarak Ebubekir’i halife seçmişlerdir. Yani sakife toplantısı ve Ebubekir’in halife olarak seçilmesi, nassa karşı içtihadı caiz bilen tavırların bir neticesi olarak tahakkuk etmiştir. Durumlar biraz yatışınca yani halk Hz, Ali’nin hilafetine dair naslann ihlal edilmesine alıştıktan sonra bu defa her şeyde içtihad etmeğe başladılar; hatta Allah’ın kitabına el uzattılar ve onun hükümlerini askıya almaya hatta değiştirmeğe başladılar,

Bu yüzden Ali (a.s.)nin hilafetten uzaklaşurılmasından sonra hemen Hz. Fatime ile ilgili musibeti meydana getirdiler ve ondan sonra zekat vermeyenleri öldürme hadisesini ortaya çıkardılar; bunların hepsi sarih ve kafi hükmün karşısında içtihad etmekten kaynaklanmıştır. Ömer’in halife olması da hiç şüphesiz bu tür bir içtihad neticesinde gerçekleşmiştir. Çünkü Ebubekir kendi hilafetinin doğru olduğuna dair delil olarak getirdiği şuraya başvurma ilkesini Ömer’i halife yaplığında bir kenara bıraktı ve kendi içtihadi üzerine Ömer’i halife olarak seçti. Ömer ise daha da ileri gidip müslümanların hakimiyetini ele aldığında Allah ve Resulunun haram ettiği bazı şeyleri geçici veya daimi olarak helal etti ve Allah ve Resulunun helal (1)
——————-

1- Örneğin üç talakın bir defada doğru olmasını kabul etmesi gibi, Sahih’i Müslim, üç talak babı) ve ibn-i Davud’un Sünen’i, c.1, s.344)

236

ettiği bazı şeyleri yasakladı. (1)

Sıra Osman’a gelince o içtihad konusunda daha da ileri gitti ve öyle ki naslara karşı yaptığı içtihadlar, müslümanların siyasi ve dini yasayışını kökünden etkiledi. Müslümanlar bu gidişi önlemek için onun aleyhine kıyam ettiler ve o, bu içtihad neticesinde kendi canından bile oldu.

İmam Ali (A.S.) hükümeti ele aldığında, halkı Kur’an’ın hükümlerine ve Resulullah’ın koyduğu sünnete döndürmekteki azmi yüzünden çok zorluklar çekti; Hz. Ali dine katılan bid’atları çıkarmak için çok çalıştı. Ama bazıları “Ömer’in sünneti elden gidiyor” diyerek Hz. Ali’ye karşı çıktılar ve nerdeyse ben yakin ediyorum ki imam Ali ile savaşıp ona muhalefet edenlerin hepsi, Hz. Ali’nin onları doğru yola dönmeye davet ettiği, sarih ve kat’i hükümlere boyun eğmeye zorladığı ve dine giren batıl inançları ve bid’atları çıkardıği içindi.

Oysa halk; özellikle dünya ve nefislerine uyan kimseler ise çeyrek asır boyunca o bid’at ve batıl inançları adet etmişlerdi. Allahın malını, ganimet ve kullarını kö!c bilip, altın ve gümüş toplayıp, mustaz’ac müslümanları, İslamın onlara wnıdığı normal tabi haklarından bile mahrum bırakmaya alışmışlardı.

Bu yüzden görüyoruz ki sonraki asırlarda gelen mustekbirler, bu gibi içtihadlara daha çok bağlı idiler; (;ünkü bu gibi içtihatlar, onları hedeflerine ulaştırıyordu; ama Allah’ın hükümlerine riayet etmek yollarını kapatıp hctkfkrine ulaşmalarına engeloluyordu. Bu tür içtihadların her zaman ve her yerde hatta mustaıaflar arasında da taraftarıları vardır.
——————

1- Hac ve kadınların mut’asını haram ettiği gibi, Sahih’i Müslim, Hac kitabı. Sahih’i Buhari, Hac kitabı, Temettu babı.

237

Çünkü bu tip içtihatlar nefsi isteklere daha uygun, zorluğu zahiren daha azdır. Oysa Allah’ın hükümleri, bağlayıcı olduklarından dolayı, kişiler için tahammülü daha ağır ve daha zordur.

Siyasetçiler, ilahi’ hükümlerle yönetilmeye “Teokrasi” ve ona karşılık halkın isteğiyle yönetilmeye “Demokrasi” diyorlar. Eğer bu tabirieri kullanacak olursak, Resulullah’ın vefatından sonra Sakife’de toplanıp halife seçenler, Kur’an’ın hükümlerine dayalı olan Teokratik nizarnı yıkıp yerine halkın isteği üzerinedemokratik bir devlet kurmuşlardır. Elbette bu işi gerçekleştiren sahabiler, Arapça olmayan demokrasi kelimesi yerine “şura” kelimesini seçmişlerdir.1

Bu nizamda, halkın kendisi önderliğe layık bildiği şahsı önder olarak seçer.

Hilafete dair nassın olduğunu kabul etmeyenler, günümüzde genelde demokrasi taraftarıdırlar ve iftiharla “bu nizamı her kesten önce islam ortaya koymuştur.” diyorlar Bunların çoğu bugünkü batı rejimlerini benimsernektedider. Balı devletleri de onları methetmekte ve onları ileri görüşlü
———

1. Gerçekte ise Sakife’de Ebubekr’in halife oluşu, sçim ve meşveretle de olmamıştır. Çünkü ehl-i hal ve akd diye bilinen seçme hakkına sahip sahabilerden çoğu orada hazır değildiler. Nasıl ki bu hususu, Ali (a.s.)ın Ebubekr’e hitab ederek söylediği nakledilen şu, şiirde açıklamaktadır:

«Ey Ebubekr; şevr-u meşveretle onların işlerine el geçirdinse, bu iş nasıl olur; çünkü meşveret ve ye’y sahiplerden çoğu orada bulunmuyorlardı. ve eğer Peygamber’e yakın olmakla oradakilere hüccet getirdinse, senden Peygamber’e daha evla, daha yakın olanlar var idi.»

238

müslümanlar olarak tanıtmaktadır.

Ama şiiler Teokrasi yani ilahi’ hakimiyet taraftarıdırlar; Allah’ ve Resulunun sarih ve kafi hükümleri karşısında içtihad etmeği kesinlikle kabul etmezler. Bunlar şurayla yönetilen düzenle, ilahi’ hakimiyet arasında fark koyarlar. Şia’nın nazarında şer’i bir nassın olduğu yerde şuranın hiç bir geçerliliği yoktur. İçtihad ve şura, şer’i bir nassın olmadığı yerlerde ancak sözkonusu olabilir.

Nasıl ki Allah-u Teala Resu’lunu kendisi seçti, sonra ona emretti ki (iş hususunda onlarla danışl.) Ama halkın önderliği ile ilgili meselelerde halka danışmanın bir yeri yoktur; nitekim Hak Teala buyuruyor ki:”Ve Rabbin dilediğini yaratır ve seçer; seçmek, onlara ait bir hak değildir.”(2)  O halde eğer şiiler Peygamber’den sonra Hz. Ali (a.s.)nin halifeliğine inanıyorlarsa bu husustaki kesin nassa bağlı kaldıkları içindir; ve bazı sahabeyi reddediyorlarsa, sadece Allah ve Resulunun koyduğu hükümleri ve nassları bırakıp ictihad peşinde giderek zayi eden ve İslam’ın gövdesinde günümüze kadar kavuşmayan bir yara açan sahabileri reddediyorlar. Bu nedenle Batı devlet ve bilginleri şiaya karşı daha şiddetli bir tavır takınmakta ve onları, dini taassubları çok olmak ve gericilik ile suçlamaktadırlar.

Çünkü şia kesin bir şekilde Kur’an’a dönmeyi istemekle hırsızlık yapanın elinin kesilmesinin, zina edene şer’i had uygulanmasının ve Allah yolunda cihad edilmesinin gerektiğine inanmaktadır ve bunlar batılıların nezdinde çok haşin ve vahşice davranış sayılmaktadır!
———————

1- Al-i İmran, 159
2- Kasas, 68

239
Araştırmalarımın neticesinde Ehl-i sünnette 2. hicri asırdan bu yana içtihat kapısının kapatılmasının sebebini de öğrendim. Ehl-i sünnet bizzat başlattığı nassa karşı içtihadın, ümmetin başına ne belalar getirdiğine, nice kanlı savaşlara sebep olduğuna iki asır boyunca şahid oldu ve gördü ki, ümmetlerin en hayırlısı olan İslam ümmcti, bu tür içtihatlar neticesinde başıboşluk ve parçalanmaya ma’ruz kalarak birbiriyle savaşan ve kendini yokeden cahiliyete yüz tutmuş bir topluluğa dönüşmüştür. Bu yüzden ictihadın kapısı kapatıldı.

Ama Şiii’da ise içtihadın kapısı asla kapatılmadı; çünkü Şiâ’da ilk baştan naslar hususunda içtihada bir yer yoktur ve bu naslar, Kur’an-ı kerim’de Peygamber(S.A.V) in sünnetinde ve ilimlerini ilahi irade gereğince Resulullah(s.a.v) dan alan Oniki İmam’ın sözlerinde çok belirgin bir şekilde; hatta bir çok meselenin teferruatına kadar ortaya konulmuş haldedir.

Yine şu noktayı da biliyoruz ki, Ehl-i sünnet ve cemaat, Resulullah’ın sünnetinin yazılmasını yasaklayan müçtehid sahabilere uydukları için bir çok hükümde gereken nassı bulmaktan aciz kalmış, bu yüzden re’yiyle içtihat etmek, kıyas, istihsan ve benzeri yollara başvurmaya mecbur olmuşlardır.

Yine bütün bunlardan anlıyoruz ki, Şia Hz. Ali’nın etrafına toplanıp dini onun vasıtasıyla öğrenenlerdir. Hz. Ali, ben “ilim şehrinin kapısıyım” istediğiniz her şeyi benden sorun; çünkü Peygamber(s.a.v) ilmin bin kapısını bana öğretti ki her kapıdan da bin kapı açılıyor” (1) diyebilen bir kişidir. Şia olmayanlar, Muaviye ibn’i ebi sufyan’ın etrafına toplandılar
———————

1- Tarih’i Dimeşk, İbn’i Esakir, c. 2. s. 484  İmam Ali ibn’i Ebi Talib’in Hayatı, Harezmi’nin Mektel’i Hüseyin’i, c. ı. s. 38 – Emini’nin El’ Gadir’i c.3, s. 102

240

Muaviye Peygamber’in sünnetinden (çok az bir şey hariç) haberi yoktu. Zalim bir fırkanın (Ammar’ı Yasir’i öldüren fırkanın) imamı olan Muaviye, Hz. Ali’nin vefatından sonra kendini Emir’ülmr’minin olarak tanıttı ve Allah’ın ahkamında öncekilerden daha fazla kendi re’yiyle amel etti. Ehl-i sünnet onu vahiy katibi ve bir müçtehid bilmektedir. Sormak gerekir ki, cennet gençlerinin serveri İmam Hasan(a.s)ı zehirleyip öldüren bir kişi nasıl müçtehid sayılabilir? Belki söyleyecekler ki bunun kendisi de onun bir içtihadı idi; yani içtinat edip öldürdü, ama içtihadında hata etti!

Nasıl MuAviye’nin müçtehid olduğunu söyleyebilirler? Oysa ki ilk önce kendisine ve sonra oğlu Yezid’e ümmetten zorla biat aldı ve şuriii düzeni, kayserliğe çevirdi. Nasılonun müçtehid olduğu ve içtinadından dolayı sevap alacağı söyleniyor; oysa ki o halkı Hz. Ali’ye ve Peygamber’in pak zürriyesine minberlerde lanet okumaya zorlayarak altmış yıl boyunca bu iğrenç işi bir sünnet (gelenek) haline getirdi.

Nasıl ona vahyin katibi diyorlar; oysa ki Peygamber’e vahyin nazil olduğu 23 yılın 11 yılı boyunca Muaviye müşrik idi; çünkü Muaviye Mekke’nin fethinden sonra müslüman oldu.

Ayrıca hiç bir rivayette de görülmemiştir ki Muaviye hatta müslüman olduktan sonra bile Medine’de kalmış olsun. Oysa Resulullah fetihden sonra Mekke’de kalmadı.

O halde ona nasıl vahy’in katibi lakabını vermişlerdir? (La heyle ve la kuvvete illa billah’il aliyyi azim).

Yine şu soru ot ya ya çıkıyor ki bunların hangisi hak üzereydi ve hangisi batıl üzere? Ya Ali ve şiası zalim ve haksız idiler; yahutta Muaviye ve taraftarları ziilim ve haksız idiler.

Şüphesiz Resulullah(s.a.v) her şeyi açıklamıştır ama sünnete uyduklarını iddia eden bazı kimseler hakkı saptırmaya çalışıyorlar.

241

Araştırmamın sonucunda anladım ki, bunlar bol iddialarına rağmen Peygamber’in sünnetinin yerine, gerçekte Muaviye ve Beni Ümeyye’ye tabi olmuşlardır. Özellikle bunların Hz. Ali’nin Şiasına karşı düşman kesildiklerini ve Aşura gününü bir bayram olarak kutladıklarını ve Resulullah (saa)’a sağlığında ( hayatta iken) ve vefatından sonra eziyet eden sahabeleri sevdiklerini ve savunduklarını, onların hatalarını düzeltip, yaptıklarını güzel göstermeğe çalıştıklarını görünce bunların Resulullah’m değil Muaviye’nin sünnet’ini takip ettiklerinde bir şüphem kalmadı.

Nasıl bunlar bir yandan Hz. Ali ve Ehl-i beyt’i sevdiklerini iddia ediyor aynı zamanda da onun düşmanlarını ve onların katillerini seviyorlar?!

Gerçekten Ehl-i sünnet diye tanınan kimseler nasıl bir yandan Allah’ı ve Resulunu seviyor diğer yandan da Allah’ın ahkamını değiştirip onun yerine kendi içtihatlarını koyanları savunuyorlar? Bunlar Peygamber’e hürmet etmeyen, ona “sayıklıyor” diyen ve seçtiği komutana itiraz eden şahısa nasıl hürmet edebiliyorlar?!

Nasıl bunlar Emevi ve Abbasi hükümdarlarının kendi siyasi çıkarları uğrunda mezheplerini resmileştirdiği imamları taklit ediyorlar da Resulullah’ın, kendisinden sonra geleceğini bildirdiği, sayısını (1) ve isimlerini (2) açıkladığı imamlara uymuyorlar?

Peygamber’in ilim şehrinin kapısı ve kendisiyle nisbetinin Hz. Harun(s.a) la Hz. Musa(s.a) nın nisbeti gibi olan birini bırakıp Peygamber’i hakkınca tanımayan birikrine uyuyorlar’!
————————

1. Sahih’i Buhari, c. 4. s. 164, Sahih’i Müslim, s.119 (Ennasu tebe’un li Kureyş babında)
2. Yenabi’ul Mevedde (Kunduzi’nin)

www.EhlibeytKutuphanesi.com  |  www.IslamKutuphanesi.com

İçindekiler

«EHL-İ SÜNNET VE CEMAAT» DEYİMİNİN TARİHİ

Tarihte yaptığım araştırmalara göre Muaviye’nin hakimiyeti ele aldığı yılın Am’ul cemaet (cemaet yılı) olarak anılmasını kararlaştırmışlardır. Osman öldükten sonra müslümanlar Hz. Ali’nin şiileri ve Muaviye’nin taraftarları olarak ikiye bölünmüştüler. Hz. Ali şehid olduktan sonra Muaviye İmam Hasan(a.s) la yaptığı anlaşmadan sonra tüm müslümanlara egemen oldu.

Bu yüzden o yıl, cemaet yılı diye adlandırıldı. Buna göre, “Ehl-i sünnet ve cemaet tabiri, Muaviye’nin sünnetine uyup onun hakimiyetinde toplananlar anlamına gelmektedir; sanıldığı gibi, Resulullah(s.a.v)ın sünnetine uyanlar anlamına gelmemektedir.

Resulullah’ın sünnetini
Muaviye’den ve onun gibi Mekke fethinden (yani müşriklerin son sığınağı da yıkıldıktan) sonra müslüman olanlardan daha iyi bildikleri inkar edilemez bir gerçektir; çünkü bir evin çocuğu o evde olanı diğerlerinden daha iyi bilir. Ama biz Ehl-i sünnetten olanlar Peygamber’in evladı olan “oniki imamı” bırakarak onların düşmanlarına sarılmışız. Hepimiz Resulullah’tan nakledilen “halifelerim oniki tanedir ve hepsi kureyş” tendir hadisini biliyoruz ama, dört halifeden başkasını tanımıyoruz.

Belki de, “Ehl-i sünnet ve cemaat” ismini bizlere veren Muaviye’nin sünnet ve cemaetten maksadı, Ali ve evlatlarına lanet okuma sünneti üzerinde cemaatleştirmekti; ki onun koyduğu bu sünnet ancak, Ömer ibn’i Abdulaziz tarafından kaldırılabilmiştir.

Bazı tarihciler yazıyorlar kendisi Emevilerden olmasına rağmen, Ali ve Ehl-i Beyt’ine

243

lanet okuma sünnetini kaldırdığı için Emevi’ler tarafından öldürülmesi istenmişti.

Ey benim ailem ve aşiretim, gelin Allah’ın hidayeti ile hakikatları aramaya incelemeye yönelelim; taassubları bir kenara bırakalım. Gerçekte bizler Emeviler ve Abbasrlerin yükledikleri fikri donukluğun kurbanları olmuşuz. Bizler hiç şüphesiz, Muaviye, Amr’i As, Muğeyret ibn-i Şübe gibilerinin hilelerine aldanmışız. Gelin gerçek İslam tarihini araştırarak apaçık hakikatleri bulalım. Allah bizlere iki kat sevap verir, belki bizlerin sebebine Peygamber’in vefatından sonra yetmişüç fırkaya bölünen ve çeşitli belalara düçar olan bu ümmet, tekrar vahdete yönelir.

Gelin lailahemallah Muhammed Resulullah ve Ehl-i beyt’e itaat bayrağı altında ümmeti toplayalım. Resulullah’ın kendisi Ehl-i beyt’ine itaat etmeği bizlere emretmiştir ve buyurmuştur ki: “Ehl-i beyt’den öne düşmeyin helak olursunuz ve onlardan ayrı kalmayın helak olursunuz ve onlara bir şeyi öğretmeyin ki onlar sizlerden daha bilgilidirler”. (1)

Eğer böyle yaparsak Allah gazabını bizden kaldırır ve bizlere korku ve üzüntüden sonra emniyet ve rahatlık bağışlar; yeryüzüne bizi hakim kılar ve bizleri yeryüzünün varislerinden karar verir ve kendi velisi olan İmam Mehdi(a.s) yi Peygamber’inin verdiği vade üzere gönderir ve o, yeryüzünü
——————-

1. Durr’ul Mensur, Suyuti, c. 2. so 60 –
Usdul Gabe, c. 3. 137
Sevaikul Muhrike, s.148 ve 226
Yenabi’ul Mevedde s. 41, 355
Kenz’ul Ummal, c.1. s. 168
Mecme’uz’ Zevaid, c.9. s.163

244

zülüm ve sitemle dolduktan sonra adalet ve doğrulukla doldurur ve onun sebebine Allah nurunu tüm yeryüzüne yayar.

DOSTLARA YAPTIĞIM ÇAĞRI

Hak mezhebi kabullenmem, ruhi seâdet ve esenliğimin başlangıç noktası oldu. Bu vesileyle ben tamamen rahatladım ve kalbirn hak mezheple ve daha doğrusu şüpheden uzak olan gerçek İslam’la inşirah kazandı. Allah’ın bana bağışladığı hidayet ve ruhi olgunluk nimetinin sevinci vücudumu sarmıştl. Artık bu nimeti gizlemeğe ve susmağa takat getirernedim ve kendi kendime “bu hakikatı yaymalıyım” dedim.

Nitekim Allah’u teala buyuruyar ki: “Allah’ın sana verdiği nimetini söyle”. (1)

Allah’ın bana lutf etmiş olduğu bu nimet, dünya ve ahirette olan en büyük nimetlerdendi. Keza “Hakkı söylemeyen dilsiz şeytandır” ve “hakkın ötesinde sapıklıktan başka bir şey yoktur” diye buyrulmuştur.

Beni bu hakikatı yaymamda kararlı kılan en büyük sebep, Resulullah ve Ehl-i beyt’ini (2) seven Ehl-i sünnet ve cemaet’in ekseriyetinin sade kalpli ve hakka meyilli oluşu idi. Bu gibi insanların hakka tabi olmaları için gözleri önüne tarih boyunca çekilen perdelerin atılması yeterliydi.

Bu durum benim kendi şahsımda tahakkuk etmiş bir gerçekti. Allah’u Teala “Siz de önceden böyleydiniz de Allah size lutuf etti”. buyurmuştur.

İlk olarak, benimle birlikte yüksek ôkulda. öğretmenlik
—————-

1- Düha, 11
2- Nisâ, 94

245

yapan dört arkadaşımı bu mevzu üzerinde yaptığım araştırmaya katılmak için davet ettim.

Bunlardan ikisi din dersi hocası, biri arapça dili ve diğeri ise İslam felsefesi hocası idi. Hiç biri Kafsa’lı değil Tunus, Cummal ve Süse’li idiler.

Ben onları bu önemli mevzüyu birlikte incelemeye davet ettim, ve kendilerinden kavramasında zorluk çektiğim bazı meseleler üzerinde oturup tartışmamızı istedim; onlar da bu daveti müsbet karşılayarak hergün çalışma saatlerinden sonra benim evime gelmeyi kabul ettiler. Ben ilk olarak onlara “El’Muraciat” kitabını verdim ve dedim ki “Bu kitabın yazarı bazı ilginç iddialara sahiptir; okuyup inceleyelim. Onlardan üç tanesi bu teklifi kabul ederek ciddiyetle incelerneyi başlattılar, ama arapça dilbilgisi hocası dört – beş toplantıdan sonra “Batılılar ayı fethederken sizler halen İslam’da hilafet konusunu araştırıp duruyorsunuz”?! diyerek incelemeği sürdürmekten vazgeçti.

Bir ay zarfında kitabın incelenmesi bitti ve bu tahkik sonucu onların her üçü de hakkı kabul edip Şii oldular. Elbette ben de onlara hakikata en kısa yoldan ulaşmaları için yıllar boyunca yaptığım araştırmalar sonucunda edindiğim bilgi ve malumatımdan yararlanarak elimden geldiğince yardımcı oldum. Böylece, hidayete vesile olmanın tadını anladım ve geleceğe daha bir umutla bakmağa başladım.

Yavaş – yavaş mesciddeki derslerimde veya sofuluk halkalarında tanıştığım arkadaşlarımı ve okuldaki samimi talebelerimi toplantılarımıza davet ettim.

Allah’a şükürler olsun bir yıl geçmeden Ehl-i beyt mezhebini kabul edenler olarak sayımız (çoğaldı. Ehl-i beyt’in velayetini kabul eden bizler, artık onların dostlarıyla dost ve düşmanlarıyla düşman; bayramlarında sevinen ve Aşüra gibi

246

günlerde yasa bürünen ve yas meclisleri tutan bir topluluk haline geldik. İlk kez Kafsa’da tören ve şenlik düzenleyerek anmaya muvaffak olduğumuz Gadir’i Hum bayramında, Seyyid Hoi ve Seyyid Muhammed Bakır Sadr’a mektup yazarak basirete kavuştuğumu ve şii olduğumu bildirdim. Git – gide her – kes benim şii olduğumu ve halkı Ehl-i beyt’in mezhebine davet ettiğimi bildi ve o andan itibaren bizi hedef alan töhmet, iftira ve yalanlar ülke çapında yayılmaya başladı.

İsrail casusu olmaktan tut halkı dininde şüpheye düşürmek, sahabeye sövmek fitne çıkarmak gibi türlü – türlü iftira ve yalanlara maruz kaldık. Ben başkentte Raşitel Gannuşi ve Abdulfettah Moru isimli arkadaşlarla görüştüm.

Bu ikisi şiddetle bana muhalefet ediyorlardı. Abdulfettah’ın evinde gerçekleşen görüşmede onlara “bizler müslüman olarak tarihimizi incelemeli, kaynaklarimızı ciddi bir şekilde gözden geçirmeliyiz” dedim ve örnek olarak Sahih’i Buhari’yi zikrederek onda akıl ve dine ters düşen rivayetlerin olduğunu söyledim. Bu sözüm onlara çok ağır geldi galiba. Bu yüzden sinirlenerek dediler ki, “sen kimsin ki Buhari’yi tenkit etmeye kalkışıyorsun?”

Ben her ne kadar soğukkanlılıkla onları ilmi bahse girmeye ikna etmek istediysem de başarılı olamadım; onlar bunu reddederek “Sen şii olabilirsin ama biz şii değiliz; bizim daha önemli meselelerimiz vardır. Her şeyden önce İslam ahkamını riayet etmeyen bir düzen ve siyasi otoriteyle mücadele etmekteyiz”. dediler.

Ben dedim ki “İslam’ın hakikatını bilmeden hakimiyeti ele geçirmeniz ne yarar sağlayabilir? eğer siz otoriteyi ele geçirseniz onlardan daha kötü bir icraya da duçar olabilirsiniz”.

Görşmemiz böylece sona erdi. Bu görüşmenin akabinde İhvan’ul müslimin’e bağlı bazı kişiler tarafından aleyhimize

247

yapılan şayiâlar daha da artış gösterdi. Bunlar kendi taraftarlarına, benim, devletin uşağı olduğumu ve müslümanları inançlarında şüpheye düşürerek devlete karşı verilen islami mücadeleden onları alıkoyduğumu söylüyorlardı.

Neticede İhvan’ul müslimin safında yeralan gençlerden ve sun tarikatlarına mensup ihtiyarlardan irtibatlarımız kopma ya başladı ve kendi vatanımız ve akrabalarımızın içerisinde zor dönemler yaşamaya başladık.

Ama Allah’u Teala daha hayırlısını bizlere nasib eyledi. Yavaş – yavaş diğer şehirlerden hakikatı incelemek için bazı gençler bize uğramaya başladı ve ben elimden geldiği kadarıyla onları ikna etmeye çalıştım. Böylece başkentli, Kirvan, Süse, Seydi ve Buzeyd’li bir grup genç şia mezhebine dahil oldular Yaz tatilinde Irak’a yaptığım Sefer’de Avrupa’ya da uğradım. Fransa ve Hollanda’da bazı arkadaşlarla görüştüm ve onlarla mezhebi konular hakkında tartıştık; ve Allah’a şükürler olsun ki onlar da basirete kavuştular.

Necef’te Seyyid Muhammed Bakır Sadr ile görüştüğümdc büyük bir sevinç içindeydim. O beni Tunus’da Ehl-i beyt mezhebini yayan ilk kişi olarak yanındakilere tanıttıktan sonra benim mektubumu alıp ilk olarak Tunus’da Gadir’i Hum bayramını kutladığımızı öğrenince sevinçten ağladığını söyledi. Ben Seyyid’e, karşılaştığımız zorlukları, şayiaları (söylentileri) ve yalnızlığımızı anlattım.

Seyyid sözlerinin bir bölümünde şöyle dedi: Zorluklara tahammül etmelisin; Çünkü Ehl-i beytin yolu zor ve çetin bir yoldur. “Bir kişi Resulullah’ın yanına gelerek dedi ki: “Ya ResuluIlah, ben seni seviyorum. Hazret Resulullah(s.a.v) buyurdu ki: Çok zorluklarla karşılaşmakla seni müjdeliyorum. Adam, amcan oğlu Ali(a.s) yi de seviyorum dedi Resulullah(s.a.v) buyurdu ki: Düşmanlarının çok olacağını sana müjdeliyorum. O kişi dedi ki: Ya Resulullah, Hasan ve Hüseyin’i de seviyorum. Resuluılah buyurdu ki; o zaman fakirlik ve belalarm çokluğuyla seni müjdeliyorum”.

Bizler hakka davvet uğrunda ne yapmışız? Oysa ki Hz. Hüseyin kendi canını, evlatlarını, dostlarının hepsini bu yolda kurban etti. (Hakiki) şiiler tarih boyunca bu uğurda çok büyük zorluklara göğüs germişlerdir; öyleyse hak yolunda zahmet ve zorluklara katlanmak ve fedakarlık göstermek gerekir.

Gerçekten eğer Allah bir kişiyi senin elinle doğru yola sevkederse, senin için dünya ve dünyada bulunanların hepsinden daha hayırlıdır”.

Seyyid Sadr, bana inzivaya çekilmememi ve Ehl-i sünnet kardeşlere, benden kaçsalar bile daha fazla yaklaşmarnı tavsiye etti. Hatta aramızda, kopukluk olmasın diye onların arkasında namaz kılmarnı söyledi. Çünkü onlar asırlar boyunca tarihin tahrif edilerek anlatılmasının kurbanı olduklarından gerçeklerden habersizdirler ve insanlar, bilmedikleri şeylere düşman kesilirler.

Seyyid Hoi’de yine takriben aynı tavsiyelerde bulundu. Ve Seyyid Muhammed Ali Tabatabai Hekim de gönderdiği mektuplarla (Çeşitli, meseleler hususunda) bize devamlı nasihat ve tavsiyelerini yazıyordu ve yeni şii olan kardeşlerimizde çok müsbet bir te’sir’e sahipti.

Çeşitli münasebetlerde Necef’e ziyarete gidiyordum ve Necef alimleriyle görüşüyordum. Bununla da kalmayıp her yıl yaz tatilini Hz. Ali(a.s) nin kabrinin yanında gecirerek Seyyit Muhammed Bakır Sadr’ın derslerine katılmağa kararlaştırdım katılmaya muvaffak olduğum o derslerden, ben burada vasıf edemeyeceğim derecede faydalanmaya muvaffak oldum. Sonra 12 İmam’ın hepsinin türbelerini ziyaret etmeyi kararlaştırdım.

249

Ve Allah’u Teala’da beni buna muvaffak eyledi. Ve ben tüm imamların ziyaretine hatta İran’ın Meşhed şehrindeki Hz. İmam Rıza’nın kabrinin ziyaretine de gittim. Orada da yine bir çok alimle tanıştım ve onlardan çok istifade ettim. Dini merci’ olarak taklit ettiğim Seyyid Hoi, bana kendi devletimizde yeni şii olanlara kitap ve diğer şeyler yardım etmek için humus ve zekat’tan harcamam için izin verdi. Ve ben beldemizde önemli kaynakları içine alan her iki fırkanın kitaplarından müteşekkil yararlı bir kütüphane kurmaya muvaffak oldum; adını da Ehl-i beyt kütüphanesi “koydum. Allah’a şükürler olsun ki bir çok kişi oradan yararlanmaktadırlar.

Bundan onbeş yıl önce Allah’u teala bana bir başka lutufta bulundu ve bizim sevinç ve bahtiyarlığımızı iki katına çıkardı. O da Kafse şehrinin belediye Reis’inin benim bulunduğum caddeye Ali ibn-i Ebi Talib ismini vermeyi kabul etmesiydi.

Burada onun yaptığı bu hizmetlen dolayı tekrar ona teşekkürlerimi sunmak isterim; o değerli bir müslümandır ve Hz. Ali(a.s) ye olan sevgisi çoktur.

Ben kendisine El Müraciat kitabını hediye etlim; o da bunun karşılığında bizlere daha fazla hürmet edip alaka gösterdi. Allah ona hayırlı mükafatlar versin….

Bazı inatçı Ehl-i beyt düşmanları, Ali ibn’i Ebi talib’in ismini taşıyan tabloyu mahvetmeye çalişlılar ama muvaffak olamadılar ve Allah, caddenin isminin öylece kalmasını istedi.

Artık dünyanın her köşesinden bize gelen mektupların üzerinde Ali ibn’i Ebi talib caddesi diye yazılıyordu. Bu şerefli isim, bizim güzel ve tarihi şehrimizi mubarek kıldı.

Ehl-i beyt imamlarının ve Necef alimlerinin nasihatlarıyla amel ederek, elimizden geldiğince diğer mezheplere mensub kardeşlerimize yakınlık gösterdik Ye onların cemaat namazlarına katıldık; böylece aramızdaki kinler ve öfkeler azaldı; bu arada

250

bizim abdest alışımız ve namaz kılışımız hakkında soru soran gençlerin sorularına gücümüz kadarınca cevap verip onları ikna etmeye muvaffak olduk.

HAKKIN LUTÜF VE HİDAYETİ

Tunus’un güneyinde yeralan bir köyde bir düğün merasimi esnasında biraraya gelen hanımlar bir karı ve kocadan sözettiklerinde onların içinde bulunan yaşlı bir hanım şaşırak “O hanım nasıl o erkekle evlenmiş olabilir?” demişti. Nedenini sorduklarında ihtiyar hanım, onların her ikisine de kendisinin süt vermiş olduğunu ve bu yüzden onların sütkardeşi olduklarını söylemiş. Bunu duyan hanımlar, olayı kocalarına anlatmış ve mesele böylece büyümüş. Kızın babası, kızına, dadılık yapan o hanımın süt vermiş olduğunu ve oğlanın babası, oğluna aynı hanımın süt vermiş olduğunu tastik etmişler. Bunun üzerine kız ve oğlan tarafları arasında kıyamet kapar ve her biri diğerini bu evlilikten sorumlu tutmaya başlar; aralarında çıkan çatışmada ellerine geçen taş ve sopayla birbirlerine saldırıyorlar. Özellikle bu evlilikten on yıl kadar bir süre geçmiş ve eşlerin bu evlilikten üç çocukları da varimiş. Kadın bu haberi duyar – duymaz babasının evine firar etmiş ve üzüntüden yemek bile yemezmiş; hatta böyle bir hadiseye tahammül edemediğinden ihtihar etmeye de kalkışmış; Biçare nasıl tahammul etsin ki habersizce kendi(süt) kardeşi ile evlenmiş ve ondan üç çocuğu da olmuştur. Kabileler arasında çıkan kavga sırasında her iki taraftan da bir kaç kişi yaralanmıştır. Ama ihtiyarlardan biri ortaya girip geçici olarak olayı yatıştırıyor. Ve onlara ulemanın yanına giderek bu konuda fetva almalarını nasihat ediyor, Onlar da büyük şehirlere gelip bu olayı halletrnek için bir çok meşhur alime başvuruyarlar, ama sordukları her alim onların

251

hemen birbirlerinden ayrılmalarını gerektiğine ve artık evlenmelerinin haram olduğuna fetva vermiş ve bu evlendiklerinin keffaresi için de ya bir köle azat etmeleri lazım geldiğini yahutta iki ay peşpeşe oruç tutmaları gerektiğini söylemişlerdir. Sonunda Kafse şehrine gelip buranm hocalarına da sormuşlar ama yine aynı fetvayı almışlardır; çünkü Maliki mezhebine göre hatta bir damla süt emmek bile süt baba annesi ve süt kardeşi olmak için yeterlidir.

İmam Malik, sütü şarab ile kıyas edip “insanı sarhoş eden şeyin çoğu haram olduğu gibi azının da haram olduğuna yani şarabın hem çoğu hem azının haram olduğuna istinat ederek onun gibi süt emzirmenin de bir damla bile olsa süt yoluyla mahremliğin oluşmasına sebep olacağını söylemiştir. Bir adam onları bir tarafa çekip benim evimin adresini onlara veriyor ve diyor ki, “bu gibi konuları Ticani’den sorun; çünkü onun tüm mezhepler hakkında bilgisi vardır. Ben kaç defa onun bu hocalarla tartıştığına hepsini güçlü delillerle mağlup ettiğine şahit olmuşum”, Kadının kocası gelip meseleyi bana söyleyince ben onu kendimle kütüphane’ye götürdüm, O tüm olayı evvelinden sonuna kadar teferruatıyla bana anlattı ve dedi ki; “efendim benim hanımım intihar etmek istiyor; çocuklarımız sahipsiz kalmış; bizim hiç bir çaremiz kalmamıştı ki senin adresini verdiler. Bu kadar kitabı senin yanında görmem, kalbime bir aydınlık ve ümit saldı. Belki siz bu düğümü çözebilirsiniz”. Bir kahve getirdim ve sonra biraz düşündükten sonra o ihtiyar hanımdan kaç defa süt emmiş olabileceğini sordum. Bilernem, dedi “ama hanımım iki veya üç defadan fazla süt emmemiştir; çünkü hanımımın babası kızını süt emmesi için ancak iki veya üç defa o ihtiyar hanımın evine götürmüş olduğunu söyledi”. Bunu duyunca ben dedim ki, “eğer bu doğru olursa sizlerin şer’an bir müşkülünüz yoktur; nikahmız sahih ve

252

helaldir”, Bunu duyar duymaz zavallı benim ellerime kapanıp elimi ve başımı öptü sonra şöyle dedi: “Allah kalbini sevinçle doldursun; beni ıztıraptan kurtardm ve esenlik kapısnı yüzüme açtın. Artık kahvesini bitirmeden ve benim sözlerimin kaynağını bile sormadan izin alıp çocuk ve hanımına müjde vermek için hemen yanımdan ayrıldı. Ama ertesi gün yedi kişiyle birlikte tekrar benim yanıma geldi ve yanındakileri bana tanıtarak şöyle dedi: “Bu benim babamdır ve bu da hanımımın babasıdır ve üçüncü şahıs köy muhtarı, dördüncüsü cami imamı, beşincisi kabile büyüğü, altıncı şahıs okul müdürü yedinci şahıs şeyh’tir. Bunlar süt mahremliği ile ilgili meseleyi tartışmak ve bizim evliliğimizin helal olduğuna dair verdiğin fetvanın delilini sormak için buraya gelmiş bulunuyorlar”.

Ben onları kütüphaneye götürdüm ve onlara kahve sunup biraz taltifte bulunduktan sonra kendilerini dinlemeğe hazır olduğumu söyledim. Dediler ki, “Seninle süt mahremiyeti
mevzuunu tartışmak için geldik. Allah Kur’an’ı kerim’de süt emzirmenin mahremiyete sebep olduğunu ve süt kardeşlerinin evlenmelerinin haram olduğunu açıkça buyurmuştur. Keza Resulullah, “neseb yoluyla haram olan, süt emzirme yoluyla da haram olur” buyurarak süt kardeşlerinin birbiriyle evlenmesini haram etmiştir ve İmam Malik’de böyle evliliğin haramlığına fetva vermiştir; Ama sen böyle bir evliliğin helal olduğuna fetva vermişsin!”

Ben bir kişiyim” dedim “ama maşaallah siz sekiz kişisiniz; eğer hepinizle tartışacak olursam o zaman sizleri ikna edemem ve asıl mesele, yan meselelerin içinde kaybolup gider; bu yüzden en iyisi sizler aranızdan bir kişiyi seçin ben onunla konuşayım. Diğerleri de hakem olarak konuşmamızı dinlesinler”.

Onlar benim bu teklifimi beğendiler ve aralarındaki şeyh’in en bilginleri olduğunu söyleyerek onu benimle tartışmak

253

için seçtiler. O söze başlayarak şöyle dedi: “Sen, Allah ve Resulul’lun ve mezhep imamlarının haram ettiği bir şeyi nasıl halal edebilirsin?”

Dedim ki: Ben böyle bir işe teşebbüs etmekten Allah’a sığınıyorum. Allah’u Teâla sütle mahremiyete yolaçtığını mücmel bir ayetle açıklamıştır ve meselenin teferruatını ve şartlarını beyan etmeyi Resulüne(s.a.v) bırakmıştır; Resulullah’da bunun şartlarını tefsilatıyla açıklamıştır”.

Dedi ki, “Ama İmam Malik, bir damla sütle dahil mahremliğin gerçekleşeceğine ve evlenmenin haram olacağına fetva “vermiştir.

“Biliyorum” dedim; “ancak İmam Malik’in sözü muhalefeti caiz olmayan bir delil değildir! Acaba sizin diğer İmamlar hakkkındaki görüşünüz nedir?”

“Allah hepsinden razı olsun; dedi onların hepsi Resulullah’tan ilimlerini almışlardır”. Bunun üzerine ben eğer İmam Malik’in fetvası, Resulullah’ın hükmüyle muhalif olursa o zaman sen Resulullah’ın hükmünü bırakıp İmam Malik’i taklit edersen Allah’a ne cevap verirsin?” diye bir soru sordum; şaşırarak “Allah’u ekber; İmam Malik o büyüklüğüyle nasıl Resulullah’ın kesin hükmü ile muhalefet edebilir? diye cevap verdi. Orda bulunanların hepsi benim bu sözüme yani İmam Malik hakkında böyle cür’etkar konuşmama şaşırdılar. Hemen dedim ki: “İmam Malik sahabeden miydi? “Hayır” dedi. Tabiin’den miydi? dedim. “Hayır, dedi “o ancak etba-i tabi’lerindendir”. Dedim ki, “Acaba Ali ibn’i Ebi Talib mi Peygamber’e yakın idi yoksa imam Malik mi?

“Elbette Ali ibn-i Ebi Talib daha yakın idi. O, Hülefa-i Raşidindendir” dedi.

Oturanlardan birisi de kalkıp dedi ki;

“Hz. Ali ilim şehrinin kapısıdır”.

254

Dedim ki o halde neden ilim şehrinin kapısını bırakmışsınız da ne saha be ne de tabiin’den olan birine bağlanmışsınız?

O, fitneden sonra ve Resulullah’ın Medine’si, Yezid’in ordusu tarafından tecavüze maruz kaldıktan, sahabenin büyükleri öldürüldükten, namuslar tecavüze uğradıktan ve Resulullah’ın sünnetlerinin yerini bid’atler aldıktan sonra dünyaya gelmiştir. Öyleyse insan, cinayetkar sultanların istekleri doğrultusunda fetva verdikleri için onların rızasını kazanan imarnlara nasıl güvenebilir?

Onlardan biri dedi ki: Senin şii olduğunu ve Hz. Ali’ye taptığını duymuşuz”.

Ama yanında oturan arkadaşı dirseğiyle onu vurarak dedi ki: “Sus; böyle değerli ve bilgin birine bu sözleri söylemekten utanmıyor musun? ben şimdiye kadar hiç bir alimin bu kadar çok kitabı olduğunu görmedeim; bu adam sözlerini tam bir güvenle ifade ediyor”.

O adama dönüp “Evet ben şiiyim ama şia Hz. Ali’ye ibadet etmiyor sadece İmam Malik’in yerine Hz. Ali’ye uyuyorlar; çünkü kendinizin de dediği gibi Hz. Ali, ilim şehrinin kapısıdır”. dedim. Bunun üzerine Seyh dedi ki: “Acaba İmam Ali süt kardeşlerinin evlenmelerine izin veriyor mu? “Hayır” dedim Ama İmam Ali buyuruyor ki; süt emmek evlenmenin haram olmasına yani birinin diğerinin süt kardeşi olmasına ancak o zaman sebep olur ki onbeş defa peşpeşe bir çocuk bir hanımdan süt emmiş olsun; öyle ki bu onbeş defanın her defasında çocuk sütten doyarak ayrılsın; yahut çocuğun vucudunda et oluşuncaya ve kemiği sertleşineeye kadar birinden süt emmiş olsun. Kadının babası sevinerek dedi ki: “Allah’a andolsun ki benim kızım iki veya üç defadan fazla süt emmemiş; İmam Ali’nin bu sözünde bizim için bir kurtuluş yolu vardır; bizim bu ümitsizliğimizden

255

sonra, Allah bize bir ümit ve rahmet kapısı açmıştır”.

Mürşitleri olan Şeyh dedi ki; “bu konuda bize yakin verecek bir delil gösterir misin?”

Kalkıp Ayetullah Hoi’nin “Minhac’us salihin” isimli kitabını getirdim ve ona verdim; onun kendisi süt konusunu iyice okudu ve ikna oldu.

Hepsi sevindiler özellikle benim ikna edici bir delil gösteremeyeceğimden korkan hanımın kocası çok memnun gözüküyordu. Sonra kitabı benden istediler ki onu köylerinde delil olarak gösterebilsinler; ben de o kitabı onlara verdim ve onlar bana dua ederek ayrılıp gittiler.

Ama benim evden çıktıklarında bize muhalif olan birisiyle karşılaşmışlar o da bunları bazı kötü hocaların yanına götürmüş ve o hacalar da bu zavallılara benim İsrail uşağı olduğumu ve onlara vermiş olduğum. Minhac’us salihin kitabının baştan başa saptırıcı şeylerle dolu olduğunu ve Iraklıların hepsinin kafir ve münafık insanlar olduklarını, şiilerin ateşperest olduklarından dolayı, bacı ve kardeşin evliliğine izin verdiklerini söylemişler.

Evet, bu tür yalan ve iftiralarla onları korkutarak benim sözlerimi bir şeye saymamalarını tavsiye etmişler. Onlar da aldanarak veya korkarak önceden ikna olmalarına rağmen tekrar yoldan çıkmışlardıe. Bunun üzerine kadının hocasını Kafse şehrinin mahkemesine başvurarak boşama davası açmaya zorlamışlar ve mahkeme başkanı da onlara başkente gitmelerini ve cümhuriyet müftüsü ile görüşerek ondan meseleye bir çözüm getirmesini istemelerini söylemiş. Kadının kocası başkente gitmiş ve orada bir ay kaldıktan sonra Cumhuriyet Müftüsü ile görüşmeye ve meseleyi baştan sona ona anlatmaya muvaffak olmuştur.

Müftü, evliliğin sahih olduğuna dair fetva veren alimin ismini soruyor; kadının kocası da, “Ticani Semavi isimli bir

256

alimden başka evliliğin doğruluğuna kimse fetva vermemiştir”, diyor. Müftü benim ismimi not ederek hanımın kocasına diyor ki: “sen Kafse’ye dön, ben oranın mahkeme başkanlığına bir mektup yazacağım ve sizin meseleniz hallolacaktır”.

Bir kaç gün geçmeden genel cumhuriyet müftüsünün mektubu, Kafse şehrine ulaşıyor. Kadının kocası avukatı aracığıyla Müftünün mektubunda böyle bir evliliğin haram ve batıl olduğuna dair hüküm verdiğini öğreniyor.

Bütün bunları hamınm kocası bana anlattı.

O bunları apıatırken, meselenin bu kadar uzamasından ve sağa sola koşmaya mecbur kaldığından artık bitkin bir vaziyete geldiği anlaşılıyordu.

Beni meseleye soktuğu için özür diledi. Ben temiz duygularından dolayı ona teşekkür ettim ve Genel Müftünün, böyle bir evliliğin haram ve batıl olmasına dair hüküm çıkarmasından dolayı hayret içinde olduğumu söyledim. Ve sonra ondan, Genel Müftünün yazmış olduğu mektubu bana getirmesini istedim ki onu itiraz olarak Tunus’un gazetelerinde yayınlayayım ve Tunus’un ,Müftüsünün İslam mezheplerinden ve onların süt mahremliği konusundaki ihtilaflarından haberdar olmadığını halka açıklayayım.

Ama hanımın kocası; “beni, dosyamın içindekileri görmeme bile müsade vermediler “nasıl öyle bir mektubu getirebilirim”. dedi.

Bir kaç gün sonra Mahkeme Başkanı bir mektup göndererek beni, sözkonusu kitap ve o karı kocanın evliliğinin batıl olmadığına dair delillerle birlikte mahkemeye istedi.

Ben de – önceden hazırladığım ve gösterilecek yerlerinin arasına kolayca bulunması için kağıt koyduğum kaynakları alıp – tayin edilen saatta mahkemeye gittim. Mahkeme başkanının sekreteri beni karşılayıp başkanın odasına götürdü; içeri

257

girdiğimde, İbtidai Mahkeme Başkanı’nın, vilayet Mahkeme Başkanının ve cumhuriyet savcısının üç diğer aza ile birlikte orada bulunduklarını gördüm hepsi de resmi bir oturumdaymışlar gibi resmi elbiselerini giymişlerdi. Kadının kocası da orada idi; o da salonun sonunda onlarla karşı karşıya oturmuştu.

Topluluğa selam verdim ama farkına vardım ki, onlar nefret ve tahkirle bana bakıyorlar. Oturduktan sonra Başkan bana dönüp haşin bir selse dedi ki; “Ticani Semavi siz misiniz”,! “Evet” dedim. Dedi ki; siz mi bu olayda evliliğinin doğruluğuna fetva vermişsiniz? Dedim ki; hayır, ben müftü değilim ama müslümanların imamları ve alimleri bu fetvayı ver mişler. Dedi; biz de bunun için seni sesledik; sen şimdilik bir sanık durumundasın; eğer iddianı delille isbat edemezsen suçlu görülüp hapse gireceksin ve buradan direk olarak hapishaneye götürüleceksin.

Ben bu sözlerden, tehlikeyle karşı karşıya olduğumu anladım; elbette fetva verdiğim için değil; bazı kötü alimlerin benim fitne çıkarıp sahabeye dil uzattığıma ve Ehl-i beyt, mezhebini yaydığıma dâir bunlara ispiyonculuk yaptığı için. Hatta (duyduğuma göre mahkeme Başkanı ispiyonculuk yapmış olan o âlime demiş ki; eğer iki şahit getirirsen ben onu hapse atarım.)

Bunlardan başka İhvan’ul Müslimin’e bağlı olanlardan bazıları da, bu fetvayı suistimal ederek halkın içerisinde yaymışlar ki; ben kardeşlerin birbiriyle evlenmelerine izin vermişim ve bu da şia mezhebinin fetvasıdır. Ben bu sözlerin hepsini önceden duymuştum.

Mahkeme başkanının beni hapisle tehdit ettiğini görünce artık kendimi tam bir cesaretle savunmaktan başka bir çarem kalmamıştı. Onun için mahkeme başkanına, acaba çekinmeden

258

konuşabilirmiyim?” dedim.

– Senin avukatı n olmadığına göre istedigin gibi konuşabilirsin. dedi.

– Her şeyden önce şunu bilin ki ben fetva vermek için kendimi ortaya atmış bir şahıs değilim; bu kadının kocasından sorun; bunun kendisi benim evime geldi ve müşkülünün çözümünü benden istedi. Bu yüzden, bildiğimi esirgemedan açıklamadan başka bir çarem kalmadı ve ben onlardan kaç kez süt emmiş olduklarını sordum; hanımın iki defadan fazla süt emmemiş olduğunu öğrendim ve buna istinaden İslam’ın hükmünü açıkladım. Ben ne müçtehidim, ne de kendi re’yiyle şeri hüküm çıkaran birisi.

Mahkeme Başkanı dedi ki; sen bu sözlerinle yalnız kendinin islamı bildiğini ve bizlerin İslam’dan habersiz olduğunu mu iddia ediyorsun? Dedim ki; ben onu kastetmedim, ama bu bölgede halk İmam Malik’in mezhebine bağlı olduğu için o mezhep çerçevesinden öteye geçilmemektedir. Ama ben tüm mezhepleri araştırdığım için bu meselenin çaresini bulmuşum. Başkan, çaresini nereden buldun? diye sordu” Dedim ki; acaba sizden bir şey sorabilirmiyim?

“Sor” dedi. Dedim ki; Acaba islam mezheplerini nasıl görüyorsunuz? Dedi ki; onların hepsi sahihtir; çünkü hepsi hükümlerini Resulullah’tan almışlar ve onların ihtilaflarında rahmet vardır. Kadının kocasını göstererek dedim ki; o zaman bu zavallıya rahmedin ki iki aydan fazladır hanımı ve çocuklarından ayrılmıştır; çünkü bazı İslam mezhepleri var ki bunun sorununu hallediyor. Başkan sinirlenerek dedi ki; meseleyi bu kadar saptırman yeter; eğer delilin varsa göster, biz sana kendini savunma hakkı verdik; sen ise başkasına avukatlık yapıyorsun.”

Çantamdan Ayetullah Hoi’nin “Minhac’us Salihin” isimli

259

kitabını çıkardım; ona verdim ve dedim ki; Bu Ehl-i beyt mezhebinin kitabıdır; delilleri de içerisindedir. O sözlerimi keserek “bizim Ehl-i beyt mezhebiyle işimiz yoktur; ne onu tanıyoruz ne de ona inanıyoruz” dedi. Ben bu cevabı bekliyordum, bu yüzden Ehl-i sünnet’in kaynaklarını da kendi yanımda götürmüştüm.

İlk önce Sahih’i Buhari’yi, sonra Sahih’i Müslimi ve sonra Şeyh Mahmut Şeltut’un fetvalarını ve sonra İbn’i Ruşd’un Bidayetul Müçtehid ve Nihayet’ul Muktesid adlı, kitabını ‘Ve ondan sonra ibn’i Cevzi’nin Zad’ul Mesir Fi İlmit’tefsir kitabını bir kaç kitapla birlikte çantama yerleştirmiş bulunuyordum. Başkan, Ayetullah Hoi’nin kitabına bakmayı kabul etmeyince ondan sordum ki hangi kitapıara inanıyorsunuz?

“Sahihi Buhari ve Sahibi Müslime” dedi.

Hemen Sahih-i. Buhar’yi çıkarıp, belirlenen yerini ‘açıp ona uzatarak,” buyurun okuyun” dedim. Dedi ki “kendin oku'” Ben okumaya başladım; orada yazmıştı ki: “Falan ravi falandan ve o da Aişe’den nakletmiştir ki “Resulullah dünyadan gitti ama süt emme miktarı, beş veya beşden fazla olmayınca’ “süt emzirmek nedeniyle evlenmeyi haram etmedi”.

Başkanın kendisi o kitabı benden alıp okudu, sonra yanındaki vekile verdi; o da okuduktan sonra yanındakine verdi. Ben o sırada Sahih’i Müslim’i çıkardım ve aynı hadisi onda da bulup gösterdim ve sonra “el Ezher” Şeyhi Şeltut’un fetvalarını içeren kitabı çıkardım. O kitabında süt konusunda Mezhep imamlarının ihtilaftarını nakletmiş ve bazı alimlerin emzirme onbeş defadan az olursa evlenmenin haram olmayacagına fetva verdigini, bazılarının yedi defa ve bazılarının ise beş defayı şart koştuklarını zikrettikten sonra yalnız İmam Malik’in nasla muhalefet ederek bir damlanın bile (evliligin) haram olmasına sebep olduguna dair fetva verdiğini

260

kaydetmişti sonra Şeyh Şeltut şöyle yazmıştı: ben bu fetvanın vasatını kabul ediyorum; yani yedi ve yedi defadan fazla süt emerse haram olur.

Mahkeme Başkanı bunları gördükten sonra dönüp hanımın kocasına “Git hanımın babasını getir bizim yanımızda şahitlik versin ki kızı, iki yahut üç defadan fazla süt emmemiştir; sonra gidip hanımını evine götürürsün” dedi.

O zavallı sevinçli bir halde hemen kalkıp gitti.

Savcı ve diğer azalar da görevlerinin başına gitmek bahanesiyle izin istediler; Başkan’da onlara izin verdi. Artık ikirnizden’ başkası orda kalmamıştı. Başkan bana yönelip özür dileyerek dedi ki: “Beni affet hocam! seni başka türlü bana anlatmışlardı ve senin hakkında olmadık şeyler demişlerdi. Şimdi anladım ki o sözleri, söyleyenlerin hepsi yalancı ve inatçıl insanlarmış”,

Bu kadar kısa bir süre içinde böyle bir tahavvulun gerçekleşmesi, beni çok sevindirdi; dedim ki: Allah’a şükürler olsun ki O (Allah) sizin elinizle bana nüsret verdi. Dedi ki; duyduğuma göre senin büyük bir kütüphanen var; acaba “Heyat’ul heyvan’il kubra” isimli kitabınız varmıdır? Evet, dedim. Dedi ki: onu iki yıldan beridir arıyorum acaba o kitabı bana ödünç olarak verir misiniz? Dedim ki, “Ne zaman isteseniz o kitabı kütüphenemizden alabilirsiniz. Dedi ki; Benim büroyu gelmek için vaktiniz olur mu acaba? ki (Oturup) konuşalım ve sizden istifade edeyim.

“Rica ederim” dedim; “ben sizlerden isıifade etmeliyim; çünkü siz, yaş ve makam yönünden benden daha üstünsünüz; ben haftanın dört günü tatilim ve bu müddette sizin hizmetinizdeyim,”

Onunla her cumartesi günü duruşması olmadığı için biraraya gelmeyi kararlaştırdık.

261

O, sahih’i Buhari ve Müslim’i ve şeyh şeltut’un fetvalarını içeren kitabı, içindeki süt mevzuü ile ilgili olan nasları yazmak için onun yanında bırakmarnı istedi; ve ben sözkonusu kitapları ona bıraktım. Ayrılmak için kalktğımda o da benimle birlikte kalkıp beni uğurladı.

Ben sevinçli bir halde ve bu başarıdan dolayı Allah’a şükrederek oradan ayrıldım. Oysa oraya girdiğimde korku içindeydim, ve hapise girmek tehdidi ile karşılaşmıştım. Ama oradan ayrıldığımda artık Mahkeme Başkanı, bana saygı gösteren ve benden istifade etmek isteyen samimi bir dost olmuştu.

Bunların hepsi, Ehl-i beyt’in bereketlerindendir ki onlara sarılan asla umutsuzluğa düşmez ve onlara sığınan amanda olur.

Kadının kocası bu olayı kendi köylerinde anlatıyor ve bu haber, tüm komşu köylere de yayılıyor ve kadında kendi kocasının evine dönüyor ve onların meseleri böylece hallouyor. Bunun üzerine halkın içerisinde meşhur oluyor ki, ben devletin Genel Müftüsünden bile daha bilgiliyim.

Bir süre sonra kadının kocası büyük bir araba ile gelip beni ve ailemi köylerine davet eııi ve köy halkının beni görmek istediklerini ve üç tane kurban kesmek istediklerini söyledi. Ben Kafse’de işlerimin sıkı olması nedeniyle özür dileyerek gelemeyeceğimi söyledim ve onlara söz verdim ki ileride munasib bir vakitte onların ziyaretine gidecegim.

Mahkeme başkanı da bu olayı kendi arkadaşlarına anlatıyor ve bu olay daha da yayılıyor.

Böylece; Allah’u teala bize tuzak hazırlayanların tuzağını kendilerine çevirdi.

Hatta bize karşı komplo hazırlayanlardan bazıları bile gelip özür dilediler ve Allah onlardan bazısının basiret gözünü açtı; onlar da hakkı kabul eylediler ve ihlaslı dostlarımızdan
oldular.

“Bütün bunlar, Allah’ın bir lutfü idi ki O, dilediği kullarına bağışlar ve Allah büyük lutüf sahibidir.”

Ve son sözümüz şudur ki, bütün hamdler, (övgüler) Allah’a mahsustur; Onun salat’ı Efendmiz Muhammed (s.a.v.)e ve onun pak Ehl-i Beyt’ine olsun.
Prof.Dr.Muhammed TİCANİ SEMAVİ

Prof. Dr.Muhammed TİCANİ
Mütercim: Hasan YILDIRIM
Yayınevi : Ensariyan Yayınevi


more post like this