İslam kaynakları

    1. home

    2. article

    3. Tarihin en eski mücadelesi, sebepleri ve tuzaklar

    Tarihin en eski mücadelesi, sebepleri ve tuzaklar

    Tarihin en eski mücadelesi, sebepleri ve tuzaklar
    Rate this post

    Seyyid Ahmedi Safi
    Tarihin en eski mücadelesi, sebepleri ve tuzaklar
    Seyyid Ahmedi Safi
    Ey Allah’ın kulları, sizleri ve suçlar işlemiş nefsimi Allah-u Teâlâ’dan sakınmaya (takvaya) çağırıyorum! O Allah size örnekler vermiş, ecellerlerin vaktini O tayin etmiş, sizi yaşatan şeyleri O ulaştırmış, her şeyi kapsamış ve tek tek sayıp dökmüş; amellerinizin karşılığını da, gözlerinizin göremeyeceği bir yere yerleştirmiştir!
    Allah-u Teâlâ sizlere ve bize Allah Resûlu Hz.Muhammed Mustafa’nın (Sallallahu Aleyhi we Âlih) sünnetini takip edip takva elbisesini giymede yardımcımız olsun!
    Ayrıca 25 Şevval gününde vuku bulan Hz.İmam Cafer-i Sâdık’ın (Sallallahu Aleyhi we Âlih) şahadeti musibeti sebebiyle (şimdiden) taziye dileklerimi iletiyor ve Allah-u Teâlâ’dan bu musibet sebebiyle sizlere bahşettiği ecirlerin, kendi katında sizlere ayırmış olduğu ecri daha da yüceltmesini niyaz ediyorum!
    Allah-u Teâlâ’dan bizleri Paspâk İmamlar’ın (Allah’ın salât ve selâmı üzerlerine olsun) hüzünleriyle hüzünlenip sevinçleriyle de sevinen ve davalarını yaşatanlardan kılmasını niyaz ediyoruz!
    Sizlerin de bildiği gibi değerli kardeşlerim; Allah-u Teâlâ’nın bizleri yarattığı ve Peygamberleri seçtiği dönemden beri bir mücadele varolmuştur. Allah-u Teâlâ’nın seçtiği yol ile İblis’in ve yandaşlarının takip etmeye and içtiği yol arasında sürekli mücadele halindedir. Birinin vardığı yer güven dolu diyara (aman diyarı cennet) iken, diğerininki de; uçuruma (hâviye’ye) götürür.
    Nefislerimizin derinliklerinde bir problem yatmaktadır. O da şudur:
    Hak yolunu ve batıl yolunu biliyoruz, ama ya hakkı takip etmiyoruz ya hakkı takip etmekte tembel davranıyoruz.
    Ya da kendimizi aldatmaya çalışıyoruz “Tövbe etmemiz için bir ara,bir genişlik doğacak”,“Allah bunun için bizi cezalandırmaz ya” gibi sözlerle… Tüm bunlar gerçekte ayaklarımızı hak yoldan ayağımızı kaydırmaktadır.
    Hz.Emîrilmuminîn (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) Hz.Resûlullah’ın (Sallallâhu Aleyhi we Âlih) izini takip ederek sürekli insanın problemlerini açıklığa kavuşturmuştur.

    Bunu; kimi zaman bir öğüt, kimi zaman haram helal yollu şer’i bir hüküm beyan ederek, kimi zaman da günah işlenmesinin şiddetle ve öfkeyle kınanıp yasaklandığı ayetleri okuyarak yapmıştır. Sonuçta insanı sürekli dünyada kendi selâmetini aramaya doğru (bir teşvik,hareketlendirme vs. yolunu benimsemiştir).
    İnsan dünya hayatında mutlaka selâmete kavuşmalıdır.

    Mutlaka selâmete kavuşmalıdır derken başına hiçbir bela (sınav, zorluk) gelmemeli demek değildir. Hayır, tam tersine insan mutlaka (bela ve sıkıntılarla) sınanmalıdır! (Dini literatürdeki haliyle söylersek; mutlaka iptila olmalıdır) Bu bizim yazgımızdır.

    Her birimiz sınanır, ancak bu sınav amaçlı belalara maruz kaldığında mutlaka selâmete ermeli, İblis’in kurduğu vahşi tuzaklara düşmemelidir hiçbirimiz!
    Hz.Emîrilmuminîn (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) Nehcül Belaga kitabında ve diğer kaynaklarda bir hutbe yer alıyor. “Kasi’a Hutbesi” olarak bilinir. Bu hutbede Hz.Emîrilmuminîn (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) İblis’in sorununu bizlere açıklamaya büyük önem vermiştir.
    İblis isyan etmiştir.Allah-u Teâlâ, diğer meleklerle birlikte Âdem’e secde etmeyi ona emretmiş, da isyan etmiştir.İsyan ettiğinde de bir temel atmıştır.
    Peki neyin ?
    Kibrin.
    Âdem ile kendini çok yoz bir şekilde kıyaslayıp (kurduğu kibir temeline dayalı) Allah-u Teâlâ’ya karşı gelme operasyonunu başlattı.
    “Ben ondan daha üstünüm. Çünkü ben ateşten yaratıldım,Âdem de çamurdan yaratıldı” diyerek…
    Ateşin çamurdan üstün olduğu algısına nereden vardığı konusu şu anda bizim konumuz. Ama sonuçta bu kıyas, batıl bir kıyastır. (Gerçekliği yoktur.) Kesinlikle Allah-u Teâlâ’ya karşı gelmek için bir mazeret arıyordu.
    (Bir başka âlim de “Ne kadar da aptalca bir kıyas bu. İkisi de aynı Allah’ın yarattığı unsurlar değil mi?” diyerek meseleye güzel bir özet cevapla yaklaşmıştı. Editör)
    Dikkat ediniz değerli kardeşlerim! Kur’ân-i Kerîm Hz.Âdem meselesinin üzerinde durup vurgu yapmasının (ve hatta sık tekrar etmesinin) sebebi bu olayın Allah-u Teâlâ’ya karşı gelmenin ve işlenen günahların temeli oluşudur.
    Allah-u Teâlâ’ya karşı gelme ve günah işlemelerin – hepsinin olmasa bile- çok büyük çoğunluğunun kökeninde işte bu halet-i ruhiye (psikoloji) yatmaktadır.
    Sonucu ne oldu peki?
    Allah-u Teâlâ’nın emrinin karşısında hiçbirşey duramaz! Ne kadar yükselmişse yükselsin!
    Allah-u Teâlâ’nın meleklere Hz.Âdem’e secde etmeyi emredişi de kimin itaat edip kimin karşı geleceğinin (ve ruhunun derinklerinde, aslında kimin kime ibadet etmiş olduğunun ortaya döküldüğü) bir denetimdi. İblis bu denetimde başarısız olup kaybetti ve melekler de denetimden başarıyla geçip kazandı.
    Dikkat ediniz; iradeleri ellerinden alınmış değildi, seçimleriyle (kazandılar)!
    İblis’teki kibir psikolojisi; Hz.Âdem’e boyun eğmesine veyahut başka bir şekilde söylersek, Allah-u Teâlâ’nın ona Hz.Âdem’e secde etmesine dair verdiği emri yerine getirmesine müsaade etmedi.
    İblis de bunun üzerine, yani kibrin üzerine bir temel kurdu ve bu temelden beslemeye çalıştı, onu takip eden şeytanları…
    Ve onun peşi sıra giden insanları!
    Böylece bu sıfat, yani kibir; ilahi öfkeyi üzerine çeken bir sıfat oldu.
    Kibirlendi, karşı geldi ve sonrasında da kovuldu!
    Kovulunca da kovulup kalmadı. Cennet her insanın, her akıl sahibinin arzusudur.

    Her türlü hayır oradadır. (İblis) de oradan kovulunca, bizim deyimimizle “intikam almaya” çalışacaktır tabi ki.
    Bu intikam için de pusuya yatmıştır.Ahdetmiştir:
    “…Andolsun hepsini saptıracağım!…”
    Bu hakkın giysisine bürünmüş batıl sunma, ya da batılı sevenlere batıl kılığında batıl takdim etme ve Allah-u Teâlâ’ya itaat etmeye engel, mazeret vs. yerleştirmeyi İblis kendine vazife üstlenmiştir! Allah-u Teâlâ’ya sığınırız hepsinden!
    Müminlerin Emîri (Aleyhisselâm) birçok konuya birden değindiği hutbelerinden birini, yani bu Kasıa Hutbesini bilhassa İblis’in yozluklarını sergilemeye ayırıp bizleri ondan sakındırmıştır.
    Çünkü İblis’in kullandığı bu ölçüyü biz de kullanıyoruz!
    Bazen insan bir-iki sene ibadet eder, kavurucu sıcaklarla dolu yazın tümünü oruçla geçirir de kendini Allah’a karşı bir tabiri caizse alacaklı görür. Ya da kendini hiç kimsenin yapamayacağı bir şey yapmış görür.Aslolan akıbettir! (Sonun nasıl olduğudur!)
    Eğer bir kişi kendini bu hayalleri kurarken görmesi, Allah-u Teâlâ’dan çok uzaklaşmış olduğu anlamına gelir!
    Mutlaka şükretmemiz gerek!
    Mutlaka Allah-u Teâlâ karşısında boynumuzu bükmemiz gerek!
    Mutlaka ve mutlaka Allah-u Teâlâ karşısında tevazu etmemiz gerek!
    Elbette bu da başka önemli bir konudur.
    Şimdi konumuza dönelim.
    Öyle yapmamız gerek, ancak bu İblis; bize pusu kurmuştur!
    Kişi mutlak İblis’e karşı uyanık halde olmalıdır!
    Bizler uyuruz, gafil oluruz ama; İblis gafil olmaz!
    Becerikli avcıdır o, her an ağ örmektedir!
    Sorun bizim bazen gaflete düşmemizdedir.
    Biz İblis’ten daha güçlüyüz!
    Müminlerin Emîri’nden “Baba olma”ya dair…
    Seyyid Ahmedi Safi
    Hz. İmâm Ali (Aleyhisselâm), Sıffîn savaşı dönüşünde; evlâdı Hz.İmâm Hasan’a (Aleyhisselâm) birtakım tavsiyelerde bulunmuştur.Her ne kadar İmâm Hasan’a (Aleyhisselâm) yapılmış olsa da bu vasiyet tüm insanlık için bir eğitim müfredatı belirlemektedir. Gelin her babaya çocuğun nasıl yetiştirileceğini öğreten vasiyetin üçüncü kısmını birlikte dinleyelim:
    “Ey oğlum; senin olgun bir yaşa ulaştığını, benim ise zaafımın (günden güne) arttığını görünce, gönlümdekileri sana söylemeden ecelim gelir, yahut bedenimin zayıfladığı gibi görüşümde de bir zayıflık olur, yahut da bazı galip gelen heva ve hevesler veya dünya fitneleri benden önce sana gelip çatar da sen de buyruk dinlemez serkeş deve gibi olursun endişesiyle,
    sana birtakım hasletleri vasiyet etmeye koyuldum. Çünkü gencin kalbi ekilmemiş alana benzer; oraya ne ekilirse tutar, boy atar. Ben de kalbin katılaşmadan ve aklın meşgul olmadan sana edebi (öğretmekle) başladım.”
    Şunu da parantez olarak ilave edelim: Bizim bu vasiyetten anladığımız şey ile Hz.İmâm Hasan’ın (Aleyhisselâm) muhatap olduğu anlamlar arasında kıyas edilemeyecek denli devasa bir fark vardır. Hz.Emîrulmuminîn’in (Aleyhisselâm) Cennet gençlerinin efendisine hitap ederken kastettiği şey ile sıradan bir insana hitap ederken kastettiği şeyin aynı olmasını ne akıl,ne vicdan ne de fıtrat kaldırmaz zaten. Dolayısıyla burada bizim kelimelerden anladığımız şeyler bizim kapasitemiz ölçüsünde olup bizi bağlamaktadır.

    Ehlibeyt’in (Allah’ın en güzel salât-u selâmı üzerlerine olsun) birbirlerinin ve Hz.Peygamber’in (Allah’ın en güzel salât-u selâmı O’nun ve
    Ehlibeytinin üzerine olsun) mukaddes kelâmlarından anladığı ile pâk olmayan bizlerin anladığı çok başkadır.

    Takip edilmesi gereken yol ve Kurtuluş gemisi onlardır; bizler ise –inşaAllah – bu gemiye binmiş, bu yolda giden yolcuyuz. Kendisine saygısı ve imanına riayeti olan Müslümanlar olarak; Pâk Peygamber ve Pâk Ehlibeyti’nin (Allah’ın en yüce salât-u selâmı üzerlerine olsun) birbirlerine yaptıkları mubarek vasiyetleri ve yapmış oldukları mubarek duaları da bu öğreti ışığında değerlendirmeliyiz.
    Hz.İmâm (Allah’ın salâtı ve selâmı üzerine olsun) yaşının arttığını 60’ı geçtiğini,bedeninde zayıflık olduğunu görüyor ve ecel gelmeden gönlündekileri açıklayamamaktan çekinmektedir.Çoğunuzun hali de buna benziyor sevgili kardeşlerim! yaşça büyüdünüz,

    bedeniniz de zayıflık başladı ve henüz terbiyeye dair diğer unsurları evlatlarınıza öğretmeye başlamadınız. Özellikle de genç, henüz daha yoğrulmaya hazır ve kalbinin boş olduğu; çevrenin, sapık inançların,bozuk fikirlerin ve şer unsurlarının ona etki edeceği bir dönemde ise.
    Bizden nicesi,nice babalar; çocuklarını öyle salıp terk etmiştir!Öyleyse başlayın ey babalar, ey anneler! Evlatlarınız, size ecel yaklaşmadan önce; ıslah edici ve verilmesi gereken terbiyeyi aldı mı? O evlatlar boynunuzda emanettir! Eğer emanetin hakkını vermişseniz Allah katında (ecir ve) sevaba erişmiş ve salih bir zürriyet kazanmış oldunuz!
    Şu ibareye dikkat edelim:
    “Çünkü gencin kalbi ekilmemiş alana benzer; oraya ne ekilirse tutar, boy atar. Ben de kalbin katılaşmadan ve aklın meşgul olmadan sana edebi (öğretmekle) başladım”
    Bu küçük yaştaki gencin kalbi; ekildiğinde meyve verecek bitkinin büyümesine mani olacak olan dikenlerden,zehirli sarmaşıklardan ve yabani otlardan arındırılmış bir tarlaya benzer. Bir bitki yetiştirecek olan boş bir alan görürse ekimini kolaylıkla yapar, uğraşmaz, zorlanmaz. Ancak alan dikenlerle ve yabani otlarla doluysa önce yorulması ve uğraşıp didinmesi gerekir ki; o dikenleri, zararlı ve yabani otları vs. koparıp tohumu ekime müsait bir alana atabilsin.
    Gencin kalbi de böyledir; kin,bozuk itikatlar,kötü ahlak ve şer yoktur. Boştur. Kendine ne konursa alır. Şer de olsa, hayır da,hak itikatlar da, batıl itikatlar da, hayırlı sıfatlar ve takdir edilen ahlak da, kötü sıfatlar ve kınanmış huylar da… Genci, kendi haline bırakıp terbiye ve edep kazandırmazsan, toplumuna ve çevresine katılamayacaktır.
    O zaman da diğer çevre ile başka etkenler devreye girecektir ve belki de bu çevre ve etkenler; batıl itikatlar, kınanmış sıfatlar ve bozguncu bir ahlak taşıyorlardır … O zaman da genç bu şer dolu sıfatlar ve fesat dolu ahlakla büyüyüp yetişecek; babanın evladını hak yola ve salih terbiyeye geri döndürmesi zorlaşacaktır.
    Evlatları;10 yaşının altında, 15 yaşında veya bu yaşlara yakın olan babalar!
    Hz.İmâm Emîrulmuminîn (Aleyhisselâm) evlatlarını edeplendirmeye başlamanız konusunda uyarıyor! Çünkü gencin kalbi ekilmemiş bir alana benzer, ne konsa alır. Hayır da olsa, şer de…Hz.İmâm (Aleyhisselâm) “Evladının kalbine ve nefsine hayır tohumları ekmeye başla; senden önce başkası gelip şer tohumu ekmeden!” diyor (adeta)!
    Fasit huylarla gençleşmek üzere öylesine bırakırsanız, ıslahı zor olur; üstelik ailene, toplumuna ve yurduna zararları neler olur bilinmez. Ama terbiye,edeplendirme ve hak inançlarla evladını yetiştirmeye başlarsan; hem kendine, hem ailene,hem toplumuna ve hem de vatanına fayda sağlamış olursun!
    Dikkat edin kardeşlerim, babanın; gencin bu merhalesinde edeplendirme ve yetiştirme hususunda erken davranmasının etkilerine!
    “Ben de kalbin katılaşmadan ve aklın meşgul olmadan sana edebi (öğretmekle) başladım… ”
    Eğer genci, edep ve terbiye etmeden öylece bırakırsanız, çarşıya pazara çıkacak, topluma karışacak ve her tarafta bulunan iletişim araçlarının ortasında kalacaktır ki; bu iletişim araçları bazen hayırlı düşünceleri ve kültürü yayar, bazen de şer dolu kültür ve düşünceleri!
    Şehveti,içgüdüleri, kanında akan şeytanı, kötü arkadaşlar ve batıl itikatlar ile fasit davranışları yayabilen modern iletişim araçlarının ortasında kalan genç; bu bozuk akımla büyüyecek,kalbi bozulacak ve (aklı kötü şeylerle meşgul olacaktır). O zaman da onu hak yola geri döndürmek zor olacaktır! Ve öyle bir merhaleye varacak ki; hem sana,hem ailene,hem topluma ve hem de vatana zararlı halde olacaktır!O (salıvermişliğin) böyle zararlı etkileri olacaktır işte…
    Vasiyet şöyle devam ediyor:
    “Ben de kalbin katılaşmadan ve aklın meşgul olmadan sana edebi (öğretmekle) çabuk davrandım ki; tecrübe edenlerin senin yerine arama ve sınamasını yüklendikleri gerçekleri tam kesin bir kararla karşılayasın. Böylece arama zahmetinden kurtulur, deneme zorluğundan da muaf olursun. İşte bizlerin, peşi sıra gittiğimiz şeylerin (bilgilerin)kendisi sana gelmiş; bazen bize karanlık (ve gizli) olan şeyler sana apaçık ve gün ışığına çıkmıştır.”
    “Ey oğlum, ben her ne kadar öncekiler gibi ömür sürmediysem de, onların yaptıklarına baktım, haberleri hakkında düşündüm, geriye kalan eserlerini gezip gördüm. Öyle ki onlardan biri gibi oldum.”
    Yaşça küçük olan henüz hayat tecrübesi sahibi değildir.Yaşça büyüklerin hayat deneyimi vardır. Hak ne,batıl ne, şer ne, hayır ne, zararlı ne, faydalı ne; hepsini görmüştür, tanımıştır. Ancak bu deneyim doğruyu yanlışı ayırt edinceye kadar yıllar alır,belki de zararlı etkiler bırakır, çünkü yanlış yapmış, yaptığına ve ettiğine pişman olmuş, ama olan olmuştur artık… Diyor ki:
    “Ey oğlum, ben her ne kadar öncekiler gibi ömür sürmediysem de, onların yaptıklarına baktım, haberleri hakkında düşündüm, geriye kalan eserlerini gezip gördüm. Öyle ki onlardan biri gibi oldum.”
    Benden al! Büyük bir tecrübe gerektirecek,uzun bir zaman alacak ve belki de zararlı etki bırakmaktan müstağni kıldım.
    Sözümüz gençlere!
    Büyüklerden hayat tecrübelerini alın (öğrenin)! Büyükler, hayat tecrübeleriyle size; hayatınızda yapacağınız seçimlerde yaşayacağınız korkudan kurtulma imkanı sunmuştur. Gencin hayatında tecrübe yoksa, dener. Deniyorsa da hata yapma riski vardır.
    Bu hatalardan onun üzerine zararlı etkiler bırakır. Kendi kendine deneyeceğine yaşlılardan ve büyüklerden hayat tecrübelerini öğren ey genç! Görüşlerine,fikirlerine,yönlendirmelerine ve hayat siyasetlerine saygı duy! Heva,gençlik ateşi ve gurur seni galebe çalmasın! Yaşça büyüklerin tecrübelerine danış, bize sor! Bizler de sizin yaşadığınızı yaşadık!
    Gençler, yaşça büyüklerinizden öğrenin! Böylelikle onların geçmiş tecrübesi vesilesiyle; size, ailenize, toplumunuza ve vatanınıza faydalı olan şeyleri öğrenmiş olacaksınız!
    “Öyle ki onlardan biri gibi oldum; hatta onların yaşayışlarından bana ulaşan haberler bakımından onların ilkinden sonuncusuna kadar, onlarla ömür sürmüşe döndüm.Sonuçta, hallerinin durusunu bulanığından, faydalısını zararlısından ayırt ettim; senin için ise her işin en seçkinini, en güzelini seçtim; açık olmayanını senden uzaklaştırdım; senin durumunun şefkatli bir baba olarak beni de ilgilendirdiğini görünce … ”
    Dikkat edin kardeşlerim; “Şefkatli bir baba olarak”!
    Şefkatli bir baba, bu hayattan (ve tehlikelerinden) çocuğuna yarattığı tehlikelerden çekinen kimsedir!
    Dikkat ediniz değerli babalar, anneler!
    Eğitimcilerden sıklıkla ebeveynlerin çocuklarının başına gelen tehlike ve zararlı etkilerden bihaber olduklarını duyuyoruz! Nice anne ve babalar; çocuklarının başına gelenlerin farkında olmamış, terbiyelerini ihmal etmişlerdir ve bu yaptıklarının sonucunda evlatlarının başına gelen zararlardan dolayı çok çok pişman olmuşlardır!
    Bazı babalar para kazanmakla ve dünya işleriyle uğraşmakla meşgul olup

    evlatlarının ve yavrularının terbiyelerini ihmal etmişlerdir. Bazısı da evlatlarının yemesi, içmesi, giymesi, kalması ve akademik eğitimiyle ilgilenip bu yönleri ihmal etmişlerdir! Bazıları da evlatlarını öylesine salıp gitmiş, yolcluluğa ya da çarşı pazara çıktığında evlatlarının ne yaptığını, gecelerini kiminle geçirdiğini, kimlerle arkadaşlık ya da dostluk kurduğunu bilmiyor! Hayra götüren arkadaşlar mı, şerre götüren kötü arkadaşlar mı kuruyorlar haberleri yok! Birçok ebeveynin hali böyle!

    Evlatlarının arkadaşları ve ilişki kurduğu kimseleri takip etme hususunda gereken ehemmiyeti vermiyorlar.Oğullarının ve kızlarının uydu tv,internet ve cep telefonu gibi modern iletişim araçlarında neler okuyup neleri takip ettiğini ve neleri izlediğini önemsemiyorlar!Sonra evlatlarını çok rezil rüsva hallerde buluyorlar!
    Babanın sorumluluğu sadece evlatlarına barınma,yemek,giyecek ve müreffeh bir hayat sağlamak değildir! Çok önemli ve yapılması çok gerekli olan evlatlarının terbiyesi ile ilgilenmektir! Akaidi,ilmi, psikolojik, ahlaki,toplumsal açıdan ve sağlık yönünden yetişimi ile ilgilenmektir!
    Evladın ile aranda arkadaşlık ortamı oluştur ki; içinde gizleyip sakladığı ne varsa sana döksün! Bazı anne ve babalar; evlerinde korku,tasallut ve terör ortamı oluşturuyor! Eğitimciler bizimle paylaşıyor; küçücük çocuklar, dokuz yaşına bile varmamış yavrularda tehlikeli ahlaki bozulmalar gözlemliyorlar. “Neden babanla paylaşmıyorsun çocuğum?” diye sorulduğunda “korkuyorum ondan” diyor! “Neden annenle paylaşmıyorsun kızım?” diye sorulduğunda “korkuyorum!”
    diyor! Bu korku,terör ve tasallut ortamları; ev içinde olması gereken doğru toplumsal ortamlar değildir! Çocuğunuza özgürlük verin ki; konuşsun, içindekini sizinle paylaşsın, gönlündekini size açsın, dışarıda maruz kaldığı kaynaşma ve davranışları aktarsın! Ev içerisinde bile değerli kardeşlerim! Oğullarınızın ve kızlarınızın yaptıklarını gözlemleyin! kiminle arkadaşlık kuruyorlar,kiminle kaynaşıyorlar, kiminle oynuyorlar?
    “Senin durumunun şefkatli bir baba olarak beni de ilgilendirdiğini görünce…”
    Gerçekten şefkatli bir baba isen,yavruna pek merhametli isen, üzerine titriyorsan ve evladını seviyorsan; yüreğini ona aç!Dinle onu! Böyle yap ki, maruz kaldığı tehlikeleri ve kötülükleri sana açsın, çocuğunun neler yaşandığının farkında ol ve çocuğunun yaşamış olduğu bozulma ve sapmaları erkenden düzeltebilesin!
    Hz.Emîrulmuminîn (Aleyhisselâm) vasiyetine şöyle devam ediyor:
    “ Senin durumunun şefkatli bir baba olarak beni de ilgilendirdiğini görünce daha genç olup tertemiz bir kalbe ve iyi niyete sahip olduğun bir vakitte seni terbiye etmeye (eğitmeye) karar verdim”
    Hz.Emîrulmuminîn (Aleyhisselâm) bundan sonra konuyla ilgili bir başka bölüme geçiyor. “Doğru çocuk terbiyesi nedir,nasıl yapılır ve dayandığı temeller nelerdir?” onu da bir sonraki hutbemizde açıklayacağız Allah-u Teâlâ’nın izniyle.
    “Rahman Ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Oyaladı mal mülk çokluğuyla öğünmek sizleri. Ziyâret edinceye dek kabirleri. İş öyle değil, yakında bilirsiniz. Sonra da gene iş öyle değil, yakında bilirsiniz. Öyle değil, ilmel yakîn bilseniz, Andolsun ki o alevli ateşi görürdünüz.Sonra da andolsun ki gözlerinizle göreceksiniz. Sonra da andolsun ki o gün nîmetlerden soruya çekileceksiniz. ”
    Allah-u Teâlâ ve Sâdıkul Emîn Peygamberi pek doğru söylemiştir!
    Alemlerin Rabbine Hamdolsun!
    Allahu Teâlâ’nın salâtı Hz.Muhammed’e ve Pâk Ehlibeyti’ne olsun!
    Din-Dünya, Kul-Toplum İlişkisi
    Seyyid Ahmedi Safi
    Allah Tebâreke ve Teâla Kur’ân-i Kerîm’in Hadîd suresinin 28. Ayetinde şöyle buyurmuştur :
    “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve peygamberine iman edin ki, size rahmetinden iki kat pay versin, size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur versin ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”
    Allah Tebâreke ve Teâla, sizi ve bizleri takvalılardan kılsın sevgili kardeşlerim; onunla yürüyeceğimiz bir nur versin, bağışlasın ve şehitlerle,sâlihlerle,sâdıklarla birlikte haşretsin. Doğrusu, O’nun her şeye gücü yeter.
    “Gizlisini (gizli hallerini) düzelten kimsenin Allah âşikârını düzeltir. Dininde amel eden kimsenin dünyasına Allah yeter. Kendisi ile Allah arasındakini ıslah eden kimsenin diğer insanlarla arasındaki şeylere Allah yeter”
    İçimizde gizli,saklı kalan şeyleri belli etmemek ve başkasına niyetimizi izhar etmemek meselesidir buradaki mesele. Bildiğiniz üzere niyet de kalbi bir meseledir. İnsan bazen güzel bir davranış sergler ama içinde saklı tuttuğu şeyler çok başkadır, Bazen iyi niyetlidir ve iyi bir davranış sergiler; Bazen de niyeti iyidir ama yaptığı kötüdür ve bu yüzden de ilahi tevfiğe nail olamaz.
    Sonuçta niyeti Gaybı pek bilen Allah görür. Bizler işlerin zahirleri ile muamele ederiz; ama yapılan işlerin arkasındaki (niyetler) nedir,Allah bilir…Evet, eğer insanın niyeti kötü ise bazen ondan ilahi tevfik çekilir de insanlar karşısında rezil rüsva edilir.
    Hz.Emîrul Muminîn (Aleyhisselâm) burada ilişkiyi düzeltmekten söz ediyor. İlişki de taraflar arasında olur. İlk tarafı nefs:
    “Gizlisini düzeltenin…”
    Bu “gizli”; bizim, Allah-u Teâlâ ile olan ilişkimizi ifade ediyor. Bu ilişkimizi düzeltme hususunda birbirimizle yarışmalı, rekabet etmeliyiz. Bir insan gizlisini ıslah etmeye çabalıyorsa Allah’ın hoşnutluğunu arzu ediyor demektir.
    Rikabe mevzusuna dikkat edelim. Dini açıdan rikabe nedir? Hukuki açıdan rikabe kişinin belirli kanunlara uyup uymadığının gözetlenmesidir, kanuna karşı gelen cezasız kalmasın diye. Ama Dini açıdan rikabe (gözetleme) farklı bir kavramdır.Kendi kendini gözetleme ve hallerini düzeltme anlamına gelen rikabe (murakebe olarak da bilinir) kişinin kendisinden başlar.
    Bu özellik insanı sürekli farkında, gafletten ve adım adım azâba yaklaştırılmaktan (istidrâcdan) uzak kılar. Ayağı kaymasın, yoldan çıkmasın diye insanın kendini gözetlemesidir, rikabe budur.Bu kişinin Allah-u Tealâ ile arasındaki özel bir olgudur. Rikâbe hususunda birbirimizle rekabet etmeli, bu hususta hırslı olmalıyız. Ve her kim, bu rikâbe olgusunda gelişmeye muvaffak olursa; birçok ulvi manevi mertebeye erişmiştir.
    Hz.Emîrul Muminîn (Aleyhisselâm) burada bize bir garanti veriyor:
    “….Aşikârını Allah düzeltir.”
    (Tabir-i caizse “diğer taraf”) Allah-u Teâla ile ilintilendiriyor sonucu. Yani aşikârı düzeltmeyi Allah-u Teâlâ kendisi üstlenecektir.Rahmeti ile,lütfu ile… Çünkü Allah-u Teâlâ kulunun toplumun içinde etki edebilmesi için ortaya çıkmasını ister. Dikkat ediniz kardeşlerim! Eğer (kulun) aşikârı düzelirse değişim yapabilme kudreti daha fazla olacaktır.
    Aşikârdan kastedilen diğerlerine etkidir.Başkaları olmasa aşikârı düzeltmenin ne faydası vardır zaten… O halde insanın üstüne düşen sadece gizlisini düzeltmektir.
    Elbette ki bu, (yani gizlisini ıslah etmek) en büyük psikolojik mücadelelerdendir. Ancak yapılabilirdir. Dünya, insanların birbiriyle yarıştığı bir yarış meydanıdır. Bu yarışın ilk aşaması da insanın gizli hallerini düzeltmeye muvaffak olmasıdır. Karşılığı da hemen hazırdır; Allah-u Teâla’nın onun aşikârını düzeltmesi.
    Dünya amel etmek için vardır. Amel nasıl olmalıdır peki? Mutlak manada bâkî – kalıcı olan – tek varlık Allah-u Teâlâ olduğu için yapılan amel de Allah-u Teâlâ ile ilintili olmalıdır. Allah-u Teâlâ ile ilintili olan da Allah’ın dinidir. Kur’ân-i Kerîm’de geçen “Allah’ı zafere eriştirirseniz…”
    ayet-i şerifesinin manası da Hz.Peygamber Efendimiz’in ve Pâk Ehlibeyt’in (Allah’ın en güzel salât-u selâmı üzerlerine olsun) mubarek hadislerinde “Allah’ın dinini zafere eriştirmek” olarak tefsir edilmiştir. Bu yüzden insanın ameli dini için olmalıdır. Yaptığı her amel diniyle ilintili olmalıdır. “Dünyayı ne yapacağız peki?” diye sorulacak olursa: “
    Dünyaya elbette ihtiyacımız vardır, ama amaç olarak değil; araç olarak.” olacaktır. Tersini yapanlar hakkında Kur’ân-i Kerîm’de bu yaptıklarından insanların kurtulmak için birbirleriyle kavga ettiği ifade edilmiştir. İmâm Ali Aleyhisselâm da tersini yapanların yanlış yaptığını ifade ederek şöyle diyor:
    “Dininde amel eden kimsenin dünyasına Allah yeter.”
    Dinine amel et, Allah dünya sorunlarını gidermeyi kendi üstlenir.
    İnsan dünyadan ne ister?
    Yemek ister,giymek ister ve garantide olmak ister. Bu garantinin bir kısmı kuruntudur. Çünkü garanti içinde olmak kalıcı olmayı gerektirir ve hiçbirimiz de bu dünyada kalıcı değiliz.
    Yemek yeme ve içmeye gelince; dün de yedik, dün de içtik ve belki de nimetlendik. Kanaat ve karşılaştığımız gerçekler üzerine düşünelim.
    Bazıları kendini yiyip bitirircesine çalışır. Dünya için.
    Obur bir insan düşünün. Önüne yemeği koydunuz. Yedi,yedi, yedi… Sonra durdu. 6 saat sonra bir kez daha… Tüm dünyası yemek yemek.
    Veya tek derdi (göz alıcı) kıyafetler giymek olan birini…
    Sonra bir bakmışsınız ki yaşlanmış,sevdiği yemekler ona yasaklanmış ve diğer uğruna savaştığı dünyası elinden uçup gitmiştir…
    Hz.Emîrulmuminin İmâm Ali Aleyhisselâm bizi buna karşı uyarıyor; dininiz için amel edin Allah size yeter diyor.
    İnsanın hayatında kanaat bulunmalı. Kendisine kanaat verilen kimse hayata çok farklı bir perspektiften bakar. Ama kendisine kanaat verilmeyen kimseye dünyayı ve içindekileri verseniz gene gözü doymaz.
    Hz.Emîrulmuminin İmâm Ali Aleyhisselâm bize; dininiz için amel edin, Allah sizi dünya derdinden kurtarır diyor. Dini için amel eden amel etmenin tadını alacaktır. Ve sonucunda Allah onu o dünya derdinden kurtaracaktır.
    Dünya derttir!
    Kimisi dünyası uğruna gider; Ahmet ile savaşır,Mehmet ile dövüşür,Ali ile kavga eder ve Veli ile çatışır.. Hepsi dünya için! Böyle bir insanı gam ve tasa ile dolup taşmıştır ve sürekli başkalarına karşı kötü zanda bulunma halini yaşar. Kendini başkalarından uzak tutmaya çalışır. Halkı kendindekine tamah eder görür. Üstelik dünyanın derdi de bitmez!
    Hz.Emîrulmuminîn uyarıyor: Hayır, işini dinin için yap!
    Din için amel kolaydır! Allah-u Teâlâ’ya bir bakış vardır, lezzeti vardır!
    Dünyevi işler için falancanın size övmesi, filancayla da rekabet etmeniz gerekir. Din için amel etmenin böyle bir şey yoktur! Din için amel etmeye kalkıp da engellenen kimseyi görmedik şimdiye kadar!
    Ola ki malları yağmalanmış, hapse atılmış , sürülmüştür. Ama niyete mani olamamışlardır. Niyete mani olunamaz da zaten, Allah-u Tealâ ile kişi arasındadır.Bu dinde de Allah-u Teâlâ ile doğrudan ilintileme vardır.Dünya derdini gidermeyi Allah-u Teâlâ kendisi üstleniyor.
    “Kendisiyle Allah arasındaki (ilişkiyi) düzelten kişinin, Allah diğer insanlar ile arasındaki (ilişkisini) düzeltir”
    Sorunların çoğu insanlardandır.Çoğu. Ama hangi insanlardan? Allah-u Teâlâ’nın edebi ile edeplenmeyen insanlardan, davranışlarında Allah-u Teâlâ’ya karşı kayıtsız kalan insanlardan ve istediklerini elde etmek için her türlü yola başvurabilen insanlardan… Gerçekten de bir yük! Kişiye dünyayı ağırlaştıran yüklerden biri de başkalarından gördüğü eziyettir.
    Hz.Peygamber (Allah’ın en ulvî salât-u selâmı O’nun ve Ehlibeyti’nin üzerine olsun) tüm azameti, Allah katından getirdiğinin yüceliğinin tümüyle ve uğruna kendini adadığı davasının külli kutsiyeti ile şöyle buyuruyor:
    “Hiçbir peygamber, benim çektiğime benzer bir eziyet çekmemiştir!”
    Kim eziyet etti Peygamber’e? (Allah’ın en ulvî salât-u selâmı O’nun ve Ehlibeyti’nin üzerine olsun)
    Allah mı?
    Melekler mi?
    Cebrâil Aleyhisselâm mı?
    Kim eziyet ediyordu O’na (Allah’ın en ulvî salât-u selâmı O’nun ve Ehlibeyti’nin üzerine olsun)?
    Hz.Peygamber’in pâk zürriyeti mi ediyordu O’na (Allah’ın en ulvî salât-u selâmı O’nun ve Ehlibeyti’nin üzerine olsun)?
    Hz.Fâtıma mı eziyet ediyordu O’na (Allah’ın en ulvî salât-u selâmı O’nun ve Ehlibeyti’nin üzerine olsun)?
    Kim eziyet ediyordu?
    Cevap belli, ancak öyle insanlar; gerçeği kabul etmez. Öyle insanlar haset eder! Ve hatta öyle bir dereceye varır ki bu hasetleri; başkalarını gizlice takip etmeye bile kalkarlar! Acıdır bu! Tabi ki Hz.Peygamber (Allah’ın en ulvî salât-u selâmı O’nun ve
    Ehlibeyti’nin üzerine olsun) acı duyacaktır, eziyet çekecektir bu insanların yüzünden! Belâgat sahiplerinin ve Vasiyylerin Efendisi Hz.Emîrulmuminin (Allah’ın salâtı ve selâmı üzerine olsun); bazı hutbelerinde, zirvenin de doruğundaki belagatiyle anlatıyor yaşadığı eziyetleri! Sonrasında Hz.İmam Hasan (Allah’ın salâtı ve selâmı üzerine olsun),
    Hz.İmâm Huseyn (Allah’ın salâtı ve selâmı üzerine olsun) da, Pâk İmamlar (Allah’ın salâtı ve selâmı üzerlerine olsun) da! Allah-u Teâlâ’nın Efendimizden(Allah’ın en ulvî salât-u selâmı O’nun ve Ehlibeyti’nin üzerine olsun) önce göndermiş olduğu diğer Peygamberler de (Allah’ın salâtu selâmı; başta Peygamberimiz ve Ehlibeyti olmak üzere, tüm peygamberler ve onların Allah-u Teâlâ katında mukaddes kılınmış hanedanlarının üzerine olsun) aynı şekilde yaşadığı eziyetlerden yakınmışlardır…
    Kimden yakınmışlar (peki)? Bizlerden…(Başka bir deyişle; yaptıklarımıza benzer işler yapanlardan, bizim gibilerden)
    Haklı olarak burada şöyle soracaksınız: Hz.Peygamber, Hz.Fâtıma, Pâk İmamlar , Mukaddes peygamberler (Allah’ın salâtu selâmı, kutsiyet bağışlanmış olan hane halkları ile birlikte hepsinin üzerine olsun) kendileri ile Allah-u Teâlâ arasındakini düzeltmemişler miydi?
    Tabi ki düzeltmişlerdi. Sadece düzeltmemiş, Allahu Teâlâ adına konuşuyorlardı da. Ancak hadisten kastedilen Allah-u Teâlâ’nın insanı başkalarının yaptıkları ve söylediklerini dert edinmekten kurtarması, derdini gidermesidir.Kişi imanının artmasıyla halkın şerrinden daha fazla güvende olacağını sanmasın.Tam tersine! “Mümine (imtihan amaçlı) bela gelir mi?” diye sorulduğunda “Müminden başkasına (imtihan amaçlı) bela gelir mi?” diye cevap verilmiştir.
    Dünya fitneleri kişiyi dinden uzaklaştırmak ister, bunda şüphe yoktur. “Muhakkak mümin dağın zirvesinde bile olsa, Allah o mümine ona eziyet edecek birini tasallut eder” diye buyrulmuştur.

    Bu tip eziyetler, şer ile karşılaşmalar müminin derecesini yükseltmek için kötü insanlarla karşılaşmasını sağlayan çeşitli dünya imtihanı geçitleridir. Kişinin kendisi ile Rabbi arasındaki ilişkisini düzeltmekten kasıt bu tip eziyetler ile karşılaşmaması değildir.( Bu mubarek sözden kastedilen – belki de, Allah daha doğrusunu bilir -başkalarının şerrinin kişinin dinine etki edemeyişidir.)
    “Her kim, kendisi ile Allah-u Teâlâ arasındaki (halleri,ilişkiyi) düzeltir ise…”
    Dikkat ediniz kardeşlerim, bu şart cümlesi yastığa başını koyduktan sonra son derece önemlidir!! Kişi, biraz olsun Allah-u Teâlâ ile ilişkisi üzerine düşünürse; ilişkisinin kötü olduğunu fark edecektir. Allah-u Teâlâ’nın razı olmadığı ve onun yaptığı çok şey vardır. Aynı şekilde Allah-u Teâlâ’nın emrettiği ama onun yerine getirmediği şeyler de çoktur.
    Toplumsal ilişkilerimizde sıklıkla bazen şu tip sorular sorarız: “Seni falanca ile bu aralar görmüyorum, ne oldu? Aranızda bir şey mi oldu?” Normal ve güzel bir şeydir insanın kardeşlerini özler. Ama çok azımız birbirimizin Allah-u Teâlâ ile olan ilişkisini yokluyor. Oysa bizim en önemli ilişkimiz Allah-u Teâlâ ile olan ilişkimizdir.Namazlarla,dualarla vs.
    Allah-u Teâlâ’dan O’nunla aramızdaki ilişkiyi düzeltmesine yardımcı olmamızı istemeliyiz. Filancalarla olan tüm ilişkilerimiz – o ilişkilere tüm saygımla beraber- bize faydalı olmayacaktır. Asıl faydalı ilişki Allah-u Teâlâ ile olan ilişkidir. Her türlü hayrın, rahmetin, bağışın,keremin, fazlın ve erdemin kaynağı O’dur. (Asıl ilişki) O’nunla olmalıdır.
    Dikkat ediniz sevgili Kardeşlerim! Hz.Emîrulmuminîn (Allah’ın salâtı ve selâmı üzerine olsun) bu vecîzelerinde her şeyi Allah-u Teâlâ ile ilintilemiştir. Gizlisini düzeltmek Allah-u Teâlâ ile bağlantılıdır. Gizli hallerimi sizlerden saklayabilirim belki ama Allah-u Teâlâ’dan saklayamam.
    Gizli hallerin kötü ya da iyi diyecek olan O’dur. Aynı şekilde dinim için amel edersem Allah-u Teâlâ’dan saklayamam. Amellerimizin çoğu din için değil, dünya için. Zahiren iyi gözüken şeyler yapıyoruz ki dünyayı çekelim. Böyle hal ve hareketler (ile ardında gizli bozuk niyetler) de Allah-u Teâlâ’dan hiçbir şekilde saklı kalmaz.
    (Allah-u Teâlâ kulların acelesi ile acele de etmez. Bazen soruluyor “Allah neden falancadan intikam almıyor, neden falancayı rezil etmiyor” diye. Hayır kardeşlerim, Allah-u Teâlâ’nın kullarının acelesi gibi bir acelesi yoktur.)
    Benzer şekilde Allah-u Teâlâ ile ilişkimizi düzeltme üzerine de vurgu yapmıştır Hz.Emîrulmuminin (Allah’ın salâtı ve selâmı üzerine olsun). Allah-u Teâlâ ile olan bu güzel ilişkimiz, ilişkilerin en güzel ve en iyisi olmalıdır.
    Allah-u Teâlâ’dan Hz.Emîrulmuminîn’in tavsiyelerine uyanlardan bizleri kılmasını niyaz ederiz; şüphe yok ki, bu hususları düzeltebilmemiz için Allah-u Teâlâ’nın yardımına,lütf ve rahmet etmesine son raddesine kadar muhtacız.

    Allah-u Teâlâ’dan; gizlimizi ıslah etmesini, kıyamet gününde bizi rüsva etmemesini, arasındaki işleri düzeltme hususunda yardım etmesini, en hayırlı mal olan takvayı bizlere bağışlamasını, hepinize selâmet bağışlamasını ve sizler ile bizlerin elinden tutarak sevdiği ve razı olduğu şeyleri yaptırmasını niyaz ederiz.