Tevilin Anlamı Nedir?

Bazıları tevil kavramını, “bir ifade ile kastedilen şey” anlamına gelen tefsir sözü ile açıklama eğilimindedirler. Bir kısım ayetten kastedilen hususlar zorunlu olarak bilindiğine göre, doğal olarak: “Fitne çıkarmak ve yorumunu (tevilini) yapmak”ifadesinde geçen tevilden maksat, müteşabih ayetten kastedilen anlamdır. Şu halde, bu değerlendirmeye göre, müteşabih ayetlerin anlamlarını Allah’tan başka hiç kimse bilmez. Ya da Allah’tan ve ilimde derinleşenlerden başka kimsenin bilmesi mümkün olmaz…

Bir diğer grup da şu görüşü ileri sürmüştür: Tevil kavramı ile kastedilen anlam: Kelimenin zahirinin ifade ettiği anlamın tersidir. Lafzın bu anlamda kullanılması yaygınlaşmış, bu anlam lafzın ikinci hakiki anlamıymış gibi algılanır olmuştur. Oysa daha önce, lafız, mutlak döndürme veya merci anlamında değerlendirilirdi.

Her halukârda, bu anlam, son kuşak tefsir bilginleri arasında yaygınlık kazanmıştır. İlk anlam ise ilk kuşak müfessirler arasında alabildiğine yaygındı. Bu bağlamda, tevilin anlamının bilinmesini sırf Allah’a özgü kılanlarla, hem

Allah’ın hem de ilimde derinleşenlerin bunların anlamlarını bilebileceğini savunanlar arasında herhangi bir fark yoktur. Nitekim İbn-i Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilir: “Ben ilimde derinleşenlerden biriyim; ben onun tevilini bilirim.”

Diğer bir grubun konuya ilişkin görüşü şöyledir: Tevil, ayetin içerdiği anlamlardan biridir ve bu anlamı Allah’tan veya Allah ve ilimde derinleşenlerden başka kimse bilemez. Ayrıca bu anlam lafzın zahiri anlamına ters düşmez. Bu durumda karşımıza şöyle bir durum çıkıyor: Müteşabih ayetin, birbirinin altında gizli birden fazla anlamı vardır.

Bu anlamların bazısı, lafzın hemen altındadır, dolayısıyla bu tür anlamları herkes rahatlıkla kavrayabilir. Bunların bir kısmı, lafızdan oldukça uzak derinlerdedir; ancak yüce Allah veya O’nunla birlikte ilimde derinleşenler bunları bilebilirler.

Bu uzak anlamların lafızla ilintilerinin mahiyeti çerçevesinde farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Çünkü, bunların lafızdan kastedildikleri göz önünde bulundurulduğunda, tek bir anlatımla, bir tek alanda, enlem halinde ve yanyana ifade edilemeyecekleri kesindir. Aksi takdirde, lafzın bir anlamdan fazlası için kullanılması gerekecektir.

Bununsa, caiz olmadığı ilgili ilimde açıklanmıştır. Dolayısıyla bunların bir boylam içinde dizili anlamlar şeklinde olmaları bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Bu bağlamda şöyle söylenmiştir: Bunlar, lafzın anlamının gerekleridir. Ancak bunlar peşpeşe sıralanan gerekler olarak değerlendirilmelidirler. Buna göre lafzın asıl bir anlamı vardır. Bu anlamın bir gereği, gereğin de bir gereği vardır. Ve bu zincir bu şekilde devam eder.

Yine denilmiştir ki: Bunlar batının zahirin üzerine tertip edilmesi gibi üstüste anlamlar şeklindedirler. Bilinen, anlaşılan anlamın irade edilmesi, lafzın anlamının ve batınının irade edilmesi demektir. Batının irade edilmesi bunun kendisinin irade edilmesinin aynısıdır. Tıpkı: “Bana su ver” demen gibi. Bu ifade suyu istemenin yanı sıra,

susuzluğun giderilmesini ve varoluşla ilgili bir ihtiyacın karşılanmasını, varoluşsal bir kemalin gerçekleştirilmesini istemenin kendisidir. Burada dört emir ve dört istek söz konusu değildir. Tam tersine bazısı bazısının içinde olan olguların aynısı olan su içmeyle ilgili bir tek istek söz konusudur. Su içme bunlarla ilintilidir ve onlara dayanmaktadır.

Konuya ilişkin olarak ortaya atılan bir dördüncü görüş de şöyledir: Tevil, lafız aracılığı ile kastedilen anlamlar türünden bir şey değildir. Tersine tevil, söze dayanak oluşturan objektif bir olgudur.

Eğer söz, emir ve yasak gibi inşaî bir hüküm niteliğinde ise, tevili, hükmün inşasını, konulmasını ve yasalaştırılmasını gerektiren maslahattır. Buna göre: Namaz kılın.” sözünün tevili, namaz kılan insanın kendisi ile kaim olan zihin dışı nuranî bir durumdur. Onu çirkin hayâsızlıklardan ve münkerden alıkoyar.

Şayet haber nitelikli bir söz ise ve bu söz de geçmiş olaylardan haber veriyorsa, bu sözün tevili, geçmiş zaman zarfında meydana gelmiş bulunan olayın kendisidir. Geçmiş Peygamberlerin ve toplumların başından geçen olayları içeren ayetler gibi. Bu tür ayetlerin tevili, geçmişte meydana gelen olayların kendisidir.

Şayet haber nitelikli söz, şimdiki zamanda meydana gelen veya gelecekte meydana gelecek olan bir olaydan söz ediyorsa, bu iki ayrı şekilde olabilir:

a) Haber verilen olgu duyularla algılanan ve akıl aracılığıyla kavranan bir şey olur. Bu durumda tevili, objeler dünyasında yaşanan olayın kendisidir. Şu ayetler buna örnek gösterilebilir: “İçinizde onlara haber taşıyanlar vardır.” (Tevbe, 47) “Rum orduları yenilgiye uğradı. Yakın bir yerde. Ama onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir. Bir kaç yıl içinde.” (Rum, 2-4)

b) Haber verilen olgu, kıyamet günü, kıyametin kopacağı an, ölülerin toplanması, insanların hesaba çekilmesi, amel defterlerinin dağıtılması gibi dünyevi duyularımız tarafından algılanamayan ve akıllarımız aracılığıyla kavranamayan geleceğin

perdesinin gerisindeki gaybi bir mesele olur, ya yüce Allah’ın sıfatlarının ve fiillerinin mahiyeti gibi zamandan ve akılların kavrama alanlarından aşkın bir husus olur. Bunların tevili de onların objektif hakikatlerinin kendisidir.

Bu kısım ile, yâni Allah’ın sıfatlarının ve fiillerinin durumunu ve bunlarla ilintili olup kıyamet ve benzeri hususların mahiyetini açıklayan ile diğer kısımlar arasındaki fark, diğer kısma giren ayetlerin tevillerini bilmenin mümkün olmasıdır.

Bunların tevilini bilmekse mümkün değildir. Bunların gerçek mahiyetlerini ancak yüce Allah bilir. Hiç kuşkusuz, ilimde derinleşenler, yüce Allah’ın öğretmesi sonucu, akıllarının alabileceği kadarıyla bunların tevillerini bir ölçüde kavrayabilirler. Tevilin gerçek anlamda bilinmesine gelince, yüce Allah bu alanı kendine özgü kılmıştır.

Buraya kadar dört ana başlık altında sunulanlar tevil kavramının anlamı ile ilgili olarak tefsir bilginlerinin yaklaşım tarzının özetidir.

Konuyla ilgili olarak başka değerlendirmeler yapılmıştır; ancak bunlar, savunucuları kabul etmeseler de ilk görüşün ayrıntıları niteliğindedir.

Örneğin bunlardan birine göre, tefsir tevilden daha genel bir anlam ifade etmektedir. Tefsir genellikle lafızlar ve müfretlerle ile ilgili olarak kullanılır.

Tevil ise daha çok anlamlar ve cümleler hakkında kullanılır. Tevil kavramı genellikle ilahi kitaplarla ilgili olarak kullanılırken, tefsir ifadesi hem onlarla, hem de başka kitaplarla ilgili olarak kullanılmaktadır.

Yine bu tür ayrıntı nitelikli görüşlerden birine göre, tefsir, sadece bir yönde açıklanma ihtimali bulunan lafzın anlamının açıklanması anlamında kullanılan bir kavramdır. Tevil ise, çıkarsama yöntemiyle birden çok ihtimaller arasında birinin belirlenmesi anlamında kullanılan bir kavramdır.

Bir diğer değerlendirmede ise, şöyle söylenmektedir: Tefsir lafızdan kesin olarak anlaşılması gereken anlamın belirlenmesi, tevil ise, lafızdan kesin olarak anlaşılmayan muhtemel anlamlardan birinin tercih edilmesi anlamında bir çabadır. Bu görüş bundan öncekine yakındır.

Bir diğer görüşe göre, tefsir, lafızdan kastedilen anlamın kanıtının açıklanması, tevil ise, lafızdan kastedilen anlamın gerçek boyutlarının belirlenmesidir. Örneğin yüce Allah bir ayette şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz senin Rabbin gözetleme yerindedir.

” (Fecr, 14) Bu ifadenin tefsiri şöyledir: Bu ifadede geçen “mirsad” kelimesi, “rasede-yersudu” fiilinin “mif’al” kalıbına uyarlanmış şeklidir ve denetlemek anlamına gelir. Bu ifadenin tevili ise şöyledir: “Allah’ın emirlerini hafife almaktan ve onlardan gafil olmaktan kaçınmak gerekir.”

Başka bir görüşe göre, tefsir, lafzın zahiri anlamının açıklanması, tevil ise, lafzın içinden çıkılmaz düzeydeki zor anlaşılır anlamının açıklanması demektir.

Bir başka görüşte ise, şöyle söylenmektedir: Tefsir rivayetle ilintili bir kavram, [ayetin anlamını rivayet aracılığıyla anlamaya çalışmak] tevil ise, dirayetle ilintili bir kavramdır. [Ayetin anlamını tefekkür ve düşünceyle açıklamaya yönelik çabadır.]

İleri sürülen bu görüşlerden birinde esas olan fikir şöyle ifade edilmektedir: Tefsir, tabi olmaya ve işitsel anlamlarla ilgilidir. Tevil ise, mantıksal çıkarsamalar ve görüş belirlemeklerle ilintilidir.

Buraya kadar işaret ettiğimiz bu yedi görüş, aslında, daha önce naklettiğimiz ana görüşlerden ilkinin birer ayrıntısından başka bir şey değildirler.

Daha önce işaret ettiğimiz bu ana görüşle ilgili olarak eleştirel anlamda söylediklerimiz bunlar için de geçerlidir. Her halukârda bu dört ana görüşle bunların ayrıntısı sayılan diğer görüşlere dayanıp itibar etmemek gerekir.

Eleştirimizi toparlayacak olursak: Şimdiye kadar yaptığımız açıklamalardan şunu öğrenmiş bulunuyorsun: Bir ayetin tevili, zahirine uygun ve aykırı olarak ayetin işaret ettiği anlamlardan herhangi biri değildir.

Aksine, tevil, zihin dışı obje türü bir olgudur. Ama her zihin dışı obje de değil. Dolayısıyla herhangi bir haberin zihin dışı nesnel karşılığı onun tevili olmaz. Tersine, burada zihin dışı özel bir olgu söz konusudur. Bu olgunun ifadeyle ilintisi, örnek verilenin örnekle, batının zahirle ilintisi gibidir.

Meseleyi daha ayrıntılı bir şekilde ele alacak olursak: Yukarıda sunulan ana görüşlerden ilkiyle ilgili olarak şunu söyleyebiliriz: Bu görüş en azından, Kur’an’daki bazı ayetlerin tevillerinin, yâni tefsirlerinin, yâni lafzî medlullerinden kastedilen anlamların genel anlayışlar tarafından kavranamamasını gerektirir.

Oysa Kur’an’da bu durumda olan bir tek ayet yoktur. Bizzat Kur’an kendisinin tüm anlayışlar tarafından kavranmak üzere gönderildiğini ifade etmektedir. Dolayısıyla bu görüşü savunan insanların, müteşabih ayetlerin, bazı surelerin başında bulunan birbirinden kopuk harfler olduğunu esas alan görüşü benimsemekten başka çareleri yoktur.

Çünkü sadece, bunların anlamlarını genel anlayış kavrayamaz. Bu yaklaşımı esas alıp savunmaları durumunda da yine şu eleştiri yapılabilir: Öyle bir yaklaşıma hiç bir kanıt yoktur. Sırf tevil kelimesi, dönüş anlamını içeriyor ve tefsir kelimesi de dönüş anlamından tamamen soyut değildir diye,

tevilin tefsir olması gerekmez. Nitekim ana evlatlarının bir anlamda merciidir, ama tevili değil. Başkan, başında bulunduğu kimselerin merciidir, tevili değil.

Kaldı ki fitne çıkarmayı istemek ayette, müteşabihliğin bağımsız bir özelliği olarak ön plana çıkarılmıştır. Bu ise, bazı surelerin başlarındaki birbirinden kopuk harflerin dışındaki ifadelerde rastlanılan bir özelliktir.

Çünkü, İslam dünyasında ortaya çıkan fitnelerin büyük bir kısmı hükümlerin illetlerine ve sıfat ve benzeri ayetlere tabi olmanın sonucu meydana gelmişlerdir.

İkinci görüşle ilgili olarak şunu söyleyebiliriz: Bu görüşü benimsememiz durumunda Kur’an’da zahirine aykırı anlamlar murad edilen bazı ayetlerin yer aldığını ve bu ayetlerin muhkem ayetlerle çelişerek dinde fitneye yol açacaklarını kabul etmemizi gerektirir.

Bu değerlendirmenin varacağı sonuç şudur: Kur’an ayetleri arasında ihtilaf vardır ve bu ihtilaf ancak bazı ayetlerin zahiri anlamlarının tersine yorumlanmalarıyla ortadan kalkar, insanların büyük çoğunluğu da söz konusu ayetlerin zahiri anlamlarıyla bağdaşmayan bu batini anlamlarını da bilemezler.

Bu ise, yüce Allah’ın şu ayette vurguladığı gerçekle bağdaşmamaktadır: “Onlar hala Kur’an’ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birbirini tutmaz bir çok şey (ihtilaflar) bulurlardı” (Nisâ, 82)

Çünkü, şayet bir ayetin diğer bir ayetle oluşturduğu varsayılan çelişki: “Bu ayetlerin birisiyle veya ikisiyle zahiri ifadelerin işaret ettiği anlamın dışındaki bir husus kastedilmiştir. Ya da kendi deyimleriyle Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği tevili bir anlam ön görülmüştür.” demek suretiyle ortadan kalkacak olsaydı, ayetin sunduğu kanıt doğru olmazdı.

Çünkü -onların deyimiyle- ihtilafın teville ortadan kaldırılması, tüm ifadelerde, hatta Allah’a ait olmayan sözlerde bile mümkün bir şeydir. Çünkü ihtilafın tevil yoluyla ortadan kaldırılması, Kur’an’ın beşer sözü olmadığına ve Allah’ın kelamı olduğuna kanıt oluşturamaz.

Çünkü her söz, hatta yalan ve abes olduğu kesin olan bir söz bile, zahiri göz ardı edilerek tevil yoluyla doğru ve hak olarak yansıtılabilir.

Dolayısıyla bu anlama ihtilafın bir kelam mecmuasından ortadan kaldırılması o sözün durumların farklılığından, görüşlerin çelişmesinden, yanılmadan, unutmadan, yanlışlık yapmadan ve zamanın geçmesiyle birlikte kusurlarını görüp gidermekten münezzeh olan yüce Allah’ın sözü olduğuna delalet etmez. Nitekim ayette sunulan kanıt buna yöneliktir.

Çünkü ayet açık bir kanıt olarak Kur’an’ın herkesin anlamasına sunulduğunu, araştırmaya, düşünmeye ve etüt etmeye açık olduğunu vurgulamaktadır. Kur’an’da Arap dilinin zahirine ters düşen bir anlam kastedilen herhangi bir ayet yoktur. Kur’an’da bilmece ve göz bağlamaca yoktur.

Üçüncü görüşle ilgili olarak şunu söyleyebiliriz: Kur’an’da ayetlerin, bazısı bazısının üstünde ve bazısı da bazısının altında olacak şekilde sıralanmış anlamlar kapsaması, düşünme, etüt etme nimetinden yoksun olanlardan başka hiç kimsenin inkar edemeyeceği bir olgudur.

Ancak, bu anlamların tümü -özellikle bunların asıl anlamın gerekleri olduğunu söylersek- lafzın işaret ettiği farklı medlullerdir. Bu da dinleyicinin anlayışı, zekâsı ve kavrayışına göre değişir. Bu ise yüce Allah’ın tevilin niteliğiyle ilgili olarak işaret ettiği şu hususla bağdaşmamaktadır: “Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez.” Çünkü yüce bilgiler ve ince meseleler hakkında zihinler takva ve nefsin temizliği bağlamında farklılık arzetmezler.

Ancak burada üstün zekânın olup olmaması farklılığa sebep olabilir. Gerçi takva ve nefsin temizliği tertemiz ilahi marifetin anlaşılması hususunda yardımcı ve etkilidir; ancak bu, dolaşım (sürekli) ve nedensellik türünde bir etki sayılmaz. Nitekim: “Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez.” ifadesinin zahiri de bunu pekiştirmektedir.

Dördüncü görüşle ilgili değerlendirmemiz de şöyledir: Bu görüş, bir açıdan isabetli olmakla beraber, bir başka açıdan yanlıştır. Tevilin sırf müteşabih ifadelerle sınırlı olmadığı bilakis Kur’an’ın tümünün bir tevilinin bulunduğunu ve tevilin lafzın nesnel karşılığı türünden bir şey olmadığı, tersine sözün söylenişine dayanak oluşturan zihin dışı bir olgu

olduğunu belirtmesi açısından isabetlidir; ancak geçmişte yaşanan ve gelecekte yaşanacak olan olaylarla ilgili haberlerin somut karşılıklarına varıncaya kadar sözün kapsamıyla ilintili tüm zihin dışı olguların sözün tevili olarak nitelendirilmesi açısından yanılgıya düşülmüştür. Bir yanılgı da tevilini yüce Allah’tan başka kimsenin bilemediği müteşabih niteliğinin sıfatlardan ve kıyametten söz eden ayetlerle sınırlandırılmasıdır.

Açıklamasına gelince: Bu durumda: “Yorumunu yapmak için.” ifadesinde geçen tevil kavramından maksat ya zamirin kitaba döndürülmesi suretiyle Kur’an’ın tevilidir. Ki bu durumda: “Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez.

..”ifadesi yerini bulamamış olur, çünkü kıssalar, hükümler ve ahlakla ilgili bir çok ayetin tevilini Allah’tan ve dinde derinleşen kimselerden başkaları da bilmektedir. Hatta kalplerinde kayma olanlar bile bazı ifadelerin tevilini bilebilirler.

Çünkü kıssalardan söz eden ayetlerin işaret ettikleri olayları bütün insanlar kavrayabilirler ve bu noktada herhangi bir ayrıcalık söz konusu değildir. Yaratılışla ilgili gerçekler, ibadet, muamelat ve diğer şerî emirlere ilişkin hükümlerle amel etmenin insanlara kazandırdıkları maslahatlar için de aynı durum geçerlidir.

Eğer tevil kavramından maksat sadece müteşabih ayetlerin tevili ise, bu durumda: “Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez…” ifadesindeki özgü kılma yerini bulmuş olur. Demek olur ki: Yüce Allah’tan ve ilimde derinleşenlerden başkası müteşabihleri tevil etmeye kalkışmaması gerekir. Çünkü bu, insanların sapmasına ve fitnenin çıkmasına yol açmaktadır.

Ancak tevili bilinmeyen müteşabihleri sırf sıfatlardan ve kıyametten söz eden ayetlere özgü kılmanın bir sebebi kalmaz. Çünkü fitne ve sapma bu tür ayetlerin teviliyle ilgili olarak gündeme gelebildiği gibi hüküm ve kıssa içeren ayetlerle ilgili olarak da gündeme gelebilir.

Müteşabih ayetlerin günlük yaşantıdan silinmesini savunmak birilerinin demek istedikleri (demektedirler de) şu söze benzer: Hükümlerin yasalaştırılmasından maksat insanlık aleminin çıkarına uygun bir şekilde durumunun ıslah edilmesidir.

Şayet, toplumun ıslahı yasalaştırılmamış bir hükümde olduğu veya konulan hükmün çağın maslahatına uygun olmadığı varsayılırsa, yasaya bağlanmış dini hükmü ilğa edip (yürürlükten kaldırıp) çağın maslahatına uygun olana tabi olmak gerekir.

Bu görüşü savunmak birilerinin demek istediği (demektedirler de) şu söze benzer: Kur’an-ı Kerim’de sözü edilen peygamberlerin kerametlerinden maksat normal gelişmelerdir. Bunlar zahiri normale ters düşen ifadelerle anlatılmışlardır.

Amaç insanların genelinin kalplerini ilahi mesaja yöneltmek, ruhlarını cezb etmek ve kalplerini olağan üstü ve doğa yasalarının dışında olduğunu düşündükleri şeylere boyun eğdirmektir.

Günümüzde Müslümanlar arasında yayılan çeşitli mezheplerin mensuplarının dillerinde bu tür sözler dolaşmaktadır. Bunların tümü hiç kuşkusuz fitne çıkartmak amacıyla Kur’an’ı tevil etmenin somut örnekleridir. Şu halde müteşabih niteliğinin sırf ilahi sıfatlardan ve kıyametten söz eden ayetlere özgü kılınmasının hiç bir nedeni yoktur.

Eğer yukarıdaki açıklamaları anladıysan şunu da öğrenmişsindir: Tevil kavramının açıklamasıyla ilgili gerçek şudur: Tevil, pratik bir gerçektir. Hüküm, öğüt ve hikmet gibi Kur’an’ın açıklamaları bu pratik gerçekliğe dayanır ve bu olgu muhkem, müteşabih tüm Kur’an ayetleri için geçerlidir. Tevil, lafızların delalet ettiği anlamlar kategorisine girmez.

Bilakis tevilden maksat lafızlarla örülü ifadelerin kuşatamayacağı aşkın objektif olgulardır. Yüce Allah, bunları lafız kayıtlarıyla sınırlandırmıştır ki bir parça zihnimize yaklaşabilsinler. Tıpkı maksatlar daha yakın olsun ve anlamlar dinleyicinin pozisyonuna göre açıklığa kavuşsun diye bazı örneklerin verilmesi gibi. Nitekim yüce Allah, bir ayette şöyle buyuruyor:

“Apaçık kitaba andolsun; gerçekten biz onu, belki aklınızı kullanırsınız diye Arapça bir Kur’an kıldık. Şüphesiz o, bizim katımızda olan ana kitaptadır; çok yücedir, hikmet doludur.” (Zuhruf, 2-4) Kur’an’da bu anlamı pekiştiren bir çok açıklamalar ve dolaylı işaretler vardır.

Ayrıca şimdiye kadar yaptığımız açıklamalardan anlaşıldığı gibi Kur’an-ı Kerim tevil kavramını on altı yerde ve bizim işaret ettiğimiz anlamda kullanmıştır.

Kur’an’ın Tevilini Allah’tan Başkası Bilebilir mi?

Bu konu da tefsir bilginleri arasında yoğun tartışmalara neden olmuştur. Tartışmanın ve ihtilafın nedeni, şu ifadeye yönelik anlayışların farklılığıdır: “Ve ilimde derinleşenler: Biz ona inandık, tümü Rabbi-mizin katındandır.”

Bu ifadenin orijinalinin başındaki “vav” harfinin atıf edatı mı, yoksa istinaf (yeni bir hususa geçiş) edatı mı olduğu noktasında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı ilk kuşak müfessirler, Şafiiler ve Şia mezhebine mensup müfessirlerin büyük bir kısmı,

“vav” harfinin atıf edatı olduğu ve ilimde derinleşenlerin Kur’an’da yer alan müteşabih ifadelerin tevillerini bildikleri yönünde görüş belirtmişlerdir. İlk kuşak müfessirlerin büyük kısmı ve Ehl-i Sünnet’ten Hanefiler, “vav” harfinin “istinaf” edatı olduğunu ve mü-teşabih ifadelerin tevillerinin Allah’tan başkası tarafından bilinemeyeceğini,

müteşabih ifadelerin tevillerinin yüce Allah’ın özel bilgisi kapsamında olduğunu belirtmişlerdir. İlk görüşü savunanlar kendi görüşlerini kanıtlamak için çeşitli deliller sunmuş, bazı rivayetleri ileri sürmüşlerdir. İkinci görüşü savunanlar da başka yöntemlere

ve müteşabih ifadelerin tevillerinin yüce Allah’ın özel bilgisinin kapsamında olduğunu belirten rivayetlere dayanmışlardır. Her grup karşı tarafın görüşünü çürütmek ve kanıtlarını geçersiz kılmak için yoğun bir çaba içine girmiştir.

Bu noktada, bir araştırmacının, meselenin çeşitli araştırma ve irdelemelere konu olduğu ilk günden itibaren bazı karıştırmalara maruz kaldığını aklında bulundurması gerekir. Örneğin müteşabih ifadenin muhkem ifadeye dönüşü hususu diğer bir ifadeyle müteşabihten kast edilen anlam, ayetin tevili hususuyla karıştırılmıştır. Meseleyle ilgili olarak ortaya koyduğumuz hususlara ve ihtilafların dayanakları ve her iki tarafın söyledikleri bağlamında serd ettiğimiz noktalara göz atanlar bunu fark edeceklerdir.

Bu yüzden, tarafların her birinin kanıtlarını ayrıntılı bir şekilde sunmayı gereksiz gördük. Çünkü bunların asıl dayanakları itibariyle yanlış bir zemine oturdukları kesinlik kazandıktan sonra, birini kanıtlamışsın veya birini çürütmüşsün ne çıkar.

Konuya ilişkin olarak ileri sürülen rivayetlere gelince, bunlar, Kur’an’ın ifadesinin zahiriyle çelişmektedir. Çünkü meseleye olumlu açıdan yaklaşan rivayet, yâni ilimde derinleşenlerin müteşabih ifadelerin tevillerini bileceğine delalet eden rivayetler, tevil kavramını, müteşabih ifadelerin anlamlarıyla özdeş tutuyor.

Halbuki, Kur’an da tevil kavramı bu anlamda kullanılmamıştır. Örneğin Ehl-i Sünnet kaynaklarında şöyle bir rivayet yer almaktadır: Resulullah Efendimiz İbn-i Abbas hakkında şöyle dua etti: “Allah’ım onu dinde derin kavrayışa (tefekküre) ulaştır ve ona tevil öğret.” (Sahih-i Buhari, c.2, s.48)

Bir diğer rivayette ise, İbn-i Abbas’ın şöyle dediği belirtilir:

“Ben ilimde derinleşenlerdenim ve ben Kur’an’ın tevilini biliyorum.” (ed-Dürr-ül Mensûr, c.2, s.7)

Yine İbn-i Abbas’tan şöyle rivayet edilir: “Muhkemler, nasih ayetlerdir. Müteşabihlerse, mensuh ayetlerdir.” (ed-Dürr-ül Mensûr, c.2, s.4)

Onların anladıklarına göre, bu rivayetlerden, muhkem bir ayetin anlamının müteşabih bir ayetin tevili olduğu şeklinde bir sonuç çıkıyor. Ancak biz, bu anlamda bir tevil olgusunun ayette söz konusu edilmediğini belirtmiştik.

Olumsuz rivayetlere, yâni, müteşabih ayetlerin tevilinin Allah’tan başka hiç kimse tarafından bilinemeyeceğini belirten rivayetlere gelince, İbn-i Abbas’tan şöyle rivayet edilir: İbn-i Abbas, üzerinde durduğumuz ayeti:

“Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise, şöyle derler: Biz ona inandık” şeklinde okurdu.” (ed-Dürr-ül Mensûr, c.2, s.6) [Yâni yekûlu=derler kelimesi artırırdı] Übey b. Kâb’ın da aynı şekilde okuduğu rivayet edilir. İbn-i Mesud’dan şöyle rivayet edilir: O yukarıdaki ayeti: “Onun tevili, ancak Allah katındadır. İlimde derinleşenler ise, biz ona inandık, derler” şeklinde okurdu [yâni indellah=Allah katındadır şeklinde okurdu].

Delil olarak gösterilen bu rivayetler herhangi bir şeyi kanıtlamaya yaramaz. Öncelikle bu tarz kıraatler herhangi bir kanıt içermezler.

İkincisi, bu kıraatlerden edinilecek en ileri düzeydeki kanıt şudur: Ayet, ilimde derinleşenlerin tevili bildiklerine delalet etmez. Oysa ayetin buna delalet etmemesiyle iddia edildiği gibi olmadığına delalet etmesi iki farklı şeydir. Çünkü bunun varlığına bir başka kanıtın işaret etmesi mümkündür.

Kanıt olarak ileri sürülen hadislerden örnekler:

ed-Dürr-ül Mensûr adlı eserde Taberani’den, o da Ebu Malik el-Eş’ari’den şöyle rivayet eder. Ebu Malik el-Eş’ari der ki: Resulullah Efendimizin şöyle buyurduğunu duydum: “Ümmetim için yalnızca şu üç husus için endişeleniyorum:

Birincisi; mallarının artması ve bundan dolayı birbirlerini kıskanarak savaşmaları. İkincisi; önlerine kitabın açılması, buna karşı mü’min insanların tevilini yapmak amacıyla kitaptan bazı şeyler alması. “Oysa onun tevilini Allah’tan başkası bilemez.

İlimde derinleşenler ise: Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır.” derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez.” Üçüncüsü; ilimlerinin artması, ama ilme gereken özeni göstermeyip onu boş yere zayi etmeleri.” (c.2, s.5)

Eğer bu hadisin tevilin bilinmesi bağlamında olumsuzluğa delalet ettiği varsayılsa, yalnızca mutlak anlamda mü’min insan açısından bir olumsuzluğa delalet ettiği söz konusu olabilir. Özel olarak ilimde derinleşenlerin bilemeyeceklerine delalet etmez.

Kanıt sunmaya çalışan kimseye, özel olarak ilimde derinleşenlerin bilmeyeceklerini ifade eden deliller ancak yarayabilir. Dolayısıyla genel nitelikli bu tür ifadeler iddia edileni kanıtlayamaz.

Muhkem ayetlere tabi olmanın, müteşabihlere de inanmanın gerekliliğini vurgulayan rivayet gibi. Ancak bu rivayetlerin ilimde derinleşenlerin tevili bilmediklerine delalet etmedikleri kuşku bulunmayan bir husustur.

Alusî tefsirinde, İbn-i Cerir’in İbn-i Abbas’tan merfu olarak şöyle rivayet ettiği yer alır: Kur’an-ı Kerim dört harf (ana konu) üzerinde inmiştir. Helal ve haram bunlar arasında yer alır. Hiç kimse bunları bilmediği için mazur sayılamaz. Bir diğeri de tefsirdir. Alimler bunların açıklamasını yaparlar. Biri de Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği müteşabih ayetlerdir. Allah’tan başka kim bunları bildiğini iddia ederse o, yalancıdır.”

Hadis merfu (rivayet zincirine değinilmeksizin) olmasının, Peygamberimizin onun hakkında dua ettiğine ilişkin rivayetlerle ve yine kendisinin bunları bildiğini iddia etmesi ile çelişmesinin yanısıra Kur’an’ın zahiri ile de çelişmektedir. Daha önce de açıkladığımız gibi, tevil, müteşabih ifadenin anlamından farklı bir şeydir.

Bu noktada şunu söylemek gerekir: Kur’an-ı Kerim, tevilinin Allah’tan başkasının da bileceğini ifade etmektedir. Bu ayette ise, buna ilişkin bir kanıt yoktur.

İkinci hususa (ayette tevili Allah’tan başkasının bileceğine ilişkin bir kanıt olmamasına) gelince; önceki açıklamalardan şu husus açıklık kazanmıştır: Ayetin girişindeki ifadeler, son kısmında yer alan ifadeler ve bu ayeti izleyen ayetlerin içeriği, tefsirini sunduğumuz ayetin,

Kur’an ayetlerinin muhkem ve müteşabih olmak üzere iki kısma ayrıldıklarını ve insanların da bunların karşısında farklı tavırlar içine girdiklerini vurgulamaya yöneliktir. Buna göre, bir kısım insanlar, kalplerindeki sapma eğiliminden dolayı,

müteşabihlere uyma eğilimi göstermektedirler. Bir kısım insanlar da kesin bir kararlıkla muhkemlere uymakta ve müteşabihlere de inanmaktadırlar. Bu tavırların nedeni, ilimde kazandıkları derinliktir. Bu ayetin akışı içinde, ilimde derinleşenlerden

söz edilmesinin birinci nedeni, kalplerinde sapma eğilimi bulunanlardan, onların Kur’an’ı ele alış yöntemlerinden ve yergiyi hakkeden davranışlarından söz edilmesine karşılık bunların durumlarını ve Kur’an’ı ele alış yöntemlerinin açıklanmasıdır. Tefsir bağlamında, bu çerçevenin dışına çıkmak, ayetin maksadının dışına çıkmaktır.

Ayrıca bu ayet onların tevili bilme noktasında bir etkinliklerinin bulunduğuna kanıt oluşturmaz. Böyle bir şeyi ayetten algılamak için önceden işaret ettiğimiz yetersiz ve eksik deliller dışında herhangi bir kanıt yoktur.

Dolayısıyla: “Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez” ifadesindeki tahsis olduğu gibi durmaktadır; ne atıf, ne istisna ne de bir başka edat bu durumu bozamaz. Şu halde ayetin işaret ettiği husus, teville ilgili bilgilerin yüce Allah’a özgü ve onunla sınırlı olduğu husustur. Onun tevilini bilmek sırf Allah’a özgüdür.

Ancak bu, bir başka kanıtın yüce Allah’tan başkasının da O’nun izniyle bu tür bilgilere sahip olmasını göstermesine engel değildir. Tıpkı gayb bilgisinde olduğu gibi. Yüce Allah Kur’an’ın değişik ayetlerinde şöyle buyuruyor: “De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.” (Neml, 65) “Gayb yalnızca Allah’ındır”

(Yunus, 20) “Gaybın anahtarları O’nun katındadır, O’ndan başka hiç kimse gaybı bilmez.” (En’âm, 59) Yukarıda sunduğumuz bütün ayetler, gaybe ilişkin bilgilerin sırf Allah’a özgü kılındığını göstermektedir. Ardından şöyle buyuruyor:

“O gaybı bilendir. Kendi gaybını kimseye açık tutmaz. Ancak elçileri içinde razı olduğu kimseler başka.” (Cin, 26-27) Bu ayet, Allah’tan başka bazı kimselerin gaybe ilişkin bazı bilgileri bileceğini ortaya koymaktadır. Bunlar da elçiler içinde Allah’ın razı olduğu kimselerdir. Kur’an’da daha bunun bir çok örneği vardır.

Meselenin birinci yönüne gelince, Kur’an Allah’tan başka kimselerin de bir ölçüde tevili bileceklerine işaret etmektedir. Bunu şöyle açıklamak mümkündür:

Yukarıdaki açıklamalarımızdan da anlaşıldığı gibi, bir ayetin tevili, zihin dışı bir olgudur. Bu olgunun, ayetin zihinsel karşılığı (medlulu) ile olan ilişkisi, örnekle örneklendirilen şey arasındaki ilişki gibidir.

Dolayısıyla tevil, ayetin delalet işlevi açısından onun medlulu değilse de, bir şekilde onun tarafından anlatılmakta, onun içinde korunmaktadır. Tıpkı: Sebeplerini zayi eden bir şeyi isteyen bir insana: “Sütü yazda zayi ettin” (Geçti Bor’un pazarı) demen gibi.

Çünkü bu deyimin lafzının delalet ettiği anlam, kadının yaz mevsiminde sütü zayi etmesidir. Bu ise, konu ile örtüşmemektedir. Buna rağmen hitap edilen kişinin durumunu örneklendirmektedir, onun durumunu canlandırmaktadır, sözün orijinal medlulu aracılığı ile oluşturduğu manzaraya benzer bir şekilde zihinde tasavvur edilmesini sağlamaktadır.

Tevil de tıpkı bunun gibidir. Çünkü herhangi bir hükmün yasaya bağlanmasını veya herhangi bir ilahi bilginin açıklanmasını ya da Kur’an’ın kıssalarından herhangi birinin içeriği olan herhangi bir olayın meydana gelişini gerektiren zihin dışı gerçek,

söz konusu yasanın lafzı (emir ve nehiy) veya açıklama ya da falan olay (mütabiki olarak) tıpa tıp ona dalalet etmese de hüküm veya açıklama yahut olay, ondan kaynaklandıkları, onun aracılığıyla belirginleştikleri için,

bunlar bir şekilde onu anlatan ve ona işaret eden eserleri konumundadır. Tıpkı bir efendinin hizmetçisine: “Bana su ver” demesi gibi. Bu söz insan doğasının kendi kemalini gerektirmesinden kaynaklanmaktadır.

Çünkü zihin dışı bu gerçeklik varlığın korunmasını ve kalıcılığını gerektirir. Bu da bedende çözümlenip kaybolan bir şeyin yerinin doldurulmasını gerektirir. İşte gerekli gıdaları, suya kanmayı veya sözgelimi birine su vermesini emretmeyi gerektirmektedir.

Dolayısıyla adamın: “Bana su ver” sözünün tevili, insanın, bu sözün söylendiği anda insanın zihin dışı doğasının varlığının ve kalıcılığının kemalini gerektirici özelliğidir. Şayet bu zihin dışı gerçeklik başka bir şeyle yer değiştirirse, su vermeyi emretmekten

ibaret olan hüküm bir başka hükümle yer değiştirmiş olacağından birincisi de ortadan kalkmış olacaktır. [Örneğin yemek yemediğinden dolayı susuzluk yerine açlığı hissederse, “bana su getir” hükmü, yerini “bana yemek getir” hükmüne verir]

Adab ve görgü kuralları bağlamında aralarında fahiş farklılıklar bulunan herhangi bir insan topluluğu içinde maruf bilinen (olumlu karşılanan) dolayısıyla yapılan veya münker bilinen (olumlu karşılanmayan) dolayısıyla uzak durulan fiiller,

o toplum içinde güzel veya çirkin sayılmadan kaynaklanmaktadır. Fiillerin güzel veya çirkin olarak bilinmesi de zaman, mekan ve geçmişten devralınan gelenek ve töreler gibi fiili işleyen kişinin zihninde miras yoluyla biriken ve çevresinde yaşayan diğer

insanların davranışlarından gözlemlemek suretiyle düşüncesine nakşedilen birleşik ve uyumlu illetler mecmuasına dayanmaktadır. İşte çeşitli uyumlu cüzlerden oluşan bu illet, adamın bir şeyi yapmasının veya yapmamasının tevilidir, onun yapmasının veya yapmamasının aynısı değildir.

Sadece yapmak veya yapmamak şeklinde içerilmekte, korunmakta ve onlarla ona işaret edilmektedir. Eğer sosyal çevrenin değişmesi söz konusu olsa, yapmak veya yapmamak suretiyle gündeme gelen şey de değişikliğe uğrayacaktır.

Şu halde, tevili olan şey, ister bir hüküm olsun, ister bir kıssa olsun, ister bir olay olsun, tevilin değişmesiyle kaçınılmaz olarak değişikliğe uğrar. Bu yüzden: “Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve yorumunu yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar.

Oysa onun tevilini Allah’tan başkası bilmez…” ayetine baktığında, kalplerinde bir kayma olanların, fitne çıkarmak amacıyla müteşabih ayetlerle kastedilmeyen bir şeye uymak istediklerinden söz edildiğinde onların bununla söz konusu ayetlerin tevillerine uymayı amaçladıklarından da söz ediliyor ki onların tevil dedikleri şey, adı geçen ayetlerin gerçek tevilleri değildir.

Aksi takdirde onların tevil diyerek uymak istedikleri şey söz konusu ayetlerin gerçek tevilleri olsaydı, bu durumda müteşabih ayete tabi olmaları doğru ve yerinde olurdu. Dolayısıyla yerilmelerine de gerek kalmayacaktı. Bu durumda, müteşabihten kastedileni belirleyen muhkem ayetin delalet ettiği şey, onların müteşabih-ten anladıkları ve tabi oldukları ancak muhkemden kastedilmeyen bir anlamla yer değiştirmiş olacaktı.

Yukarıda anlattıklarımızla şu nokta açıklığa kavuşmuş oluyor: Kur’an’ın tevili, zihin dışı gerçekliklerdir. Kur’an ayetleri öğretilerinde, hükümleri yasaya bağlamalarında ve açıkladığı diğer hususlarda bu gerçekliklere dayanır. Öyleki bu gerçekliklerden biri değişmiş olduğu varsayılsa, ayetlerin içerdikleri de değişikliğe uğrar.

İyice düşünürsen şunu anlarsın ki: Bu çıkarsama, şu ayetle tamamen örtüşmektedir: “Apaçık kitaba andolsun; gerçekten biz onu, belki aklınızı kullanırsınız diye Arapça bir Kur’an kıldık. Şüphesiz o, bizim katımızda olan ana kitaptadır; çok yücedir, hikmet doludur.”

(Zuhruf, 2-4) Bu ayet, Peygamber Efendimize indirilen Kur’an’ın Allah katında çok yüce ve erişilmez hikmetlerle dolu olduğunu, akılların kavrayamayacağı, bölümlerin ve fasıllar halinde olmanın arız olamayacağı bir konumda bulunduğunu ifade etmektedir. Ancak yüce Allah kullarına yönelik inayetinden dolayı, onu açıklayıcı bir kitap kılıyor.

Onu Arapça lafızlarla ifade edilecek hale getiriyor. Böylece, ana kitapta kalması durumunda insanların akletmeleri ve bilip öğrenmeleri mümkün olmayan şeyleri akledip düşünmelerini sağlıyor. Ana kitap ise, şu ayetlerde işaret edilen şeydir: “Allah, dilediğini ortadan kaldırır ve bırakır. Kitabın anası O’nun katındadır.” (Râ’d, 39) “Hayır; o, şerefli üstün olan bir Kur’an’dır; Levh-i Mahfuzdadır.” (Burûc, 21-22)

Söz konusu ayetin içeriğine ilişkin genel bir işaret de şu ayetten algılanmaktadır: “Ayetleri muhkem kılınmış, sonra hüküm ve hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından birer birer açıklanmış bir kitaptır.” (Hûd, 1) Bu ayette işaret edilen muhkemlikten maksat, Kur’an’ın, içinde en ufak bir ayrılık ve bölünme olmaksızın Allah katında oluşu, birer birer açıklanmasından maksat ise, onun ayet ayet, bölüm bölüm Peygamber Efendimiz’e (s.a.a) indirilmiş olmasıdır.

Birinci mertebeye dayanan bu ikinci mertebeyi (tafsil ve bölünme olayını) şu ayetten de algılamak mümkündür: “Onu bir Kur’an olarak, insanlara dura dura okuman için bölüm bölüm ayırdık ve onu safha safha bir indirme ile indirdik.” (İsrâ, 106) Demek oluyor ki, Kur’an ayetleri önceleri birbirinden ayrılmış değillerdi, sonradan ayrıldılar ve bu şekilde indirildiler, bölüm bölüm vahyedildiler. Ama bu demek değildir ki, bütün ayetler,

Bugünkü gibi, surelerde tertip edilmiş ve iki kapak arasında toplanmış haldeydi, sonra birbirinden ayrıldılar ve Peygamber Efendimize parça parça indirildiler. Böylece insanlara, üzerinde dura dura ve ağır ağır okusun. Tıpkı, bir öğretmenin Kur’an’ı bölümlere ayırarak öğretmesi ve zihinsel kapasitesine göre her gün bir parçayı öğrencisine okutması gibi.

Oysa Kur’an’ın Peygamber Efendimize (s.a.a) parça parça indirilmesi ile, onun bölümler halinde öğrencilere öğretilmesi, okunması arasında apaçık bir fark vardır. Kur’an’ın parça parça indirilmesi olayında iniş sebeplerinin etkinliği söz konusudur. Ama Kur’an’ın öğretiminde böyle veya buna benzer bir durum yoktur.

Çünkü farklı zamanlarda öğrenciye okunan farklı bölümler, bir zaman diliminde birleştirilebilirler. Ama: “Onları affet, aldırış etme.” (Mâide, 13) “İnkar edenlerden size yakın olanla savaşın.” (Tevbe, 123) “Gerçekten Allah, eşi konusunda seninle tartışan kadının sözünü işitti.”

(Mücadele, 1) “Onların mallarından sadaka al.” (Tevbe, 103) ve benzeri ayetleri birleştirmek, iniş sebeplerini ve zamanını geçersiz saymak, bunların tümünün birden Peygamberimizin tebliğe başlamasının ilk döneminde veya hayatının son zamanlarında indiğini varsaymak mümkün değildir.

Şu halde: “Onu bir Kur’an olarak ayırdık.” sözünde işaret edilen Kur’an, bütün ayetlerin bir araya getirilmesi ile meydana gelen müshaf anlamında kullanılmamıştır.

Kısacası, üzerinde durduğumuz ayetlerden algıladığımız kadarıyla, Kur’an’dan okuduğumuz ve üzerinde düşündüğümüz hususların bir de ötesi vardır ve bu ötesi, Kur’an açısından, bedene göre ruhun, örneklenene göre örneğin gördüğü işlevi görür.

-Yüce Allah’ın “Hikmetli kitap” diye nitelendirdiği de budur.- İndirilen Kur’an’ın içerdiği bilgiler ve açıklamalar buna dayanır. Bu ötesi şeyi kopuk ve ayrılmış lafızlar şeklinde düşünmemek gerekir. Lafızlar aracılığıyla delalet edilen anlamlar gibi de değildir. İşte bu, söz konusu ayetlerde işaret edilen tevildir.

Çünkü tevil olgusunun nitelikleri ve özellikleri bununla uyuşmaktadır. Buradan hareketle tevil kavramının gerçek anlamını da algılamış oluyoruz. Yine buradan hareketle sıradan anlayışların ve arınmamış nefislerin tevili algılamalarının mümkün olmamasının nedenini de kavramış oluyoruz.

Yüce Allah bir başka ayette şöyle buyuruyor: “O, elbette değerli bir Kur’an’dır. Saklı bir kitaptadır. Ki ona, temizlenip-arınmış olanlardan başkası dokunmaz.” (Vâkıa, 77-79) Bu ayetlerin zahiri ile, değişme ve bozulmaya karşı koruma altına alınan ve saklı tutulan kerim Kur’an’a

Allah’ın arınmış kullarının dokunabildikleri vurgulanıyor. Zihinlerin ona girip çıkması suretiyle bir takım tasarrufları da değişme kapsamına girer. (Ki bu, bütün değişimlerden koruma altına alındığına göre, bu tür değişmeden de korunmuştur demektir).

Aslında ayette, işaret edilen ‘dokunma’dan maksat anlayış ve bilişin ulaşmasından başka bir şey değildir. Bilindiği gibi, yukarıda üzerinde durduğumuz ayette sözü edilen “Korunmuş, saklanmış kitap”tan maksat “Allah dilediğini giderir, dilediğini bırakır. Kitabın anası O’nun katındadır.” (Râ’d, 39) “O, bizim katımızda ana kitaptadır. Yücedir, hikmet doludur.” (Zuhruf, 4) ayetlerinde geçen “ana kitap”tır.

Bunlar bir toplulukturlar ki, kalplerinde arınma inmiştir. Bu arınmayı indiren yüce Allah’tan başkası değildir elbette. Çünkü yüce Allah, her nerede bu arınmadan söz etmişse, onu kendine nispet ederek söz konusu etmiştir: “Allah sadece siz Ehl-i Beyt’ten kiri gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.” (Ahzab, 33) “Ama sizi temizlemek ister.”

(Mâide, 6) Kur’an-ı Kerim’de her ne zaman manevi arınmadan söz edilmişse, mutlaka bu husus yüce Allah’a nispet edilmiş veya O’nun iznine dayandırılmıştır. Arınma ise, kirin ve pisliğin kalpten giderilmesi demektir. Kalbin insan organizmasındaki fonksiyonu ise kavrama ve irade etme aracı olmasıdır. [Kur’an’daki kalp kavramıyla dilimizde yaygın olan kalp kavramı farklı şeylerdir.]

Dolayısıyla kalbin arındırılması, insan nefsinin inançları ve iradesi açısından temizlenmesi anlamını ve pisliğin bu iki açıdan giderilmesini ifade eder.

Bunun sonucu, kalbin hak nitelikli inançlar ve gerçek bilgiler üzerinde sabitleşmesi, kuşkuya eğilim göstermemesi, hak ile batılı karıştırmaması ve pratikte bildiği gerçeklerin gereklerini yerine getirmesi, hevaya tabi olmak gibi bir eğilim göstermemesi ve ilmî misakı çiğnememesidir.

İşte ilimde derinleşme dediğimiz olay budur. Çünkü yüce Allah ilimde derinleşenleri, doğru yola erişmiş, öğrendikleri gerçekler üzerinde sarsılmadan hareket eden ve fitne çıkarma arzusunu taşımayan kimseler olarak tasvir ediyor. Buradan anlıyoruz ki, kalpleri arındırılmış kimseler, aynı zamanda ilimde derinleşen kimselerdir. Bu hususu iyice kavramalı ve onu ganimet bilmelisin.

Ancak, bu açıklamanın doğurduğu sonuç hakkında yanılgıya düşmemek gerekir. Çünkü burada kesinlik kazanan husus şudur: Arınmışlar, tevilleri bilirler. Arınmışlıkları ilimde derinleşmiş olmalarını da gerektirmektedir. Bunun nedeni, kalplerinin arındırılmasının yüce Allah’a nispet edilen bir durum olmasıdır. Yüce Allah, altedilemez bir sebeptir.

Yoksa ilimde derinleşenler, ilimde derinleştikleri için tevilleri biliyor değildirler. Yâni ilimde derinleşmek tevilleri bilmeye neden değildir. Çünkü ayette, ilimde derinleşmenin tevilleri bilmeyi gerektirdiği yönünde bir açıklama veya işaret yer almıyor.

Hatta, ayetin akışından, onların tevilleri bilmedikleri yönünde bir işaret de algılanabilir. Çünkü ayette: “Derler ki: Biz ona inandık, tümü rabbimizin katındandır…” şeklinde bir ifade yer alıyor.

Yüce Allah, ehl-i kitaptan bazı adamları da ilimde derinleşmişler olarak nitelendiriyor ve onları övüyor. İmanlarından ve salih amellerinden dolayı onları ödüllendireceğini vurguluyor: “Ancak onlardan ilimde derinleşenler ve mü’minler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar.” (Nisâ, 162)Bununla beraber, bu ayette onların kitabın tevilini de bildikleri yönünde bir açıklamaya yer verilmiyor.

Aynı şekilde: “Ona temizlenmiş-arınmış olanlardan başkası dokunamaz” ayetinden ise, sadece arınmış kimselerin genel bir şekilde ona dokunabildiklerinden söz ediliyor. Onların her türlü tevili bildikleri, bu hususta hiç bir zaman bilmedikleri herhangi bir şeyin olmadığı hususundan ise söz edilmiyor. Şayet onlar hakkında böyle bir özellik kanıtlanacaksa, bu başka bir kanıt aracılığıyla olacaktır.

 


more post like this