Önsöz:
TEVHİT VE ŞİRK ÇERÇEVESİNDE İLMİ İSLAMİ BİR KONGRENİN TEŞKİLİ ZARURETİ ÇERÇEVESİNDE:
Kabe, Hz. Nuh’dan önce temeli atılan ilk Tevhid evi olup,  Nuh tufanı sonucu hasar gördü. Bir süre sonra İbrahim Halil tarafından tamir edildi  ve İbrahim Peygamber bütün muvahhitleri, orayı ziyarete davette bulundu.
Allah-u Tebarek ve Taala kendi evini, muvahhitlerin toplanma merkezi ve “Emin” belde olarak karar kılmış ve hiç kimse orada kendini tehlikede, güvensizlik içinde hissetmemelidir.
Allah-u Taala kendi evinin ziyaretini Tevhitçilik hayatı için bir temel karar kılmış ve Hac merasiminin yapılmasıyla muvahhitlerin ferdi ve sosyal maddi ve manevi hayatlarının temin edileceğini hatırlatmıştır.
Bu ayetten ilham alarak Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:
Beytullahil Haram’ın üstünlük ve özellikleri, bizim bu birkaç satırlık önsözde sığdırabileceğimizden çok çok fazladır ama burada dikkat edilmesi gereken husus, idarecilerinin kendilerini “Hadimul Haremeyn’iş Şerifeyn! Olarak vasıflandırdıkları ve onun idaresiyle iftihar ettikleri, kıvanç duydukları Kâbe’nin bu günkü esef verici durumudur.
Zikredilen özellikler arasından biz iki soruyu söz konusu etmek istiyoruz:
1- ACABA HACCIN ŞİMDİKİ MERASİMİ KIYAMEN LİNNAS’IN MANASINA UYGUNMUDUR?
1- Acaba içinde yaşadığımız dönemde Kâbe’nin ziyaret edilmesi ve onun çevresinde müslümanlardan yaklaşık iki milyonu aşkın insanın bir araya toplanarak Hacc merasimini yerine getirmesi maddi ve manevi hayatın temin edilmesi ve onların hayatının güçlenmesine kaynak mıdır? Eğer cevap müsbetse ve şimdiki Hacc merasiminden gerçektende böyle bir gaye sağlanıyorsa öyleyse ne zaman Haremeyni Şerifeyn idarecilerinin, Mekke ve Medine hatiplerinin o muhteşem büyük merasim ve toplantılarda Hacc meselelerini gündeme getirmişlerdir ve hat çizmişlerdir?
Örnek için aşağıdaki husus dikkat çekicidir:
Hicr-i Şemsi 56 yılında, ufak yaştaki hafızlardan bir grupla birlikte Ümre-i Mufrede Haccını yerine getirmek gayesiyle Beytullah’il Haram’ı ziyarete muvaffak olduk. O sıralarda Suudi Arabistan yayın basın araçlarında, İsrailin Güney Lubnana yaptığı saldırı ve vahşilikler aksettirilmekteydi. Cuma günü Kâbe’nin hemen yanı başında bulunan “Tahviz’il Kur’an’il Kerim” merkezine giderek, Kur’an kıraati musabakasına hazırlandık. Toplantının başkanlığını büyük şahsiyetlerden biri yapmaktaydı. Nihayet musabaka sona erdi ve kısa bir süre sonra öğle ezanı okundu. Hatip Cuma hutbelerini okumak için minbere çıktı, ben ilk önce hatibin, Cuma hutbelerinde günün meseleleri hakkında konuşacağını duydum fakat hatibin konuşmaya başlamasından kısa bir süre sonra yanıldığımı anladım ve hatip günün önemli meseleleri yerine camilere ve Cuma namazlarına katılmanın ahlakını konuşmaya başladı. Ağız ve ayak temizliği nasıl olmalıymış… Ama günün önemli meseleleri hakkında tek bir kelime bile konuşmadı. Ben, hemen yanı başımda oturan Mısırın Ihvan-ul Muslimin üyelerinden olan ve Mısırdaki olumsuz gelişmeler nedeniyle Mekke’ye sığınan ferde dönerek itirazda bulundum ve Cuma günü onca müslümana hitaben okunan hutbenin günün gereklerine uygun olup olmadığını sordum. Insaflı biri olan sözkonusu olan ferd, durum karşısında kendi üzüntülerini beyan etmekten başka hiçbir tepkide bulunmadı.
Aslında Suudi Arabistanda böyle önemli merkezlerde okunan bütün Cuma namazı hutbeleri, kontrolden geçirilmiş ve Sansur’e tabii tutulmuş hutbelerdir, bu hutbelerin genel hattı daha önceden belirli makamlar tarafından belirlenmiş olup bu gibi hutbelerde, müslümanların genel maslahatları, dünya emperyalizmi ve sömürücü güçlerin zararları hakkında tek bir kelime bile söylenmemektedir. Fakat Şii (veya Şiilere yakıştırdıkları Mecusi) hakkında istediği kadar söz söylemektedirler. Hatta işi o hadde kadar ilerletiyorlar ki İslam inkilabının İranda zafere ermesinden sonra “Cae Devr-ul Mecus” (Mecusi’nin dönemi gelip çattı) adı altında kitap bile yayınlıyorlar.
Şimdi bu hakikatler ve durumlar göz önüne alınarak, Necd ve Riyad komutlarının, ilahi hareminin koruyucuları, muhafızları oldukları veya ‘Kiyamen Linnas…’ın ortamını oluşturanlar oldukları söylenebilir mi?
2- BEYTULLHİL HARAM EMİN BİR ELDE MİDİR?
Kur’an-ı Kerim Mekke ve çevresini Allah’ın “Emin” haremi olarak tanıtmakta ve şöyle buyurmaktadır:
“Kim oraya girerse Emniyette olur”
Bütün müslümanların babası, put kıran İbrahim (a.s) Mekke’yi emin belde kılmasını Allah-u Taala’dan diledi ve şöyle dedi: Allah’ım bu beldeyi, emin bir belde karar kıl.
Evet tekrar sorulması gerekir ki Haremeyn’in şimdiki idarecileri acaba gerçekten bu ilahi mekanların koruyucuları olabilirler mi? İslam gruplarının liderleri, o mukaddes ve emin beldede kendi siyasi meselelerini gündeme getirmek, İslam aleminin içiçe bulunduğu meseleleri, müşkülleri inceleyecek, belli yol ve yöntem belirleyecek güvenlik ve emniyeti kendilerinde hissediyorlar mı? Yoksa bunca İslam toplumu içerisinde sadece Hanbeli mezhebine mensup olanlar mı böyle bir hakka sahiptirler ve yüce İslamı maarif ve düşünceler içerisinden sadece “İbn-i Teymiye” “İbn-i Kayyim” ve son zamanlarda da ‘Muhammed bin Abdul Vahhab’in görüşleri mi o mukaddes mekanlarda söz konusu edilmelidir? İslam aleminin karşı karşıya bulunduğu birliğin sosyal-siyasi ve kültürel meseleler durup dururken ölüleri ziyaret ve ilahi velilerin tekrim edilmesi ve risaletlerinin eserlerini anma gibi meselelermi gündeme getirilmeli ve savunmasız muhalif küfür suçlamalarıyla sindirilmeli midir?
Acaba “Haremen Aminen”in manası bu mudur? Bu hususları göz önünde bulundurarak Kâbe’nin Amerikanın kontrolü altında olduğunu söylememiz acaba yersiz bir lafmı olur? Her hangi bir İslam fırkasını tekfir etmek, müslümanlar içersinde tefrika oluşturmak ve İslami buyrukları kaba, haşin göstermek, risalet ve hayy eserlerini ortadan kaldırmak ve Yezid bin Muaviye gibi, tarih zalimleri ve mustekbirleri ile uzlaşmak temelleri üzerine kurulmuştur Vahhabiyet fırkası. Kendi emirlerindeki hatip ve yazarlar, hepten sultanların, hükümetin kapı kulları olup, bizzat onlar tarafından resmi bir memur gibi maaş almakta ve kendi ustalarından edinmiş oldukları bilgilerden başka tek bir laf söylemeyecek korkaklıkta kimselerdir.
Bizim bu iddiamızın delilsiz ve mantıksız olduğunu düşünebilir okuyucular ama sadece bir örnek için Suudi Arabistanda yayınlanan bir kitabın kapağını yanda yayınlıyoruz. Bu kitapta mancinikla Allah evi Kâbe’yi taşa tutan ve tam üç gün boyunca Medine halkının canını ve namusunu kendi zalim kuvvetlerine helal kılan bir kimse takdir ve övgüyle anılmakta, savunulmaktadır. Ve kitabın kapağında da görüldüğü gibi söz konusu kitap bizzat Suudi Arabistan maarif bakanlığının müsadesiyle yayınlanmıştır.
Bu gerçek göz önüne alınarak Hicazda bir nevi mutlak hürrüyetin ve bir nevi mutlak baskı ve zulmün uygulanmakta olduğu söylenebilir. Emevi ve Abbasi zalimleri ve cinayet karlarının övgü ve takdirle anıldıkları kitapların yayınlanması tamamiyle serbest olmakla birlikte, Resulullah efendimiz (s.a.a)’in Ehli Beytinin savunulduğu, methedildiği kitaplar kesinlikle yasaktırlar. Yalnız bu nevi kitaplar değil hatta bütün kitaplar Arabistana ilk girdiğinde tamamen kontrolden geçmeli ve onun serbest olduğuna dair istihbarat bakanlığı tarafından izin verilmelidir.
Ben 1404 Hicr-i Kameri tarihinde Medine hava alanına indiğim sırada 10 ciltlik ‘Masdar-ul Vucud’ kitabı yanımdaydı ve ne yazık ki hava alanında onlara el konuldu. Hatta kitabın ilgili yetkililerce okunmasından ve ilgili daire başkanının söz konusu kitabın tatlı yararlı bir kitap olduğunun itiraf olunmasından sonra bile kitabın istihbarata iletilmesi gerektiğini ve gerekirse oradan alınabileceğini söylediler. İşte anlaşılan ‘Beled-ul Emin’ Emin belde demek budur.
HER YANDAN ‘ŞİRK’ KELİMESİ DUYULMAKTADIR:
Suudi Arabistanda en ucuz mallardan biri, insanların çok rahat bir şekilde Şirk’le suçlamaları ve büyük alimlerden bir çoklarının müşrik sıfatıyla isimlendirilmeleridir. Insan maarufa emredenler heyetiyle karşılaştığı zaman her şeyden daha çok bu kelimelerin dile alındığını görmektedir. Sanki başkalarını müşrikle suçlamaktan başka bir bildikleri yokmuş gibi.
Bu kitabın mukaddimesini kaleme aldığım bir sırada bir Pakistanlının yazmış olduğu “Eş-Şia ve Et-Teşeyyü” adı altında Arabistanda yayınlanan bir kitap elime geçti. Kitabın yazarı, kitabın 20. Sahifesinde Merhum Üstad Şeyh Muhammed Huseyin Müzafferi’den bir cümle nakletmiş ve onu kendi dilediği şekilde yorumlamaya kalkışmıştır. Ben burada kitabın aslındaki metinle söz konusu kitaptaki metnin her ikisini de aktarıyorum ve Vahhabi yazarların nasıl utanmazca ve tam bir rezalet ve alçaklık içinde başkalarını müşriklikle suçladıklarına siz karar verin.
Merhum Muzaffer şöyle diyor: Teşeyyü (Şiilik) Yüce Resulullah (s.a.a) efendimiz halkı Allah’ın birliğine, vahdaniyyetine davet ettiği ilk günlerden başlamıştır.
Muzaffer daha sonra şöyle diyor: Fekanetu ed-Davetu Lit Teşeyyui…
“Ali (a.s)’ın izinden gitmeye davet etmek, Allah’ın vahdaniyyetine ve Resulullah (s.a.a)’in risaletine davetin yanısıra sürdürülmekteydi.” Söz konusu yazar Merhum Muzaffer’in bu sözünü eleştirmekte ve şöyle demektedir:
“Peygamber, Muzaffer’in deyimiyle, Ali’yi kendi nubuvvet ve risaleti için ortak edinmektedir.”
Bu yazar eğer gerçekten kendi heva ve heveslerine, nefsani isteklerine esir olmayıp da kendini Vahhabilere satmamış olsaydı ve Şia’nın inancından az çok haberdar olsaydı kesinlikle İslam‘ın böyle büyük bir yazarına söz konusu gülünç ve komik itirazı yapmazdı.
Eğer böyle bir davet, çağrı, şirke çağrı veya risalete ortak olmaya davet olursa her şeyden önce Kur’an’ın kendisi böyle bir işi yapmıştır. Çünkü Kur’an-ı Kerim, Allah’a ve Resulüne itaat etmeyi halkı çağırdığı gibi, ‘Ulul Emr’e itaata da çağırmıştır:
-Etiullah ve Atiyur Resul “Yani: Allah’a İtaat edin ve onun Resulüne ve sizden olan Ulul Emre itaat ediniz” Nisa / 5.
Şimdi bu ayet söz konusu yazarın düşüncesi çerçevesinde açıklanacak olursa Resulü Ekrem Tevhide davet edeceğine, insanları şirk ve ikiliğe davet etmiştir, çünkü Ulul Emr’i Allah’a itaatin hemen yanı başında getirmiştir. Ulu Emr’i ise nasıl yorumlayacak olursak olalım Ali onun en açık simgelerinden biridir.
Biliyoruz ki İslam Peygamberi çağrısının ilk dönemlerinde kendi yakınlarını Allah’a davet etmekle göreve başladı ve bu görevin ardından “Venzir Aşiretikel Akrabin” ayeti nazil oldu. Peygamber (s.a.a) kendi yakınlarını davet ederek kendi nübüvvetini ilan etti ve daha sonra şöyle buyurdu:
“Sizlerden hanginiz bu işte bana yardımcı olacaksınız. Taki sizler içerisinde benim kardeşim, vasim ve halifem olsun.”
Topluluk içerisinden tek ayağa kalkıp bu davete hazır olduğunu ilan eden Ali (a.s) idi. Bu çağrısını bir birkaç kez tekrarlayan yüce Resulullah (s.a.a) aynı daveti sadece Ali’den alınca şöyle buyurdu: “İnne Haza Ehi ve Vasiyyi”…
Bu, sizlerin içerisinde benim kardeşim, vasim ve halefimdir. Onun dediklerini dinleyin ve sözlerine itaat ediniz.
Şia bu tarihe dayanarak diyor ki: Peygamber efendimiz (s.a.a) insanları, Tevhide ve kendi risaletine davet etmeye görevlendirildiği gün Ali’nin hilafetine davet etmekle de görevlendirildi. Nitekim nübüvvete davet, Ali’nin imametine davetle birlikteydi.
Bu noktadan hareketle sormak gerekir ki: Acaba Şia, Peygamber Ali’yi kendi risaletine ve nubuvvetine ortak olduğunu ilan etmekle görevlendirildiğine mi inanıyor? Veya hilafete davet hem de Resulullah efendimizin irtihalinden sonra, risalet ve nübüvvete davet midir?
Ehli Sünnet yazarlarının özellikle Vahhabi görüşünde olanların Şia inancı hakkında yazmış oldukları kitapların başlıca iki afeti bulunmakta:
1- Şia inancı hakkında gerekli bilgi ve malumata sahip olmamak. Bu afet bütün asırlarda geçerli olmuş ve bunun nedeni ise Amevi ve Abbasi güçlerinin varlığı ve Şia’nın, kendi inanç ve akidesini, Ehl-i Sünnet çevresinde söz konusu etmesine müsaade etmemeleriydi. Öyleki o dönemlerde Şia’ların dışında her kes rahatça kendi inanç ve akidesini açıklamaktaydı.
2- Taalim ve Taallum metodu açısından Ehl-i Sünnet camiasının ilmi çevrelerinde meydana gelen devrim ve yeni metod ayrıca akaid ve kelemda yeni eserlerin eski metod ve kitapların yerini alması bir İslam ülkesinde sekizinci İslamı asırda yazılmış olan bu temel kaynakları okutabilecek tek bir kimsenin dahi bulunmamasına sebep oldu.
Nitekim meselelerin böyle basit değerlendirilmesi ve sathi öğretimler yüzünden “İhsan İlahi zahir” gibi yazarların ortaya çıkarak hilafete çağrıyla nübüvvet ve risalete çağrı arasındaki farkı anlayamamaktadırlar. ‘Fırkalar ve Tarih’ alanında kitap yazmakta ve Suudların büyük çaplı maddi destekleri ve petro-dolarlarla yayınlanmakta ama Şia fırkasının akidesinin daha en ibtidai kesimlerinden dahi habersizdirler.
BİRAZ DAHA DERİNLEMESİNE DÜŞÜNELİM!
Resulullah (s.a.a) efendimizin değerli torunu İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:
“Kendi zamanından haberdar olan kimse, uğursuz ve üzücü olayların saldırısına uğramaz.”
Bu ilkeye dayanarak: Zaman’ın şartları ve İslam aleminin karşı karşıya bulunduğu üzücü ve acı olaylar, vaziyet hakkında biraz düşünelim. Ve gerçek İslam düşmanını tanıyalım. Şu anda yüz yılı aşkındır ki İslam’a karşı düşünce ve akide saldırısı başlamış, Doğu ve Batı kampları kendi yardımcı ve müttefikleriyle İslam’a karşı seferber olmuşlardır. Öyleki İslam’a ve onun buyruk ve taalimlerine karşı türlü türlü kitaplar yayınlamadıkları bir hafta ve ay yoktur.
İslam’ın karşı karşıya bulunduğu ve her taraftan düşmanların keskin saldırılarına maruz kaldığı böyle bir ortamda çok kısa bir süre zarfında ve hem de sadece Suudi Arabistan ülkesinde Şia akidesi aleyhine çeşitli kitapların yayınlanması sizce doğru mudur? Sanki İslam dünyasında Şia meselesinden başka bir mesele kalmamış da tek sorun Şia inancının tanınması ve onun eleştirilmesidir?!
Dahası bu kitaplar eğer mantıka uygun bir şekilde yazılmış olsaydı fazla önemli değildi o halde Şia alimleri bu mantıklı fikir ve görüşleri ya cevaplandırmaları veya onlar karşısında teslim olmaları gerekirdi fakat ne yazık ki bütün bu kitaplar baştan başa Şia’ya ve Şia alimlerine karşı küfür savurmak ve yersiz laflar etmekle doludur hatta bazı yerlerde Hz. Emirul Muminin Ali (a.s)’ın mukaddes varlığına dahi dil uzatılmaktadır.
Daha öncede değinildiği “Eş-Şia vet Teşeyyu” adlı kitap bu tür kitaplar hakkında açık bir örnektir bu kitabın yazarı Taberi, İbn-i Kesir ve İbn-i Haldun gibi tarih kitaplarına dayanarak Şia’nın, Abdullah Bin Saba adında Yahudi biri tarafından ortaya çıkarıldığını iddia etmekte ve ardından Ahmet Amin Misri’nin ‘Fecrul İslam’ adlı kitabdaki iddialarını bir delil olarak zikretmektedir. Daha sonra ise konuyu tamamlamak için, ‘Dozi’ ve ‘Meller’ gibi bazı Yahudi ve Hiristiyan musteşriklerden yardım almaktadır. Ama ilginçtir ki Hicri Kameri 381 yılında vefat eden Şeyh Seduk veya Hicri Kameri 413 yılında vefat eden Şeyh Mufid gibi şahsiyetler tarafından kaleme alınmış Şia inancını Şia ulemasından bir türlü kabul etmek istememekte ve şöyle diyor: Bu kitaplar Şia’nın tebliğ kitaplarıdır ve şia’nın gerçek inancı bu kitapların dışındadır. Bundan daha kötüsü “Bihar” veya “Envarun” Numaniye” Kitabın bir rivayetin varlığını Şia inancıyla ilgili olarak bir kanıt kabul etmektedir. Halbuki Farikeyn hadisleri içerisinde zayıf ve yalan hadislerin var olduğu ve bir rivayetin nakledilmesinin her zaman onun mazmumuna olan inancın alameti olmadığı bir gerçektir.
Bu bölümde sayın yazarın dikkatini aşağıdaki konlara çekmek isterim:
1- Acaba Taberi tarihi, bütün muhtevasının sahih ve geçerli olduğunu söyleyecek derecede doğrumudur? Yoksa Taberi’nin veya diğerlerinin nakletmiş oldukları şeyler hakkında hükme varmanın, onun kaynak ve senetlerinin incelenmesi mi gerekiyor? Zira şurası kesindir ki çok sahtekarlar, yalancılar tarihe dahi el uzatmış ve kendi menfaatleri çerçevesinde onu yorumlamaya çalışmışlardır. Ne yazık ki bu kitapta bu konuya girmeye yeteri bir fırsat bulunmuyor.
Bir örnek olarak belirtmek isterim ki “Eş-Şia vet-Teşeyyu” kitabının yazarı kitabının 49. Sahifesinde, Şia’nın Yahudi biri olan Abdullah Bin Saba’nın düşüncelerinden etkilenmesiyle ilgili olarak Taberi’nin rivayetine dayanmaktadır. Taberinin ise bu konuyu nakletmesindeki kaynak ve belgeler şunlardan ibarettir:
Ketebe İleyye (Yani: Bana yazdı)
1- Es-Seri,
2- An Şayb,
3- An Ayf,
4- An Atiyye,
5- An Yazid el-Fak’asi Kane Abdullah bin Sab’a Yahudiyyen min Ehli San’a (Yani Es-eri Şayb’dan o da Atiyye’den o da Yezid el-Fak’asi’den rivayet etmiştir ki Abdullah bin Saba San’a (ehli bir Yahudidir.)
İbn-i Kesiri Şami, İbn-i Haldunu Magruni gibi muvarrihler tarafından da metni nakledilen bu kaynak üzerinde biraz dikkat etmek ve adı geçen şahısların sözlerine itibar edilip edilmeyeceğini öğrenmek gerekir:
1- Es-Seri: Bundan gaye ister Es-Seri bin İsmail Kufi olsun ister Es-Seri bin Asim (ö. 258) bunların her ikisi de kendi döneminin meşhur yalancılarından tarih ve hadis üreticilerindendirler.
2- Şauyb bin İbrahim Kufi: Meçhul ve adsız.
3- Seyf bin Ömer: Siga kimselerin dilinden yalan ve asılsız haberler rivayet etmek.
4- Yezid el-Fakasi: Rical kitaplarından söz konusu edilen meçhul kimselerden.
Taberi kendi tarihinin 3 – 4 ve 5. ciltlerinde 11 ila 37 Hicri yıllarının (Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın hilafetleri dönemi) olayları hakkında söz konusu kimselerin dilinden toplam 701 rivayet nakletmiş ve neticede bu döneme ait olan tarihi hakikatleri tersine göstermiştir.
Bu rivayete dikkat eden herkes, bütün bunların tek biri tarafından ortaya atıldığını ve bütün bunlardan da tek bir hedefin güdüldüğünü görmektedir. Taberi’nin de böyle bir konudan habersiz olduğu ise kesinlikle düşünülemez. Ama maalesef ne yapmak gerekir ki sevgi ve düşmanlık beslemeleri, kasıtlı davranışlar ister istemez bu gibi meseleleri de muteakibinde getirmektedir.
Ne yazık ki bu gibi sahte ve uydurmalar Taberi’den sonra İbn-i Esakir, Kamil bin Esir El-Bidaye Ven Nihaye ve Tarihi İbn-i Haldun tarihi gibi bazı tarih kitaplarında da yayınlanmış ve onun naklettiği şeylerin hakikatın ta kendisi olduğunu zannettiler. Son dönemdeki tarih de söz konusu yalanlardan mahfuz kalmayarak birbiri adıca bu yalanları tarihi rivayetler olarak naklettiler.
Fakat Taberi tarihi sözde kaynak bir tarih olduğu ve sözü geçen rivayetlerin asıl nakledeni olduğu için yalan ve asılsız rivayetlerin kaynağının dayandığı kimseler her türlü değer ve itibardan yoksundurlar.
Şimdi sormak gerekirki böyle yalancı ve sahtekar raviler aracılığıyla böyle hadisleri nakleden bir kitap araştırma ve tahkik asrında değer taşıyabilir mi? Ve İslam ilimlerin temel atıcılarından, risalet ilimlerinin taşıyıcıları ve gaasip İsraille savaş alanlarında gerçek cihadçılar olan büyük İslami bir grubu böyle adsız nişansız meçhul bir Yahudi tarafından kurulduğu iddialarıyla suçlamak doğrumudur?
MAKEYAVELESTİ DÜŞÜNCELER
Bu yazar soru cavap mahiyetinde açık olarak Ali’ye itirazda bulunuyor ve Muaviye’nin azledilmesinde niçin acele ettiğini eleştiri şeklinde sormaktadır.
Bu eleştiri aslında tek bir temele dayanmakta. Şöyleki İmamın, kendi kafasında bildiği bayağı hakim ve şahlar gibi olduğunu ve kendi şahsı çıkarlarını, ilahi vazifeye üstün tuttuğunu, hedefin vesileyi tevcih edebileceğini zannediyor. Bunun için böyle bir eleştiriyi soru şeklinde söz konusu etmekte.
İmam eğer Makyavesti bir fert olacak olsaydı aynen yazar gibi düşünmesi ve zalimleri sırf bir takım kendi şahsı menfaat ve çıkarları yüzünden halkın can ve malına musallat etmesi yerinde olurdu. Fakat o, öyle bir insandır ki “Muğayre bin Şu’be”ler gibilerinin nasihatçı cevabı karşısında şöyle buyurdu:
Ve Ma Kuntu Muttahizel Muzilline Azuda.
Biz burada lafı fazla uzatmıyor ve bu kısa eleştirinin yazarın nasıl bir ruh’a sahip olduğu hususunda size yeterince tanım vermesini temenni ediyoruz.
İSLAMİ BİR KONGRENİN TEŞKİLİ:
İhtilaflı bir çok meselenin halli ve çözümlenmesi için, çeşitli düşüncelerin bilimsel ve mantıka uygun bir şekilde söz konusu edileceği bilimsel İslamı bir kongrenin düzenlenmesi çok yararlı ve etkili olacaktır. Şu anda Vahhabiyyet mensuplarıyla diğer İslami grupların mensupları arasında Tevhid ve Şirk hakkındaki meselelerle ilgili olarak bir takım anlaşmazlıklar, ihtilaflar mevcuttur. Bu iki grubun birbirine yakınlaştırılması amacıyla ilmi bir seminarın hatta bir kongrenin düzenlenmesi yerinde olmaz mı? Çeşitli düşüncelerin birbiriyle çatışmasından bir şimşek çakması ve her zaman olmak üzere ufuğu aydınlatması ümüdüyle. Elbette böyle bir toplantı ciddi bir şekilde ele alınmalı ve aşağıdaki şartlara dikkat edilmelidir:
1- İlmi ve fikri temsilcileri sayılacak olan İslamı taifelerin düşünür ve alimlerinden de çağrı yapılmalıdır yalnız Hindistan, Pakistan ve Mısır gibi memleketlerde Suudların maaşlı kapı kullarından değil.
2- Bu toplantıda Ehl-i Sünnetin dört mezhebine mensup seçkin kişilerin yani sıra Imamiyye ve Zeydiye mezheplerinin ilmi ve fikri şahsiyetlerine de çağrı yapılmalı ve söz konusu kongre çok büyük İslami bir kongre olarak ele alınmalıdır.
3- Bu kongrede fertlerin kendi fikir ve düşüncelerini rahat bir şekilde savunabilmeleri için makul hürriyet ve özgürlüğe saygılı davranılmalı ve Suud beldesinde İslam ulemasına karşı yaygın olan ihanet ve iftiralardan kesinlikle kaçınılmalıdır.
4- Kongre toplantıları tarafsız bir grup tarafından idare edilmeli veya en azından kongreye katılanların hepsinden muteşekkil bir heyet toplantıların idaresini denetlemelidirler.
5- Ele alınacak olan meselelerin başlığı önceden toplantıya katılanlara bildirilmeli ve böylece dileyen her kes dilediği her konuda hazırlıklı olsun.
6- Bütün sohbetler en ufak bir değiştirme yapılmadan çoğaltılarak ilmi merkezlere gönderilmeli ve ilgilenenler, kongre sonuçlarından haberdar edilmelidir.
Bu durumda bir takım meseleler üzerine uyum sağlanacağına daha umutla bakılabilir.
Kitabın Hedefi:
Biz bu kitapta Vahhabilerin diğer İslami taifeler ile olan bütün anlamsızlık ve ihtilaf hususlarını söz konusu ederek kitap ve sünnet aracılığı ile İslam’ın görüş açısını açıkladık. Daha önce de bu alanda iki kitap daha kaleme almış ve bunlardan her biri bu meseleleri başka bir açıdan değerlendirmiştir. Söz konusu iki kitap şunlardır:
1- Mefahim-ul Kur’an, (Kur’an’ın mefhumları, kavramları) İlk cilt ibadette Tevhid üzerinedir. Bu kitap aslında Kur’an açısından Tevhid ve şirk’le ilgili meselelere açıklık kazandırmaktadır.
2- Mukaddes RuhlaraTevessul: Bu kitap, Vahhabilerin her kesten daha ziyade bulandırıcılık ve yaygarada bulundukları mukaddes ruhlara tevessul meselesi çevresindedir.
Elinizdeki bu kitap ise, bu dalda kaleme aldığım üçüncü kitaptır. Bütün Vahhabilerden ve Vahhabi yazarlardan ve onların diğer yerlerdeki sempetizanlarından bizim bu sözlerimiz hakkında tutumları eğer menfiyse bu kitabı mantıklı bir şekiğlde eleştirmeye davet ediyorum. Aksi taktirde Haremeyni Şerifeynde müslümanları serbest bıraksınlar ve Allah’ın emin beldesinde müslümanlara eziyet etmekten, müslümanlar arasında ikilik çıkarmak ve ihtilafı körüklemekten başka hiçbir sonuç vermeyen Vahhabiciliği propaganda etmekten kaçınmalı ve İslam toplumunu onların kendi düşünür ve alimlerine bırakmalıdırlar.
KUM-İMAM SADIK a.s MUESSESİ İslami İlimler Havzası Cafer Subhani 26- Şevval 1405

1-BÖLÜM
VAHHABİYYET EKOLÜNÜN KURUCUSUNUN HAYATI ÜZERİNE
Vahhabi ekolü, “Abdul Vahhab” oğlu Şeyh Muhammed’e ait olup Vahhabi adı da onun babası Abdul Vahhab’dan alınmıştır. Bazı bilginlerin açıklamalarına göre Vahhabilik inancını, Şeyh Muhammed’in kendisine nisbet vermeyişlerinin nedeni yani “Muhammediye” deyişlerinin nedeni bu mezhep mensuplarının, Hz. Resulü Ekrem Muhammed-i Mustafa (s.a.a)’in adını taşımamalarını ve bu nisbetten suistifade etmemelerini  sağlamak amacına yönelikti.
Şeyh Huhammed Hicri-i Kameri 1115 yılında “Necd” şehirlerinden “Ayiyne” Şehrinde dünyaya geldi. Babası şehrin kadılığını yapmaktaydı. Daha çoçukluk döneminde tefsir, hadis ve akaid kitaplarını okumayı çok severdi. Hanbeli alimlerinden olan babasının yanında Hanbeli fıkhını öğrendi. Daha gençlik yıllarında Necd halkının yapmış olduğu amellerin bir çoğunu küçümsemekte ve değersiz nitelemekteydi. Beytullahil Haremi ziyaret edip ilk defa Medine’ye gittikten sonra orada halkın, Resulullah efendimizin türbesi yani başında Allah peygamberine tevessul etmesini inkara kalkıştı. Daha sonra Necd’e geri döndü ve oradan da Nasra’ya gitti. Ve Basra’dan da Şam’a gitmek umuduyla bir süre orada kaldı. Halkın yapmış olduğu amellerden bir çoğuna karşı çıkıyor, onları kabul etmediğini açıklıyordu. Bunun üzerine Basra şehri halkı tarafından şehirden dışarı çıkarıldı. Basra Zubeyr şehirleri arasında aşırı sıcaklık, susuzluk ve fazla yol yürümekten dolayı büyük bir tehlike atlattı ama Zubeyr şehri halkından biri, onu dini alim elbisesinde gördüğü için yardımına koştu, yanındaki sudan içirdi ve kendi merkebine bindirerek Zubeyr şehrine götürdü. Zubeyr’den Şam şehrine gitmek istiyordu fakat yeterince harçlığı olmadığı için ister istemez yol değiştirerek oradan “Ihsa” şehrine gitti ve oradan da “Necd” şehrinden “Herimle” şehrine doğru yola koyuldu.
O tarihte Hicri-i Kameri 1139 yılına basmıştı ve babası “Abdul Vahhab” Ayiyne şehrinden “Harimle” şehrine aktarılmıştı. Şeyh Muhammed, babasının yardımcılarında biri oldu ve bir çok kitapları babasından öğrendi. Ve Necd halkının inançlarını inkara kalkıştı, bunun için kendisiyle babası arasında şiddetli sürtüşme ve ihtilaflar baş gösterdi ve bu durum birkaç yıl devam etti. Nihayet babası “Abdul Vahhab” 1153 yılında vefat etti.
Babasının ölümünden sonra Şeyh Vahhab, kendi düşüncelerini beyan ve halkın inançlarını inkarda daha da şiddetlendi, öyleki bir süre sonra Herimle şehri halkından bir grup da onu destekledi ve ardından Şeyh Muhammed ünlü olmaya başladı. Ardından Herimle şehrinden Ayiyne şehrine gitti. O sıralarda ‘Ayeyne’ şehrinin başkanı “Osman Bin Hamd” idi. Osman Şeyh Muhammed’e kucak açarak, onu ağırladı ve kendisine yardımda bulunmayı kararlaştırdı. Şeyh Muhammed ise karşılığında, bütün ‘Necd’ halkının ‘Osman Bin Hamd’a itaat etmesini arzuladığını söyledi. Şeyh Muhammed’in davet edilmesi haberi ve savunduğu düşünceleri “Ihsa” valisine ulaşmıştı. ‘Osman’a bir tenkit mektubu yazdı ve bunun üzerine ‘Osman’da Şeyh Muhammed’i yanına çağırtarak, bundan böyle kendisinin destekleyemeyeceğini söyledi. Şeyh Muhammed, Osman’a kendisine yardım etmesi halinde bütün Necde sahipleneceğini bildirdi. Fakat Osman, onun bu sözlerini dinlemedi ve Şeyh Muhammed’i Ayeyne şehrinden kovdu.
Şeyh Muhammed, 1160 yılında “Ayeyne” şehrinden kovulduktan sonra, Necd’in meşhur şehirlerinden “Dir’aye” şehrine gitti. O sıralarda “Dir’aye” şehrinin emiri, Muhammed Bin Mas’ud (Suud hanedanının ceddi) idi. Şeyh Muhammed’in ziyaretine koşan Muhammed bin Mes’ud, ona izzet ve iyilik müjdesinde bulundu. Şeyh ise bütün ‘Necd’ şehirlerine galebe çalacağı ve kontrol altına alacağı müjdesini ona verdi ve böylece Şeyh Muhammed ile “Alî Suud” arasındaki yakın ve samimi bağ kurulmuş oldu.
Şeyh Muhammed “Dir’aye” geldiği ve “Muhammed Bin Suud” ile anlaşmaya vardığı zaman bu bölge halkı büyük bir fakirlik içindeydi.
Alusi, ‘İbn-i Beşer Necdi’den naklen şöyle yazıyor: Ben (İbn-i Beşer) ilk zamanlarda “Dir’aye” halkının acı bir fakirlik içinde olduklarına tanıktım fakat o şehri “Suud” döneminde gördüğüm zaman şehir halkı zenginleşmiş, silahları altınlara süslenmiş, asil atlara biniyor, çok değerli elbiseler giyiyor ve zenginliğin gereği olan her türlü imkandan yararlanmaktaydılar. Öyleki vasfolunmayacak bir merhaledeydi.
Günün birinde “Dir’aye” pazarında erkeklerin bir tarafta ve kadınların da diğer tarafta yer aldıklarını gördüm. Orada o kadar altın, gümüş, deve, koyun, at, çok kıymetli elbise, et, buğday ve diğer makulat o kadar fazlaydı ki dille beyan olunamayacak derecedeydi. Göz alabildiğine Pazar uzuyordu. Satıcıların bağırışları, feryatları aynı bal arılarının vızıltısı gibi bir uğultu halinde birbirine karışmıştı. Biri sattım diye bağırıyordu, diğeri aldım diye.
Elbette sayın ”İbn-i Beşer” bunca büyük bir servetin birden bire nereden oluştuğu hususunu açıklamamıştır. Ama tarihten açıkça anlaşılıyor ki bu serveti (sırf kendi inançlarını kabul etmedikleri için) Necd’in diğer şehirleri ve kabilelerindeki müslümanlara saldırarak, talancılık ve yağmacılık kanalıyla elde etmişlerdir. Bu arada Şeyh Muhammed, Müslümanlardan zorla alınmış olan sözde savaş ganimetlerini kendi dilediği şekilde harcamaktaydı. Öyleki bazen ganimetlerin hepsini yalnız iki üç kişiye veriyordu. Ganimetler ilk etapta tümüyle Şeyh’e teslim ediliyordu hatta Necd emiri dahi ancak Şeyh Muhammed’in izniyle kendine bir pay alabilmekteydi.
Şeyh Muhammedin hayatı dönemince en büyük zaaf noktalarından biri, kendi inancını paylaşmayan bütün müslümanları savaşılması farz olan kafir diye nitelendirmesiydi ve onların can ve namuslarına en ufak bir değer dahi bilmemekteydi.
Sözün kısası “Muhammed bin Abdul Vahhab” yaşam süresi içinde kendi benimsemiş olduğu ve kendi noksan kafasının bir ürünü olmaktan öteye gitmeyen Tevhide davet etmekteydi insanları. Onun bu iddiasını kabul edenlerin can ve malları onlar açısından emandaydı aksi taktirde savaşılması farz olan bir kafir ünvanıyla kanının akıtılması ve mallarının yağmalanması helaldı.
Vahhabilerin, Necd’de ve Yemen, Hicaz, Suriye çevresi ve Irak gibi Necd dışında yaptıkları savaşlar bu temele dayanıyordu. Savaşla, kaba kuvvet zoruyla kontrol altına alabildikleri her şehirde diledikleri her şeyi yapmayı kendilerine helal biliyorlardı, isterlersede orayı kendi özel mulkiyetleri alanına sokabilirlerdi, böyle bir arzuları olmasaydı yalnız elde etmiş oldukları ganimetlerle yetiniyorlardı.
Şeyh Muhammed’in inanç ve düşüncelerini kabul edenler ve onun çağrısına müsbet cevap verenlerin ona biat etmeleri gerekirdi, ona karşı mukabeleye kalkışanlar ise öldürülmeli, mallarına el konulmalı ve başkaları arasında paylaşılmalıydı. Böyle bir metod izleyerek mesela ‘İhsa’ şehrine bağlı olan ‘Fusul’ adında bir köyde 300 erkeği öldürdü ve bütün mallarını talan ettiler.
“Şeyh Muhammed Bin Abdul Vahhab” 1206 Hicri-i Kameri yılında vefat etti  ve ‘Şeyh Muhammed’den sonra onun mensupları bu yolu sürdürdüler. Örneğin 1216 Hicri-i Kameri yılında Vahhabi inancına sahip “Emir Suud” Yirmi bin kişilik bir savaş gücüyle Kerbela şehrine saldırdı. O sıralarda Kerbela, azamet, ün ve yüceliğin doruğundaydı ve sayısız İranlı Türk ve Arap ziyaretçilerle dolup taşmaktaydı. ‘Suud’ şehri muhasara altına aldıktan sonra nihayet şehre girmeyi başardı ve şehirde çok büyük bir katliam gerçekleştirdi.
“Vahhabi” ordusu öyle bir rezalet çıkardı ki açıklanması dahi insan’ın yüreğini sızlatmakta. Öyleki bu cinayette Kerbela şehri halkından beş bin (ve hatta bazı tarihçilerin belirttiklerine göre yirmi bin) kişiyi katliam ettiler. ‘Emir Suud’ savaş işlerini çözümledikten sonra İmam Hüseyin (a.s)’ın hareminin hazinelerine doğru yöneldi. Burada çok değerli eşyalar ve büyük çaplı bir zenginlik bulunmaktaydı. Ve bunların tümü emir Suud tarafından yağmalanarak hazinelerden çıkarıldı.
Kerbela bu olaydan sonra şairlerin kendisi için ağıtlar okuyacağı bir hale getirildi  Vahhabiler 12 yılı aşkın bir süre içinde fırsat buldukça Kerbela, Necef şehirleriyle çevresine yönelik saldırılar düzenleniyor, halkın malını yağmalıyorlardı. Bu saldırıların ilki az öncede açıklandığı gibi 1216 yılında olmuştur. Bütün Şii yazarların ittifakla yazdıklarına göre bu saldırı “Kadir-i Hum” bayramında yapılmıştır.
Merhum Allame ”Seyyid Muhammed Cevad Amili” çok değerli “Miftahil Kerame” adlı fıkıh kitabının yedinci cildinin sonunda şöyle yazıyor: Kitabın bu bölümü, 1225 yılı mübarek Ramazan ayının dokuzuncu gece yarısında tamamlandı. Oysa yürekler kaygı içinde ve huzursuzdu, zira Vahhabi olan ‘Anize’ Arapları ‘Necefi Eşref’ ve Hüseyin (a.s) şehid edildiği yerin çevresini kuşatmış, yolları kapatmış ve kendi vatanlarına geri dönmekte olan İmam Hüseyin ziyaretçilerinin varını yokunu talan etmiş onlardan bir çoğunu (ekserisi İranlı ziyaretçileri). Katliam etmişlerdir. Bu defasında öldürülenlerin sayısının 150 kişi olduğu söylenmektedir. Elbette bundan daha az bir rakam söyleyenlerde olmuştur.
Şeyh Muhammed ve mensuplarının halkı davet ettikleri ve kabul etmeyenlerin ölüme müstehak olduklarını ilan ettikleri Tevhid, bir takım ayet ve hadislerin zahirinden yararlanarak Allah-u Tebarek ve Taala’nın varlığı için yön olduğunu iddia ediyor ve onunda aynen insan gibi uzuv ve organa sahip bulunduğuna inanıyorlardı.
Alusi bu konuda şöyle yazıyor: “Vahhabiler” İbn-i Teymiye’ye uyarak Allah-u Taala’nın birinci gök’e indiği belirtilen hadisleri kabul etmekte ve Allah’ın arş’tan dünya semasına indiğini ve “Hel Min Mustegfir” (Yani acaba kendi günahlarının affedilmesini dileyen bir istigfar edici var mı?) diye haykırdığını iddia ediyorlar. Ayrıca kıyamet günü Allah’ın mahşer çölüne geleceğine inanıyorlar.. Zira onun kendisinin şöyle buyurduğu gerekçesini ileri sürüyorlar: Ve Cea Rebbuke Vel Meliku Saffen Saffa (Fecr / 23)
Allah-u Taala kendi mahluklarından her birinin yanına dilediği şekilde yaklaşır. Nitekim bizzat kendisi Kaf suresinin 16. Ayetinde şöyle buyurmuştur…Ve Nehnu Egrebu…
“…Biz ona şah damarından daha yakınız…”
İbn-i Teymiye, kitaplarından da anlaşıldığı kadarıyla, Peygamber efendimiz (s.a.a)’i ziyaret etmekle ilgili olan hadislerin caal edildiğine inanmakta ve o Hazretin ölümünden sonraki varlığının hayatı dönemindeki varlığı gibi olduğuna inanan olursa çok büyük bir yanlışa düştüğünü belirtmiştir. Bu sözün aynısı ‘Şeyh Muhammed’ ve mensupları daha şiddetli bir şekilde söylemişlerdir.
‘Vahhabiler’in batıl inanç ve sözleri, anlamı onlar açısından izleyenlerden bazılarının, İslamı kuru, hareketsiz ve donuk bir din olarak kabul etmelerine ve İslamı belli ve geçici bir süre için getirtilmiş bir din olarak kabul etmelerine yol açmıştır.
“Lotrop Stodard” Vahhabilerin tassubda aşırı bir yola düştüklerini ve bunun için de bazıları Vahhabilerin yol ve yöntemlerini gaye edinerek İslamın hakikat be tabiatının zamanların gerekleri ile denk olmadığını, toplumun gelişme ve değişmesine eşit düşmediğini, zaman değişimiyle bağdaşım içinde olmadığını iddia etmesine yol açtığını belirtmektedir.
Şeyh Muhammed bin Abdul Vahhab kendi düşüncesini ortaya koyup da halkı kendi inancını kabul etmeye davet ettiği dönemden itibaren büyük alimlerden bir çoğu onun bu sapık inancına karşı muhalefette bulundular. Şeyh Muhammed’in bu inancına karşı çok şiddetli bir şekilde ilk muhalefette bulunan kimse ise Abbasi “Abdul Vahhab” ve ondan sonra da kardeşi “Şeyh Süleyman bin Abdul Vahhab” idi ki bunların her ikisi de Hanbeli mezhebi alimlerinden sayılıyorlar.
Şeyh Süleyman kaleme almış olduğu “Es-Sevaikil İlahiye Fi Reddil Vahhabiye” adlı eserinde kardeşinin inançlarını reddetmiştir.
“Zeyni Dehlan” şöle diyor: Şeyh Muhammed’in babası, ilim sahibi salih bir kimse idi. Kardeşi “Şeyh Süleyman” daha meselenin ilk başından itibaren yani Şeyh Muhammed daha Medine’de öğrenim gördüğü sıralarda böyle bir iddiaya sahip olduğunu anladıkları için onu tekid ediyor ve halkın ondan uzak durmasını tavsiye ediyorlardı.
“Abbas Mahmut Uggad” şöyle diyor: “Şeyh Muhammed’in en büyük muhalifi ‘Es-Sevaikil İlahiye’ kitabının sahibi kardeşi “Şeyh Süleyman’dı. Şeyh Süleyman, en büyük muhalifi olduğu kardeşi Şeyh Muhammed’in bütün söylediklerini şiddetle reddetmenin yanı sıra şöyle diyor: Vahhabilerin Şirk ve küfür diye nitelendirdikleri ve müslümanların can ve mallarının mubah kılınmasını gerektirdiğine inandıkları şeyler İslam imamlarının döneminde meydana gelmişti fakat İslam imamlarından hiç birinin bu amilleri işleyenleri kafir veya murtet ilan ettiklerine veya onlara karşı cihat açtıklarına dair en ufak bir rivayet dahi edilmemiştir.
2. BÖLÜM
VAHHABİLİK VE ALLAH DOSTLARININ KABİRLERİNİN YAPILMASI
“Vahabiler’in özel hassasiyet gösterdikleri konulardan birisi de, Peygamberlerin, Allah Dostlarının ve Salih kimselerin kabirlerini yapmak konusudur.
Bu konuyu ilk olarak “İbn-i Teymiyye” ve tanınmış talebesi “İbn-i Kayyım” söz konusu etmiş, kabirlerin yapılmasının haram olduğuna ve yapılan kabirlerin yıkılmasına fetva vermişlerdir.
İbn’ül Kayyım “Zâdül Meâd” adlı kitabında şöyle yazıyor:
“Kabirlerin üzerine yapılan binayı yıkmak vaciptir. Onu yıkmak için kudret bulunca, onların o şekilde bir gün dahi kalması caiz değildir.”
Suûdiler, Hicri 1344 yılında Mekke, Medine ve buraların çevresini kendi sultaları altında, Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyti’nin ve ashabının eserlerini imha ve Bâki mezarlığını harap etmek için, bir takım deliller elde etme fikrine düştüler. Medine Alimlerinden alacakları fetvalar ile, oraları harap etme yolunu açacaklardı. Bu tür harekete asla hazırlıklı olmayan Hicaz halkının genelini, bu konu hakkında hazır hale getireceklerdi. Bu amaçla “Necd”in baş kadısı olan “Süleyman b. Büleyhed”-i Medine’ye gönderip, onun Medine alimlerinin görüşlerini öğrenmesini istediler. Gönderilen (görevlendirilen) baş kadı, öylesine sorular sordu ki, (Vahhabilerin savunduğu görüşler doğrultusunda) cevapları soruların içerisinde yer almaktaydı. (Başka bir değişle, sorular öylesine hazırlanmıştı ki, Vahhabilerin görüşlerinin zıddına cevap vermek imkansızdı. Çeviren.)
Bu yolla müftülere, soruların cevaplarını, sorularda ön görülen cevaplar doğrultusunda vermelerinin gerekliğini, aksi taktirde şirke mahkum edilecekleri, tövbe etmedikleri taktirde de, katledilecekleri mesajı verilmişti.
Sorular ve cevapları, şevval ayı, sene 1344 de Mekke’de “Ümmül Kura” dergisinde yayınlandı.  Bu yayının yayıldığı dönemde, gerek Şii ve gerekse Sünni Müslümanlar arasında büyük üzüntülere neden oldu. Zira herkes çok iyi biliyordu ki; korku ve baskı yoluyla da olsa, böyle bir fetva alındıktan sonra, İslam önderlerinin ve yüce şahsiyetlerinin kabir ve üzerindeki binaların yıkılıp harap edileceğine başlanılacaktır (sonunda korktukları başlarına geldi. -çev) Medine alimlerinin on beş tanesinden bu fetvayı aldıktan ve fetvanın hicazda yayınlanmasından sonra, aynı yılın Şevval ayının sekizinde Peygamber hanedanın eserleri güvenceden kaldırılıp, tüm Ehl-i Beyt ve Peygamber ashabının eserlerini ortadan kaldırdılar. Bâkîde İmamların değerli eşyaları talan edildi. Bâki kabristanının ve ashabın bulunduğu mezarlık, çöplük haline getirildi. Gerçekte insan o manzara karşısında korkunç bir şekilde ürperiyordu.
Şimdi biz, soranın sorularında alacağı cevabı nasıl yerleştirdiğini aydınlığa kavuşturmak için, sorulardan bazılarını nakledeceğiz. Başka bir deyişle hedefin soru sormak olmadığı, aksine risalet eserlerini yıkıp yok etmek için, avam halk katında geçerli bir mazeret uydurabilmek olduğu anlaşılacaktır. Sorulardan maksat, gerçekten anlamak ve gerçekleri bulmak olsaydı, soranın cevabı, sorusunun içerisinde bulunmasının bir anlamı olmazdı. Ancak karinelerden anlaşılıyor ki, soru ve cevabı önceden bir sayfa üzerinde ustaca ayarlanmış, geriye Medine alimlerinin onaylanması için huzurlarına götürmek kalmıştı ve onu da gerçekleştiriyorlar zira Medine’nin, tanınmış alimlerinin, uzun yıllar, ecdatlarının ve kendilerinin peygamber eserlerini korumaları ve oraları ziyaret etmeleri gerçeğini unutarak, aniden fikir değişikliğine uğrayarak; kabir yapmanın haram olduğuna ve yapılanların yıkılmasına fetva vermelerini kabullenmek, gerçeklerle çelişki oluşturuyor.
Süleyman Büleyhid sorusunu şöyle soruyor:!
-“Kabirler üzerine binanın yapılması ve orasını mescit yapma hakkında Medine-i Münevvere alimlerinin (Allah onların ilmini ve idrakini artırsın) görüşleri nedir? Caiz midir, değil midir cayiz değil ve İslam açısından şiddetle yasak (memnu) olduğuna göre, orayı tahrif etmek ve yıkmak, o gibi yerlerin etrafında namaz kılmayı önlemek vacip değildir?
Bâkî gibi vakıf olan bir yerde, kabrin üzerine kubbe ve bina gibi bir şeyler yaptırmak üzerinde kurulan yerlerden yararlanmaya engeldir. Bu iş vakfın bir kısmını gasp etmek değil midir? Biran önce ortadan kaldırılması şart değil midir? Böylece de hak sahibine yapılan zülüm ortadan kaldırılmış olsun.”
Medine alimleri, korku ve baskı ortamında “Şeyh”in bu sorularına şöyle cevap verirler:
“Kabirler üzerinde yapılan binalar icma olarak men edilmiştir. Men edildiğine dair nakledilen hadislerin sahihliğine dayanarak, bir kısım alimler oraları yıkmağa ve tahrip etmeye, caizdir diye fetva vermişlerdir. Bu konuda da Ebi’l Heyac’ın, Ali’den naklettiği bir hadisi delil kabul etmişlerdir. Ali ona şöyle demiştir: “Allah Resulunun, beni görevlendirdiği bir konuya bende seni görevlendiriyorum. Gördüğün her timsali (heykeli) yok etmelisin, gördüğün her kabri de yerle bir etmelisin.”
“Necdi” Şeyh, “Ümmül Kura” dergisinde, Cemadiyessani, yıl 1345 tarihli sayısında yayınladığı makalesinde şöyle diyor; Bina ve kubbe yapmak, Hicri beşinci asırda adet edilmiştir.”
Bunlar, “Vahhabi” takımının kabir yapımı hakkında ki sözlerinden bir bölümdür. Dayanaklarının temelini, genelde iki delil oluşturur:
1- İslâm alimlerinin onun haram olduğuna dair ittifak etmeleri.
2- Ebi’l Hiyac’ın, Hz. Ali (a.s)’dan naklettiği hadis ve bunun gibileri.
Bizim şu andaki konumuz, tabi ki kabir yapımı, gibi Kubbe ve bina gibi şeylerin, kabir üzerine yapımı hakkındadır. Kabirlerin ziyaret edilmesi konusunu ise, ayrı bir bölümde ele alacağız.
Konunun aydınlığa kavuşabilmesi için, üç konuda tahlil ve araştırma yapacağız:
1- Kur’an’ın bu konuda ki görüşü nedir? Kur’an da, bu hükmü elde etmek mümkün müdür?
2- İslâm ümmetinin onun haram olduğuna dair ittifak etmesi doğru mudur? Yoksa İslâm’ın asırlarının tümünde durum aksine miydi? Yani, Peygamberin kendi zamanında ve onun yardımcılarının döneminde kabir yapmak, üzerine gölgelik ve bina yaptırmak mevcut muydu?
3- “Vehhabilerin” yararlandıkları Ebi’l Heyyac hadisinden maksat neydi?
4- Cabir, Ümmü Seleme ve Naim’in hadislerinden gaye nedir?
A- KABİR YAPIMINDA KUR’AN’IN GÖRÜŞÜ
Kur’an özel olarak bu konunun hükmünü açıklamamıştır. Fakat bunun hükmünü Kur’an’da varid olan kulliyattan öğrenmek mümkündür şimdi, nasıl öğreneceğimizi açıklayalım:
1- Evliyaların Kabirlerini yapmak ve korumak, İlahi şiarları tazim etmektir.
Kur’an-ı Kerim, ilahi şiarları tazim etmeyi, kalplerin takvasının belirtisi ve kalplere ilahi korkunun hakim olmasının adaleti olarak belirtmektedir: Nitekim şöyle buyuruyor:
“ Kim Allah’ın şiarlarını yüceltirse, şüphesiz bu kalplerin takvasındandır.”
İlahi şiarları yüceltmekten amaç nedir? “Şeair” “Şeaire”nin cem’idir. “şeire” alâmet ve ölçü anlamındadır. Ayetteki maksat, Allah’ın vücudunun belirtisidir. Hiç kimse de “varlık aleminin içinde bulunanları tazim etmek kalbin takvasının ölçüsüdür” diye bir şey söylememiştir. Maksat sadece O’nun dininin belirtileridir. Bu nedenledir ki, Müfessirler ayetteki “Allah’ın şiarları” ifadesini “Allah’ın dini belirtileri” şeklinde tefsir etmişlerdir.
Şayet Kur’an’da Sefa ve Merve  kesilmek üzere Mina’ya sürülen deve,  ilahi şiarlardan kabul edilmişse bunun nedeni, bunların Hanif dininin işaretlerinden olmalarındandır. İbrahim dininin belirtileridir bunlar. Eğer “Müzdelife”ye “Meşar” (şiar yeri) diyorlarsa, orasının, ilahi dinin nişanesi olduğundan dolayıdır. O nişane olan yerde vakfeye durmak ise, dine amel ve Allah’a itaat anlamındadır.
Eğer “Hacc” amellerinin tümünü “şiar” olarak adlandırıyorlarsa, bu amellerin tümünün, Tevhid ve Hanif dininin nişanesi olmasından dolayıdır.
Kısacası, ilahi dinin şiarı ve nişanesi olan her şeyi yüceltmek ve tezim etmek, ilahi makama yaklaşmanın esasıdır. Hiç şüphesiz dinin yayılmasına ve halk arasında tebliğ edilmesine vesile olan ilahi nebi ve evliyalar, ilahi dinin en büyük ve en bariz nişanelerindendirler. Vicdan sahibi hiç kimse, Peygamberlerin ve Ehl-i Beyt İmamlarının vücutlarının bu mukaddes dinin alametleri ve nişaneleri oldukları konusunu inkar edemez. İşte onları yüceltmenin ve saygı göstermenin yollarından birisi de, onların kabir ve eserlerini korumak ve onların kaybolup ortadan gitmesini ve imha edilmesini önlemektir.
Özetlersek, iki konuya dikkat etmekle, ilahi velilerin kabirlerine ihtiram ve tazimde bulunmanın şart olduğu sonucu ortaya çıkar.
a) Allah velileri ve özellikle de dinin genişlemesi konusunda canlarını feda edenler, ilahi şiarlardan ve dinin nişanelerindendirler.
b) Bu sınıf insanlara tazim etme yollarından biri, onların fani dünyadan hicret etmelerinden sonra, onların eser ve bıraktıkları yolun korunmasının şart olması gibi, kabirlerinin de yapılıp korunmasıdır. Bu açıdan tüm toplumlar arasında, dini ve siyasi şahsiyet sahibi liderler (kabirleri, onların yol, fikir ve ideolojilerinin nişanesi olduğu için) ebediyen korunabilecekleri bir yerde defnedilmektedirler. Adeta onların kabirlerinin yok edilmekten korunması, bir nevi onların yollarını ve düşüncelerini yok olmaktan koruma anlamına gelmiş ve onun belirtisi kabul edilmiştir.
Gerçeği anlayabilmemiz için, Hacc / 36. Ayetinin anlamını dikkatlice tahlil etmemiz gerekir.
Allah’ın evini ziyarete gidenlerden bazıları, kendi evinden kesmek için bir deveyi beraberinde, Allah’ın evine getiriyor. Devenin boynuna bağladığı bir boyun bağıyla da, onu Allah yolunda kesmeye tahsis ettiğini belirtiyor. Diğer develerden ayırıyorlar. Devenin bir nevi Allah’a ait olduğundan dolayı “Allah şiarı” hükmünde kabul ediyor ve Hacc / 32. Ayeti gereği, “kim Allah’ın şiarını yüceltirse” ihtirama vesile oluyor. Örneğin kesileceği ana kadar, ona artık binilmemeli ve yemini, suyunu vermelisin.
Bir deve Beytullah’ın kenarında kesilmek üzere getirildiğinde, “şiarlar”dan kabul edilir. Ve gereken tazim ve yüceliği kazanır ise, hayatının ilk gününden itibaren kulluk ve bendelik ipini boynuna geçirip, Allah’ın dinine hizmet etme görevini omuzlarına yükleyen, Allah ile kulları arasında aracı olan ve kulların da, onların zahmetli çalışmaları neticesinde, Rablerini tanıyabilme fırsatını buldukları, Peygamber, alim, bilgin, şehid ve fedailer niçin “ilahi şiarlar” dan sayılmasın! Kendi makam ve mevkilerine uygun bir şekilde hayat ve mematların da, neden gereken saygı ve tazimi görmesin? Eğer gerçekte Kâbe, Sefa, Merve, Mina ve Arafat, ki tümü Cemadad, taş ve topraktan başka bir şey değildirler. Yalnızca Allah’ın dininin nisbetleri olduklarından dolayı “şiar” dan kabul edilir. Ve her biri kendi konumlarına uygun bir şekilde tazim ve ihtiram görmeleri gerekirse, Allah’ın dinini yayan ve koruyan ilahi dağlar ve onlara ait olan şeyler, niçin “şiarlar”dan sayılmasın!
Biz bu konuda “Vehhabinin” vicdanını hakem ve kadı kabul ediyoruz. Acaba “Nebi ve Resullerin” “ilahi şiarlar” oldukları konusunda, hala şüpheleri ve tereddütleri var mıdır? Yada onlara ait eşya ve eserlere tazim etmiyorlar, acaba onların kabirlerini yapmak ve defin oldukları bölgenin toprağını temiz tutmak mı, tazim ve ihtiram anlamına gelmekte? yoksa Onların kabirlerini çöplük haline getirmek mi?
1- Kur’an-ı Kerim, açıkça bize, Peygamberin yakınlarına ve akrabalarına sevgi ve saygı göstermemizi emrediyor;
“De ki, ben Peygamberliğimin ücreti olarak, yakınlarıma sevgi dışında, sizden hiçbir ücret istemiyorum”
Acaba bu âyete muhatap olan insanlara göre, Peygamberin yakınlarına göstermekleri gereken sevgi yollarından birinin de, onların kabirlerini yapma ve korumaları değil midir? Oysa ki bu adet tüm dünya insanları arasında da hala mevcuttur. Herkeste o işi, kabir sahibine olan bir sevgi ve saygının belirtisi olarak kabul ediyor. Bu nedenledir ki siyasi ve dini şahsiyet sahibi kimseleri, ya kiliselerde yada meşhur mezarlıklarda defnetmektedirler. Etrafını da ağaç ve çiçeklerle süslemektedirler.
3- Geçmiş Ümmetler ve Kabir Yapımı.
Kuran-ı Kerimden anlaşıldığı üzere, İslam’dan önceki toplumlar içerisinde de, imanlı kimselerin kabirlerine ihtiram göstermek, yaygın bir halde idi. Nitekim “Ashab-ı Kehf” hakkında işaret ediyor;
Kehf ashabının durumu o dönem insanlarınca anlaşıldıktan sonra, halk mağaranın ağzına gelerek onların defnolundukları yer hakkında iki değişik görüş ileri sürdüler;
1- “Onların kabirlerinin üzerinde bina inşa edin”
2- “Onların işine galip (sözleri geçenler) ise, “üstlerine mutlaka bir mescit yapmalıyız” dediler. Kehf / 21.
Kuran-ı Kerim, bu iki fikri, kendi görüşünü bildirmeksizin olduğu gibi nakletmektedir. Eğer her iki fikir de ters olsaydı, Kur’an o fikirleri mutlaka reddederdi. Ya da onların bu amellerini tenkidi bir tavırla naklederdi. Anlaşıldığı gibi bu iki fikir, Salih ve Evliyaullah kimselerin tazim edilme yollarından birinin de, onların medfen ve kabirlerinin korunması olduğunu işaret buyurmuştur.
Bu üç mübarek ayete dayanarak, Salih ve Evliyaullah olan kimselerin kabirlerini yapmanın ve korumanın, haram ya da mekruh bir amel olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak bu ameli, ilahi şiarlara bir çeşit tazim ve Peygamber yakınlarına, sevgi olarak kabul etmeliyiz ikram ve ihtiram esası olarak değerlendirmeliyiz.
4- Hususi Evler Yapmak
Kur’an-ı Kerim’in bir ayetinde çok güzel ve ilginç bir misal vermektedir. Misalde Allah’ın nuru, içinde çerağ bulunan bir kandile benzetilmiştir… Bu latif ve derin misal (Allah, göklerin ve yerin nurudur.) sözüyle başlamış ve (Allah, her şeyi bilendir) sözüyle de sona ermiştir. (Nur/ 35) Kur’an kendi konumunda, çok geniş ve derin bir mevzuya sahip olan bu misale işaret ettikten sonra şöyle buyuruyor:
“(Bu nur) Allah’ın yüceltilmesine ve isminin zikredilmesine izin verdiği evlerdedir; onların içinde sabah akşam O’nu tesbih ederler.
– (Öyle) adamlar ki, ne ticaret, ne de alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten alıkoymaz.” Nur / 36-37 iki konuyu aydınlığa kavuşturduktan sonra, bu ayet ile delilimizi getireceğiz;
A- “Buyut” (evlerden) maksat nedir?
B- “Yerfe” ki, terfi ve yüceltilmek anlamındadır, bundan gaye nedir?
İlk kelime hakkında şunu hatırlatmada yarar vardır ki, söz konusu kelimenin mefadı (ifadesi) “mescit”lere değildir. Ayette sözü edilen şey, enbiya, Evliyaullah ve bunların yakınlarını ihtiva eden konudur. O kelimenin sadece mescide ait olduğunu belirten, herhangi bir işaret yoktur. Bu “buyut” (evler), tüm mescitleri, Peygamberlerin menzillerini ve dünya işlerinin, ahiretlerine engel olmadığı tüm salih kişilerin evlerini kapsamaktadır. Bu gibi, evler, Allah nurunun, Tevhid meşalesinin, tenzih ve tesbih amelinin merkezidir. Hatta “Büyüt” (evler) sözünden maksadın, mescitlerden başka yerler olduğunu da söyleyebiliriz. Zira “Beyt” üzerinde tavanı olan dört duvara derler. Kâbe’ye “Beytullah” demeleri, Kâbe’nin tavanının üzerinde bulunmasından dolayıdır. Oysaki mescitlerin üzerlerinde sakfın (tavanın) olmaması müstehaptır. Şimdi de “Mescid-ül Heram’ın tavanı yoktur. Kuran’daki âyet “Beyt”in tavanı olmayan yere denildiğini anlatıyor. Nitekim şöyle buyuruyor:
-“Eğer insanlar (Allah’a karşı isyanda birleşip) tek bir ümmet olacak olmasaydı, Rahmana (Allah’a karşı) küfredenlerin evlerine gümüşten tavanlar yapardık…” Zuhruf / 33. Her halükarda ya, “Buyut’dan maksat mescitlerin dışındaki şeylerdir, yada hem mescitler, hem de mescidin dışındakiler Şimdide ikinci kelime olan “yerfeü” (yücelme) kelimesini açıklayalım:
“Yerfeü” Arap dilinde, yükseltmek ve yukarı çıkartmak anlamlarına gelmektedir. Ayetin zahirinde ise “Bu evlerin yükselmesine, Allah izin vermiştir,” anlamına gelmektedir. Bundan maksat, ya zahiri yüksekliktir. Örneğin o evin direklerinin, duvarlarının yükselmesi ve yıkılmasını önlemek gibi. Nitekim Kur’an-ı Kerim, aynı bu kelimeyi duvarın yükselmesine ve zahiri yapımında kullanmıştır, örneğin şu ayette olduğu gibi:
“İbrahim, İsmail ile birlikte Evin (Kâbe’nin) sütunlarını yükselttiğinde.” Bakara / 127.
Veyahutta söz konusu olan manevi yükseklik ve batını azamettir ki, Allah böyle evlere, özel bir imtiyazlar lütfetmiş, onların makam ve mevkilerini yükseltmiştir.
Şayet maksat zahiri yükseklik ise “Büyüt (evler)in hakiki misdaki olan evliya ve enbiyanın evlerinin, yapılmasına ve şenlenmesine açıkça izin vermiş olur. İster hayat hallerinde, isterse orada defnedilmiş olsunlar (örneğin Peygamberimiz (s.a.a)’in evi, İmam Hadi, İmam Askeri (a.s)’ın evleri ki, kendi evlerine defnedildiler) veya başka bir yerde defnedilmiş olsunlar. Demek ki bunun gibi evler yapılmalı, harap ve viran olmaktan korunmalıdır.
Şayet (Rıf’at) (yükselmekten) gaye manevi olursa, sonuç yine aynı olur. Allah bu çeşit evlerin ihtiram ve saygın bir yer olmasına izin vermiştir. Bu evlere ihtiram göstermenin belirtilerinden birde, onları harap olmaktan korumak, temiz tutmak ve imar etmektir.
Tüm bu zahiri ve batınî yükseklikten gaye, bu evlerin ilahi insanlara, Allah’ın emirlerine itaat edip boyun eğen insanlara ait olmasındandır.
Bu ayet ve diğer ayetlerin varlığıyla birlikte, nasıl olurda Vehhabiler risalet eserlerini ve evlerini harabe ve viran ediyorlar! Gece ve gündüzleri kadın ve erkeklerin, Allah’ı tesbih ve tenzih ettikleri o nurani evler, bu ev sahiplerinin, Allah’a bağlı olduklarından dolayı, oraya toplanarak, orada duâ, razı-niyaz ve tezellül ile meşgul oldukları o yerleri, çöplüğe çevirebiliyorlar. Bu yolla da, Resule, onun yakınlarına ve ashabına karşı olan eski düşmanlık kinlerini açığa vuruyorlar.
Bu konuda aziz okuyucunun dikkatini bir hadise celbetmek istiyorum, Enes b. Malik şöyle diyor:
-Hz. Peygamber (s.a.a) bu ayeti okudu. Bu esnada biri ayağa kalkıp, “Maksat hangi evlerdir?” diye sordu. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Peygamberlerin evleridir” Bu esnada Ebu Bekir Kalkıp şöyle sordu: “Acaba şu ev (Ali ve Fatımâ’nın evine işaret ederek) o evlerden midir? Peygamber (s.a.a) şöyle cevap buyurdu: Evet en önemlilerinden ve en faziletlilerindendir.
B) İSLAM ÜMMETİ VE KABİR YAPIMI
İslam’ın Arap yarım adasında doğduğu gün, nuru, yavaş yavaş orta doğunun önemli bir kısmını kapsadı. O dönemde, defin oldukları yerler bilinen, peygamberlerin kabirlerinin, tavanı gölgeliği, hatta kubbesi bile vardı. Şimdide, onların kabirlerinin bir kısmı aynı eskisi gibi kalmıştır.
Mekke’nin kendisinde İsmail’in kabri, annesi “Hacer”in kabri hicri de yerleştirilmiştir. Danyal’ın kabri Şuş’da, Hud, Salih, Yunus ve Zülkiflin kabirleri Irak’ta ve İbrahim’in, oğulları İshak, Yakup ve Yusuf gibi Peygamberlerin kabirlerini, Hz. Musa, Mısırdan getirip Beyt-ül Makdes-e yerleştirmiş ve Kudüs’te yerlerini almışlardır. Bunların tümünün, alamet, nişane ve binaları vardı.
Havva’nın kabri de “Cidde” dedir. Suudiler, Arabistan’ı kendi tasallutları altına aldıktan sonra, bu validemizin kabrinin nedeni ise Havva ceddimizin kabrinin orada bulunmasındandır. Bu konu ister gerçek olsun, ister olmasın, bu ismin oradan kaynaklandığı gerçektir.
Müslümanlar, bu bölgeleri fethettiklerinde, böyle eserleri görmekten kesinlikle rahatsızlık duymadılar. O yerlerin yıkılmasını da kesinlikle emretmediler!
Şayet kabirleri yapmak ve cenazeyi kapalı bir yerde defnetmek, İslâmî açısından gerçekten haram olsaydı, Müslümanların Irak ve Ürdün’ü fethettikleri vakit, ilk görevleri oradaki kabirleri yıkmak olurdu. Onların kabirlerinin, tamir edilmesine de her devirde karşı çıkardı, hem de şiddetle… Oysaki değil bu kabirleri yıkmak, on dört asırlık bir dönemde, son Peygamberin eserlerini korumakta azami gayret sarf ettiler.
Onlar Allah’ın kendilerine ihsan etmiş olduğu akıllarıyla, peygamberlerin eserlerini korumayı, onlara karşı bir nevi hürmet bilmiş; bu işleri yapmakla da, kendilerini iyi amel sahibi ve mükâfatlı olarak kabul etmişlerdir.
İbn-i Teymiye “Sirat-ül Müstakim” adlı kitabında şöyle diyor. “Beytül Mukaddes fethedildiğinde, peygamberlerin kabirleri bina şeklindeydi. Fakat onların kapıları Hicretin dördüncü yılına kadar kapalıydı”
Eğer kabir üzerine bina yapmak, gerçekten haram bir amel olsaydı tab’en onu yıkmak vacip olurdu. Kapalı oluşu, onların baki kalmasını meşrulaştırmazdı. Biran önce onların taban ve onarımının, kazma- kürek ile yıkılıp, yerleri yok edilmeliydi… Demek ki bu binaların ve kubbelerin, bu kadar uzun bir süre zarfında İslami liderlerin ve alimlerinin gözleri önünde baki kalması, İslam dininde, onun caiz olduğunun en açık örneğidir.
İSLAMİ ESERLER DİNİN ASALETİNİN NİŞANESİDİR
Genel anlamıyla nübüvvet eserlerini korumanın ve özel anlamıyla da, Peygamberimizin defin olunduğu yeri, kadınlarının, çocuklarının, ashabının ve yardımcılarının kabirlerini, yaşadığı evi, namaz kıldığı mescitleri korumanın, aşağıda açıklayacağımız gibi, çok büyük ve azametli faydaları vardır.
Bugün İsa’nın gelip gidişinden yirmi asır geçtikten sonra, İsa’nın, Annesi Meryem’in, Kitab-ı İncil’in, yardımcıları ve Havarilerinin durumu, batıya tarihi bir uydurma ve efsane haline gelmiştir. Öyle ki, müsteşriklerden bir çoğu Meryem adında annesi ve İncil adında kitabı olan İsa namında böyle bir gök insanının varlığından kuşkulanmaktadırlar. Bunu “mecnunu âmiri” ile Meşuku olan “Leyla”nın efsanesine benzetmektedirler ki düşünce, fikir ve hayal ürünüdürler. Niçin? Çünkü İsa’dan, dokunulabilecek gerçek bir eser kalmamıştır. Örneğin müşahhas olarak, doğduğu ev, yaşadığı ev, Hıristiyanlık inancına göre, ölüp defnedildiği yer diye, herhangi bir belirli nokta yoktur. Ona ait olan getirdiği gök kitabı tahrif edildi. Şu dört İnciller ki, her birinin sonlarında İsa’nın ölün ve defnedildiğini işaret ediyorlar, bunlar kesinlikle İsa’ya ait İnciller değildirler. Açıkça İsa’nın ölümünden sonra yazıldıklarına şahitlik ediyorlar. Bu yüzden araştırmacılardan bir çoğu, o İncilleri, ikinci asrın ebedi eserlerinden kabul ediyor. Eğer İsa ile ilgili tüm eserler korunmuş olsaydı, açıkça onun asaletine şahitlik ederdi, bu gibi hayalciler içinde artık, herhangi bir şüphe yolu kalmazdı.
Müslümanlar alınları ak ve açık bir şekilde, Dünya insanlarına şöyle sesleniyorlar: Ey insanlar! Bin dört yüz yıl önce Hicaz topraklarında, beşer toplumuna rehberlik eden bir insan gönderildi. Bu yolda büyük başarılar elde etti. O’nun öylesine büyük yaşantısında, küçücük bir noktası bile şüpheli kalmaksızın, hayatının tüm hususiyetleri korunmuştur. Doğduğu ev malumdur, o’na vahyin nazil olduğu Hira dağı çevresi bilinmektedir. İşte bu O’nun namaz kıldığı mescittir. Bu onun defnedildiği evdir, Bu’da O’nun hanımlarının ve çocuklarının, vasilerinin, halifelerinin ve eşlerinin kabirleridir, diye v.s…
Şimdi eğer bu eserlerin tümünü ortadan kaldırırsak, tab’en onun aslının nişanelerini ortadan kaldırmış oluruz. Böylece de İslam düşmanları için ortam hazırlamış oluruz. Buna göre, risalet eserlerini ve onun ehlini viran edip ortadan kaldırmak, ona karşı, bir nevi saygısızlık ve hakaret olduğu gibi. İslam asaleti ve belirtileri ve risalet temeliyle savaşa girişmiş oluruz.
İslam dini, ebedi bir dindir. Kıyamet gününe kadarda beşerin dini budur. Binlerce yıl sonra gelecek olan nesillerde onun aslına inanmış ve yakın etmiş olmalıdırlar. Böyle bir hedefi gerçekleştirmek içinde, risalet sahibinin tüm eser ve nişanelerini korumamız gereklidir. Böylece de, gelecek asırlarda da, dinin baki kalabilmesi için, bir adım atmış oluruz. İslam Peygamberlerinin durumunu, Hz. İsa (a.s)’ın durumuna düşürecek bir ortam meydana getirmemeliyiz.
Müslümanlar Peygamberimizin eserlerini ve tüm yaşantı hususiyetlerini koruyabilmek ve öğrenip ayakta tuta bilmek için, titizlikle ve azami bir çaba harcıyorlardı. Öyleki, yüzüğünü, ayakkabılarını, mısvakını, kılıcının- zırhının Mızrakının, Atının, Devesinin ve kölesinin eşkallerini, hatta su içtiği kuyuları, vakfettiği topraklarını, hatta yolda yürüyüş şekillerini, yemek, yiyiş tarzını, sevdiği yemek çeşidini, sakalının hususiyetlerini ve nasıl şekillendirdiğini ve bütünüyle hayatının inceliklerini yazmışlar ve halada o eserlerden bir kısmı baki kalmışlardır.
Müslümanların tarihlerine baktığımızda ve geniş islami memleketleri gezip dolaştığımızda, kabirleri yapmak ve onları yıkılıp harap olmaktan korumak, Müslümanların tüm bölgelerdeki, merasimlerinden birisi olduğu kesinleşmektedir. Geçmişte de olduğu gibi, şimdide tüm İslami Beldelerde, peygamberlerin, evliyaların ve salih insanların kabirleri mezar şeklinde mevcuttur. Genelde İslami eski eserleri ve kabirleri koruyabilmek için, çeşitli vakıf kuruluşları mevcuttur. Bu tür vakıfların gelirleri ise, o eserlerin korunmasına harcanmaktadır.
“Necde” de “Vehhabi” fırkası varolmadan önce ve onların Haremeyn ve etrafına musallat olmalarından önce, Hicaz’ın tümünde ilahi velilerin kabirleri, mamur, âbad ve herkesin teveccühüne sahip idi. İslâm alimlerinden hiç biri de, o yerlere itiraz etmiyorlardı. Evliyaların ve salih kimselerin kabirlerinin mamur mezar halinde olması, sadece İran topraklarında değil, tüm İslâmi beldelerde, özellikle de Mısır, Suriye, Irak, Mağrip ve Tunus gibi ülkelerde de, ûlema ve İslam büyüklerinin kabirleri, mamur ve abad bir şekilde yaşamaktadırlar. Müslümanlar bölük bölük, onların kabirlerini ziyaret etmek için, Fatiha ve Kur’an okumak için gidiyorlar. Bu makamların tümünün, kendilerine ait hademeleri, bekçileri, temizlikçileri koruyucuları vardır. Tüm Müslüman ülkelerde, yaygınlaşan ve genişleyen bu durumun karşılığında, kabir yaptırmayı nasıl haram bir iş olarak telakki edebiliriz? Oysaki söz konusu durum, İslam’ın başlangıcından günümüze kadar varolmuştur. Varolacaktır da… Bilginlerin dilinde, bu amele “Sire-i Müslim’in” (Müslümanların gidişatı) denilmektedir ki, başlangıcı da Peygamberimizin zamanına dayanmaktadır. Bunun gibi, itirazı olmayan “öğret”in varlığı onun mahbup, marğup ve caiz oluşunun belirtisidir.
Bu konu zaruret açısından öyle bir duruma gelmiştir ki, “Vahhabi yazarlarından birisi ona itirafta bulunmuş ve cevap verebilecek bir duruma gelmiştir. Onun cevabi itirafı şöyledir:
-Bu konu, beldelerin genelini, şarkı ve Garbı içine alır. Hatta kabir ve Meşhed’in (İslam şehidinin defin olduğu yerin) bulunmadığı İslami bir belde yoktur. Üstelik Müslümanların mescitleri de bunlarla iç içedir. Böyle bir şeyin haram olup ta, İslam alimlerinin, onun karşısında sesiz kalması akıl almaz bir durumdur.
Fakat bu itirafına rağmen, inatçılığından vazgeçmiyor ve şöyle diyor: “ bir konunun yaygın olması ve alimlerin onun karşısında susması, o şeyin caiz oluşunun delili değildir. Eğer bir müddet, bazı konularda bir kısım maslahatlar icabı ağızlarını yumarsa, şartlar açısından değişik durumda onlar, mutlaka hakikati söylemelidir.”
Bu sözün cevabı gayet açıktır; zira yedi asır bil fiil tüm İslam alimleri ağızlarını kapamış ve bu konu hakkında tek bir kelime bile söylememişlerdir. Acaba onların tümü bu konuda “muhafazakar” mıydı? İkinci halife “Beytul Maktes-i” fethettiğinde, niçin peygamberlerin eserlerini imha etmedi? Acaba oda mı zamanın müşrikleriyle anlaştı?!
Bundan daha feci olanı, Medine alimlerine nisbet edilen şu sözdür:
“Kabirlerin yapılması, bu konuda gelen hadislerin sahih oluşu dolayısıyla, ulamanın ittifakına göre yasaktır. Bu nedenle de alimlerden bir çoğu o kabirlerin imha edilmesine fetva vermişlerdir.
Peygamber (s.a.a), hanımı Aişe’nin yaşadığı bir odaya defnedilmelerine rağmen, kabir üzerinde bina yapmanın alimlerin ittifakına göre haram olduğunu nasıl iddia edebilirsiniz? Ebu Bekiri ve Ömer’i de teberrük babından o hazretin kenarında. Aynı odada defnettiler: Aişe’nin evini ortadan bölüp arasına duvar çektiler. Odanın yarısını Aişe’nin yaşamasına yarısına ise Peygamberimiz (s.a.a) ile iki halifenin kabirleri ayrıldı. Duvar biraz alçak olduğu için, Abdullah b. Zübeyr döneminde ona biraz ilave yapıp yükseltiler. Sonraları ise her dönemde, o devrin mimarisine uygun bir tarzda, Peygamberimizin defolunduğu ev tamir ediliyor ve binası yenileniyordu. Emevi ve Abbasi halifeleri döneminde de kabrin binası ehemmiyete şayan idi.
Şimdi üzerine yapılan en son bina ise, Sultan “Abdülhamid” tarafından yaptırılan binadır. O binanın yapımı Hicri 1270 yılında başlamış ve tam dört yılda tamamlanmıştır. İsteyen Peygamberin kabrinin üzerine yapılan ve tamir edilen binaların durumunu tarih boyunca ve İslâmî devirlerde “Semhudi” asrına kadar olan dönemlerini “Vefa-ül Vefai Semhudi” kitabından öğrenebilirler  Dileyenler ise Medine tarihi ile ilgili kitaplardan da elde edebilirler.
A- EBİL HEYYAC HADİSİ
Şimdi “Vehhabi” alimlerinin dayanakları olan hadisleri tahlil edelim. O hadisi de Sahih-i Müslim’in senediyle naklediyoruz:
“Sahih-in müellifi Yahya, Ebu Bekir ve Züheyr namında üç kişiden naklediyor ki ve Sufyan’dan bu da Ebi Vail’den, bu da Ebil Heyyac’dan naklediyor ki Ali, Ebi’l Heyyaca şöyle dedi: Peygamberin beni görevlendirdiği bir işe seni görevlendiriyorum, bir tasviri imha etmeden onu terk etme, bir yüksek kabri de yerle bir etmeden onu terk etme”
Bu hadisin senet ve deliline dikkat etmeksizin Vehhabi taifesi kendilerine dayanak göstermişlerdir.
BU HADİS HAKKINDA BİZİM GÖRÜŞÜMÜZ
Bir hadis ile İlahi hükümlerden birisine delil getirdiğimizde hadiste iki şart aramalıyız:
1- Hadisin senedi sahih olmalıdır. Bu sözden maksat, yani hadisin rivayet edenleri, hangi sınıf insan olursa olsun onların sözüne itimat edilmelidir.
2- Hadisin maksada işareti açık olmalıdır. (anlaşılmalıdır) Başka bir deyişle; hadisin cümleleri ve kelimeleri bizim kastımıza tam işaret etmelidir: Öyle ki, aynı hadis-i dile aşîna ve onun hususiyetlerini bilen birinin eline versek, bizim anladığımızın aynısını o da anlamalıdır.
Maalesef bu hadis her iki yönden de işkallıdır. Özellikle de delalet bakımından onların kastettikleriyle her hangi bir irtibatı yoktur.
Senet yönünden, bu hadis-i rivayet eden şahıslar, güvenilirlik (vüsuk) bakımından, hadisçi bilginlerin ittifak ettikleri şahıslar değildirler. Zira o hadisin senedinde;
1- Vekiy, 2 – Süfyan-i Sevri, 3 – Habib b. Ebi Sabit, 4 – Ebi Vail el Esedi, gibi şahısların isimleri göze çarpmaktadır. Oysaki hadis şinas biri olan “Hafiz b. Hacer-i Askelani” “Tehzib’ut Tehzib” kitabında, bu şahıslardan kaçınmıştır, öyleki insan, bu hadisin ve bunların rivayet ettikleri diğer hadislerin sahihliğinde şüphe ediyor.
Örneğin “Vekiy” hakkında “İmam-ı Ahmet Hanbeli”den şöyle naklediyor:
“Bu, beş yüz hadiste yanlışlık yapmıştır”
Yine “Muhammed b. Nesri Müruzi”den “Vekiy” hakkında şöyle naklediyor:
-Hadisi manaya göre naklediyordu (hadisin kelime ve metnini naklediyordu) oysa ki, o Arap dili ehlinden değildi. (ki onun hadisi değiştirmesi sakıncasız olsun)
Süfyani Servi hakkında, İbn-i Mübarekten şöyle naklediyor:
-Süfyan hadis söylüyordu, aniden ben geldim, hadiste hilelik yaptığını gördüm. Beni görünce utandı.
Her hadiste hilelik (tedlis) hangi anlamda yorumlanırsa yorumlansın, o işi yapan şahısta, adalet ve doğruluk melekesinin (güzel ruhun) ve gerçeklilik duygusunun oluşmadığını gösterir. Böylece de gerçek olmayan bir şeyi, gerçekleşmiş gibi gösterir.
“Yahya el-Kitan tercümesinde ondan şöyle naklediyor: Süfyan güvenilir olmayan birisini, güvenilir göstermek için gayret sarf etti fakat bunu başaramadı”
“Habib b. Ebi Sabit” hakkında “ Ebi Heban” dan şöyle naklediyor:
-“O hadiste hile (Tedlis) yapıyordu.
Kütan’dan şöyle naklediyor:
“Onun hadislerine tabi olunmaz ve onun naklettiği hadisler mazbut (güvenilir) değildir”
“Ebi Vail” hakkın da şöyle diyorlar:
“O İmamı Emirel Müminin Ali (a.s)’dan inhiraf eden Nasibilerden biridir
Dikkatleri çeken konu, “Ebi’l Heyyacın” altı sahih kitabında yalnızca bir hadis nakletmesidir. Oda yukarıda naklettiğimiz hadistir. Nebevi ilminden sadece bir hadisle yararlanan birinin, hadis ehli olmadığı açıktır. (bu onun, bu ilimden mahrum oluşunun en büyük delilidir) Bu şartlarda onun naklettiği hadise inanıp, güvenmek, zor olsa gerek.
Şayet bir hadisin senedi, bu kadar işgallerle karşı karşıya bulunsa, hiçbir fakih böyle bir senet ile fetva veremez.
Hadisin delaleti de, senedinden geri kalmamıştır. Zira, hadiste delil olarak getirilmek istenen söz şudur: (vela gebren muşrifen illa sevveytehu) şimdi bu iki kelimeyi dikkatlice tahlil edelim:
A- Muşrif.
B- Sevveytehu.
C-“Muşrif” kelimesi sözlükte, yüksek ve yüce anlamındadır. Bu konuyu şöyle açıklıyorlar:
– Muşrif, yüksek yer ve diğerine “musallat” anlamındadır.
Kelimenin manasını tanzim etmekte büyük kudreti olan “kamus” sözlüğünün yazarı şöyle diyor:
-eş-Şeref, (r. harfinin) hareketiyle bu yüksek anlamınadır ve devenin belinin çıkıntısına (yüksek yer) denir.
Buna göre “muşrif” kelimesi, mutlak yükseklik anlamındadır ve özellikle de devenin belinin yüksekliğindeki, çıkıntı anlamındadır. Karinelere bakarak hangi çeşit yüksekliğini anlamak gerekir.
B “Sevveytehü” kelimesi, lügatte: Müsavi yapmak, eşitlemek, eğik-büküğü düzeltmek anlamlarına gelir.
Onu düzenledi. Arap diyor: Eğriyi düzeltmek istedim düzene gelmedi. Yine kusursuz yapıya da derler.
Kur’an-ı Kerimde şöyle buyuruyor:
– “O Allah ki, yarattı, bir düzen içinde biçim verdi”
Kelimelerin manalarını anladıktan sonra, şimdi hadisin maksadını anlayalım bakalım hadisin anlamı nedir?
Bu hadiste iki ihtimal söz konusudur. Kelimelerin anlamlarını göz önünde tutarak ve diğer karinelere dikkat ederek, bu ihtimallerden birini ortaya koymak gerekir.
1- İhtimallerden ilki şu olabilir; Hz. Ali Ebu’l Heyyac’a yüksek kabirleri yıkıp yerle bir etmesini emretmiştir.
Vehhabilerin sarıldıkları bu ihtimal birkaç yönden reddedilmiştir.
Evvela, “Tesviye” kelimesi, imha ve viran etmek anlamına gelmemiştir. Şayet maksat bu olsaydı, şöyle demeliydi: “Onu yerle bir etmelisin” oysaki böyle bir kelime hadiste yoktur.
İkinci olarak, eğer maksat şu olsaydı, İslam alimlerinden biri, neden ona dayanarak fetva vermemişlerdir? Zira kabrin yerle beraber olması, İslam sünnetinin hilafınadır. İslam sünnetine göre kabrin bir miktar yüksek olması efdaldir. İslam fakihlerinin tamamı, kabrin yerden bir karış yüksek olmasına fetva vermişlerdir.
“El- fıkh-ı Ala Mezahib-il Erbaa” (Dört mezhebe göre fıkıh) kitabındaki, dört meşhur imamın fetvalarına göre yazılmış bir kitaptır. Şöyle yazıldığını görüyoruz: – Kabir toprağının yerden bir karış yüksek olması müstehaptır.
Bu fetvaya ve bu konuya istinaden, o hadisi şimdi açıklayacağız. Manaya göre tefsir etmeliyiz.
2- “Kabiri Müsavi et” sözünden maksat şu olabilir; Yani, balık beli veya deve beli, yada dağ tepesi şeklinde olan kabirlerin mukabilinde (sen gördüğün kabirleri) üzerini düz hale getir. Yeksan et, sathını düzelt ve üst toprağını sabit hale getir.
Böyle bir durumda hadis bize şunu tavsiye ediyor; Kabirlerin üzerindeki toprak düz ve her yanı eşit olmalıdır. Ehl-i Sünnetin bazıları arasında adet olan, balık beli ve dik olarak bulundurma, olmamalıdır. Nitekim Şafii’den başka diğer Ehl-i Sünnet alimleri kabrin tesnim (dik tepeli) şekilde olmasının sünnet olduğuna fetva vermişlerdir.  Dört imam arasında, İmam Şafiî hariç, diğerleri kabirin dik olmasının müstehap olduğunu söylemişlerdir.  Bu durumda, söz konusu, hadis, Şii alimlerin fetvalarını teyit etmektedir. Zira Şii alimler kabirin yerden yüksek olması gerektiğini söyledikleri gibi, kabirin üzerindeki toprağın, dik değil de düz ve aynı seviyede olması gerektiğini söylemişlerdir.
“Sahihin” müellifi “Müslim” bu hadisi ve şimdi nakledeceğim hadisi, “kabri düzenleme işi babı” ında, ayrıca “Tirmizi “ve” Nesa-i de kendi sünenlerinde, bu hadisi söz konusu konuya dahil etmişlerdir. Bu bölümden de maksat, yüksek kabirleri yıkıp, yerle bir etmek olsaydı, o bölümün (babın) unvanını değiştirip, “kabirleri tahrip etme ve yıkma babı” olarak adlandırması gerekirdi.
Arap dilinde şayet “tesviye” yi “kabir” gibi bir şeye nispet ettiklerinde, kabirin her yanının aynı seviyede-düz olması kastedilir. Onun yerle bir olması kastedilmez.
“Müslim”in kendisi “Sahih”inde naklettiği diğer bir hadis aynı anlamı vermektedir ve biz onu teyit ediyoruz. Şimdi nakledelim
– Ravi diyor ki; Rum topraklarında Füzala ile birlikteydik arkadaşlarımızdan biri öldü. Füzale “onun kabrini düzlememizi” emretti ve şöyle dedi: “Allah Resulünden işittim ki kabirlerin düzeltilmesini emrediyordu”.
Bu rivayeti anlamanın anahtarı (Tesviye) kelimesinin manasını elde etmektir. Bunda üç ihtimal vardır. Karineler ile bu üç ihtimalden birini seçmek gerekir. Üç ihtimal şöyledir:
1- Amaç kabirin üstündeki binayı yıkmaktır. Bu ihtimal batıldır. Zira Medine’deki kabirlerin üzerinde bina ve kubbe yoktu.
2- Amaç, kabrin sathını yerle bir etmekti. Bu da kesin olarak sünnetin zıddındadır. Zira sünnetin gereği, kabrin yerden bir karış yüksek olması gerekir.
3- Maksadı kabiri düz yapmaktır. Onun iniş çıkışlarını düzeltmek balık sırtı ve deve beli şeklinde çıkartmaktır.
İşte bu mana kabul edilmiştir. Böyle bir mananın da hiçbir şekilde (kabirin yıkılması için, bu hadisi) gösterenin amacıyla irtibatı yoktur.
Şimdi Sahihi Müslim’in tanınmış tefsircisi “Nevevi” bu hadisi nasıl açıklamıştır, onu inceleyelim; o şöyle diyor:
Kabirin yerden fazla yüksek olmaması sünnettir. Devenin  beli şekline gelmemelidir, ancak bir karış boyunda yüksek ve düz olmalıdır.
Bu cümle bize şunu hatırlatıyor, Sahihi Müslim’in Müfessiri “Sevveytühü” kelimesinden, bizim açıkladığımız mananın aynısını anlamıştır. Yani İmam Ali (a.s), kabirleri, balık beli ve dikey durumdan çıkarıp, düz ve geniş şekle getirilmesini emretmiştir onun yıkılıp, yerle bir edilmesini yada üzerindeki binanın yerle bir edilmesini söylemiştir.
Bu hadisi, bu şekilde tefsir eden sadece biz değiliz, “İbn-i Hacer Kestelani”de “İrşad’üs Sari fi Şerh-i Sahih-i Buharı kitabında bu hadisi aynen bizim gibi tefsir etmiştir. Bu zat şöyle diyor: Kabrin düz ve geniş bir şekilde olması sünnettir. “Rafizilerin” şiarı olan düz kabir şeklini, bir sünnet olduğu için terk etmiyoruz. Kabrin düz olmasının sünnet olduğunu söylememiz, İbn’ül Heyyacın hadisiyle ters düşmez  – “zira kabri yerle beraber etmek kastedilmemiştir. Kastedilen kabrin yerden yüksek olmasıyla birlikte üzerinin (dik değil de) düz ve seviyeli olmasıdır.”
Bunun dışında, eğer Hz. Ali’nin emrinden kasti, kabirlerin üzerindeki bina ve kubbeleri yıktırmak olsaydı, kendi zamanındaki Peygamber kabirlerinin üzerindeki kubbeleri niçin yıktırmadı? Bulunduğu dönemde, o hazret, İslam topraklarının çoğunluğuna mutlak bir şekilde hakimdi, onun gözleri önünde de, Filistin, Suriye, Mısır, Irak, İran ve Yemen toprakları, peygamber kabirlerinin üzerindeki bina ve kubbelerle doluydu.
Biz bu sözlerimizin tümünden vazgeçelim ve farz edelim Hz. Ali (a.s) “Ebil Heyyac’a” yüksek kabirlerin tümünü yıkıp yerle bir etmesini söyledi, fakat hadis hiçbir zaman, kabirler üzerindeki bina ve kubbelerin yıkılması gerektiği anlamını vermemektedir. Zira İmam şöyle buyuruyor:
“Yani kabirleri viran etsin, fakat hiçbir zaman, binaları ve kubbeleri yıkmalısın” diye buyurmamıştır.
Oysaki bizim sözümüz kabrin kendisi hakkında değildir. Ancak bizim sözümüz kabirlerin üzerinde yapılan binada ve kubbeler hakkındadır. Millet bu binaların gölgesinde Kur’an okumak, dua etmek ve namaz kılmakla meşgul oluyorlar. Bu hadisin neresinde, kabrin etrafındaki binaların yıkılması ve viran edilmesini emreden bir emir vardır! İbadeti yerine getirmeye, Kur’an okumaya, halkı sıcak ve soğuktan korumaya imkan sağlayan bu binaların yıkılmasına hadisin neresinden delil getirilebilir.
Hadiste diğer iki ihtimal; sözümüzün sonunda hadiste diğer iki ihtimali hatırlatma ihtiyacı duyduk. Şimdi bunlara bakalım:
1- Bu ve bunun gibi hadislerin maksadı, önceki kavimle kasitleri mümkündür. Zira önceki kavimler, salih kimselerin ve evliyaların kabirlerini kıble yapıyorlardı. Gerçek kıbleye doğru namaz kılmaları gerektiren, onların kabirlerine doğru ve kenarlarındaki resimlere doğru ibadet ediyorlardı. Allah’ın kendileri için tayin ettiği kıbleden yüzlerini çevirip, kabirlere doğru namaz kılıyorlardı. Böyle bir durumda, bu hadisin, Müslüman’ın asla secde etmediği ve onlara namaz kılmadığı, sadece kenarında durup, ilahi kıbleye taraf namaz kılıp, Kur’an okuduğu kabirlerle hiçbir irtibat ve ilişkisi yoktur.
Eğer Salihlerin kabrinin kenarına koşup, ilahi ibadetlerini müminlerin tertemiz ecsadlarının ve pak medfenlerinin yanında ibadetlerini yerine getiriyorlarsa, nedeni onların pak ve mübarek bedenlerinin medfeni olan yerin daha temiz olması ve şerefli mekanların oradan şeref kazanmak amacıyla yapılmaktadır. İleride bu konuya değineceğiz.
2- Resimden maksat, putların resmi ve “kabir”den de maksat, müşriklerin kabirleridir. O dönemde, onların kabirleri, onların nesilleri ve diğerleri için, önemli olabilirdi.
Burada dört mezhep alimlerinin kabir üzerine bina yapmak hakkındaki fetvalarını nakledelim:
“Kabrin üzerine ev, kubbe, medrese veya mescit yapmak mekruhtur.”
Bu dört İmamın mekruh fetvasında ittifak halinde olmalarına göre, “Necd” kâdısı ısrarla, kabrin üzerine bina yapmanın haram olduğunu nasıl söyleyebilir. Ayrıca bu kerahet konusunda sahih ve kat-i bir medrek ve dayanağı yoktur. Özellikle de bina enbiya ve salihlerin ziyaretine gelenlere, ibadet ve Kur’an okuma imkanını verirse
5- CABİR’İN HADİSİYLE DELİL GETİRMEK
Vahhabilerin, kabrin haram olduğuna dair ellerinde tutukları dayanaklardan biri de, Cabir hadisidir. Bu hadis Ehl-i Sünnet sahihlerinde değişik suretlerde nakledilmiştir. O hadisin tüm senetlerinde, “İbn-i Cüreyh” ve “Ebi Ezzübeyr” varid olmuştur. Onun etrafında tahkik etmemiz de, hadisin isnatlar tüm yönlerini nakledip, sonra o hadisin delil getirmede salahiyet derecesi hakkında görüşümüzü açıklamamıza bağlıdır. Şimdi sahih ve sünenlerdeki, hadisin değişik şekillerini nakledelim:
Müslim kendi Sahihin de “Ennehy-i an tecsis-il kabr-i vel bina aleyh-i”, bölümünde Cabir’in hadisinin üç şekli iki metin ile naklediyor, şöyle ki:  “Peygamber kabirlerin kireçle beyazlatılmasını ve üzerine bina yapılmasını ve üzerinde oturulmasını nehyetmiştir.”
Burada metin aynıdır, fakat ikincisinin yolu birincisiyle biraz ihtilaflıdır.
-Peygamber kabrin kireçlenmesini nehyetti
Sahih-i Tirmizi “kabri kireçlemenin ve yazı yazmanın keraheti bölümünde bir hadisi senedi ile birlikte naklediyor. Şimdi hadisi senediyle birlikte naklediyoruz:
“Peygamber kabirlerin kireçlenmesini, yazı yazılmasını bina yapılmasını ve üzerlerinde, yol yapılıp yürünmesini yasakladı.”
Tirmizi sonradan, Hasan-ı Basri’den ve Şafiî’den naklediyor ki: Bu iki, şahıs, kabirlerin çamur ile yapılmasına izin verdiler.
İbn-i Mace” kendi Sahihinde, “Kabirlerin üzerine bina yapmanın, kireçlemenin ve üzerine yazı yazmanın nehiy edildiğine dair haberler bölümünde, hadisi iki sened ve iki metin ile nakletmiştir.”
Allah Resulü kabirin kireçlenmesini nehyetmiştir. Allah Resulü kabire bir şey yazılmasını nehyetmiştir.
Hadisi açıklayan, bu hadisi açıkladıktan sonra, Hakimden bir (sened) naklediyor ve şöyle diyor: Hadis sahihtir. Fakat amel edilecek gibi değildir. Zira doğudan batıya tüm İslam önderleri kabirlerin üzerini yazıyorlardı. Bu geleceklerin, geçmişlerinden aldığı gelenektir.
Nesa-i kendi Sahihinde, “kabir üzerine bina yapmak” bölümünde hadisi iki sened ve iki metin ile nakletmiştir.
– Allah Resulü (s.a.a) kabirlerin kireçlenmesini, üzerine bina yapılmasını veya üzerinde oturulmasını nehyetti.
– Allah Resulü (s.a.a) kabirlerin kireçlenmesini nehyetmiştir.
Ebu Davud şöyle diyor: Peygamber kabrin üzerine yazı yazmayı ve ona bir şey ilave etmeği nehyetmiştir.
İmam-ı Ahmed b. Hanbel kendi Mesnedinde Cabirin hadisini bu şekilde nakletmiştir; Allah Resulü kabrin üzerine oturulmayı, kireçleyip, bina yapmayı nehyetmiştir.
Bunlar hadisin değişik tarzlarda ve değişik senet ve metinlerdeki nakledilen şekillerdir. Bakalım şimdi, acaba bu gibi hadisler ile delil getirmek ve dayanak olarak göstermek mümkün mü değil mi?
HADİSİN EŞKALLERİ
Cabir hadisi onun delil olma özelliğini kayıp ettirecek birkaç kusur ile karşı karşıyadır.
İlk önce hadisin tüm senetlerinde “İbn-i Cüreyh-i  ve Zübeyr”  ya ikisi birlikte gelmişler veya bunlardan biri senet de yer almıştır. Bu iki şahsın durumu aydınlığa kavuştuktan artık diğer şahısların durumunu incelemeğe ve söz söylemeye gerek kalmaz.
Rivayetçilerin bir kısmı her ne kadar meçhul veya zayıf kimselerden olsalar dahi bu iki şahsın durumlarını aydınlatmak diğer şahısların durumlarını öğrenmemize gerek bırakmaz.
İbn-i Hacer “Tehzib-üt-Tehzib” kitabında “İbn-i Cüreyh” hakkında kişinin soyunu tanıyan alimlerden (Ülema-ı Rical) şu sözleri naklediyor; Yahya b. Said şöyle diyor: “Eğer İbn-i Cüreyh kitaptan hadis nakletmez ise, ona itimat edilmez.”
Ahmed b. Hanbel’den şöyle naklediyor: “İbn-i Cüreyh Eğer “falan ve falan şöyle söyledi” derse, münker hadisleri nakletmiş demektir.
Malik şöyle diyor: İbn-i Cüreyh tüm hadislerde, gece karanlığında yakacak için odun yığan bir kişi gibidir. (onun elini, mutlaka akrep veya yılan ısırır)
Darü Kutni’den şöyle naklediyor; İbn-i Cüreyh-in tedlisinden (gerçek olmayanı gerçekmiş gibi göstermesinden) sakın, zira çok kötü bir surette tedlis ediyor. Ne zaman zayıf bir insandan, bir hadis duysa, güvenilir birinden duymuş gibi cilvelendirir.
İbn-i Hebban’dan şöyle naklediyor: “İbn-i Cüreyh”hadiste tedlis ediyor”
Rical ilmine (kişinin durumunu ve soyunu tanıma ilmine) sahip olan bunca alim ve bilginlerin bu şekildeki görüşlerini nazarı itibara alarak, acaba şöyle bir şahsın naklettiği hadisi de hak olarak kabul edebilir miyiz? İlahi evliyaların kabirlerini yapmak ve onların ihtiramını gözetlemek gibi, Müslümanların bu samimi yaşantılarının karşılığında, öyle bir rivayetçinin naklettiği bir söze inanabilir miyiz?
“Ebu Ez Zübeyr” hakkında da rical alimlerinden olan İbn-i Hacer aşağıdaki şu sözleri söylüyor:
Ahmed b. Hanbel’in oğlu, Ahmed’den, oda Eyyüb’den naklediyor ki, o, onu zayıf biliyordu.
Şu’be den naklediliyor ki, söz konusu şahıs kendi namazını doğru bir şekilde bilemiyordu. Yine aynı şahıstan naklediyor ki; ben Mekke’de idim, bir şahıs Ebu Zubeyr’e geldi. Ondan bir şey sordu; Aniden o şahısa iftira etti. Ben ona; Müslüman birine töhmetmi ediyorsun? Dedim. O (Ebu ez-Zübeyr) bana; “ o beni rahatsız etti diye cevap verdi. Bende ona şöyle dedim: “Seni rahatsız edene sen iftiramı ediyorsun, artık ben senden hadis nakletmeyeceğim.
Yine Şube’den şöyle sordu. Niçin Ebu ez-Zübeyr’den hadis nakletmeyi terk ettin? O da şöyle cevap verdi; onun kötü bir amele sahip olduğunu gördüm.
İbn-i Ebi Hatem’den naklediyor ki, babasından, Ebu ez-Zübeyr’in nasıl biri olduğunu sordu. O da şöyle cevap verdi: “ onun hadisi yazıla bilir, fakat delil olarak kabul edilemez.”
Yine Şubeden naklediyor ki, ben Ebuzer’den sordum’ ki, “Ebu ez-Zübeyre’den hadis naklediyor. Siz ne söylüyorsunuz? Onun hadisi ile delil getirilebilir mi?
Şöyle cevap verdi: Güvenilir (siğa) insanların, hadisleri ile delil getirilebilir. (yani o güvenilir bir insan değildir, demek istiyor)
Konumuzla ilgili hadislerin tümünün senedinde yer alan bu iki şahsın durumları işte böyledir. Bu iki şahsın bu durumları ile birlikte, bunların naklettikleri hadisleri delil kabul etmek mümkün müdür.?
Bu durum, hadisin senedinde yer alan diğer şahısların sağlam olduklarında da, bu durumda zayıf olur. Oysaki bu hadislerin bazılarının senetlerinde, Abdurrahman-ı İbn-i Esved gibisi de vardır, ki bu şahıs yalancılıkla suçlanmıştır.
Senedi bu şekilde olan hadislere dayanarak, Risalet Hanedanının, Peygamber ashabının eserlerini yıkıp, viran etmek ve 1400 yıl içerisinde gelip geçen Müslümanları hatalı olarak nitelemek, gerçekten doğrumudur? İnsafa uygun mudur?
İkinci olarak, hadis metin bakımından çok karışıktır. Bu karışıklık farklılık da, bu haberi rivayet edenlerin, hadisin metnini korumaya önem vermediklerinin ve yeterli dikkati göstermediklerinin işaretidir. Söz konusu farklılık, insanın, o hadise karşı itimadını sarsacak derecede ileridir.
Şimdi karışıklığın ve farklılığın şeklini açıklayalım:
Cabir’in hadisi yedi suretle nakledilmiştir. Oysa ki peygamber onu, bir surette beyan etmiştir. Şimdi onun yedi suretini yazalım;
1- Peygamber, kabri kireçlemeyi, ona yaslanmayı ve üzerine oturmak ve bina yapmayı nehyetmiştir.
Birinci, ikinci ve dokuzuncu hadisler.
2- Peygamber, kabrin kireçlenmesini Nehyetmiştir.
Beşinci ve sekizinci hadisler.
3- Peygamber kabri kireçlemeyi, üzerine oturmayı, yazı yazmayı, bina yapmayı ve üzerinden yol gitmesini yasaklamıştır.
Dördüncü hadis
4- Peygamber, kabrin üzerine yazı yazmayı nehyetmiştir.
Altıncı hadis:
5- Peygamber, kabrin üzerine yazı yazmayı, oturmayı kireçlemeyi ve bina yapmayı nehyetmiştir.
Onuncu hadis*6- Peygamber, kabrin üzerinde oturmayı, onu kireçlemeyi ve üzerine bina yapmayı yasaklamıştır.
On birinci hadis, gerçekte bu süretin ilk suret ile olan farklılığı, şudur ki; hadisin ilk suretinde, kabre yaslanmayı nehyetmiş derken, bu suretinde de, kabire oturmayı neyhetmiştir sözü geçiyor.
7- Peygamber, kabrin üzerinde oturmayı, kireçlemeyi, üzerine bina yapmayı, toprağına ilave yapmayı ve üzerine yazmayı nehyetmiştir.
Bu şekildeki hadiste, üç tanesine ilaveten, kabrin toprağına ilave etmek ve yazı yazmakta men edilmiştir.
Bunun dışında bazen tabirlerin arasında bile tezatlar doğmaktadır. Birinci şeklinde yaslanmak diye geçiyor, üçüncüde ise “Veta” (ayak basmak ve yol yürümek) sözü geçiyor. Beşinci ve altıcıda ise “Küud” sözü (oturmak) geçiyor kesinlikle biliyoruz ki yaslanmak, yol gitmek oturmak değildir.
Bu hadisin, bu kadar karma karışık olmasıyla birlikte bu Fakihin güvenebileceği bir hadis olması mümkün değildir.
Üçüncüsü; söz konusu hadis, senedinin sahih ve kendisinin karışıklıktan uzak olduğunu farz etsek dahi, Peygamberin kabrinin üzerinde bina yapılmasını önlemekten başka bir şey ifade etmiyor. Bir şeyi yasaklamak, o şeyin haram olduğunu kanıtlar zira nehy bazen nehy-i tahrimi (haram olan nehiy)dir, bazı yerlerde ise, nehy-i keraheti (mekru olan nehiy)dir. Peygamberlerin ve sair önderlerin, konuşmalarındaki nehy-i keraheti, hadden fazla kullanılmıştır.
“Nehy” in ilk anlamının ve hakiki istilahının, her ne kadar “tahrim-i haram” olduğu ve başka bir mana için herhangi bir karine olmamaksızın, ondan keraheti anlamanın zor olduğu doğrudur, fakat alimler ve bilginler, bu hadisten kerahetten başka bir anlam çıkarmamışlardır:
Örneğin Tirmizi, kendi sahihinde, söz konusu hadisi “kabir” kireçlemenin keraheti” bölümünde nakletmiştir.
Kerahetine dair en büyük şahitlerden biride İbn-i Mucemin Sahihinin müfessiri olan “Sendi,” Hakimden şöyle naklediyor:
Müslümanlardan hiçbir ferd bu nehye uymadılar. Onu nehyi tahrimi olarak kabul etmediler. İsbatı ise, tüm Müslümanların kabirlerinin üzerini yazdırmasıdır.
Bu nehyin, mekruh nehiy oluşunun diğer bir şahidi de İslam mezheplerinin ittifak halinde oluşlarıdır. Bunlar; kabirlerin üzerine vakıf olmadığı takdirde, binanın yapılmasının caiz olduğuna dair ittifak edip, fetva vermeleri nedendir? Bu en büyük şahit değil mi caiz olduğuna dair.
Sahih-i Müslüm’in müfessiri hadisin açıklamasında şöyle yazıyor:  “Kabir sahibinin kendi mülkünde kabir üzerinde bina yapmak mekruhtur,” vakfı bir yerde ise haramdır. Şafii bu konuyu açıklamış, hatta o, hadisi “kabri kireçlemek ve bina yapmak keraheti” bölümünde zikretmiştir.
Fakat şunu da söyleyelim ki, bir şeyin keraheti, bazı şeylerin varlığı ile ortadan kalkabilir. Şayet kabri yapmak, İslamî asaletin korunmasına, ya da kabrin üzerindeki binanın gölgesinden yararlanarak, Kabri ziyarete gelenlerin rahatça Kur’an okuyup, dûa etmesini sağlar ise, kabirlerin üzerine bina yapılması, büyük yararlar sağladığı gibi, kerahetini de ortadan kaldırır ve mubah bir amel haline dönüşür.
Mekruh veya müstehap hükümleri illetlerden dolayı, değişebilirler. Bazı mekruhlar bir şeyin birleşmesi nedeniyle mahbub (sevimli) olurlar yada bazı müstehap şeyler, bazı ilaveler nedeniyle mercuh olur. (Yapana tercih hakkı vermiş olur.) Zira bir şeyin, mekruh veya müstehap olması, mahbubiyet veya mercuhiyet iktizasından başka bir şey değildir. Fakat iktizalar, o derece tesirli olurlar ki, maniler onların iktiza ve tesirinin önünü almamalıdır, yada onun iktizasına gelabe etmemelidir. Bu konular, İslami fıkıh ile haşir olanlar için, çok açıktır.
DİĞER İKİ HADİS İLE DELİL GETİRMEK
Söz buraya gelmişken, Vehhabilerin dayanakları olan diğer hadisleri de araştırmak yerinde olur.
1- İbn-i Mace kendi sahihinde şöyle naklediyor;  Ahmed b. Hanbel, kendi Mesned’inde bir hadisi iki senet ile naklediyor: İkisinin de nakli şöyledir;  birinci rivayetlerin zayıflılığın delili, onu rivayet edenlerin arasında “Veheb”in isminin geçmesidir. Veheb, uydurulmuş (meçhul ) isimlerden biridir. Bundan kimin kastedildiği bilinmiyor. “Mizan-ül İtikat” kitabında on yedi tane “Veheb” diye isimden söz ediliyor. Fakat bu “veheb”in, onlardan hangisi olduğu bilinmiyor. Onlardan çoğu da hadis uyduran ve günün yalancılarındandır. İkinci ve üçüncü hadisin sakatlığı ise, Abdullah “İbn-i Lehye’e” nin varlığıdır. “Zehebi” söz konusu şahsın hakkında şöyle yazıyor:
“İbn-i Müin demiş ki; o zayıf kimsedir, onun naklettiği rivayetler delil getirilemez. Yahya b. Said, onu hiçbir şey saymıyordu.
Biz burada hadisin senedinde tartışmadan vazgeçiyoruz. Fakat bir noktayı hatırlatıyoruz: Tüm İslam tarihi yazarları ve muhaddisleri, peygamberin mübarek cesedi, peygamber ashabının tavsiyesi ile, onun zevcesi olan Aişe’nin evinde toprağa verildiğini nakletmektedirler. Ashab ise o mübareğin defin olacağı yerin seçilmesini, Ebu Bekir’in Peygamberden naklettiği bir hadis ile seçmişlerdir. Ebu Bekir’in naklettiği hadis şöyledir; Peygamber şöyle buyurmuştur: “Her peygamber, her nerede vefat ederse, aynı yerde toprağa verilmelidir.”
Şimdi soruluyor; eğer gerçekten peygamber kabrin üzerine bina yapılmasını nehyetmiş olsaydı, onun cesedi tavanı bulunan bir binanın altına nasıl defnedilebilir. Kabri, nasılda bina haline getirilebilirdi?
Vahhabilerin iddialarından daha gülünç olan ise kuru ve camid olan bazı yazarların sözleridir ki şöyle diyorlar “ haram olanı, kabrin üzerine bina yapmaktır, ne ki binalı bir yere cesedi defnetmek haram değildir. Peygamberi binanın altına defin ettiler, onun kabrini bina yapmadılar”
Hadis için böyle bu gibi bir tefsirde bulunmak, dışarıdan olan bir gerçeğe (Peygamberin cesedinin bir binanın altına gömülmesi gibi) yönelmekten başka bir nedeni yoktur. Eğer Vahhabiler, böyle bir gerçekle karşı karşıya bulunmasaydılar her ikisinin de haram olduğuna fetva verirlerdi. Usulen biz burada Vahhabilerden soruyoruz:
Acaba yalnızca meyyitin kabrine bina yapmanın kendisi mi haramdır. Şayet birisi bu esasa muhalefet ederek, bir bina yapar ise her ne kadar onu icad etmek haram oluyorsa da fakat baki kalması (İbkası) artık haram olmuyor demektir! Yoksa bina yapmak icad eden ve ibkaen mi, haramdır? Birinci durumu göz önüne alarak soruyoruz: O halde niçin Suudi hükümeti zorbalık ve zulüm ile niçin risalet eserlerini ve peygamber hanedanın evlerini, ashabının ve onun evlatlarının kabirlerinin kubbelerini yok etti. Oysaki bina icad etmek haram idi, yaptıktan sonra, artık onun baki kalması haram olmuyordu. Geçmiş dönemde binayı kim yaptıysa, hata onlarındı. Yaptıktan sonra onu yıkmak gerekmiyorduysa, niçin onlar bunun tersini yapıp, viran ettiler?!!!
Ayrıca bu ihtimal, “İbn-i Kayyim” ve “İbn-i Teymiye” gibi Vahhabi Seleflerin fetvalarının zıddınadır.
Birincisi şöyle diyor:
– “Kabirlerin üzerine yapılan binaları yıkmak vaciptir. Onları yıkacak gücü elde ettikten sonra onların bir gün bile kalması caiz değildir.”
Böyle bir beyan ve böyle bir amel ile Vahhabi’nin sorunun ilk bölümünü tercih etmesi sahih değildir elbette, mutlaka ikinci bölümünü kabul edecek ve şöyle diyecektir: “kabre bina yapmak her iki durumda da (hudus ve beka) olarak haramdır.
Böyle bir durumda önlerine bir soru çıkıyor ki; Müslümanlar niçin peygamberlerinin pak bedenini binanın altına defnettiler? Onun kabrinin üzerine bina yapmadıkları doğrudur da, fakat öyle bir iş yaptılar ki, peygamberin kabri bina ve yapı sahibi oldu.
Burada Vahhabinin tek kaçış yolu kalıyor, oda Müslümanların artık hariciye yönelmelerini göz önüne alarak şöyle söylemesidir:
-“İhdas-ı kabrin üzerine olan bir binanın korunması haramdır. Binayı yaptıklarında şayet ortada kabir olmaz ise, binanın İbka kabire bina olma şeklinde olsa dahi haram değildir. Böyle bir ayırımda bulunmak, Müslümanların amelidir gibi bir dış olaylara yönelmekten başka herhangi bir nedeni yoktur.”
VAHHABİLİK MÜSLÜMANLARIN AMELLERİ İLE MEKTEPLERİ ARASINDA ZIDDİYET MEYDANA GETİRMİŞTİR.
Vahhabiliğin, Müslümanların amelleriyle mektepleri meydana getirdiği zıddiyet yalnızca bu nokta değildir. Ancak diğer hususlarda da yine aynen öyle zıddiyetler yaratmak için el ayak çırpmıştır.
Vahhabilik, peygamberler eserlerini teberrük etmeyi şiddet ile yasaklamıştır. Devamlı olarak ta şöyle diyor; “Taş, toprak, gibi şeylerden bir fayda gelmez.” Öte yandan ise, Müslümanlar devamlı olarak “Hacer-ül Esved-i” öpüp ona dokunmayla, Kâbe perdesini, duvar ve kapısını öpmeyle teberrük ediyorlar, Vahhabilere göre ise, hiçbir faydası olmayan taşı, toprağı devamlı öpüp duruyordular!!
Onlar evliyaların kabrinin yanında mescit yapmayı haram etmişlerdir. Oysaki tüm İslamı beldelerde meşhetlerin (şehitliklerin) kenarında mescitler vardır. Hatta Hz. Hamza’nın kabrinin kenarında bile mescit var idi, ki Suudi cinayetkarları onu yıkıp viran ettiler. Peygamberimiz (s.a.a)’in kabri de, şu anda bile mescidin ortasındadır. Müslümanlarda onun etrafında namaz kılıyorlar.
GERÇEĞİ GÖRME YERİNE DELİL UYDURMAK
Vahabiler Bâkî kabristanında metfun olan imamların kubbelerinin harap etmek için uydurma delilleri bulma yoluna gittiler, başka bir değişle; diğer bir bahane ellerine geçirdiler, o da şudur; Bâkî toprağı, vakıf toprağıdır. Bu topraktan vakfın amacı doğrultusunda faydalanmalıdır. Faydalanmaya engel olan her çeşit sınırlama ortadan kaldırılmalıdır. Risalet henadanının kabirlerinin üzerine kubbe ve bina yapmak, Bâkî toprağının bir kısmından faydalanmaya engel olur zira, hareme ve hayata defnetmek imkanını farz etsek dahi etrafının duvar ve temelleri bu imkanı ortadan kaldırır (yani toprağı işgal eder) bu bakımdan, Bâkînin tüm toprağında, vakıfın gayesinin gerçekleşebilmesi için, bu gibi binaları ortadan kaldırmak gerekir.
CEVAP
Hiç kuşkusuz böyle delil getirmek ön yargılamaktan başka bir şey değildir. Vehhabi Kadı, her ne pahaya olursa olsun risalet hanedanının eserlerini ortadan kaldırmak istiyor. Delil bulamazsa dahi zor kullanarak, o binaların temeline kazma indirmeye azmetmiştir. önceden alınan böyle bir karar icabı delil uydurma fikrine düşmüş ve Bâkî toprağının vakıf olduğu iddiasını öne sürmüştür. Oysaki Bâkî toprağının vakıf olması hadisesi, hayalden başka bir şey değil. Niçin?
Evvela: Tarih ve Hadis kitaplarının hiçbirinde, Bâkî’nin vakıf olduğu konusu ile ilgili hiçbir mesele geçmemiştir ki, buna dayanarak öyle bir fetva verelim. Hatta Bâkî’nin öncelerden Medine halkının ölülerini defnettikleri ölüler, yeri olma ihtimali de güçlüdür. Bu gibi bir durumda, böyle bir toprağın “mübahat-ı evliya” (Evveli mubah kısımdan olduğu için, ondan her çeşit tasarrufun caiz olduğu söz konusu geçmiş zamanlarda, insanların bayır ve ölü arazilere sahip olma arzu ve tamahları az olduğundan, o yerleri abad ve verimli bir hale getirme kudretleri bulunmadığından, kırsal kesimin şehirlere akışı başlamadığından, toprak “diye bir konu, “toprak sahibi” diye şahıslar ve “arsa parası” diye de müesseslerde meydana gelmemişti. Arazilerden bir çoğunun sahibi yoktu. İlk mubah olduğu dönemde ölü değildi. Diğer bir değimle, ölü toprak olarak kabul ediliyorlardı. (daha sonra canlı sayıldı- çev) Bu dönem zamanlarda, her şehrin halkı yada köy halkı, toprağın bir kısmını, kendi ölenlerini defnetmek için ayırıyorlardı. Yada birisi, kendi ölüsünü her bölgeye defnederek, öncülük yapsa, diğerleri de O’na uyarak ölülerini oraya defnediyorlardı. Orasını ise, herhangi birisi mülk edinemediği gibi, kabristan olarak da vakfetmiyor, sadece kabristan olarak seçiyorlardı.
Bakî toprağı da bu konumdan mahrum ve istisna değildir. Hicaz ve Medine’de toprağın o kadar kıymeti yoktu. Medine’nin etrafında o kadar ölü toprak bulunmasına rağmen, hiçbir akıllının, verimli toprağını ölü toprağı olarak vakfetmesi düşünülemez. “ Ölü” toprağın bol, verimli toprağın ise çok az bulunduğu bir bölgede, mutlaka “ evveli mübah” olan ölü topraktan yararlanırlar.
Tarih şu gerçeği doğruluyor “Semhud-i” “Vifaül vifa fi ahbail darıl müstefa” kitabında şöyle yazıyor:
Bâkî mezarlığına ilk defin olan kişi, peygamberin ashabından “Osman b. Mezun” dur. Peygamberin oğlu İbrahim vefat edince peygamberin emriyle, Osman’ın kabrinin yanına defnedildi, işte bu zamandan sonra, halk kendi cenazelerini “Bâkî” mezarlığına defnetmeye meylettiler. Bu yönden de ağaçları kestiler ve herkes için bir bölge ayrıldı.
Sonra şöyle diyor:
Bâkî arazisinde “Gergede” namında bir ağaç vardı. Osman b. Mezunu oraya defnettiklerinde, o ağaç kesildi
“Gergede” ağacı, Medine’nin etrafında bulunan çöl ağaçlarıdır.
Bu ibaretten açıkça anlaşılıyor ki; Bâkî arazisi, ölü bir toprak idi.
Bir ashabın defnedilmesi hatırına, herkes kendi kabilesi için, bir bölgeyi kendilerine ayırtmıştır. Tarihte asla orasının vakıf arazisi ve faydasının sebep oluşuna dair bir ismi geçmemiştir.
Ancak tarihten okuduğumuza göre Bâkîde defin olunan imamlar bölgesi, Akil b. Ebu Talib’in evidir. O dört imamın pak cesetlerinin defnedildiği bölge, Haşim oğullarına ait olan bölgedir.
Semuhidi şöyle yazıyor:
– Abbas b. Abdül Mütalip, Akilin evinde bulunan, Haşim oğullarına ait kabirlerin yerinde, Fatime Bint-i Esed’in kabrinin yakınına defnedildi.
Yine Said b. Übeyr’den naklediyor ki, o, peygamberin oğlu İbrahim’in kabrini, Muhammed b. Zeyd.b. Ali’nin mülkü olan bir evde görmüştür.
Yine naklediliyor ki, Peygamber, Saad-ı Muaz’ın bedenini, Bâkî’nin etrafında bulunan, binası ve kubbesi olan “İbn-i Efleh”in evinde defnetti.
Bu sözlerin tümü, Bâkî arazisinin vakıf veya sebil olmadığını hikaye ediyor. Bizim imamlarımızın pak cesetleri de kendi mülkleri olan yerlerde toprağa verilmişlerdir.
Bunun gibi sahih durumları göz önünde tutarak, acaba “vakıfa engel”dir bahanesiyle peygamber, hanedanının eserlerini yıkıp yerle bir etmek doğrumudur?
Siz Bâkî arazisinin vakıf olduğunu farz ediniz. Acaba onun vakıf keyfiyetinin eseri elde midir. Vakfedenin, büyük şahsiyetlerin kabri üzerine bina yapmaya da, izin vermiş olabilir. Bunu bilmediğinize göre, en azından mu’minin işini, sıhhatli olana bağlamalı ve onları suçlulukla itham etmemeliyiz.
Böyle bir durumda, o evleri ve kubbeleri yıkıp, viran etmenin apaçık bir batıl iş olduğu ortaya çıkıyor. Bunun ise, şeriatın tamamen zıddına olduğunu anlamış olduk.
Kadı “İbn-i Büleyhıt” ve onun hemfikirleri, çok iyi biliyorlar ki, vakıf olma fikri bir nevi uydurma delilden başka bir şey değildir. Böyle bir delili uydurmasaydılar dahi, yinede risalet eserlerini viran edeceklerdi. Zira bu onların, risalet eserlerini viran edişlerinin ilki değildir. İlk olarak, 1221 yılında Medine’ye musallat olmuşlardı. Risalet eserlerini o dönemde de yıkıp viran ettiler. Daha sonra Osmanlılar tarafından, Hicaz topraklarından atılmalarından sonra, eserlerin tümü yeniden yapıldı.

3. BÖLÜM
VELİLERİN KABRİNİN KENARINDA MESCİD YAPMAK
Salihlerin kabirlerinin üzerinde veya kenarında, mescid yapmak caiz midir? Caiz olduğu takdirde, peygamberden Yahudi ve Hıristiyanların ameli hakkında söylenilen hadisin manası ne oluyor? Zira hadiste, peygamberlerinin kabrini mabet yapan bu iki topluma lanet edilmiştir. Acaba bu hadisin onlar mı, evliyaların kabirlerinin kenarında mescid yapanları da içine almıyor mu?
CEVAP:
İslam’ın genel emirleri açısından, evliya ve Salihlerin kabirlerinin kenarında mescid yapmanın, asla bir engeli ve sakıncası yoktur. Zira mescidi yapmaktan amaç, o civarın teberrükü olan, Allah dostunun defnolunduğu yerin kenarında, Allah’a ibadetten başka bir şey değildir. Başka bir deyişle, böyle yerlerde, mescid yapımında hedef, o ilahi evliyaları ziyaretleri sırasında, ziyaretçilerin farz ibadetlerini orada yerine getirmeleridir. (hatta Vehhabilerin görüşlerine göre dahi) Ne kabirleri ziyaret etmek haramdır, ne de ziyaret öncesi veya sonrası namaz kılmak haramdır. Böyle bir durumda, Allah’a ibadet etme ve ilahi farzları eda etme kasdıyla, evliyaların kabirlerinin etrafında mescid yapmanın haram olmasının hiçbir sakıncası yoktur.
Kehf ashabının durumlarını göz önüne alırsak, bu işin öncekilerin şeriatında, bir sünnet amel olduğunu anlamış oluruz. Kur’an-ı Kerim ise, o ameli yargılamaksızın bizlere naklediyor.
Kehf ashabının hadisesi üçyüzdokuz yıl sonra o dönemin insanları tarafından keşfedilince halk, onları tazim etmek hususunda ikiye bölündüler.
1- Onların bir bölümü: “Bunların kabirlerinin üzerine bir bina yapalım. (Böylece de bu insanların hatıralarını canlı tutar, ad ve eserlerinin yok olmasını önler ve bu şekilde onlara tazim etmiş oluruz.) dediler.” Kur’an bu görüşe şu cümle ile işaret ediyor:
“Onların kabirlerinin üzerine bir bina yapalım.” Dediler.
2- Diğer bir grup ise şöyle dediler: Onların kabirlerinin (mağaranın) üzerine mescid yapalım, bu yolla da teberrük edelim.) İslam müfessirleri  birinci teklifin müşriklere, ikinci teklifin ise muvahhid ve Allah’a tapanlara ait olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Zira Kur’an, bu sözün naklinde şöyle buyuruyor:
“Onların işine galip gelen (ilk topluluğa karşı üstün olan) lar ise; üstlerine mutlaka bir mescid yapmalıyız.” Dediler.  (Kehf/2)
Tarih şöyle der: Kehf ashabının hadisesinin ortaya çıktığı dönem, tevhidin şirke galip geldiği dönem idi. İnsanları putlara ibadete çağıran, müşrik imparator ve yanlılarından bir eser kalmamıştı artık. Bu toplum galip bir topluluktur, muvahhid topluluktur ki, tabiatıyla onların önerileri, Allah’a ibadet etmek için bir mescid yapmak idi. Bu teklifin kendiside, teklifi edenlerin Muvvahid ve namaz kılan bir topluluk olduklarının delilidir.
Şayet evliya kabirlerinin üzerinde veya kenarında mescid yaptırmak, gerçekten şirkin belirtisi olsa idi. Bu muvahhid insanlar niçin böyle bir teklifte bulundular? Kur’an ise, onların teklifini hiç yargılamaksızın aynen sunuyor. Kur’an’ın görüş belirtmeden, sessiz kalarak, o olayı aynen sunması, acaba onun caiz olduğunun delili değimlidir? Yüce Allah’ın bir topluluğun şirk nişanelerini bildirirken, onların o amellerini zımmen veya sarahaten mahkum etmeden, sunması asla düşünülemez. İşte bu usul ilminde geçen “Tahkir” delilidir. (yani bir konunun delilini, başka bir konunun, mevzusundan getirmek)
Bu işi, dünya muvahhidlerinin arasında devam edip gelen bir inanç yaşantısının, varlığını ortaya koyarak hikaye ediyor. Bu davranış, kabir sahibine bir nevi saygı ve teberrük’ün belirtisi olmuştur.
Vehhabilerin, konuya hadis ile delil bulmadan önce, Kur’an’a götürmeleri, Kur’an’a başvurduktan sonra, hadise müracaat edip kanıtlama yoluna gitmeleri gerekirdi.
Şimdide vehhabilerin delillerini araştıralım.
EVLİYALARIN KABİRLERİNİN KENARINA MESCİD YAPMANIN HARAM OLDUĞUNA DAİR VEHHABİLERİN DELİLLERİ
Vehhabiler bir kısım hadislerle, Salihlerin kabirlerinin etrafında, mescid yapmanın haram olduğuna delil getirmişlerdir. Şimdi biz onların tümünü araştıracağız.
Buhari kendi Sahihinde, “Kabirler üzerinde mescid yapmanın mekruh oluşu” bölümünde aşağıdaki iki hadisi nakletmiştir: …
1- “Hasan bin Sabit bin Ali ölünce, hanımı onun kabrinin üzerine bir kubbe dikti, bir yıl sonrada kaldırdı. Birinin bağırarak şöyle söylediğini duydular: “Acaba yitiklerini buldular mı? Diğer biri şöyle cevap verdi: Ümitsiz olup vaziyeti değiştirdiler.”  …
2- Allah Yahudi ve Hıristiyanları rahmetinden uzak etsin. Peygamberlerin kabirlerini mescid yaptılar. Ayşe şöyle söyledi; peygamberin kabrinin mescid olma korkusu olmasaydı, Müslümanlar onun kabrini ortaya korlardı ve (onun etrafına duvar çekmezlerdi.) onun kabrinin mescid olmasından başka korkum yoktur.
Müslim kendi Sahihinden ikinci hadisi az bir farklılıkla nakletmiştir. Bu bakımdan sadece metni nakletmekle yetineceğiz.
3- “Dikkat ediniz sizden öncekiler, kendi peygamber ve Salihlerin kabirlerini mescid yapıyorlardı. Hiçbir zaman siz kabirleri mescid yapmayınız, ben sizi ondan nehyediyorum.”
4- (Peygamberimizin hanımları) Ümmü Habibe ve Ümmü Seleme, Habeşistan memleketinde (bir toplulukla oraya hicret ettikleri zaman) Allah peygamberinden bir timsal görmüşlerdi. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu:
“Onlar, kendilerinden Salih biri öldüğünde, onun kabrine mescid yapan ve timsallerini tasvir eden insanlardır, kıyamet gününde Allah’ın nezdinde insanların en kötüsü işte onlardır.”
Nisa-i kendi Süneni’nde “Etteğliz pi ittihaz-is sürüc alel kubur” bölümünde, İbn-i Abbas’tan şöyle naklediyor:
“Allah Resulü, kabri ziyaret eden kadınlara, oraları mescid yapanlara ve oralarda çerağ yakanlara lanet etmiştir.”
Bu çeşit inancın temelini atan İbn-i Teymiye’dir. Muhammed bin Abdülvehhab ise, onun artığından yararlanıyor.
Söz konusu hadisi öylesine tefsir ediyor ki, Salihlerin kabrinin üzerine veya kenarına mescid yapmak, artık kesinlikle mümkün olmuyor!
Yine İbn-i Teymiye şöyle yazıyor: “Alimlerimiz, kabrin üzerine mescidin yapılmasının asla caiz olmadığını söylemişlerdir.
HADİSLERİN ANLAMINI TAHKİK EDELİM
Şimdi hadislerin metinlerine iyi dikkat edip, onların gerçek ifadelerini elde etmek lazım. Bütün gerçekleri değerlendirmemiz gerekir. Nasıl bir ayet ile diğer bir ayetin müphemliği gideriliyorsa, başka bir deyişle bir ayet ile nasıl diğer bir ayet tefsir ediliyorsa, aynen bir hadisle de diğer bir hadisi tefsir etmek ve şüpheyi ortadan kaldırmak mümkün olur.
Vehhabi topluluğu, bir hadisin zahirine yapışarak, ondan evliya kabirlerinin üzerine veya etrafına her çeşit mescidi yaptırmanın haram olduğu düşüncesini ortaya çıkarır. Oysaki onlar hadislerin tümünü bir araya getirip inceleselerdi, Allah’ın Resulünün lanette hedefinin ne olduğunu anlayabilirlerdi.
Bu topluluk “İctihad” kapısını üzerlerine kapadıklarından dolayı bir çok hadisi anlamakta hataya düşmektedirler. Sahih hadislerin senedlerinin ve onu rivayet edenlerinin siga ve inanılır kimseler olması en doğru yoldur. Bunun dışında kalanların delil olmalarına hakları yoktur, delil kabul edilemezler. Bu hadislerin senedinden bahsetmek, sözün uzamsına neden olacağından dolayı, biz sadece anlamlarından söz edeceğiz
BU KONU HAKKINDA BİZİM GÖRÜŞÜMÜZ
Hadisin amacını anlayabilmek için, ilk önce Yahudi ve Hıristiyanların peygamberlerinin kabirlerinin etrafında yapmış oldukları amellerini anlamalıyız. Zira bizim peygamberimiz bizi, onların yaptıkları amellerden sakındırıyorlar. Şayet onların yaptıkları işlerinin hududu aydınlığa kavuşursa, İslam’daki haramlığının sınırları da kesin çizgilerle ayrılmış olur.
Geçen rivayetlerde, onların peygamberlerinin kabirlerini kendilerine kıble yaptıkları ve böylece de gerçek kıblelerinden yüz çevirdiklerine dair, karineler (işaretler) vardır. Hatta daha ileri giderek, peygamberlerinin kabirlerinin kenarında, Allah’a ibadet etmeleri yerine peygamberlerine ibadet ettikleri anlaşılıyor veya en azından peygamberlerini ibadette Allah’a şerik koşuyorlardı. Şayet hadislerin ifadesi,onların kabirlerini kıble yapmaları konusu olursa veya onları ibadette Allah’a şerik koşmaları vurgulanmak isteniyorsa, o halde bu gibi hadislerle, ziyaretçileri tarafından kıble yapılmayan, kendilerine tapılmayan evliya ve Salihlerin kabirleri üzerine veya kenarına mescid yapımının haram olduğuna dair delil getirmeleri imkansızdır. Zira ziyaretçiler, tek olan Allah’a tapıyorlar. Namaz kılarlarken de kıbleye yönelik duruyorlar. Evliyalarının kabirlerinin kenarında mescid yapmaktan amaçları da, o mekanları teberrük etmektir.
Hadislerin “Onların kabirlerini mescid yapmayınız.” Sözünden maksadın bizim açıkladığımız söz olduğunu ispat etmemiz çok önemlidir. İşte delilleri:
1- Sahihi Müslim’in rivayeti, (Dördüncü rivayet) diğer rivayeti aydınlatıyor, zira peygamberin iki karısı peygambere; Habeşistan kiliselerinde Allah peygamberinin resimlerini gördüklerini söylediklerinde, Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu:  “Onlar, Salih birisi öldüğünde, derhal onun kabrinin üzerinde mescid yapıp, onun resmini de mescide koyan insanlardır.”
Salihlerin resminin, kabirlerinin kenarında olmasından maksat kabire ve resme secde etmekti. Öyle ki, kabir ve timsal, onların kıbleleriydi. Veya kabirden ve timsalden öte, secde edebilecekleri bir put da olabilirdi. Puta ibadet etmek ise, putu karşıya alıp onun önünde ona tazimen eğilmek ve huzu etmekten başka bir şey değildir. Bu hadiste verdiğimiz ihtimal, Hıristiyanların devamlı olarak köleliğe eğilim göstermelerinden ve cisimleştirilmiş resimlerin, onların ibadethanelerinin içinde bulunmasından dolayıdır. Bu çok önemlidir. Böylesi güçlü bir ihtimal söz konusu iken, o hadisle bu tür iftiralardan tamamen uzak, evliyaların kabirlerinin üzerine yada kenarına mescid yapmanın haram olduğunu kanıtlayamazsınız.
2- Ahmed bin Hanbel Mesned’de, İmam Malik’de “El Muvatta” kitabında, hadise bir ilave daha yapmışlardır. O ilave de, peygamberimiz şöyle buyuruyor:
“Ya rabbi! Benim kabrimi, ibadet edilecek bir put gibi yapma.”
Bu cümle bize, Yahudi ve Hıristiyanların, kabir ve kenarındaki resime put muamelesi yaptıklarını, kabri ve Salih kişilerin resmini kıble edindiklerini, hatta ondan daha ileri, put gibi taptıklarını ifade ediyor.
3- (İkinci hadise) Ayşe’nin hadisine bakmak da bu gerçeği daha güzel ortaya koyuyor: O peygamberden hadisi naklederek şöyle diyor: Peygamberin kabrinin, mescid olma korkusu olmasaydı, Müslümanlar onun kabrini açığa çıkarırlardı. (etrafa duvar ve perde çekmezlerdi.) O korku olduğu için gizlediler.
Şimdi bakalım kabrin etrafına duvar çekmek, nelere engel olabilir. Kesinlikle duvar kabirde namaz kılmaya, put gibi tapmaya veya en azından onu kıble edinmeye engel olur.
Fakat kabire tapmamaksızın, kıble yapmadan kenarında namaz kılınır. İster örtü olsun, ister olmasın, kabir ister açıkta olsun isterse örtülü olsun, ondört asırdır Müslümanlar Peygamber (s.a.a)’in kabrinin kenarında yüzleri kıbleye doğru namaz kılıyorlar, Allah’a ibadet ediyorlar, kabrin örtüsü bu işe engel olmamıştır.
Özetleyecek olursak: Ayşe’nin sözü olan hadisin ilavesi, hadisin ifadesini aydınlatıyor. Zira; “Ümmül mü’min’in şöyle diyor: Peygamberin kabri mescid olmasın diye, onu gözlerden gizlediler ve etrafına örtü çektiler.” Şimdi bakalım örtü neye engel olabilir:
Örtü iki şeye engel olur:
1- Eğer kabir put haline getirilirse, halkda ona tapabilmek için onun önünde durursa, örtünün varlığı bir işe engel olur. Zira örtünün varolmasıyla, halk kabri göremeyecektir, göremedikleri içinde ona put gibi ibadet etmeyeceklerdir.
2- Şayet O’nun kabrini kıble yaparlarsa, örtü engel olabilir. Zira kıble yapmak görme ile gerçekleşir. O’nun (kabri) Kabe ile kıyaslayamayız. Kâbe görünse de görünmese de evrensel bir sembol ve kıbledir. Fakat mescid namaz kılanların, Peygamber (s.a.a)’in kabrini kıble yapmaları, onların kendi durumlarıyla ilgilidir. Ortaya çıkabilecek kargaşaların açıkta olmasıyla daha fazla artabilir. Fakat kabrin gizli ve örtülü olması durumunda ise göz ona temas etmediği için, onun kabrine kible olarak bile, secde etme düşüncesi, akla çok az gelir. Bunun için “Ümmül mü’min’in” şöyle diyor: “Eğer mescid yapma ihtimali olmasaydı (secde yeri) onun kabrini açığa çıkarırlardı. (Duvarla çevirmezlerdi) Kabrin ortada olması halinde, bozulma ihtimali daha fazla idi. Örtülü olduğu zaman dikkati az çeker.”
3- Sahihi Müslim-i ve Sahihi Buhari’yi tefsir edenlerin çoğu, hadisi aynen bizim gibi yorumlamışlardır.
Kastelani “İrşad-üs Sari” kitabında şöyle diyor:
Yahudi ve Hıristiyanlar, geçmişlerinin hatıralarını canlandırmak için kendi azizlerinin resimlerini, heykellerini onlara ait olan kabirlerin kenarlarına dikiyorlar ve öylece de, Allah’a ibadet ediyorlardı. Fakat onların yerlerine geçen halefler, şeytanın etkisi altında kalmışlar, vesvesesine kapılıp, kabir kenarındaki heykellere tapınmaya başladılar.
Sonra da “Beyzavi”nin tefsirinden şöyle naklediyor: …
Yahudi ve Hıristiyanlar peygamberlerinin  kabirlerine tazim için, kendilerine kıble yapmıştılar, namaz kıldıklarında, ona yüzlerini çevirdiler. Böylece de onların kabirlerini put haline getirdiler. İşte bundan dolayı Müslümanlar bu işten men edildiler. Fakat teberrük yönden Salih bir insanın kabrinin çevresinde, ona tapmamak ve namaz kılarken ona yönelmemek şartıyla, sadece Allah’a secde edilen bir mescidin yapılmasında bir sakıncanın olmadığı, bu hasisin kapsamına girmez.
Bu söz sadece, söz konusu hadisi tefsir eden, Buhari’yi tefsir eden Kastelani’nin sözü değil, belki Sünen-i Nesei’yi tefsir eden Kestela’nin sözü değil, Belki Sünen-i Nese-i’yi tefsir eden Allame-i Sendi’nin olabilir. Çünkü onda böyle sözler vardır. Sadece birkaç bölümünü yazmakla yetineceğiz:
“(Onun sözünün özeti): Kabrin üzerinde mescid yapmak haram, bazende mekruhtur. Eğer kabri kıble yaparlarsa haram, bunun dışında mekruhtur. Çünkü sahibine ibadete yol açabilir.”
Yine şöyle diyor: …
O, kendi ümmetine, Yahudilerin ve Hıristiyanların peygamberlerine yaptığı muamelenin aynısını yapmalarını yasaklamıştı. Zira onlar kabirlere tazim ile secde ediyorlardı, yada kıble seçiyorlardı.
Sahihi Müslim-i tefsirin eden, bu konuda şöyle diyor: Peygamber (s.a.a) kendisinin ve diğerlerinin kabirlerinin mescid yapılmasını yasakladı. Bunun nedeni; Müslümanların ona aşırı tazim etmelerini ve işi küfre götürmelerini önlemekti. Bu bakımdan, Müslümanlar peygamberlerinin mescidini genişletmek isteyince, peygamberin zevcelerinin odalarını ve Peygamberimizin defin olunduğu Ayşe’nin odasını mescidin ortasında bırakmak zorunda kaldıklarında, kabrin etrafına çepeçevre duvar çektiler. Böylece de peygamberimizin kabri gözükür yerde olmasın ve Müslümanlarda ona secde etmesinler . Ümmül Mü’min’in Ayşe’nin sözü de bu işarettir ki şöyle diyor: …
Diğer bir şarih şöyle diyor: Ayşe’nin sözü mescidin genişlememiş haliyle bağlantılıdır. Mescid genişletildikten sonra, onun odası da mescide dahil edildikten sonra, oraların duvarları üçgen haline getirildi, kimsenin kabire doğru namaz kılmaması için. Daha sonra da şöyle buyuruyor: Yahudi ve Hıristiyanlar, kabir kenarında onlara tapıyorlardı veya onları ibadetlerine ortak ediyorlardı.
Bu deliler ve hadisi açıklayanların anlayışlarıyla, hadislerden bundan başkasını anlayıp ve başka türlü fetva verilemezdi.
Bizim şimdi bu delillerin tümünden vazgeçip, bu sorunu başka türlü halledeceğiz.
Birincisi: Hadisin amacı, kabirin üzerine mescidin yapılmasıdır. Bu konunun da meşhedler (şehitlikler) ile ilgisi yoktur. Zira meşhedlerin tümünde mescid, evliyaların ve imamların kabirlerinin kenarında yapılmıştır. Öyleki, mescid haremden ayrı yapılmıştır. Harem, ziyaret okuyup tevessül etmek için, mescid ise; Allah’a ibadet ve tapmak amacıyla yapılmıştır. Böyle bir durumda, bu şerefli mekanlar, (vehhabilerin hadislerden anladıkları sözün doğru olduğunu farz etsek bile) hadisin ifade ettiği, mananın kapsamı dışındadır.
Ne kadar hayret verici, kabrin kenarında mescidin yapımında haram veya mekruh olduğunu nasıl söyleyebilirsiniz? Oysa ki peygamberimizin mescidinin kendi kabrinin kenarında oluşunu herkes görüp bilmektedir.
Şayet peygamberin ashabı gökteki yıldızlar gibiyseler ve onlara uymamızda gerekiyorsa, peki bu konuda niçin onlara uymuyoruz? Zira onlar mescidi öylesine genişlettiler ki, peygamberin ve iki halifenin kabri, mescidin ortasında yer almıştır. Gerçekten ilahi velilerin kabirlerinin kenarında mescid yapmak doğru olmasaydı, neden Müslümanlar peygamberin mescidini her taraftan genişlettiler? Öyleki, kabir mescidin ortasında kaldı! Halbuki Peygamber (s.a.a) zamanında mescid kabir bölümünün doğu tarafına bitişmiş durumdaydı. Genişletme sonucunda, kabir bölümünün batı kısmıda mescidin parçası oldu.
Acaba “Selef” i olmanın anlamı -Vehhabiler devamlı olarak onunla iftihar ediyorlar- sadece bir konuda uyup, diğer konularda görmemezlikten gelmek midir?
Bütün bunlardan da anlaşılıyor ki: “İslam’da kabir ile mescid bir arada olmaz” sözünü söyleyen İbn-i Kayyim’in bu iddiası, ne kadarda dayanaksız ve ne kadarda Müslüman toplumların yaşam anlayışlarına zıt!..
İkincisi: Bu rivayetlerden sadece peygamberin, evliyaların kabirleri üzerine veya kenarına mescid yapmayı nehyettiği anlaşılmaktadır. Fakat bu yasağın, haram bir yasak olduğunu ispat edecek kesin bir delil ortaya konmamıştır. Halbuki bu nahy’in tenzih-i nahy yada nahy-i mekruh olma ihtimalide vardır! Nitekim Buhari bu hadisleri kerahet’ten saymış ve konunun durumunu açıklamak içinde, şöyle yazmış: “Bab-i yükrehu min ittihaz il mesacidi a’lel kübur” (kabir üzerine mescid yapmanın mekruh olduğu bölüm)
Başka bir delilde şudur: Bu konu, “kabirleri ziyaret eden kadınlara” lanet okunmasıyla birlikte ortaya çıkmıştır.  Bir takım arizi durumlarından dolayı, kadınların kabirleri ziyaret etmesi, kesinlikle haram olmamış, sadece mekruh olmuştur.
Şayet Peygamber (s.a.a) bu topluluğa lanet ediyorsa, onun lanetlemesi bu işin haram olduğuna delil sayılmaz. Zira diğer birçok hadislerde de, mekruh olan işleri yapanlara lanet ile muhatap olmuşlardır. Lanetten maksat kerahetin şiddetini ve Allah’ın rahmetinden fazla uzak düştüğünü belirtmesidir. Rivayetlerde, yalnız yolculuğa çıkanlar, yalnız uyuyanlar ve yalnız yiyenlerde lanetlenmişlerdir. (Bu gibi kimselerin, Allah’ın rahmetinden, yardımından yoksun kalacakları, lanet kelimesiyle ifade edilmiştir. Çev)
Sözümüzün sonunda, şunu söyleyelim ki, Salih kimselerin kabirlerinin kenarına mescid yaptırmak, İslam’ın ilk dönemlerinde yaygındı.
Semhudi  şöyle diyor: Ali’nin annesi Fatime Bint-i Esed vefat edince, -bugünkü “Fatime’nin kabri” dedikleri yer mescid idi- Peygamber (s.a.a) Fatime’nin orada defnedilmesini emretti. Yine şöyle diyor: Mus’ab bin Umeyr ve Abdullah bin Cehş, Hamza’nın kabrine yapılan mescidin altında defnedildiler. Yine şöyle diyor: ikinci asırda, Hamza’nın kabrinin üzerinde mescid vardır.
Bu mescid vehhabilerin musallat oldukları döneme kadar ayaktaydı. Onlar musallat olduktan sonra yukarıdaki gibi hayali delillere dayanarak o mescidi de yıkıp viran ettiler!

4. BÖLÜM
KUR’AN VE SÜNNET AÇISINDAN MÜ’MİNLERİN KABRİNİ ZİYARET ETMEK
İslam alim ve bilginleri, ayet ve hadislere dayanarak, kabir ziyaretlerine, özellikle de Peygamber (s.a.a) ve Salih kimselerin kabirlerinin ziyaret edilmesine cevaz vermişlerdir. Ayrıca bu tür kabirlerin ziyaret edilmesini faziletli bulmuşlardır. Bu yönden Vehhabi topluluğu kabir ziyaretinin aslını (görünüş itibariyle) haram kabul etmiyorlar. Fakat evliyaların kabirlerini ziyaret amacıyla yolculuk yapmayı haram saymışlar ve bu işi de yasaklamışlardır. Biz esas ziyaret konusuna değindikten sonra evliyaların kabrini ziyaret için yolculuk konusuna değineceğiz. Şimdi “ziyaret” meselesini açıklayalım.
Kabir ziyaretlerinin, ahlaki ve eğitim yönünden, insan üzerinde etkileri vardır. Burada kısa ve öz bir şekilde ona değinmek istiyoruz.
Yoksul, zengin, güçlü, zayıf her sınıf insanın hayat mumunun söndüğü ve üç parça bez ile toprak altında istirahata çekildiği, bu sessiz vadiyi görmek, gönül ve canı harekete geçiriyor. İnsanın arzu ve tamahını şiddetlice azaltıyor. Eğer insanın ibret gözü görürse, bu durumdan ibret dersi alır ve kendi kendine şöyle düşünür: “Şu geçici altmış, yetmiş yıllık hayat mutlaka bir gün sona erecektir. Sonu, mutlaka toprak altında gizlenmek, kokuşup çürümektir. O halde insanın dünya malı ve makamı elde etme yolunda, bu kadar telaşlanması, kendine ve başkasına zulmedip tecavüzkar olmasına değmez.
Bu sönük vadiyi seyredip gezmek, en katı yürekleri, yumuşatıyor, en ağır kulakları duyarlı kılar, çok az gören gözlere ışık verir. İnsana hayat düzeninde değişiklikler yapmasına yol açar. Allah’a ve halka karşı olan ağır yükümlülüklerini, ferdi ve toplumsal görevlerini düşünmesine böylece de arzu ve isteklerinin azalmasına yardımcı olur.
Allah Resulü, bir hadislerinde, bu noktaya işaretle şöyle buyuruyor:
1- “Kabirleri ziyaret ediniz, zira onları ziyaret etmek, diğer evin (ahiret evinin) hatırlanmasına yol açar.”
Kabir ziyaretinin meşruluğunun delilleri açık olmasına rağmen şüphesi olanlara, burada bazı deliller sunacağız.
KUR’AN VE KABİR ZİYARETİ
Kur’an açıkça, peygambere, münafıklara cenaze namazı kılmamasını ve onların mezarlarının başında durmamasını emrediyor:
“Onlardan ölen birinin namazını hiçbir zaman kılma, mezarı  başında durma. Çünkü onlar, Allah’a ve Resulüne (karşı) küfre saptılar ve fasıklar olarak öldüler.” (Tevbe/84)
Bu ayetle, münafıkların şahsiyetini yıkmak ve bu zümrenin taraftarlarına ihtar vermek için, Allah (c) peygamberine şöyle emrediyor:
1-    Onlardan hiçbirisinin cenaze namazını kılma
2-    Onların mezarlarının başında durma; … cümlesiyle de bu gerçeği ifade eder.
Münafıkların hakkında, yapmayın buyurduğu bu sözün anlamı şudur: Sadece münafık olmayanlar için bu işi yapman daha doğrudur.
Şimdi bakalım “Vela tegum êla kabrihi” mezarının başında durma sözünden kasıt nedir? Acaba defnedildiği dönemde mi mezarının başında durmayacak? Bu davranış münafıklar için yasaktır, mü’min için caizdir yoksa, daha genel kapsamlımıdır? Defin ve definin dışında ki durumları mı kapsamaktadır?
Müfessirlerden bazıları, ayetin sadece defin dönemine ait olduğunu söylemişlerdir. Fakat Beyzavi ve diğerleri ise o ayetin daha genel anlamlı olduğunu söyleyerek, geniş bir açıdan bakarak şöyle tefsir etmişlerdir:
“ Defin ve ziyaret için, onların mezarlarının başında durma”
Ayetin anlamına iyice dikkat ettiğimizde, daha geniş anlamlı olduğu ve defin anıyla birlikte, definden sonra ki mezarın başında durma olayını da kapsadığı anlaşılmaktadır.
Ayetin ifadesi iki cümleden oluşmuştur; cümleler de söyledim.
1- (Onlardan ölen birinin namazını hiçbir zaman kılma)
“ Ahed” bir sözü, nahy konumunda yer aldığı için, fertleri kapsar.
“Ebeda” sözü ise, zamanla ilgilidir. O zaman cümlenin anlamı şöyle olur: “Münafıklardan hiçbiri için ve hiçbir zaman namaz kılma.”
Bu iki kelimeye dikkat edersek, cümleden anlaşılan amaç: Cenaze namazı kılma konusu değildir. Zira, cenaze namazı, definden önce bir kez kılınan namazdır. Artık tekrar edilecek cinsten değildir. Şayet kasıt “cenaze namazı kılma konusu” olsaydı, “ebeda” kelimesini getirmeye gerek kalmazdı. Bu kelimenin “fertleri kapsadığını düşünmekte tamamen yersizdir. Zira “La nuselli êla ahadin” (onlardan ölen birinin namazını kılma) cümlesi, böylesine bir kapsamı ve yaygınlığı ifade ediyor. Artık onun beyanını tekrar etmesine hiç gerek yok. Ayrıca “ Ebeda” kelimesi Arap dilinde zaman için kullanılır, ferd için kullanılamaz. Örneğin şu ayette olduğu gibi.
“Ondan sonra (Resulün ölümünden sonra) eşlerini nikahlamanız size ebed olarak (helal) olmaz.” (Ahzap/63)
Bu ayetlerden anlaşıldığı üzere, birinci cümlenin anlamı şöyledir. “Münafıklardan hiç birisi için, namazla veya onun dışındaki şeylerle rahmet ve mağfiret dileme, rahmet talebinde bulunma.”
2- (Mezarının başında durma)
Bu cümlenin anlamı kendinden önceki cümleye dayanarak, şu şekilde oluyor: (Onlardan hiçbirinin mezarının başında “la tegum” hiçbir zaman durma) zira dayandırılan da (af edilen de) bulunan şartlar, dayanan da (atıfta) da bulunmaktadır.
Böyle bir durumda, “Kıyam” dan (durmaktan) amacın, sadece “defin zamanındaki durmak” olduğunu söylemek imkansızdır. Zira farzımız şudur ki “Herkesin, defn edildiğinde namazı tekrar etmek olamaz. Bu cümle de, gizlide bulunan “ebed” kelimesi, bu amelin tekrara uygun olduğundan söz ediyor. “Ebedi” lafzının fertleri kapsadığını düşünenlerin cevapları ise, ileri de verildi. Zira “Ahad” -Tek- kelimesinin varlığıyla birlikte, onun yeni bir ifade vermesine gerek yoktur. “la tuselli” -kılma- ve “vela tegum” -durma- kelimelerindeki bu iki konuya dikkat ederek, şöyle diyebiliriz: Yüce Allah peygamberini, münafıklara, ölüsünün namazını kılmak yoluyla yada, sadece dua ederek rahmet dilemekten men ettiği gibi, defnolurken ve defolunduktan sonra da onun kabrinin başında durmasını da yasaklamıştır. Bunun anlamı şudur: Bu iki amel -rahmet talep etmek ve tüm vakitlerde mü’min’in kabrinin başında durmak ve vükuf etmek- caizdir, sakıncası yoktur. O durulacak vakitlerden biri de, yıllar önce toprağa verilen mü’min’nin kabrinin başında durmak, ziyaret etmek ve Kur’an okumak zamanıdır. Bu işler için durmakta, o durulacak vakitlerdendir. Şimdi rivayetlere dayanarak, kabir ziyaretinin faziletini ispatlamanın zamanı geldi.
KABİR ZİYARETİ VE HADİSLER
Sahihlerin ve Sünenlerin yazarlarının İslami hadis ve rivayetleri naklettiklerine göre; peygamberin geçici bir nedenle kabir ziyaretini yasaklayıp, sonra da halkın ziyarete gitmelerine izin verdiği anlaşılmaktadır.
Yasaklayışının nedeni şu olsa gerek; o dönemin Müslümanları geçmişteki ölenleri, genelde müşrik ve putperest idiler. İslam ise, onların şirk alemi ile olan bağlantı ve sevgilerini kesmiş. Yasaklamasının diğer bir nedeni de şu olabilir: İslam’a yeni katılanlardan bir kısmı, ölülerinin yanı başında, batıl bir inançla ağıt söylüyorlardı, ağız(larından da İslami adabın dışında sözler çıkıyordu. Fakat İslam’ın yayılıp, imanın gönüllere hakim kılındığı günden sonra, bu “Nehiy” yasak kaldırıldı. Peygamber (s.a.a)’imiz de, kabir ziyaretinin eğitici faydalarından dolayı, halkın kabiri ziyaretine izin vermiştir. Nitekim Salihlerin ve sünenlerin yazarları şöyle naklediyorlar.
2- … “Ben sizi kabir ziyaretlerinden nehyetmiştim. Bundan böyle ziyaret ediniz, zira kabir ziyareti sizi dünyaya karşı itinasız, ahirete karşı ise duyarlı eder. (ahireti, ölümü, size hatırlatır- çev.)”
Bundan dolayı, Peygamber (s.a.a)’imiz, annesinin kabrini ziyaret ederdi. Millete de şöyle derdi: “Kabirleri ziyaret ediniz, zira kabirleri ziyaret, ahireti hatırlatır.”
Hadisin metni aynen şöyledir:
3- …“Peygamber (s.a.a) kendi annesinin kabrini ziyaret etti kabrin kenarında ağladı, etrafındakileri de ağlattı ve şöyle buyurdu: “Annemin kabrini ziyaret etmem için Allah’tan izin aldım. Sizlerde kabirleri ziyaret ediniz, onları ziyaret etmek, Allah’ı hatırlatmaya vesiledir.”
4- Ayşe diyor ki: Allah Resulü kabir ziyaretinin serbest olduğunu duyurdu…. “Allah Resulü, kabir ziyaretine müsaade verdi.”
5- Ayşe şöyle diyor: “Peygamber kabir ziyaretinin şeklini bana öğretti.”
Hadisin tam metni ise şöyle:
“Rabbim, Baki’ye gelip onlara rahmet talebinde bulunmam için izin verdi. (Ayşe diyor) Nasıl söyleyeyim? Dedim; şöyle söylememi buyurdu: Bu diyarda bulunan Müslüman ve mü’minlere selam olsun, Allah bizden olan geçmişlere ve bizden sonra ki geleceklere rahmet etsin. Bizde yakında sizlere kavuşacağız.”
6- Diğer hadislerde, peygamberin hangi cümlelerle, kabir ziyareti yaptığı da yazılmıştır. Peygamberin kabir ziyaretinde söylediği sözler şöyledir:…
Diğer bir hadiste de ziyaret metni başka bir şekilde nakledilmiştir.
Üçüncü bir hadiste de başka bir şekilde nakledilmiştir:
Ayşe’den nakledilen hadisten şu anlaşılıyor: Hz. Peygamber (s.a.a) her zaman akşamın son vaktinde “Baki” tarafına giderek şöyle buyuruyordu:
Diğer bir hadisten de anlaşıldığına göre: Peygamber (s.a.a) toplu olarak kabir ziyaretine gidiyordu. Etrafındakilere ise kabir ehlini nasıl ziyaret edeceklerini öğretiyordu.
KABİR ZİYARETİ VE KADIN
Geriye kalan konu, bazı rivayetlerde peygamberimizin “kadınları kabir ziyaretinden menettiği” konusudur.
“Allah Resulü kabirleri ziyaret eden kadınlara lanet etmiştir.”
Fakat dikkat edilmelidir ki, kadınların kabir ziyareti yapmasının haram olduğunu ispatlamak için, bu hadisi delil göstermek birkaç yönden doğru değildir.
Birinci olarak: Alimler, bu yasağı, mekruh olan yasaklardan sayılanlardır. Mekruh oluşunun nedeni ise, o döneme ait, özel şartlar idi. Hadis tefsircilerinden bir kısmı bu konuya işaret etmişlerdir.
Nitekim onlardan biri olan ve İbn-i Mace’nin Sahihine şerh yazmış “Miftah-ül Hace” kitabının yazarı şöyle diyor;
“Alimler peygamberin nahyi hakkında iki söz söylemişlerdir. Acaba haram bir nehiy midir? Mekruh bir nehiy midir? Fakat, alimlerin çoğunluğu, “kadın fitneye düşmekten emin olduğu takdirde, kabir ziyaretine gidilebilir.”  Düşüncesine inanmaktadır.
İkinci olarak: Geçen hadisler de Ayşe’nin peygamberden naklettiği: “Peygamber kabir ziyaretinin serbest olduğunu duyurdu.”  Hadisini okuduk. Eğer bu hüküm sadece erkekleri ilgilendirip, kadınları istisna etseydi, bunun sadece erkekleri bağlayıcı olduğu belirtilmesi gerek. Özellikle bu hadisi nakleden de kadındır ve muhatapları arasında tabii olarak kadınlarda vardır. Söylenilen hüküm ve teklifin söylenenleri ilgilendirdiğini de muhatapları bilirler.
Üçüncü olarak: Hadislerin bazılarında, peygamberimizin, Ayşe’ye kabir ziyaretinin nasıl yapıldığını öğrettiği, belirtilmiştir. Peygamberden sonra Ayşe’nin bizzat kendisi, kabir ziyaretine gidiyordu.
Dördüncüsü: Tirmizi şöyle naklediyor: Ayşe’nin kardeşi “Abdurrahman bin Ebu Bekir” “El-Habeşi” de vefat edince, onun cenazesini Mekke’ye getirip orada toprağa verdiler, kız kardeşi Aişe’nin Medine’den Mekke’ye gelince, kardeşinin kabrini ziyaret etti, onun toprağının kenarında da, ezası için iki şiir okudu.
Tirmizi’nin tefsircisi “İmam-ı Hafız bin Arabi” doğumu: 435- ö- 543. Sahihe “Tealik” adlı eserinde şöyle der:
Doğru olan şudur ki: Peygamber erkek ve kadınlara kabir ziyareti yapmalarına izin vermiştir. Şayet onların bazı ziyaretleri mekruh sayıyorsa, nedeni; onların kabir başında sabırsız olmalarından ve kamil anlamda hicaplı (örtülü) olmamalarındandır.
Beşincisi: Buhari “Enes”ten şöyle naklediyor: Peygamber (s.a.a) bir kadının kendi isteklilerinden birinin kabrinin başında durup ağladığını gördü. Ona şöyle buyurdu; “Takvaya riayet et ve sabırlı ol.” Kadın Peygamberi tanımadı. Bu nedenle peygambere şöyle dedi: “Benim yakalandığım senin yakalanmadığın bir bela ile beni baş başa bırak.” Kadına O’nun Peygamber (s.a.a) olduğu söylendiğinde, isteklisinin kabrini terk edip, peygamberin evine geldi. Onu tanımadığına dair özür diledi, Peygamber de şöyle buyurdu: “ ilk acıya sabretmek, sevap ve güzel bir iştir.
Şayet kabir ziyareti kadınlar için haram olsaydı, Peygamber bu kadına nehyederdi. Oysa peygamberimiz onu sadece sabırlı olmaya çağırıyor. Kadının dönüp peygamberin evine gelmesinden sonra da, peygamberin ona olan sözü acılar ve matemler karşısında “sabırlı olmasıdır. Kabir ziyaret meselesi olmamıştır. Eğer iddia edildiği gibi olsaydı, Peygamber ona, isteklisinin kabrini ziyarete gitmesini yasaklardı.
Altıncısı: Peygamberimizin kızı “Fatma” her Cuma, amcası Hamza’nın kabrini ziyarete gidiyordu. Onun kabri kenarında namaz kılıp, dua ediyordu.
Yedinci olarak: Kurtubi şöyle diyor: Hz. Peygamber, her ziyaretç, kadına lanet etmemiştir. Sadece ziyaret alışkanlığı edinen “ziyaretçi” kadına lanet etmiştir. Zira Hz. Peygamber hadisinde “züvvarat- ül kübür”- kabiri çok çok ziyaret eden sigasını kullanmış, “züvvar” kelimesi ise mübalağa sigalarındandır.  Lanet etmesinin nedeni şundan olabilir: Fazla ziyaret etmek, kocanın hakkının zayii olmasına, nazarlarda, herkesin gözünün önünde süslenmeye yol açar, bağırıp çağırarak ağlamasını gerektirebilir. Ama ziyareti esnasında bu gibi konular ve benzeri durumlar olmazsa, sakıncası yoktur. Çünkü ölümü hatırlamak kadın-erkek herkesin ihtiyacıdır ve yararınadır.
Sekizinci: Şayet kabir ziyareti, arzu ve hırsları azaltmaya dünyaya bağlanmamaya, ahireti hatırlamaya vesile olursa, diğer taraftan da toprağın altında gömülüp eli her şeyden üzülen ölü içinde faydası vardır. Çünkü genelde İslami ziyaretler, Fatiha okumak ve sevabını hediye etmekle ilgilidir. Bu yaşayanın toprak altında bulunana verebileceği en iyi hediyedir.
İbn-i Mace, kendi Sahihinde peygamberin şöyle buyurduğunu naklediyor: “Kendi ölülerinize” Yasin “süresini okuyunuz.”
Böyle bir durumda kadınla erkeğin arasında ne gibi bir fark vardır ki, biri serbest diğeri ise kısıtlı, yasaklı olsun! Fakat ileride işaret edeceğimiz gibi, kadında bazı durumlar olduğu zaman böyle bir özel ayrım söz konusu olabilir. Müminlerin kabirlerini ziyaret, bizim için aydınlığa kavuşmuş oldu. Şimdi de: Allah dostlarının ve evliyaların kabirlerini ziyaret etmenin yapıcı tesirlerine işaret etmek gerekir.

5. BÖLÜM
MÜSLÜMAN BÜYÜKLERİN KABİRLERİNİ ZİYARET ETMENİN OLUMLU FAYDALARI
Genelde tüm Allah’a inananların özelde ise, Müslümanların saygı gösterdikleri kabirler, ancak: Toplumda risalet görevini üstlenenlerin ve üstlendikleri görevlerini layıkıyla yerine getirenlerin defnedildikleri yerlerdir.
Bunlar şu sınıf insanların kabirleridir:
1- PEYGAMBERLER VE DİNİ ÖNDERLER:
Bu sınıf insanlar ilahi risaleti, omuzlamış, canından malından, sevdiklerinden, Allah rızası için fedakarlık etmiş, kanını vermiş, insanları hidayet etmek için en büyük dert ve zahmetlere katlanmışlardır.
2- ALİMLER VE BÜYÜK BİLGİNLER
Bunlar bir mum misali, kendilerini yakarak etrafı aydınlatmışlardır. Tahkikat sahalarında büyük çalışmalar yapmış “ilim” namında çok büyük bir hazineyi beşerin emrine sunmuşlardır. Onlar insanları; tabiat kitabıyla, ilahi kitapla tanıştırmış, “yaratılış dili” ile tanışmışlardır. Dini, insani ve tabii ilmin temelini atmışlardır.
3- İSLAM YOLUNUN ŞEHİTLERİ
Topluma yapılan zulümlere, hakkı öldürülenlere ve uygunsuz bölücülük yapanlara dayanamayıp ayağa kalkıp adaleti gerçekleştirmek ve insan haklarına sahip çıkmak için, canını dişine takıp zalim ve hunhar yöneticilerle savaşan insanlardır. Bunlar zalim sultanların zulümlerini kendi kanlarıyla yıkayan şahsiyetlerdir.
Toplumda yapılan hiçbir inkılap ve reform, karşılıksız
Gerçekleşmemiştir. Zalimlerin saraylarını başına geçirip, kokuşmuş gırtlaklarını sıkan kutsal bir inkılabın bedeli; memlekete özgürlük, hürriyet ve adalet getirmek isteyen mücahitlerin mukaddes kanlarıdır. İşte toplumun ziyarete gittikleri kabirler bu insanlarındır. Onların kabirleri yanında “sevgi yaşı” döküyorlar, kıymetli hizmetlerini ve kutsal fedakarlıklarını hatırlıyor, Kur’an’dan bir süre okumakla da ruhlarını şad ediyorlar. Onların faziletleri, fedakarlıkları, ahlaki melekeleri hakkında bazı şiirler söylemekle de onların düşünce ve ideolojilerini ihya ediyor, diğer insanları onların yolundan yürümeye çağırıyorlar.
Şu şahsiyet sahibi insanların kabirlerini ziyaret etmek, onların fedakarlıkları karşısında bir nevi şükran borcunu ödemektir. Yine bir nevi gelecek nesillere; hak yolunu seçip, inancında diretip, özgürlük ve bağımsızlık uğrunda can verenlerin hatıralardan kesinlikle silinmeyeceği mesajını vermektir. Her şeyi eskiten, insanların hatıralarından silip götüren zaman akımı, onların hatıralarını değil eskitmek-yok etmek, bilakis onların aşk ateşini temiz gönüllerde daha hararetli daha alevli kılmaktadır. O halde gelecek nesillerin, onların yolunda ve izinde yürümeleri ne güzel şeydir. Zira hak erlerinin elde ettikleri mükafatları, artık kendi gözleriyle görüyorlardır.
Söz konusu araştırma bizi büyük şahsiyetlerini, hak ve hakikat yolunun fedailerini önemsememiz gerektiği konusunda yeterince aydınlattı sanırız. Bunun üzerine söz konusu kişileri hayatlarında önemsediğimiz gibi, vefatlarından sonra da önemsememiz gerekir. Onların eser ve hatıralarını korumalı ve kollamalı, doğum günlerini kutlayıp, ölüm yıldönümlerinde yas tutmalıyız. Büyük meclisler teşkil ederek, faydalı konuşmalar yaparak; o günlerde halka onların düşüncelerini tanıtıp, gelecek asırlarda da bu eser ve hatıraları korumaya ve dipdiri ayakta tutmaya davet etmeliyiz. Onların defnolunduğu toprağa saygı gösterip, hararet ve saygısızlıklardan korumalıyız. Zira onların topraklarına gösterilen saygı, düşünce ve eserlerine gösterilmiş, bu yerlere saygısızlık ise onların davalarına ve yollarına yapılmış demektir.
Bu dönemlerde insan ne zaman Bâki mezarlığına ayak basarsa, dini yaşatmak ayakta tutmak için amansızca mücadele veren İslam önderlerinin ve peygamberin aziz sahabesinin kabirlerini, ihanete uğramış bir vaziyette bulur. Bu durum insana ciddi bir şekilde dokunuyor.
Kendini islam dini hizmetçisi olarak göstermeye çalışan “Vehhabi” kitlesinin. Bu katı yürekliliği karşısında hayrete düşer. Zira, bir yandan dini önderler ve Peygamber (s.a.a) sahabesinin adını menberler de saygıyla anarlarken kabirlerine gelince bu saygının en azını dahi esirgiyorlar, hayvanların bile onların kabirlerinin etrafını kirletmeleri karşısında hiç telaşlanmıyorlar. “Şirk” ve “Müşrik” sözünü ellerine bahane olarak geçirmişler ve evliyalara, din önderlerine saygıyı bu ad altında imha ediyorlar. Onlara saygıyı öylesine sınırlıyorlar, fikir, kulak ve gözleri öylesine zincire vuruyorlar ki, evliyalara saygı göstermek “Şirk” gösteren de “Müşrik” oluyor. Onlara karşı, o kadar adavetlikleri var ki, gösterilen saygının her çeşidinden rahatsız oluyorlar. Şimdi, İslami deliller açısından, peygamberin kabrini ziyaret konusuna değinelim;
PEYGAMBERİN KABRİNİ ZİYARET ETMEK
Kur’an-ı Kerim günahkar insanların, peygamberin huzuruna çıkıp kendileri için Allah’tan af dilemesini istemeleri gerektiğini buyuruyor. Zira peygamberin duası onlar hakkında kabul buyurulur. Nitekim şöyle buyuruluyor: (…)
“ Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde şayet sana gelip Allah’tan bağışlanma dileselerdi ve Peygamber de onlar için bağışlanma dileseydi elbette, Allah’ı tevbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı.”  Şayet yalnızca biz ve bu ayet olsaydı; bu ayetin sadece “peygamberin halkın içerisinde olduğu dönemle ilgili” olduğunu söylerdik. Ama birkaç yönden bu ayetin sadece dünya hayatıyla ilgili değil, külli bir hükmü içerdiğini anlıyoruz. Şöyle ki:
Evvela: Kur’an-i ayetler enbiya ve evliyalar için hatta diğer kitleler için “Berzah” hayatının (öldükten sonra kıyamete kadar kabir hayatı) olduğunu söylemektedir. Bunları o alemde gören ve işiten olarak tarif etmektedir. (Bu bölüm ilerde “mukaddes ruhlara tevessül etme” bölümünde işlenecektir.)
İkincisi: İslami hadisler açıkça; şahısların sözünü meleklerin Hatem’ül Enbiya’ya yetiştirdiklerine şahitlik etmektedir. Söz konusu hadisler sahihlerde varid olmuştur. Örneğin şu rivayetler: (…)
“ Allah Resulü şöyle buyurdu: Bana selam eden herkesin selamını Allah benim ruhuma eriştirir ve bende onun cevabını veririm.”  (…)
“ Allah Resulü şöyle buyurdu: Bana selam gönderin. Sizin selamınız bana ulaşır.”
Üçüncüsü: İslami toplum, Resullullah (s.a.a)’in ölümünün ilk günlerinden, “peygamberin ölümü ona engel değildir” gibi külli bir mana anlamış ve ona göre amel etmişlerdir. Peygamber (s.a.a) öldükten sonra da Araplardan bir çoğu temiz fikirleriyle peygamberin kabrini ziyarete geliyor ve bu ayeti okuyorlardı, kendileri hakkında istiğfar dilemesini istiyorlardı.
Takiiddin Sebeki “Şifa us Sikam” Semhudi” ve “Vefa ul Vifa” kitabında bazılarını yazacağımız örnekler getirmişlerdir.
Şafii büyüklerinden olan Sıfyan bin Anber, “Atebi” namında birinden nakille;
Peygamberin kabrinin kenarında idim. O esnada bir Arap gelip şöyle söyledi. (…)
Sonra ağladı ve şu şiiri okudu, istiğfar etti ve sonra da peygamberin haremini terk etti. Okuduğu iki şiir şöyleydi: (…)
“ Semhudi” bu hususta Hz. Ali ’nin şöyle buyurduğunu naklediyor:
“Peygamberin defninden üç gün geçmişti. Bir Arap gelip kendisini peygamberin kabrinin üstüne attı. Kabrinin toprağını kafasına savuruyor ve şöyle söylüyordu: Ey Allah’ın Resulü! Sen söyledin biz de duyduk. Senden aldıklarımızı sen de Allah’tan aldın. Ondan aldıklarından biride; “Velev ennehüm iza zalemü” ayetidir. Ben kendime zulmettim şimdi geldim benim için af dileyesin.”
Bu amel, peygambere verilen bu makam ve mertebenin (ayet gereği) yalnız hayatta iken verilmediğini, öldükten sonraki “berzah” aleminde de peygamberin bu makama sahip olduğunun ispatıdır.
Genelde Müslümanlar, peygambere saygıyı münhasır etmemektedirler. Ali oğlu Hasan’ın defnedildiği anda bazıları kabrinin kenarında bağırıp çağırmaya başladılar. Ali oğlu Hüseyin, onları susturmak için hemen şu ayeti okudu: (…)
“Ey iman edenler’ seslerinizi peygamberin sesleri üstünde yükseltmeyin.”
Hiç kimse, hatta Emeviler bile bu ayetin bu saygının peygamberin dönemine mahsus olduğunu söylememişlerdir. Şu Vahabilerin kendileri değil midirler ki, peygamberin kabrinin üstüne o ayeti yazmışlar ve şöyle demek istiyorlar. “Sesinizi kesin! Peygamberin karşısında yüksek sesle konuşmayın.”
Bu yönlerine bakarak ayetten daha geniş anlam çıkarabiliriz. Ve şöyle diyebiliriz: “Şimdi bile Müslümanlar peygamberin huzuruna gidebilirler ve ondan, Allah’tan af dilemesini isteyebilirler. İslam peygamberini ziyaret, bu ve bunun gibi manalara gelir. Bu ziyaret iki ayrı konuya işaret etmekte:
Peygamberin vefatından sonra, onun huzuruna gidip, insan kendisi için, Allah’tan af dilemesini isteyebilir. Bu konuya ileride “Allah dostlarını aracı etmek” başlığı altında geniş şekilde yer ayıracağız.
… Bu ayet yüce peygamberin kabirinin ziyaret edilmesinin doğru olduğunun şahididir. Çünkü “Ziyaret”in gerçeği; “ziyaret edenin” ziyaret edilenin huzurunda durmasından başka bir şey değildir. Peygamberin kabrinin kenarında duracak, ondan Allah’tan bağışlanmamızı istemesini istemek, caiz olduğuna göre, orada gerçek iki iş yapmış oluruz.
1- Ondan “Allah’tan bağışlanmamızı istemesini” istememizdir.
2- Onun yanında hazır bulunarak, onunla konuşmamızdır. Gerçek ziyarette budur. Genelde ziyaretin mezmunu da bu gibi konulardan oluşur.
Bu nedenle, bu ayet iki konuya işaret eder.
AYETİN İŞARET ETTİĞİ İKİNCİ KONU
Değişik asırlarda Müslümanların, İslami hükümlerden birisinden İcma ve ittifak etmeleri, o hükmün sahihliğinin en belirgin şahididir. Mübarek peygamberin kabrinin ziyaret edilmesinin ittifaken kabul görmeside, bu kuralın doğruluğunun açık işaretidir. Hadis, fıkıh, tarih, ahlak ve özellikle de “mesasik-i hac hükümleriyle ilgili kitaplara bakmak, konunun gerçeğini gösterir.
Merhum Allame-i Emini, kırk iki tane İslami kaynaktan, peygamberin kabrinin ziyaret edilmesinin müstehap olduğunu nakletmiştir. O zat, “El Gadir” isimli kitabının c / 5. s. 106 – 129 sayfalarında, onların nass ve kelimelerini, özenle ve dikkatle önemseyerek nakletmiş. Bizim müracaat ettiğimiz kitaplar ise aşağıda yazılanlardır:
“Şifa-us Sikam, Fi ziyaretil hayril enam” kitabı. Yazar: Takiyüddin Sebeki, Şafii (756’da müteveffa) Bu zat kitabında, alimlerin sözlerini ve nasslarının bir kısmını nakletmiştir.
“Vifa-ül Vifa” yazarı “Semhudi” (911’de müteveffa) yazar kitabında ziyaretin muekked müstehap olduğunu açıklayan alimlerin sözlerini ve onların aktardığı nassları nakletmiştir.
“El Fıkhı-ı ala mezahib-il Erbaa” adlı kitap- yazarı, dört mezhep kurucusu alimlerdir.bu kitap, Ehl-i Sünnet İmamlarının sözlerini beyan ediyor. Her alim de onların fikirlerine tabii olarak şöyle buyuruyor: (…)
“peygamberin kabirini ziyaret, müstehapların en faziletlisidir. Bu konuda hadisler söylenmiştir.”
Şimdi de islam muhaddislerinin naklettiği hadislerden bir kısmını burada nakledelim.
Hz. PEYGAMBERİN ZİYARETİ HAKKINDA GELEN HADİSLER
Allah Resulü’nün mübarek kabrini ziyaret etmek hakkında, Sünni hadisçiler yoluyla gelen İslami hadisler öylesine fazla ki, onların sened ve rivayetlerine dikkat göstermek zorundayız.
Ehl-i Sünnetin büyük hafızları, hadislerin her bölümünü kendi kitaplarında nakletmişlerdir. Bu da, peygamberin kabrini ziyaret etmek onlara göre de kesin meşru konulardan biri olduğunu göstermektedir. Ancak İslami kaynaklardan, konuyla ilgili hadislerin tümünü nakletmekle yetineceğiz.
İLK HADİS
1- “Benim kabrimi kim ziyaret ederse, benim şefaatimden kazançsız kalmayacaktır.”
Bu hadis, “Dört mezhebe göre fıkhi konular” adlı kitapta c / 1. S / 590 da kaydedilmiştir. Ehl-i Sünnetin dört mezhebinin İmamları da bu hadise dayanarak fetva vermişlerdir. Hadisin kaynaklarını öğrenmek için “Vifa’ul Vifa” kitabının c, 4 s, 1336’ya müracaat ediniz.
Böyle bir hadisi, ikinci asrın ortalarından bu güne kadar, Alimler ve hafızların kitapların da zikretmeleri, kesinlikle temelsiz ve yersiz değildir.
Konunun sıhhati için, yazar “Takiyudddin Ali bin Abdülkafi Sebeki” (756 yılında müteveffu) kendi kitabı “Şifu-üs Sikam”ında hadisin gelişi hakkında araştırma yapmış ve 3-11. sayfaları arasında, hadisin geliş kaynaklarının güvenirliğini ispatlamıştır.
2- (…) “Her kim ziyaret amacıyla bana doğru gelirse, ona kıyamet günü şefaat etmem için boynumda hakkı olmuş olur.”
Bu hadisi onaltı tane muhaddis ve hafız, kitabında yazmıştır. Takiyiddün Sebeki (756. yılı müteveffası) “Şifa-üs Sikam” kitabında ve sayfa 3-11 Hadisin sened zinciri hakkında açıklamalarda bulunmuştur. “Vifa-ül Vifa” c / 4. S / 134’ da bakınız…
3-(…) “ Kim Allah’ın evini ziyaret ederken benimde kabrimi ziyaret ederse; beni hayatımda ziyaret etmiş gibidir.”
Bu hadisi meşhur muhaddis ve hafızların yirmibeş tanesi kitaplarında yazmışlardır. Takiyüddin Sebeki kendi “Şifa-üs Sikam” kitabında hadisin senedinden geniş bir şekilde söz eder. (s.12-16 arası) “Vifa-ül vifa” nın c / 4 s / 1340 a da bakabilirsiniz.
4- (…) “ Her kim Allah’ın evini ziyaret ederde beni ziyaret etmezse, bana hakaret etmiş olur.”
Bu hadis dokuz tane hafız ve meşayıhlar tarafından nakledilmiştir. “Vifa ül Vifa” c / 4. S / 1342’ye müracaat ediniz.
5- (…) “ Kim benim kabrimi ziyaret ederse, ben ona şefaatçi olurum.”
Bu hadis de on üç hafız ve muhaddisçe nakledilmiştir. “Vifa-ül Vifa” c / 4.s / 1347’ye bakınız…
6- (…) “ Kim benim ölümümden sonra beni ziyaret ederse, beni hayattayken ziyaret etmiş gibi olur.”
Bunlar peygamberin, kendi kabrini ziyaret için halkı davet ettiği hadislerden bir kaçıdır. “El Gadir” kitabının naklettiğine göre bu çeşit hadislerin sayısı yirmi ikiye ulaşıyor. “Semhudi” “Vifa ül vifa” kitabında c / 4. S / 1336- 1348’de onyedi rivayet toplamıştır. Onların senetlerinden de yeterince söz edilmiştir.
O halde Peygamber (s.a.a) kendi kabrini ziyarete halkı davet etmişse, bunun nedeni, İslam’ın büyük şahsiyetlerinin kabrini ziyarette ki, büyük maddi ve manevi faydadan dolayıdır.
Halk peygamberin kabrini ziyaret etmenin yanında, İslam’ın yayın merkezleriyle de tanışmakta ve orada geçen önemli olaylardan da haberdar olmaktadır. Ayrıca sahih hadis ve ilimleri orada öğrenerek dünyanın diğer yerlerine de yaymış, taşımış olur.
KABİR ZİYARETİ İÇİN SEFERE ÇIKMANIN HARAMLIĞINA DAİR VEHHABİLERİN DELİLLERİ
Vehhabiler dış görünüş olarak peygamberi ziyareti caiz görmekteler. Fakat, kabir ziyareti için yolculuğu hiçbir zaman caiz görmüyorlar. Muhammed bin Abdülvahap, “El Hidayyet’üs Seniyye” risalelerinin ikinci cildinde şöyle diyor: (…)
“ peygamberi ziyaret müstehaptır, fakat mescidi ziyaret etmek ve orada namaz kılmak dışında oraya yapılan yolculuk caiz değildir.”
Onların ziyaretin haram olduğuna dair en önemli delilleri Ebu Hureyre’nin Sahihinde naklettiği şu hadistir: Ebu Hureyre peygamberin şöyle dediğini naklediyor: (…)
“ Yolculuk yapılmaz meğer üç Mescid için Benim Mescidim, Mescid-ül Haram, Mescid-ül Aksa.”
Bu hadisin metni değişik bir şekilde naklolunmuştur, o da şöyledir: (…)
Yine bu hadis, üçüncü değişik bir şekilde de nakledilmiştir: (…)
Bu hadislerin “sahihler” de geçmesine sözümüz yok onları rivayet edeninde, Ebu Hureyre olduğu hakkında da tartışmıyoruz. Fakat önemli olan hadisin manasını iyi anlamaktır.
Hadisin metnini şu şekilde olduğunu farz edelim:
Buradaki “illa” kelimesi kesinlikle (…) İstisna içindir. Bu istisnanın bir de “müstesna min hü”-sü vardır ama o (gizlide) tutmak gerekir. Karineye başvurmadan önce, “müstesna min hü” iki şekilde göz önüne alabiliriz:
1- (…)
2- (…)
Bu hadisin ifade ettiği manayı anlamak için, bu ikisinden birini seçmemize bağlıdır.
Hadisin ifadesi birinci farz olursa, o zaman hadisin anlamı şöyle olur ki, o zaman bu üç mescid dışında hiçbir mescide sefer yapmak caiz değildir.” anlamına gelmez.
Birisi peygamberin, imamların ve Salih kişileri ziyaret için yolculuğa çıksa, hiçbir zaman hadisin yasağının kapsamı içine girmez. Bahsedilen mescidlere yolculuk için niyetlenmektir. Tüm mescidler arasında kalan şehitlikleri ziyaret için yolculuğa çıkmak, bu yasağın kapsamına girmez.
Şayet hadisin manası ikinci farz olursa, böyle bir durumda, bu üç nokta dışında kalan tüm manevi yolculuklar yasaklanmış olur. Bu yasaklanan yolculuk, ister mescid için olsun isterse, diğer yerler için (bu) Kur’an’ın zikrettiği (…) “Deki yeryüzünü gezin” ayetine terstir. Çev.
Fakat kesin delillere dikkat ederek, hadisin senedinin sahih olduğunu düşünürsek bile, onun ifadesinin birinci farz olduğu anlaşılacaktır.
İLK OLARAK: “Müstesna üç mescidlerdir. İstisna, müttesil istisna olduğu için, mutlaka “müstesna min hü” “mescid” kelimesi olmalıdır. (mekan değil)
İKİNCİSİ: Eğer amaç, bütün manevi seyahat yerlerini yasaklamak olsaydı, “Hasr” sahih olmazdı. Zira hac amellerinde insan, “Arafat” “Ma’şar” ve “Mina” için yolculuk hazırlığı yapıp sefere çıkıyor. Eğer o üç mescid dışında kalan yerlere dini sefer caiz olmasaydı, o halde neden bu üç yere seyahat caiz görülmüş?
ÜÇÜNCÜSÜ: Allah yolunda, ilim öğrenmek, akraba ve ebeveyn için seyahate çıkmak ayetlerde ve hadislerde açıkça işaret edilen ziyaretlerdendir. Nitekim bir ayette şöyle buyurulur: (…)
“Onlardan bir kısmı da, din ilimlerini öğrenmek ve kabileleri savaştan kendilerine geri döndüğü zaman, onları Allah’ın azabı ile korkutmak için geride kalmalıdır. Olur ki, Allah’ın azabından sakınırlar.” (Tevbe/122)
Bu bakımdan büyük tahkikçiler, hadisi bizim hatırladığımız şekilde tefsir etmişlerdir. Gazali “İhya-ü Ülumiddin” kitabında şöyle der: “Seyahatin ikinci kısmı, ibadet için sefer etmektir. Örneğin cihad hacc, peygamberin, sahabenin, tabiinin ve evliyanın kabirlerini ziyaret için seyahat gibi. Hayatında ziyaret, yakınlaşma kaynağı olanların, ölüm halinde de ziyareti yakınlaşma olur. Seyahat bu amaçlarla olursa sakıncası yoktur. Üç mescidin dışındaki seyahati doğru görmeyen hadisle de ters düşmektedir. Zira o hadislerdeki konu mescidlerdir. Diğer mescidler fazilet bakımından eşit olduğu için onlara seyahatin caiz olmadığı söylenmiştir. Eğer mescidlerden yüz çevirsek bile, evliya ve enbiyanın ziyaretlerinin fazileti vardır. Tabi ki dereceleri de farklıdır.”
Anlaşıldığı gibi yasağın konusu, üç mescidin dışındaki mescidlere sefer etme konusudur. Manevi ve ziyaret amacıyla yapılan seferler konusu değildir.
Burada bir noktaya daha değinme gereği duyuyorum eğer Hz. Peygamber “Bu üç mescidin dışındakilere seyahat yapılmaz” diyorsa amacı onların dışındakilere seyahat etmenin haram olduğu değildir. Amacı şudur. “Artık insanın zahmet ve eziyetlere katlanıp, onların ziyaretine gitmesine gerek yoktur. Çünkü bu üç mescidin dışındaki mescidlerin, derece bakımından birbirine üstünlüğü çok azdır veya yoktur. Zira dünyanın camileri, mahalle mescidleri, dünya kabilelerinin mescidleri, tümü sevap bakımından, eşit bir sevaba sahiptir. Artık yakın bir bölge de bir caminin bulunmasıyla bundan sonra insanın seyahat yorgunluklarına katlanarak, diğer yerlerdeki camilere gitmesine hiçte gerek yoktur. Eğer böyle bir iş yaparsa, yaptığı iş haram ve yaptığı seyahat da kötülük seyahatidir.” da demiyor.
Bu konunun ispatı da Sahih ve Sünenlerin yazarlarının rivayet ettikleri şu hadistir: “peygamberi Ekrem ve sahabe cumartesi günleri Kuba mescidine gelip, orada namaz kılıyorlardı.” Sahihi Buhari de geçen, hadisin metni şöyledir: (…)
“Hz. Peygamber, her cumartesi binekle veya yaya olarak Kuba mescidine ziyaret için gelirlerdi. Ömer’in oğlu da aynı öyle yapardı.”
Aslında, küçücük bir riya olmadan, Allah mescidlerinin herhangi birinde, Allah için namaz kılma amacıyla, o kadar yolu kat etmek nasıl haram kılınabilir? Mescidde namaz kılmak müstehap olduğuna göre, onun mukaddimesi sayılan seyahat da aynı rengi taşır.

6. BÖLÜM
EVLİYA KABİRLERİNİN YANINDA NAMAZ KILMAK VE DUA ETMEK
Vehhabilerin kitaplarında en fazla sözü edilen konulardan biriside, evliya kabirlerinin kenarında namaz kılmak, dua okumak ve kabirlerinin üzerinde çerağ yakma konusudur.
Bu ekolün temelini atan şahıs “Kabirleri Ziyaret” risalesinde şöyle yazıyor: (…)
“ Geçmiş önderlerden hiçbiri, evliya meşhedlerin de ve kabirlerin yanında namaz kılmanın müstehap olduğunu veya diğer yerlere nazaran, oralarda namaz kılmanın ve dua etmenin daha faziletli olduğunu söylememişlerdir. Ancak tümü, mescid ve evlerde namaz kılmanın, evliya ve Salihlerin kabirlerinin bulunduğu yerlerde namaz kılmaktan daha faziletli olduğu konusunda birleşmişlerdir.”
Medine alimlerine ait olan cevapta da şöyle okuyoruz: (…)
“İyi olanı, dua ederken peygamberin kabrine teveccüh etmeyi men etmektir. Güvenilir kitaplarda da iyi olanı, onun yasaklanmasıdır. Bunun dışında, yönlerin en iyisi, kıble yönüdür.”
Bu konu zamanla yasak aşamasından “şirk” aşamasına gelmiştir. Şimdide onlara göre böyle bir iş yapmak, şirktir. Onu yapanlar ise, “müşrik” olurlar.
İlk önce şunu hatırlatalım ki, herhangi birisi, kabirin yanında kabir sahibi için namaz kılsa, ona tapsa ve onu kendine kıble yapsa, şüphesiz bu şirk olur. Fakat şu bir gerçektir ki, yeryüzünde hiçbir Müslüman, Peygamber ve evliyaların yanında, ne böyle bir işi yapıyorlar, ne ona ibadet ediyorlar ve nede onun kabrini kendilerine kıble ediniyorlar!
Buradan yola çıkarak “şirk” düşüncesi hayal ürünüdür. Müslümanların evliya kabirinin yanında namaz kılıp dua etmelerinin nedeni, Allah dostunun defnolunduğu yere yaklaşmak isteğinden başka bir şey değildir!
Onlar o mekanda, Allah dostlarından birisinin defin olunmasından dolayı, Allah’ın özel bir şerefine nail olduğunu düşünerek ve amellerinin de bundan dolayı, daha fazla sevap kazandıracağını umarak, ziyareti yapmaktalar.
Şimdi şu konu üzerinde durmamız gerekir; acaba Salih insanların bedenleri herhangi bir yere defin olunmasıyla, o yer özel bir değer kazanır mı kazanmaz mı? Eğer Kur’an ve Sünnetle böyle bir hüküm sabitleşirse, büyük İslam önderlerinin bulundukları yerlerde namaz kılmanın ve dua etmenin fazileti şüphesiz olacaktır. Böyle bir durum olmazsa dahi, onu yasaklayıp, haram ilan etmek imkansızdır. Kaldı ki aynen diğer mekanlarda olduğu gibi, oralarda da namaz kılıp, dua etmek, caiz ve doğrudur, herhangi bir fazileti olmasa bile!
Konunun odağı şu olmalıdır; acaba evliyanın defnolunduğu yerin özel şeref ve fazileti içerdiği bir konu var mı? Bu konuya dair, Kitap ve Sünnette de delil var mı?
Bu gerçeği, aşağıda kaydedilen ayeti dikkate alarak, açıklamak mümkün:
1- “Kehf Asabı” hakkında, muvahhid topluluk, şu görüşü ileri sürdüler: (…)
“Üstlerine mutlaka bir mescid yapmalıyız.” (Kehf/21)
Onların defin olundukları yerin üzerine mescid yapmaktan amaç, kendi farz amellerini yerine getirmekten başka bir şey değildir. Başka bir deyimle, amaçları, orada namaz kılmak ve dua etmektir. Onlar şöyle düşünüyorlardı: “ Bu yer, Allah’ın sevgili kullarının, orada defnedilmesiyle, özel bir değer kazanmıştır. O yerin faziletinden faydalanmalı ve daha fazla sevap kazanmalıyız.
Kur’an bu konuyu muvahhid bir topluluktan naklediyor ve bu olay karşısında da sesini çıkartmıyor. (görüş bildirmiyor.) Eğer bu amel temelsiz bir iş olsaydı, yada boş ve yersiz olsaydı, asla onun karşısında sessiz kalmaz ve güzel bir dille, onun hata olduğuna işaret ederi. “Susmak kabullenmenin işaretidir.” Sözü gibi, ona razı olur gibi sessiz kalmazdı!
2- Kur’an’ı Kerim, kendi evini ziyaret edenler, İbrahim makamında, yani İbrahim’in durduğu noktada, namaz kılmalarını buyurmuştur; Nitekim şöyle buyuruyor: (…)
“İbrahim’in makamını namaz yeri edinin.” (Bakara/125)
Siz bu ayeti kimin eline verseniz, şunu anlar: “İbrahim bu noktada durup mutlaka, Allah’a ibadet etmiştir. Bundan dolayı orası, şeref ve fazilet kazanmıştır. İşte bu yerin mübarek oluşu ve şeref kazanması dolayısıyla, Müslümanlar orada namaz kılıp, teberrük edinmeleri buyrulmuş.
İbrahim’in durduğu bir yer, şerefli ve faziletli sayılırsa, hakk yolunun şehitlerinin ve faziletli insanların bedenlerinin defin olunduğu yerler, şerefli ve faziletli sayılmaz mı acaba? Orada kılınan namaz daha faziletli ve yapılan dua da daha fazla kabule şayan olmaz mı?
Her ne kadar, bu ayet İbrahim (a.s) hakkında nazil olmasa da, acaba ondan külli (Genel) bir hüküm çıkartılmaz mı?
“ Devaniki” Peygamberin Mescidinde Ehl-i Sünnet fakihlerinden olan İmamı Malik ile tartışmaya girer ve ondan şöyle sorar: “ Dua edeceğim zaman yüzümü kıbleye çevirerek mi edeyim, yoksa yüzümü Allah Resulünün kabrine çevirerek mi dua edeyim? Malik şöyle cevap verir: “ Peygamberden niçin yüz çeviresin! Oysa ki, o senin ve baban Adem’in vesilesidir, yüzünü Resulün kabrine çevir ve şefaatini iste ve ondan senin için şefaat etmesini dile.”
Bu tartışma ve konuşmadan anlaşılıyor ki; Hz. Peygamberin kabri yanında dua etmek caizdir ve hiçbir sakıncası yoktur.
Mensur ile Medine liderinin arasında, birinin diğerine üstünlüğü konusunda bahis geçmiş, İmam-ı Malik’de görüşünü belirterek, kabre yüz çevirmek kıbleye yüz çevirmek gibidir, diye açıklamıştır.
3-Miraç ile ilgili haberlere müracaat etmek, bu gerçeği daha fazla aydınlığa çıkartıyor. Çünkü miraçla ilgili haberlerde, Resul (s.a.a)ün “Teyyibe”, “Turi Sina” ve “Beyt-ül Lahm” gibi bölgelerde, namaz kıldığı bildiriliyor. Cebrail (a.s) Hz.. Peygamber (s.a.a)’e şöyle soruyor; “Ey Allah’ın elçisi namaz kıldığın yerin neresi olduğunu biliyor musun? “Sen İsa’nın doğduğu yerde namaz kıldın”
Bu hadisten şöyle yararlanılıyor: Peygamberin bedeniyle temas eden bir kaç noktada namaz kılmak faziletli olur. Bu yerin yakınlaştırıcı olmasının nedeni ise, Hz. Mesih’in orada doğması nedeniyledir.
4- “Hacer” ve “İsmail”, Allah yolunda çektiklerine sabır ve yakınlık için gösterdikleri tahammülden dolayı, öyle bir makama ulaştılar ki, onların üzüntü yerleri ibadet yerine dönüştü; “Sefa ile Merve” arası.
İbn-i Teymiye’nin talebesi şöyle diyor: Eğer gerçekten bu iki şahıs ayaklarını bastıkları yer, Allah yolunda gösterdikleri sabır ve dayanıklılıktan dolayıysa ve Müslümanların bu noktada Allah’a ibadet etmeleri, azametli Sa’yı yerine getirmeleri emr olunacak derecede mübarek kılınmışsa, o halde, toplumu ıslah uğrunda, sabır ve dayanıklılığın en büyüğünü gösteren peygamberimizin defnolunduğu yer neden mübarek bir yer olmasın? Orada dua ve namazın niçin fazileti daha fazla olmasın?
5- Şayet kabrin kenarında namaz kılmak meşru olmaz ise, peki neden Ümmül Müminin Ayşe bir ömür boyu, peygamberin defnolunduğu odasında namaz kılıp Allah’a ibadet ile meşkul oldu?
İslam muhaddislerinin peygamberden naklettikleri şu hadis: “Allah Yahudi ve Nasranilere lanet etsin ki, peygamberlerinin kabirlerini mescid yaptılar.”  Vehhabiler bu hadis ile Allah dostlarının kabirlerinin kenarında namaz kılmanın haram olduğuna delil getiriyorlar. Oysa bu hadis anlam bakımından şöyledir: Onlar peygamberlerinin kabirlerine secde ediyorlardı, onlara ibadet ediyorlar ve onları kıble ediniyorlardı, bunların hepside tevhide ters işlerdir. Eğer hadisin anlamı Vahhabilerin söyledikleri gibi olsaydı, hadisi rivayet eden Ayşe’nin kendisi, neden elli yıla yakın o odada namaz kıldı ve Allah’a ibadet etti?
6- Eğer peygamberin defnolunduğu yerin özel bir önemi olmasaydı (Bazı zatlar) kendi cenazelerini peygamberin yanına defnettirmek için, neden iki hafta ısrar ediyorlardı? Ali oğlu Hasan (a.s) niçin pak bedeninin, ceddinin yanına defnedilmesini vasiyet etti? “Eğer düşmanları onun cesedini dedesinin kabri yanına defnedilmesine engel olurlarsa, Bâki mezarlığına defnetsinler.” Diye buyurdu.
Peygamberin kabrinin kenarında, kıbleye doğru yüzünü çevirip Allah’a ibadet etmekten başka ve o yerde fazilet elde etmekten başka bir hedefi olmayan Müslümanlar ile bu hadisin, ne gibi bir bağlantısı var?
Peygamberin azize kızı; sahihlerde bulunan hadislere göre “Onun hoşnutluğu, Allah’ın ve Resulü’nün hoşnutluğu, onun gazabı da Allah’ın ve resulünün gazabıdır.” İşte bu insan, her cuma günü amcası “Hamza”nın kabrini ziyarete gidiyor, orada namaz kılıyor ve ağlıyordu. Hadisin metni işte: (…)
7- Bu deliller ve Müslümanların hareketleri: Onlar, Allah dostlarının ve hak yolunun fedakarlıklarının defnedildiği yerlerde namaz kılıyor, dua ediyor ve ibadete dalıyorlardı, bunların tümünden anlaşılıyorsa ki; bu tür yerlerde, dua edip, namaz kılmak, daha şerefli ve daha ziyade sevap kazandırıyor. Bunları yaparlarken de amaçları, oranın şerefine ulaşmak ve Allah’ın sevgisinin bulunduğu bir yerde ibadet etmekten başka bir şey olamaz.
Siz Kur’an ve hadisler de, bu bölgenin şerefine ve buralarda namaz kılıp, dua etmenin faziletine dair herhangi bir delilin bulunmadığını düşünseniz bile buralarda namaz kılmak niçin yasak olsun. Ayrıca bu merkezler, İslam’ın evrensel kanunu olan: “Yeryüzünün tümü, Allah’a ibadet yeridir.”  Hükmüne dahil olduğuna göre, Müslümanların Allah dostlarının kabirlerinin kenarında, namaz kılmalarının sakıncası nedir?
Yukarıda hatırlattığımız gibi “Yahudi ve Hıristiyanlar peygamberlerinin kabirlerini mescid yaptılar.” Hadisinin amacı nedir? Bu hadisler hiçbir zaman, kabirlerin kenarında, kıbleye dönük olarak dua etmeye ve Allah için namaz kılmaya engel değildir ve bunları da kapsamaz.
“Vahhabi”lerin şiddetle karşı çıktıkları, Allah velilerinin kabirlerinin kenarında çerağ yakma konusu ise, önemli bir konu değildir. Zira “Vahhabi”lerin bu konudaki dayanakları, Sünen-i Nesei’nin İbn-i Abbas’tan naklettiği şu hadistir: “Peygamber kabirleri ziyaret eden kadınlara ve orayı mescid seçenlere ve çerağ yakanlara lanet etmiştir.”  Bu hadis çerağı yakmanın, malı israf etmek veya dünya milletlerinin bazılarına benzemek durumunu gösterir gibidir. Ama çerağ yakmakta amaç Kur’an okumak, dua etmek, namaz kılmak veya diğer meşru menfaatler olursa, kesinlikle sakıncası olmaz. Hatta bu yüce amaçlar için bu bölgelerde lamba aydınlatmak: (…)
“(İyilik ve takva konusunda yardımlaşın)”  ayetinin kapsamına girer, böyle bir durumda niçin yasak olsun!
Hadisi şerh edenlerin bir çoğunun, bu gerçeğe değinmiş olmaları sevindiricidir. Nitekim Sendi, Sunen-i Nesei’nin açıklamasında şöyle diyor: (…)
“Çerağ yakmanın yasaklanmasının nedeni, malın boşuna zayi edilmesinden başka bir şey değildir.”
7. BÖLÜM:
İLAHİ VELİLERE TEVESSÜL ETMEK (Evliyaları aracı yapmak)
Allah dostlarının dergahlarına tevessül etmek, dünya Müslümanları arasında yaygın olan konulardan birisidir. İslam şeriatının Peygamber (s.a.a) vesilesiyle ilan edildiği gün, İslami hadisler kanalıyla onunda meşruiyeti ilan edilmiştir.
Yalnızca İslam’ın sekizinci asrında, “İbn-i Teymiye” tarafından inkar edildi. Ondan iki asır sonrada “Muhammed bin Abdülvehhab” vasıtasıyla bu hadis şiddet kazandı. İlahi evliyalara tevessül etmek yanlış ve bidat olarak tanıtıldı. Kimi zamanlarda “Evliyalara ibadet” olarak adlandırıldı. Allah’tan başkasına ibadet etmenin haram ve şirk olduğu kuşkusuzdur.
Biz ibadetin manası hakkında ayrıca bir konuya değineceğiz. Orada evliyalara tevessül etmenin iki çeşit olduğunu, birincisi “ibadet” ve şirk sayılacak tevessül vardır, “müstehap” ve “güzel” olup, ibadet kokusu bulunmayan tevessül vardır. Burada şimdilik o konuya değinmeyeceğiz. Önemli olan, ilahi evliyalara yapılan tevessül, iki şekilde yapılmasıdır. (..)
1- Ey Rabbim! Ben peygamberin Muhammed (s.a.a)’e tevessül ediyorum ki, hacetlerimi gideresin.
2- Onların Allah dergahında bulunan yakınlıklarına, makamlarına ve haklarına tevessül etmek, örneğin şöyle denmesi. (…)
“Ey Rabbim! Ben, onların senin yanında bulunan makam ve ihtiramlarını, hacetimi kabul etmen için vesile kabul ediyorum.”
“Vahhabi”lerce, bu tevessülün her ikiside yasak kabul edilmiştir. Oysaki İslami hadisler ve Müslümanların davranışları “Vahhabi”lerin görüşünün aksine şahitlik ediyor ve evliyalara tevessül etmenin her iki çeşidine de cevaz veriyorlar. Şimdi ilk önce, İslami hadislerin ikisini nakledip, ardından da Müslümanların davranışlarını işleyeceğiz. Bu iki delille bidat ve haram olma konusu da kendiliğinden yok olup gidecektir. Fakat, ilahi evliyalara tevessül etme, onlara tapma ve ibadet etmemidir? Konusunu, “ibadetin anlamı” bölümünde açıklayacağız. O bölüm, bu konunun en hassas noktasını oluşturmaktadır.
HADİSLER BÖLÜMÜ
Tarih ve hadis kitaplarında bulunan birçok hadisler, ilahi evliyaların makamlarına veya zatlarına tevessülde bulunmanın doğru olduğuna şahitlik etmektedir. Biz burada yalnızca onların küçücük bir kısmını nakletmekle yetineceğiz.
İLK HADİS: Osman bin Hanif’in hadisidir: (…)
“Ama biri peygamberin huzuruna geldi “Rabbinden bana afiyet vermesini dile.” Peygamber (s.a.a) istiyorsan dua edeyim istersen de sabret ki buda en iyisidir.” Diye buyurdu. Ama şahıs; “dua et” diye istedi. Peygamber (s.a.a) ona, abdest olmasını ve abdest alırken dikkat etmesini, iki rekat namaz kılıp şöyle dua etmesini buyurdu: “Ya Rabbi! Ben, peygamberin Muhammed vasıtasıyla senden istekte bulunuyorum, rahmet peygamberi ile sana teveccüh ediyorum. Ey Muhammed, benim hacetlerim hakkında senin vesilen ile Allah’a yöneliyorum ki, Allah benim hacetlerimi yerine getire. Ya Rabbi! Onun şefaatini, benim hakkımda kabul buyur!”
HADİSİN SENEDİ HAKKINDA BİR SÖZ
Hadisin senedinin doğruluğu ve sahih oluşu hakkında diyecek bir söz yoktur. Hatta “Vehhabilerin” önderleri, yani “İbn-i Teymiye” o hadisin senedinin sahih olduğunu doğrulamış ve şöyle demiş: “Hadisin senedinde yer alan Ebu Cafer’den maksat, Ebu Cafer Hatmi’dir: Bu şahısta “Sike”dir- (güvenilirdir.)
“Vehhabi” nin çağdaş yazarı “Refai” tevessül hadislerini itibardan düşürmeye çalışmasına rağmen, bu hadis hakkında şöyle söylüyor: (…)
“Bu hadisin sahih ve meşhur oluşunda şüphe yoktur.”
“Refai” “Et Tevessül kitabında şöyle yazıyor;
“Bu hadisi    “Nesai”, “Beyhaki”, “Taberani” “Tirmizi” ve “Hakim” kendi kitaplarında nakletmişlerdir. Sonraki iki şahıs da (ve şefeehu fi) cümlesi yerine (Allahumme şeffini fihi) diye nakletmiştir.
“Zeyni Dehlan” “Hülasa tül Kelam” kitabında şöyle yazıyor;
“Bu hadisi Buhari kendi tarihinde, İbn-i Mace ve Hakim: Müstedrekte sahih senedlerle, Celalleddin Suyuti’de kendi “Cami”sinde nakletmiştir.”
Yazar, bu hadisi aşağıdaki kaynaklardan naklediyor:
1- “Süneni İbn-i Mace” cilt.1. s.441. “Darü” İhya ül Kitab-ül Arabbiye” İsa (a.s) el Babı El Halebi ve ortakları” Yayın evi. Muhammed Fuat Abdul Baki’nin tahkiki, hadis numarası:1385
İbn-i Mace, Ebu İshak’tan şöyle naklediyor: (Haza hadisun sahihun) “Bu hadis sahihtir.”
Sonrada şöyle ilave ediyor; bu hadisi Tirmizi “Ebvab-ül Ediye” kitabında nakletmiştir ve şöyle demiştir: (bu hadis haktır, sahihtir, gariptir.)
2- “Mesned-i Ahmed bin Hanbel” c. 4. s. 138. Osman bin Hanif’in Mesnedinden El- Mekteb-ül- İslami baskısı, Beyrut yayın evi. Bu hadis üç yoldan nakledilmiştir.
3- “Müstedrek-i Hakem” c.1. s.313. Haydarabat ofset baskısı. Hadisi naklettikten sonra, şöyle diyor: (…)
“Bu hadis sahihtir. Şeyheynin şartına dayanarak onu nakletmediler.”
4- “El- Cami üs Seğir” Suyuti nin eseri “Tirmizi”den ve “Müstedrek-i Hakim”den naklen. Sayfa-59.
5- “Telhiz-ü Müstedrek” Zehebi’nin Eseri, 748’de vefat etmiş ve müstedrek’in alt kısmında basılmıştır.
6- “Et-Taç” c.1. s.286. bu kitap “İbn-i Mace” sahih-i hariç, beş sahihin hadislerinin tümünü içine almıştır.
Buna göre, hadisin senedinde konuşulacak ve denecek hiçbir durum yoktur.
Siz bu hadisi Arap dilini bilen birinin eline verseniz, onun kafası da Vehhabi düşüncelerle karışmış olsa, ona; “Peygamberin ama’ya öğrettiği dua’da ona nasıl yol gösterdiği, izin verdiği ve duasının kabul edilmesi, için nasıl yol gösterdiği,” sorulsa, derhal size şöyle cevap verirdi: “Peygamber ona, kendisine rahmet peygamberini vesile yapmasını ve tevessül etmesini, bu şekilde de hacetinin- dileğinin kabul görmesini” bildirmiştir. Aşağıdaki cümlelerden bu konu daha da iyi anlaşılır.
A- “Ya Rabbi! Peygamberin vesilesiyle sana el açıyorum ve senden soruyorum.”
“Nebiyyike kelimesi öndeki iki cümleye aittir: Biri “Es-elüke” diğeride “Eteveccehü ileyke” cümleleridir.
Daha açık bir deyişle, hem nebinin vesilesiyle, Allah’tan istiyor ve hem de onun vesilesiyle yüzünü Allah’a doğru çeviriyor. Nebiden kastım, Nebinin kendisidir, yani duasını kastetmiyorum. Kastın, “Bi dua-i Nebiyyike” (Nebinin duası vesilesiyle) olduğunu düşünenler, görünene terstirler ve delilleri yetersizdir. “Dua” lafzını takdir de tutuyor. Bu onun düşüncesinin zıddına olur, sonuçta’da şöyle desin: “Maksat peygamberin duasına tevessül etmektir, zatına değil. Fertlerinde dualarına tevessül etmenin sakıncası yoktur.”
B- Muhammed rahmet peygamberidir;
Allah’tan istekte bulunmadaki gayesinin Peygamber (s.a.a) hürmetine ve onun vesilesiyle olduğunu anlatmak için, “Nebiyyike” kelimesini “Muhammed rahmet peygamberidir.” Cümlesiyle tarif etmiştir. Bu tarif de hem hakikatı aydınlatmış ve hem de hedefi belirtmiştir.
C- “Ya Muhammed inni eteveccehü bike ila rabbi” (Ey Muhammed ben senin vasıtanla Rabbime teveccüh ediyorum.) cümlesi, bize “Muhammed kendisine dua edenin ne yaptığını” anlatıyor. Onun duasının kendisine taraf tuttuğunu değil.
D- “Ve Şefi hü fiy” cümlesinin anlamı şudur: Yani, Ya Rabbi, O’nun bana şefaatçi kıl ve onun şefaatini benim hakkımda kabul buyur. Bu cümlelerin tümünde, söz konusu olan peygamberin kendi duası ve büyük şahsiyetidir, duası söz konusu değildir.
Bu açıklamamızla, Vehhabi yazar “Refai” nin “Ettevsil ila Hakikatil Tevessül” kitabında sözünü ettiği beş iddia çürümektedir. Biz bu iddiaların cevabını geniş bir şekilde “Tevessül” kitabında yazıp işledik. İstekli olanlar aynı kitabın 147-153.cü, sayfalarına başvurabilir.
İKİNCİ HADİS
İSTEYENLERİN RIZASI İÇİN ARACI KABUL ETMEK (Tevessül)
“Atiyye- Evfi” Ebu Said el Hudri’den, Peygamber (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu naklediyor: Kim namaz kılmak için evinden çıksa ve bu sırada, şu duayı okursa, Allah’ın rahmetiyle karşılaşır ve bin melek onun için bağışlanmasını isterler.  (…)
“Rabbim, senden Salihlerin hürmetine, senden sana ilettiğim arzularım hürmetine istiyorum. Ben itaatsizlik, iyi geçinmemek, riya ve sem’ihi açısından evimden çıkmadım. Ben senin gazabından kaçınmak ve rızanı kazanmak için çıktım. Senden beni ateşten korumanı, günahlarımı bağışlamanı diliyorum. Zira günahları senden başka kimse bağışlayamaz.”
Söz konusu hadis, çok açıktır. İnsanın Allah’tan istekte bulunduğu zaman, hak menzil ve makamını ve Salihlerin şe’nini, kendisiyle rabbi arasında vesile kılabileceğini ortaya koyuyor. Hadisin, bizim maksadımıza yönelik olduğu da açıktır.
ÜÇÜNCÜ HADİS
PEYGAMBER (S.A.A) KENDİNE ARACI KABUL ETMEK
“Hz. Adem (a.s) Allah’ın emrine muhalefet  ettikten sonra, Allah’tan aldığı kelimeler ile Tevbe etti. Nitekim Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor: (…)
“Derken Adem, rabbinden (bir takım ) kelimeler aldı. (Allah’da) bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz o, tövbeleri kabul edendir. Esirgeyendir.
Müslüman muhaddis ve müfessirlerden bir bölümü, ayette açıklanan kelimelerin tefsirinde, aşağıdaki hadislere dayandırarak bazı görüşler belirtmişlerdir ki onların metinleri dikkat edilmeyle anlaşılıyor.
“Taberani” “El- Mü’cem üs Sagır” kitabında ve “Hakim Nişaburi” Müstedrek-i Sihah’da, “Ebu Naim İsfahani ve Beyhaki: Delail’ün Nübüvve kitabında ve İbn-i Esakiri Şami” kendi tarihinde ve Suyuti: El Darrül Mensur’da ve ayrıca Ruh’ul Meani’de  Ömer İbn-i Hattap senediyle, Peygamber (s.a.a) in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: (…)
“Adem günah işleyince, başını gökyüzüne dikti ve şöyle dedi: (Ya Rab!) senden Muhammed’in hakkına beni bağışlamanı istiyorum. Allah ona; Muhammed kimdir? Diye sordu: Adem cevap verdi: Beni yarattığında ve başımı arşa diktiğimde arşta şöyle yazıldığını gördüm: “Allah’tan başka mabud yoktur ve Muhammed onun Resulüdür.” Kendi kendime şöyle düşündüm: Muhammed onun yarattıklarının en büyüğüdür ki, Allah onun adına, kendi isminin kenarında yer vermiştir.” Bu sırada ona şöyle vahyolundu: O senin zürriyetinin en son peygamberidir. Şayet o, olmasaydı, seni yaratmazdım.”
BU HADİS HAKKINDA BİZİM GÖRÜŞÜMÜZ
1-”Kur’an-ı Kerim’de, bizim aramızda yaygın olanın aksine, kelime lafzı, zatlara- şahıslara ait olmuştur. Örneğin:
a- (…) “Allah, sana Allah’tan olan kelimeyi (İsa’yı) tasdik eden Yahya’yı müjdeler.” (Al-i İmran/38)
b- (…) “Ya Meryem, doğrusu Allah, kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. (Al-i İmran/45)
“Meryem oğlu İsa, ancak Allah’ın peygamberi ve kelimesidir. (Nisa/171)
Deki Rabbimin kelimelerini yazmak için denizler mürekkep olsa, elbette deniz tükeniverirdi. (Kehf:108)
Deki yedi deniz daha eklenerek yardım etse, yinede Allah’ın kelimelerini yazmakla tükenmez.” Lokman/27)
Söz konusu ayette “kelimat” lafzının yazılmasına dikkat ederek kelimelerin yazılmasında. Amaç, vesile- aracı kabul edilen “mukaddes zatların ve şahsiyetleri olduğunu söyleyebiliriz. Kaydedilen rivayette ise şahsiyet sahibi insanlardan, sadece “Muhammed”in ismi geçmektedir bu nedenledir ki, Şii rivayetlerinde, bu gerçek iki çeşit nakledilmiş kimi vakit “kelimat” lafzı bu mukaddes zatların isimlerine dikkat edilmiştir ve imi zamanlarda da onların nurani ruhlarına kast edilmiştir.
İşte her iki tefsirde: Adem arşta yazılan bir kısım yazılar gördü, onları aracı kıldı. O’na şöyle denildi: “O isimler Allah’ın değerli yarattıklarının isimleridir. Onlar Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’in isimleridir Adem, tövbesinde onları aracı edinmiştir.”
Şimdi de diğer hadisleri Adem’in o beşlerin nurani benzerlerini gördüğünü anlatıyor. Bu rivayetlerden haberdar olmak için “Burhan” tefsirine bakınız.
2- Hadis ve tarih kitaplarına bakıldığında, Hz. Adem’in Hz. Peygambere tevessül etmesi meşhur ve bilinen bir konu olduğu anlaşılmaktadır. Zira İmam Malik Peygamberin hareminde Mensuru Devanegi’ye şöyle demiştir. Peygamber seninde ve baban Adem’inde tevessül aracıdır.
İslam şairleri bu gerçeği dile getirip şöyle demişler:
Muhammedei vasıtasıyla Allah, Adem’in duasını kabul etti.
Ve Nuh’u geminin içerisinden kurtardı.
Adem’in günahı Onların vasıtasıyla bağışlandı.
Allah dergahının vasıtası ve parlak yıldızı olan kimselerdir.
DÖRDÜNCÜ HADİS:
PEYGAMBERİN PEYGAMBERİ ARACI KABUL ETMESİ
(…) “Esad kızı Fadime vefat edince, Allah Resul (s.a.a)’ü onun ölümünden haberdar olduktan sonra onun başının ucunda oturdu ve şöyle buyurdu: Ey annemden sonraki annem, Allah sana rahmet eylesin, sonra Üsame, Ebu Eyyüb, Ömer bin Hattab ve siyah bir köleydi, kabir hazırlamaları için çağırdı, kabir hazırlanınca, Allah Resulü kendi eliyle lahd (mezarın içinde kazılan mezar beşiği) kazdı onun toprağını da kendi elleriyle çıkardı. Sonrada kabrin içine yanı üzerinde uzandı ve şöyle dua etti.
Öldüren ve dirilten Allah, diridir. Ölmez, peygamberin ve benden önceki peygamberlerin hakkına; annem Esad kızı Fatma’ya mağfiret eyle, onun yerini geniş kıl!”
“Hülasatül Kelam” kitabının yazarı şöyle diyor:
“Bu hadisi Taberani “Mu’cemi Kebir ve Evsat” kitabında, İbn-i Haldun ve Hakim’de nakletmişlerdir ve onun sahih olduğunu da tastik etmişlerdir.
“Seyyid Ahmed Zeyniye Dehlani” “Eddureru Esensiye fi Reddi Akıl Vehbiye” kitabında şöyle yazıyor.
“Tanınmış Muhaddis İbn-i Ebi Şeybe, Cabir’de bu hadisi nakletmişler.”
Yine İbn-il Abdulbirr, Abbas’tan ve Ebu Naim Enes’ten naklettiler bu konuların tümünü Celaleddin Suyuti kendi “Cami ul Kebir” kitabında anlatmıştır.
Yazar bu iki hadis kaydedildiği şekilde iki kitaptan nakletmiştir. Bazısı söz konusu duayı içine alır, bazısı da almaz.
1- “Hilyetil Evliya”, “Ebu Naim İsfahani” c/3. s/121.
2- “Vifa ul Vifa” “Semhudi” c/3 s/899
BEŞİNCİ HADİS:
PEYGAMBERİ ARACI KABUL ETMEK
İslam muhaddislerinden bir bölümü sahra nişin bir Arabın Peygamber (s.a.a)’e gelerek şöyle söze başladığını naklederler: (…)
“Biz senin yanına öyle bir halde geldik ki, ses edecek bir devemiz ve nede mışıldayarak uyuyan bir çocuğumuz vardır.
Sonra şu şiiri okudu: (…)
Biz senin yanına geldik, öyle bir halde ki atların göğsünden kan damlıyor. Çocuğun annesi kendi çocuğundan uzaklaştırılmıştır. Milletin yiyeceği hiçbir şey yokumuzdur. Meğer kıtlık yıllarında yiyilen yabani karpuz ve kan kürk gibi kötü yiyecekler. Bizim sana sığınmaktan başka bir çaremiz kalmamıştır. Peygamberden başka kime halk sığınabilir. (…)
“O beyaz cehre ki, onun yüzüne bulutlardan yağmur istenirdi. Yetimlerin sığınağı, sahipsiz kadınların elinden tutan idi. Derdi olan Haşim Oğulları Onun etrafında dönüyorlardı ve onlar onun yanında nimet ve ikram içindeydiler.”
“Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: Evet benim amacımda okuduğunuzun aynısıdır sonra Ali (a.s) onun şiirinden bir kısmını okudu ve Allah Resulü minberin üzerinde Ebu Talip için, Allah’tan rahmet diledi. Sonra da Ben-i Kenane kabilesinden olan birisi kalktı, birkaç beyt okudu ki, o okuduğu beytin ilkinin anlamı şöyledir:”
“Hamd sana mahsustur, Ey Allah’ım! Şükreden kullardan sana hamd olsun. Biz peygamberin yüzü hürmetine yağmurdan doyduk.”
Bu konu için bir çok kaynaklar zikrolunmuyor. Fakat yazar onu aşağıdaki kaynaklardan naklediyor:
A- Umdeti’ül Kafi fi Şerh-i Hadis’il Buhari, c / 7. S / 31. yazarı, Bedreddin Mahmud bin Ahmed’ül Ayn 855 yılında vefat etmiş. İdare-i et Tebaet il Müniyriye baskısı.
B- Şerhi İbn-i Ebil Hedid- Nehcül Belağa şerhi, c / 14. S / 80.
C- Seyretül Halebi- c / 3. S / 263.
D-    “El Hüccet-ü Alezzahib ile Tekfir-i Ebi Talib” yazarı, Şemseddin Ebi Ali Fehhar bin Mued, 630 yılında vefat. Alevi matbaası, Necef baskısı. S /
H-    “ Seyre-i Zeyniy Dehlani” Seyre-i Halebi Haziyesinde, c / 1. S / 81
ALTINCI HADİS
PEYGAMBERİN ZATINA TEVESSÜL ETMEK (…)
“Allah’tan başka bir ilahın bulunmadığına inanıyorum ve sen her gizliye eminsin, sen Allah’a diğer peygamberlerden en yakın vesilesin, ey en temiz ve en muhteremin evladı, ey gönderilenlerin en iyisi senin emirlerinle amel etmek, bizim başımızın tüyünün beyazlanmasına neden olsa dahi sana gelenleri bize emret! Bana o günde şefaatçi ol ki, şefaatçilerin şefaati Sevad bin Kabin durumuna hurma çekirdeği kadar dahi faydalı olmayacaktır.”
Ehl-i Sünnetin tarih ve hadis kitaplarında “aracı bulmak” hakkında geçen bazı hadisleri buraya kadar naklettik. Şii önderlerin mukaddes zatlara tevessül etmek hakkında kaydedilen hadisleri, o kadar sarih ve kesindir ki, bir çok dualarında bile kaydedilmiştir.
İslam’ın hükümlerini biz, acaba: İbn-i Teymiye ve yada “Muhammed bin Abdülvehhab gibilerden mi öğrenmeliyiz? Yoksa, iki büyük emanet hadisi (sakaleyn hadisi) gereği Sıkl-i Asger ve Kur’an’ın adaletine sahip olan, Peygamber (s.a.a) hanedanından mı öğrenmeliyiz?
Şimdi biz, “Sahife-i Aleviye  veya Hz. Hüseyin (a.s)’ın Arefe Duasından” yada Sahife-i Seccadiye’de geçen bir çok duanın arasından sadece bir kıtasını nakletmekle yetinmeyeceğiz. Önceki Aşere-i Kamil hadisiyle birlikte;
YEDİNCİ HADİS
Şehidlerin reisi (İmam Hüseyin (a.s)) duasında şöyle demiştir. (…)
“Ya Rabbi! Bana farz edip ve azametli kıldığın böyle bir günde, sana yönelip, seni peygamberinin, elçisinin ve mahlukunun en hayırlısının hakkında yemin veriyorum.”
ARACI KABUL ETME KONUSUNDA MÜSLÜMANLARIN TAVRI
Gerek Peygamber (s.a.a) döneminde ve gerekse peygamber sonrası dönemlerde Müslümanlar ilahi velilerin zatlarını, makamlarını ve yollarını aracı kılıyorlardı, şimdi bunlardan birkaç örnek sunalım:
1- “İbn-i Esir” Azzuddin bin Ali Muhammed bin Muhammed bin Abdülkerim Cezri ö. 630 baskılı “Usd’ül Gabe fi Merifedis Sahabe” kitabında şöyle yazıyor: (…)
“Kıtlık yılında, kuraklık baş gösterince, Ömer bin Hattab, Abbas’ın aracılığı ile yağmur talebinde bulundu. Yüce Allah’da onun aracılığıyla onları yağmura doyurdu, yerler yeşerdi ve Ömer yüzünü millete çevirerek şöyle dedi: Abbas, Allah’tan yana bizim aracımızdır. Allah katında bir makama sahiptir. “Hassan bin Sabit” onun hakkında şöyle şiir okudu:
“Şiddetli bir kıtlık her tarafı sarınca, önder yağmur isteğinde bulundu. O zaman gökteki bulut, Abbas’ın hatırına halkı yağmura doyurdu. Abbas ki, peygamberin amcasıdır ve babasının seviyesindedir. Makamı ondan irsi olarak almıştır. Allah onun vasıtasıyla yerleri canlandırdı. Halk Abbas’ın üzerine dokunarak teberrük yapıyor ve şöyle diyorlardı: “Müjdeler olsun Sana ey iki haremin sucusu.”
Bir bölümü Sahihi Buhari’de de geçen bu tarihi olaya baktığımızda, “vesile” kapılarından birinin de, muhterem zatlara ve menzelet, sahiplerine tevesül etmek olduğunu görüyoruz. Bu tür tevessüller, istekte bulunanın yakınlık ve layık oluşuna bağlıdır. Şu söylenenden daha aydın ve açık ne olabilir ki: “Allah’a yemin olsun ki, bu Allah ile kulları arasında bir vesiledir ve Onun yanında makamı vardır.”
2- “Kastelani Ahmed bin Muhammed Ebu Bekir” “Celaleddin-i Suyuti’inin Muasiri, 923 yılında muteveffa,”
“El- Mevahib ül Lediyne bil Menh il Muhammediye fi Siyretin Nebeviyye kitabında (Mısır baskısı) şöyle geçiriyor: (…)
“Abbas’ın vesilesiyle yağmur talep edilince, Ömer şöyle dedi: Ey halk Allah peygamberi Abbas’a baba gözüyle bakıyordu, ona uyunuz ve Allah’a ulaşmada, onu kendinize vesile yapınız. Bu olay tevessülü kesin yada peygamberden başkasına haram olarak görenlerin düşünüşlerini geçersiz yapıyor.
3- Mensur, Medine’nin büyük müftüsü Malik’ten peygamberin ziyaret şeklini sorduğunda, o şöyle dedi. (…)
“Yüzümü kıbleye çevirerek mi dua edeyim, yoksa Allah Resulünün (s.a.a) kabrine çevirerek mi dua edeyim?”
Cevabı Malik şöyle verdi: (…)
Ondan yüzünü niçin çeviriyorsun? O senin ve senin baban Adem (a.s)inde, kıyamette vesilenizdir. Yüzünü ona doğru çevir ve kendine şefaatçi kıl, Allah onun şefaatini kabul eder. Allah buyuruyor: “onlar kendi nefislerine zulmetseler…. (ayetin sonuna kadar)
4- “İbn-i Hücr-ü Haysemi” “es- Sevaik ül Muhrime” kitabında, Merhum Kadı Nurullah onu “Essevarim-ül Mührike” adıyla zikredilmiştir. Şafii’de aşağıdaki şiirleri nakletmiştir: (…)
“Peygamber hanedanı Allah’ın yanında benim şefaatçimdir ve onların vesilesiyle, amel defterimin sağ yanımdan verilmesini ümit ediyorum”
Bu şahid ve cümleleri göz önüne alarak, Kur’an’da adı geçen: (…)
“Ey iman edenler Allah’tan korkup sakının ve (sizi) ona (yaklaştıracak) vesile arayın.
Vesilelerin, peygamberler ve büyük şahsiyetler olduğunu savunabiliriz. Vesile sadece farzları yerine getirip haramlardan kaçınmaya mahsus değildir. Müstehaplar da buna dahildir ve bu müstehaplardan birisi de enbiyayı aracı tanımaktır. “Vesile”nin anlamını yorumlayış bakımından, bu kadar alim ve bilgini “hatalı” saymak acaba bu mümkün müdür? Oysa onlar, hadis hafızı ve fetva verebilen insanlar olarak İslam alimi sayılmaktalar böyle delil ve açıklamalara önem vermeyen kimseler ön yargılı davranmaktalar işte bu ön yargılarından dolayı, bu delillerden yararlanamamaktalar. Buhari’nin bu tarihi olay hakkında aktardığı bir meseleyi adı geçen taassup ve ön yargılılığa örnek alarak nakledeceğiz. Göreceğiz ki, bu gibi meselelerde “Taassup” duvarının nasıl tahribatı olmuş ve ne kadarda kargaşalar oluşturmuş! Bunun cevabını biz, “Et tevessül” kitabının 135-140 sayfalarında verdik…
5- Buhari kendi Sahihinde şöyle naklediyor: (…)
“Ömer bin Hattab, kıtlık zamanında, Abdülmüttalib oğlu Abbasa tevessül eder ve şöyle derdi: Ey Rabbim! Biz geçmişte senin peygamberine tevessül ederdik, böylece de rahmetini gönderdiğin şimdi de peygamberin amcasına tevessül ediyoruz. Kendi rahmetini gönder. Bu sırada yağmur boşaldı ve her şey doydu.”
Bu hadisin sahih olduğunda şüphe yok. Hatta hakkında mütavatir olarak gelen hadisleri bile, çeşitli bahanelerle reddeden “Rufai” bu hadisin sahih oluşuna inanmış ve şöyle demiştir: (….)
“Gerçekten şu hadis sahihtir. Eğer hadisin ifadesi şahıslara tevessül etmenin doğru olduğuna işaret edip (delil oluşturursa) biz ona uyar ve amel etmeye adım atan kimselerin ilki oluruz.”
Halifenin Abbas’a tevessül etmek konusunda söylediği sözlere dikkat edersek, halifenin bizzat Allah’a yemin ettiğini görüyoruz. (…)
“Allah’a yemin ederim ki bu (Abbas) Allah’a vesiledir.”
“Anlaşılıyor ki, böyle bir durumda tevessülün gerçek yönü, “Abbas”ın Allah indindeki, makam, şahsiyet ve zatına tevessül etmektir.” Bununla beraber, “Şemseddin Ebu Abdullah Muhammed bin Numan-ı Maliki kendi kitabı olan “Misbahül Zülum fil Müstağniysiyne bi Hayril Enam” (683’te müteveffa) da, Ömer’in tevessül ediş şeklini, İbn-i Abbas’tan şöyle naklediyor: (…)
“Ya Rabbi! Peygamberinin amcası vesilesiyle yağmur talep ediyorum, onun beyaz sakalını ve onun İslam’daki üstünlüğünü kendime şefaatçi kabul ediyorum. Bunun üzerine her tarafı hakkın rahmeti sardı.”
Utbe oğlu Abbas bu konuda bir şiir okudu ve şöyle dedi:
“Benim amcamın bereketi ile hicaz arazisi ve ehli yağmura doyduk. O günün güneşin batış vaktinde Ömer onun sakalına tevessül etti. Bu konuda “Hassan bin Sabit” de yine bir şiir okudu: (…)
“Bulut, Abbas’ın nuru hatırına doyurdu.”
“İbn-i Hücr’ü Askelani” Feth-ül Bari fi Şerh-i Hadis-il Buhari kitabında şöyle yazıyor: Abbas kendi duasında şöyle dedi: (…)
“(Ya Rab!) halk bana yüzünü çevirdi; senin peygamberin ile olan yakınlığım hürmetine.”
Muhterem okuyucularımızın da gördükleri gibi tevessül’den amaç Abbas’ın makam ve mevkisine bağlanmak ve aracı saymaktır. Çok eskiden beri şöyle bir sözün söylendiği bilinir. (…)
“Bir hüküm bir vasfa taalük bulursa, onun ifadesi, o şeyin aleyhine ve hükmün ispatına işaret eder.”
Eğer Kur’an böyle buyuruyorsa: “Onların (annelerin) yiyeceği (…) (rızkı), çocuk sahibine (babaya) aittir.”  hükmün nedenini açıklamak içindir. Kadınlar erkekler için çocuk besliyorsa, erkekler, ister istemez onların yaşam için gerekli ihtiyaçlarını karşılamak zorundadırlar.
Eğer, “Alim ve bilgine hürmet et” diyorsak, onun ilminin hatırına söylüyorum.
Demek ki Ömer, “ Biz sana peygamberin amcasının hürmetine tevessül (…) ediyoruz.” Diyorsa, diğer şahıslar arasında, niçin sadece Abbas’a tevessül ettiğini anlatmak istiyor demektir. Nitekim Abbas kendisini de “…Peygambere yakınlığım hürmetine …” diye seslenmiştir.
Bütün bunları dikkate alarak İslam’ın ilk zamanlarında, Salih ve temiz insanlara, Müslümanların tevessül ettiğini kesinlikle söyleyebiliriz.
6- Peygamberin vefatında Safiye’nin okuduğu şiir: “Peygamberin halası, yani Abdülmüttalib’in kızı Safiye’nin peygamberin vefatında okuduğu şiirden iki tanesi: (…)
“Ey Allah’ın elçisi, sen bizlerin ümidisin, sen iyi bir insandın ve hiçbir zaman cefakar değildin. Sen bizlere yakın ve hayırlı biriydin. Ey bizim peygamberimiz, bu kavimden ağlayan kim varsa, hepsi sana ağlamalıdır.”
Peygamberin ashabının huzurunda söyleyen ve tarih yazarları tarafından da doğrulanarak nakledilen bu şiirde, şunlar ifade edilmektedir:
Birincisi, ruhlar ile konuşmak ve ölümden sonra Allah Resulüne hitap etmek yapılan bir hareketti. Vehhabilerin iddia ettiği gibi böyle yapmak ne şirk sayılıyordu ve nede boş bir iş olarak değerlendiriliyordu… Nitekim; (….) “Bil ki Ey Allah’ın Resulü” deniyordu…
İkincisi: (…) “Sen bizim ümidimizsin” cümlesinin hükmüne göre, İslam peygamberi bütün hallerinde İslam toplumunun ümit kaynağı olmuştur. Ölümünden sonra da onun bizimle olan irtibatı kesilmemiştir.
Peygambere tevessülle ilgili olan ve Ehl-i Sünnetin büyük alimlerince yazılmış, bazı önemli yazılara değineceğiz. Bu çeşit yazıları incelemek, İslam alimleri katında konunun önemini açığa çıkartmaya yarar sonunda da anlaşılacaktır ki, “Vehhabilerin hayallerinin tersine” tevessül etme konusu Müslümanlar arasında devamlı uygulanmış ve zirveye tırmanan bir mesele olmuştur.
1- İbn-i Cevzi (Ö. 597): “El Vefa fi Fezaili Müstafa” adlı kitabında, “bir birinden şefaat dileme” bölümüne ayırmıştır.
2- Şemseddin Muhammed bin Numan Maliki (Ö.673) “Misbah-ü İntilam fi Müsteğiysiyne bi Hayril Enam” kitabının sahibidir. Seyyid Nureddin Semhudi de “Vefa ül Vifa” kitabında “peygambere tevessül” bölümünde, zikredilen kitaptan hayli nakilde bulunmaktadır.
3- İbn-i Davud Maliki Şazili “El Beyan vel İhtisar” adlı kitabında; “Alimlerin ve Salihlerin”, bir sorunları olduğunda peygambere tevessül ettiklerini yazmakta.
4- Takiyyüddin Sebeki (Ö. 756) “Şifa üs Sikam” isimli kitabının, 120-123. sayfaları arasında konunun tahlilini yapmıştır.
5- Seyyid Nureddin Semhudi (Ö. 911) kendi tanınmış “Vefa ül Vifa li Ahbari Daril Müstafa” isimli kitabında, c/2. s/413-419 arasında, bu konu hakkında tahliller yapmış ve deliller getirmiştir.
6- Ebul Abbas Kastelani (932’de ölmüştür) “El Mevahib ül Ledeniye” kitabında tahlil eder.
7- Ebu Abdullah Zerkani Mısri Maliki, (1122’de müteffa) “El Mevahib ül Ledeniye” kitabının tefsircisidir. Sekizinci c/ sayfa 317
8- Halid-i Bağdadi, (1299’da vefat etmiştir.) “Sulh’ül İhvan” kitabının yazarıdır. Bu şahıs, bu kitabının yanında bir de, “peygambere tevessül” konusunda, “seyyid Mahmud Alusi Bağdadi”ye cevaben küçük bir kitapçık yazmış ve 1306’da basılmıştır.
9- Adevi Hemzavi (1303’de vefat etmiştir.) Bu şahıs, “Tevessül” konusunu “Lezül Mütalip” isimli kitabının 198. sayfasında ele almıştır.
10- İzami Şafii Küza-i “Furkan-il Kurban” kitabının yazarı. Bu kitap, Beyhekinin yazdığı “ El- Esma-ü Vel Sefat” isimli kitapta birlikte 140 sayfa olarak basılmıştır.
Bu kitaplara müracaat etmemizin nedeni, bunların bir kısmı konuyu hakkıyla araştırmışlardır. Bunların başında da; “Sulh-ül İhvan” ile “Furkan-il Kur’an” adlı kitaplar gelmektedir. Her asırda, Müslümanların peygambere tevessül hakkındaki görüş ve davranışlarını, açıkça elde etmek mümkün. Bu yolla da, İbn-i Teymiye ile sapık mektebinin yetiştirdiği talebelerinin abes görüşlerinin ve sözlerinin çürüklüğünü ortaya koymak da mümkündür.
Kur’an’ın şu buyruğunu da hatırlatmamızda yarar vardır: (…)
“Ey iman edenler, Allah’tan korkup- sakının ve (sizi) o’na (yakınlaştıracak) vesile arayın, onun yolunda cihad edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz..” (Maide/34)
Ayet açıkça vesile arayın diye buyuruyor. Fakat “vesile nedir” bu ayetin içinde açıklanmamıştır.
Şüphesiz İslam’ın öngördüğü amelleri- fiilleri yerine getirmek, kurtuluş yollarındandır. Ama vesile bununla sınırlı değildir. İlahi evliyalara tevessülün tarihçesine göz attığımızda, bu amelin de kurtuluş yollarından birisi olduğunu görürüz. Bu konu, ayrıca İmam-ı Malik’in Mensur ile konuşmasından ve ikinci halifenin, peygamberin amcasına tevessül ederek, Allah’tan yağmur dilemesinden açıklığa kavuşmaktadır.
8. BÖLÜM
ALLAH DOSTLARININ DOĞUM VE ÖLÜMLERİNİ İHYA ETMEK BİD’AT MIDIR?
“Vehhabi”ler ilahi insanların ve evliyaların, doğum ve ölüm günlerini ihya etmeyi bid’at ve haram bilmekteler. Sanırsın ki onlar, İslam büyüklerinin en büyük düşmanıdır! Onların doğum ve ölüm günlerinde toplantılar yapmayı da, haram saymaktalar.
“Ensar ül Sünnet il Muhammediye” cemaatinin başkanı, “Muhammed Hamid Fekiy”, “El Feth-ül Mecid” isimli kitaba yazdığı dipnotta şunların yazıyor: (…)
“Evliyaların hatırlanmaları, onların doğum ve ölüm günlerinde yapılan toplantılar, onlara ibadet etmek sayılır ve onlara bir nevi tazim etmek olur.”
Onların tüm hatalarının temelini bir şey oluşturuyor: O’da, onların tevhid ve şirk için ve özellikle de “ibadet” mefhumu için, herhangi bir sınır koymamalarıdır. Bu nedenle, büyüklüğün ve saygının her çeşidini tapıcılık ve ibadet olarak algılamaktalar! Görüldüğü gibi bu şahıs, “ibadet” kelimesiyle “tazim” kelimesini yan yana zikretmiş, birbirine karıştırmış ve her iki kelimeye de aynı anlamı yüklemiştir.
Gelecek bölümde ibadetin anlamını açıklayacağız. İnşallah ispat edeceğiz ki, Allah’ın Salih kullarına yapılan her tazim ve ikram: Onların, Allah’ın hak kulları olmalarındandır. Hiçbir şekilde “ibadet” amacıyla değildir. Bu nedenle, bu konuyu başka bir açıdan (ibadet şirk değildir.) inceleyeceğiz.
Muhakkak ki Kur’an’ı Kerim evliya ve enbiyalar topluluğunu, tekrar tekrar anlaşılır ve açık ifadelerle övmüştür:
Bakınız Kur’an, Hz.Yahya ve Zekeriya (a.s) ve diğerleri hakkında şöyle buyuruyor: (…)
“Gerçekten onlar hayırlarda yarışırlardı, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi. Bize derin saygı gösterirlerdi….” (Enbiya/90)
Şimdi birisi onlar adına düzenlenen bir toplantı da, onları, bu ve benzeri ayetlerin anlamı gereği, yüceltirse, Kur’an’a tabi olmaktan başka bir şey mi yapmış olur…?
Allah Teala peygamber ehl-i hakkında şöyle buyuruyor: (…)
“Kendileri, ona karşı duydukları sevgiye rağmen, yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirlerdi.” (Dehr/8)
Şimdi, eğer Ali’nin dostları, Emir’ül Mü’minin olan Ali’nin doğum gününde bir araya toplanıp: “Ali öyle bir kimseydi ki, kendi yiyeceğini yoksula, yetime ve esire yedirirdi.” Deseler, ona ibadet mi etmiş olurlar, acaba…?
Peygamberi öven ayetleri, onun doğum gününde, Arapça olmayan ve şiir diliyle söylesek, niçin haram sayılsın!
Onlar, peygamberlerin ve ilahi evliyaların büyüklüklerinin düşmanıdırlar. Bid’at aldatmacası altında, onların yüceliklerinden yararlanmanın önünü kesmek istemektedirler.
“Vehhabi” çığırtkanlarının üzerinde titizlikle durdukları şöyle bir soru var: “(Doğum- ölüm) Bu gibi toplantılar “din adına düzenlendiği için, İslam’a mal edilmekteler. Bu nedenle İslam tarafından özel veya genel anlamda tasvip görmeleri gerekir. Eğer kabul görmezse, bid’at ve haram olmuyor mu?”
Bunun cevabı gayet açıktır. Bizleri peygambere saygıya davet eden ayetler bu sorunun cevabını yeterince vermektedir. Böyle toplantılarda, büyük velilere verilen değer, onun hak etmediği ve unvanı dışındaki, bir tazim değildir. Bu durum “bir avuç Necdi’nin” dışında tüm dünya Müslümanları arasında yaygın bir durumdadır. Eğer bu olay bid’at olsaydı, İslam’ın genel ölçülerine ters düşseydi, İslam toplumlarındaki, İslam alimlerinin, peygamberin doğum gününü bayram ilan etmeleri, onda şiir söyleyip, makaleler okumaları mümkün değildi ve anlamsız bir hareket olurdu.
Bu saygıya cevazın Kur’an’i delilleri:
Birinci delil:
Kur’an’ı Kerim bir yerinde, İslam peygamberine saygı gösteren bir topluluğa şöyle övgüde bulunmakta: (…)
“Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler, işte kurtuluşa erenler bunlardır.” (Araf/157)
Bu ayette sözü edilen konular şunlardır:
1- Ona inananlar.
2- Ona saygı gösterenler
3- Yardım edenler.
4- Onunla birlikte indirilen nuru izleyenler
Acaba bir kimse, “Ona iman edenler”, “ yardım edenler” ve “Onunla birlikte indirilen nuru izleyenler” cümlelerinin, sadece peygamber dönemine mahsus hükümler olduğuna ihtimal verebilir mi? Kesinlikle hayır! Eğer bu üç cümle hakkında, böyle bir ihtimal söz konusu değilse “ihtiram ve saygı göstermek” anlamına gelen “ Azzeruhu” cümlesi de  kesinlikle peygamber dönemine ait değildir. Böylece de bu yüce rehbere, devamlı olarak saygı göstermemiz gerekli olacaktır.
Doğum ve meb’us günlerinde, hatırlamak için toplantılar düzenlemek, konuşmalar yapmak, eğitici şiirler okumak “Ona saygı gösterenler” ayetinin kapsamına dahil değimli acaba?
“Vehhabiler” topluluğu kendi liderleri ve sorumluları karşısında, niçin öyle ta’zim ve ikramda bulunuyorlar acaba? normal bir insana öyle saygı gösteriyorlar da, bu saygıyı peygamberin kürsüsü ve mihrabından niçin esirgiyorlar. Onlara saygıyı niçin bid’at ve haram olarak nitelendiriyorlar? Sonuçta İslam yolunu dünya halkları gözünde, duygularından uzak ve boş bir din kuru bir hükümler topluluğu olarak tanıtıyorlar. Böylesine kolaylıklar şeriatını, fertleri kabul edip, cezbeden dini ve insan fıtratına, insani değerlere yönelik yüce görüşler ortaya koyan şeriatı; büyüklere saygı konusunda insanı duygusuzlaştıran, bunları görmezlikten gelen, dünya halklarını kabullenme ve cezp etme gücünden yoksun, kupkuru bir din olarak gösterdiklerinin farkındalar mı? Ya da böyle göstermeye hakları var mı?
İKİNCİ DELİL
Allah yolunun pak şehitleri için yapılan her türlü anma toplantısına karşı gelen “Vehhabi”ler topluluğu, Hz. Yakup’un hayatı hakkında acaba ne düşünüyorlar? Büyük şahsiyetli bu peygamber, Necdi’lerin ve “Muhammed bin Abdülvehhab” ın taraftarları arasında yaşasaydı, hakkında ne gibi yargıya varırlardı?
O, gece gündüz, Yusuf’un ayrılığına ağlıyordu. Her halinde gönlünü verdiği evladını, herkesten sorup, araştırıyordu. Nihayet onun ayrılığına ağlaması ve üzüntüsüne dayanamaması nedeniyle gözünü kaybetti.
Yakup’un gözlerini yitirerek hastalanması, Yusuf’un unutulmasına neden olmadı. Kavuşma anı yaklaştıkça, onun gönlünün bağı, evladına olan sevgi ve aşkı daha da artıyordu, alevleniyordu. Ta uzak mesafelerden bile Yusuf’un kokusunu duyumsuyordu.  Yıldızın (Yusuf) güneşin (Yakup) peşinde olması gerekirken, onun güneş düşüncesi Yusuf’un ayı’nın peşinde geziyordu.
Hayatında iken, birinin diğerine (Yusuf’a) ilgisini açıklaması sahih ve tevhide uygun oluyor da, O’nun ölümünden sonra aynı sevgi ve ilgiyi ona göstermek, niçin şirk olsun? Kaldı ki ölümden sonra, insanın ölene karşı sevgisi artmakta ve acısı çoğalmaktadır.
Şimdi zamanın Yakupları her yıl kendi Yusuf’larının vefat gününde bir araya gelip, Yusufların ahlaki özellikleri ve davasına hizmetleri hakkında konuşsalar, etkileme gücü büyük olmasından dolayı göz yaşı dökseler kendi evlatlarına tapmış mı olurlar?
ÜÇÜNCÜ DELİL
“Zül kurba” (yakınlarını sevmek) konusu, şüphesiz İslam’i farzlardan biridir. Kur’an çok açık bir şekilde bizleri buna davet etmekte şimdi birisi bindörtyüz yıl sonra İslam’ın bu farzıyla amel etse, onun durumu nedir acaba? Bunun yaptığı, onların üzüntülü günlerinde üzüntülü olmak, sevinçli günlerinde de sevinçli olmaktan başka bir şey midir?
Kalkıp bir kimse kendi memnuniyet ve sevincini ortaya koymak için bir toplantı düzenlese, toplantıda da onların fedakarlık, yaşayış ve öz haklarından mahrum bırakılışlarını anlatsa böyle bir kimse, “Zül kurba” sevgisini ve ilgisini açıklamaktan başka bir şey yapmış olur mu?
Ama “Vehhabi” “Sevgi ve ilgi göğüslerde hapsedilmeli, kimsenin onu dışarı vurmaya hakkı yoktur.” Derse, ona bir sözümüz yok!
Peygamber ve ondan sonraki dönem, bir akide değişimi ve fikirlerinin devriminin gerçekleştiği bir dönemdi. Çeşitli kavim ve milletler, farklı kültür ve adetleriyle beraber İslam’a geliyorlar ve şahadeti söylemeleriyle onların müracaatları kabul ediliyordu. Gerek peygamber gerekse ondan sonraki liderler, hiçbir zaman İslam’a iltica etmiş milletlerin tüm adet ve görünümlerini, akait teftiş dairesi kurarak sansür etmemişlerdir. Eriterek tümünü bir kaba döküp sonra da ayrı bir pota da eritip önceki benzerliklerinden uzaklaştırmaya çalışmamışlardır.
Büyüklere saygı, anma toplantıları düzenlemek topraklarının başında hazır bulunmak ve onların eserlerine ilgi duymak tüm dünya halklarının adeti olmuştur. Ve böyle de devam etmekte şimdi bilhassa doğu ve batı halkları, kendi ebedi liderlerinin mumyalanmış cesetlerini ziyaret için saatlerini harcamaktalar. İçten bağlılıklarının ifadesi olarak da gözyaşlarını akıtmaktalar.
Peygamberin, fertlerin akaitlerini teftiş edip, yaşantı, örf ve adetlerini araştırarak, daha sonra onların İslam’ını kabullendiği hiçbir zaman görülmemiştir. İki şahadet kelimesini söylemeleri yetmiştir. Eğer bu adetler haram ve büyüklere tapmak olsaydı, bey’at ve bağlılık almadan önce, onların o haram adetlerinden uzaklaşmalarını bekleyip, daha sonra İslam’ı kabul etmesi gerekirdi. Oysa onda hiçbir zaman böyle bir hareket görülmemiş.
DÖRDÜNCÜ DELİL
Biz Hz. Mesih (a.s)’in Allah’tan asımanı Maide (gök sofrası) istediğini ve onun indiği günü de, bayram günü olarak tanımladığına şahit olmaktayız.
Hz. İsa (a.s) şöyle buyuruyor: (…)
“Rabbimiz bize gökten bir sofra indir, öncemiz ve sonramız için bir bayram ve senden bir belge olsun. Bizi rızıklandır, sen rızık vericilerin en hayırlısısın.”(Maide/114)
İslam peygamberinin vücudunun değeri, Hz. İsa’nın, indiriliş günü bayram ilan ettiği sofradan daha mı az hayırlıdır? Şayet “sofra”nın ilahi ettiği bir ayet oluşundan dolayı, o gün bayram kabul ediliyorsa; peki İslam peygamberi Allah’ın en büyük ayeti değil midir?
Gök sofrası sırf bir karın doyurmadan başka bir şey değildir ve buna rağmen, indiriliş günü bayram kabul edilmiştir.
Zamanın akışı içinde, insanların düşüncelerini değiştiren Kur’an’ının iniş gününü ve peygamberin seçiliş gününü; saygısız bir şekilde değerlendirerek, bu gibi günlerde ihya olmayı “bid’at” kabul edenlere yazıklar olsun!
BEŞİNCİ DELİL
Kur’an şöyle buyuruyor: (…)
“Senin zikrini (şanını) yücelttik” (İnşirah/4)
Peygamberin mübarek doğum gününde bayram yapıp, toplantı tertip etmek Onun şanını ve namını yüceltmekten başka bir şey midir? Bu konuda biz, neden Kur’an’a tabi olmayalım? Kur’an bizim için yol gösterici ve ölçü değil midir?

9. BÖLÜM
EVLİYALARIN ESERLERİNDEN ŞİFA DİLEMEK VE TEBERRÜK ETMEK
Vahhabi zümresi, evliyaların eserlerini aracı kılmayı, yakınlaşma vesilesi kabul etmeyi şirk bilmekteler. Peygamberin kürsü ve minberini öpen birisini de müşrik olarak bilmekteler. Hatta Peygambere karşı ilgi ve sevgi, o şahsın söz konusu eseri öpmesine neden olsa bile. Ama onlar, Yusuf (a.s)’ın gömleği hakkında ne düşünüyor acaba?
– “Bu gömleğimle gidin de babamın yüzüne sürün. Gözü (tekrar) görür hala gelir.”
Yakup (a.s) da Yusuf’un gömleğini gözlerine sürüyor ve o anda da derhal gözlerine kavuşuyor.
Nitekim şöyle buyuruyor:
– “Müjdeci gelip de onu (gömleği) onun gözüne sürdüğü zaman, gözü görür olarak (sağlığına) dönüverdi.”
Eğer Yakup (a.s) böyle bir işi “Necdi”lerin ve Muhammed b. Abdul Vehhab’ın taraftarlarının yanında yapmış olsaydı, ona nasıl davranırlardı? Günahtan korunmuş ve masum olan bu peygamberi, nasıl değerlendirirlerdi?
Şimdi eğer bir Müslüman, Hatem’ün Nebi’nin kabir toprağını gözlerine koysa, önderlerin toprağını da saygıyla öpse yada onlara teberrük etse ve Yüce Allah bu toprakta böyle bir eser bırakmış diye düşünerek zamanın Yakup’una uysa, lanet ve tekfire neden uğrasın?
Peygamberin yaşantısını az çok bilenler, peygamberin ashabının devamlı olarak onun abdest suyuna teberrük etmek için yarış halinde olduklarını çok iyi bilmekteler. Bu konuda altı Sahihin arasıda, en sahih olanlardan (Sahih-i Müslim ve Sahih-i Buhariye) müracaat etmemiz sanırım yeterlidir. Bu konuyla ilgili örnekleri kısaca nakledelim:
1- Buhari “Hudeybiye barışı” ile ilgili şöyle yazıyor: Peygamber abdest aldığında, onun ashabı, onun abdest sularının damlalarını alabilmek için birbirleriyle yarışıyorlardı.”
2- Buhari “Hatem-i Nübüvvet” bölümünde, Said b. Yezit’ten naklediyor: Teyzem beni peygamberin huzuruna götürdü ve “kız kardeşimin oğlu hastadır “dedi. Peygamber abdest aldı ve Allah’tan benim için şifa istedi. Abdest aldı ve ben de onun abdest suyundan içtim.
3- Buhari “Peygamberin sıfatı” bölümünde “Vehhab b. Abdullah’tan” şöyle naklediyor: Halk Peygamberin ellerini kendi yüzlerine sürüyorlardı, bende aynen Peygamberin ellerinden tuttum yüzüme çektim, onun eli mişk’ten daha güzel kokuyordu.
4- Buhari “Peygamberin sıfatı” bölümünde şöyle naklediyor: Peygamber “Ebteh”de bir çadırın içinde idi. Bilal çadırdan çıkıp halkı namaz kılmaya çağırdı, sonra tekrar çadırın içine döndü ve Peygamberin abdest suyunun kalanını getirdi. Halk hücum edip suyu aldılar ve teberrük ettiler.
5- Müslim Sahih-in de, Enes’ten şöyle naklediyor: Peygamber kafasını tıraş ediyordu, yardımcıları da etrafındaydı, saçının her bir tüyü de onların elindeydi.
Bu yazdıklarımız, sahabenin Peygambere duyduğu ilgi ve onun eserlerine yaptığı teberrüklerden yalnızca birkaç küçük örnektir. Bunun gibi konuların tümünü bir araya toplamak ayrı büyük bir kitap yazmayı gerektiriyor.
Sizler Sahih-i Buhari’nin cihat bölümünün son kısmına ve “Zırh, asa, kılıç, kap, mühür, yüzük, tüy ve kefen” bölümüne müracaat ederek Peygambere yapılan teberrüklerden küçük örnekler gösterebilirsiniz.
Vehhabilerin bir kısım insanları görevlendirerek, Peygamber kabrini teberrük edenleri vurdurmaları, dövdürtmeleri ve bir takım olaylar yaratarak, Peygamber döneminde ve günümüz de ortaya konan ilgileri ve güzel hareketleri yok etmek istemeleri onların kültürlerini temelsiz ve dayanaksızlığının işaretidir.
Mübarek Peygamberin eserlerine teberrük etmek ve onun kabir çerçevesinin ve minberinin öpülmesine engel olmak konusu “Vehhabiciliğin”en büyük sloganıdır. Vehhabi devleti olan “kanlı Suudi” o işleri yapanlara engel olmak için “Marufu emretmek münkirden sakındırmak” görünümünde bir kısım memurları kabrin çevresine yarleştirmiştir. Bu memurlar da acımasız ve sert bir tavır sergilemekteler, orayı ziyaret edenlere karşı Bu uğurda nice temiz kanlar dökülmüş ve nicede ırzlara zarar verdirilmiştir Onların görüşlerinin temeli de şu: “Kabir çerçevesini öpmek kabir sahibine ibadettir, ona tapmaktır” sanılıyor ki, her saygı ibadettir!
İslami eğitim ve kültürden uzak kalan bu zavallılar, mantıklı bir şekilde ibadeti tarif edemedikleri için, şaşkınlık vadisinde kaybolmuşlardır. Sonra da “ölü”ye yapılan her saygıya ibadet adını vermişler. Biz ileride “ibadet” için anlaşılır bir hat ve hudut çizeceğiz. Şu durumda önemli olan, bu konuda Müslümanların ne durumda bulunduğudur. Bunu anlamalıyız. Biz bu konu hakkında ki uzun konulardan kısa bir açıklama ile yetineceğiz:
1- Peygamberimizin biricik kızı babasının vefatı ve defni sonrası onun kabri kenarında durdu, kabrinden bir avuç toprak alıp yüzüne koydu ve ağladı: Şu iki şiiri de okudu:
Ahmet’in kabrini koklayıp da yaşadığı sürece kıymetli meşkleri koklamayan birine ne olabilir?
Bana öyle musibetler dokundu ki eğer ışıklı günlere dokunsaydı kapkaranlık bir geceye dönüştürürdü.
2- Sahabenin üstünlerinden olan Bilal bir takım nedenlerden dolayı Medine’yi terk etti. Şam civarında sınır görevliliği ile uğraştı. Rüyasında Peygamberin kendisine şöyle söylediğini duydu: Ey Bilal! bu ne cefakarlıktır, acaba bizi ziyaret etme vakti gelmedi mi? Bilal üzüntülü bir vaziyette rüyadan ayıldı ve derhal bineğine atlayıp Medine’ye yöneldi, Peygamberin kabrinin yanına gelince ağlamaya başladı, yüzünü kabre sürdü. Hasan ve Hüseyin’i görünce de ikisini de öptü.
3- Emir-el Müminin Ali (a.s) şöyle diyor: Peygamberin defninden üç gün geçmişti; bir çöl Arabı geldi, kendini kabrin üzerine attı. Kabrin toprağını kafasına sürüyordu. Peygamberle konuşmaya başladı ve şöyle dedi: “Ey Allah elçisi. Söz söyledin biz de duyduk sen Allah’tan hakikatler aldın, bizde senden aldık Allah’ın sana indirdiği şeylerden biri de şudur: “Ben kendime zülmettim, bana Allah’tan mağfiret dile! Aniden; günahların bağışlandı” diye bir ses geldi.
Bu hikayeyi tarih yazarlarından bir çoğu yazmaktalar. Bunlar “Semhudi” Vifa-ül Vifa c. 2, s. 512’de ve Şeyh Halit Davudi (ö. 1299) “Sulh-ul İhvan” kitabında ve diğerleri…
4- Hakim “Müstedrek”inde şöyle naklediyor: Mervan b. Hakem mescide girdi, birinin yüzünü kabrin üzerine koyduğunu gördü. Mervan onun boğazına sarılıp, şöyle dedi:” Ne yaptığını biliyor musun?” Adam boğazını kaldırıp Mervan’a doğru bakınca, onun Ebu Eyyup Ensari olduğu anlaşıldı ve şöyle dedi:” Ben bir taşın yanına gelmedim, peygamberin yanına geldim. Fakat ey Mervan peygamberden işittim şöyle diyordu: “Dine salihler rehberlik ettiği zaman ona ağlamayın, dine ehli olmayanlar rehberlik ederse, işte o zaman ağlayın. (Yani sen ve Emeviler ailesi ehil değilsiniz)
Tarihin bu bölümleri, Peygamberin kabrine teberrük etmenin dayanağının varlığını göstermekte ve Peygamberin mübarek sahibesinin onun kabrine teberrük ettiğini açıklamaktadır. Bu Mervan b. Hakemler ve yandaşları, sahibeleri bu meşru amelden yoksun bırakıyorlardı!
Bu konu ile ilgili tarihi olayları yazsak, sayfalarımızın almayacağı kadar fazladır. Konuya ilgi duyanlar ve geniş bilgi arayanlar “sahabenin teberrükü” kitabının yanında kıymetli eser “el Gadir” kitabının c. 5, s. 146-156. sayfalarına bakabilir…
Konunun sonuna yaklaşırken bir meseleyi hatırlatmadan geçemeyeceğim: Bu kadar tarihi naklin ve rivayetin yalan ve dayanaksız olması hiçbir zaman mümkün değildir. Şimdi tümünü yalan kabul etsek bile, yinede bizim maksadımızı doğruluyorlar. Eğer bu tür ameller bidat, şirk yanlış ve haram sayılsaydı, yalancı ve düzmecilerin bunların Müslüman şahsiyetlere dayandırması imkansızdır. Zira yalancı kimseler topluma kabul ettirebilecekleri yönlerde yalancılık yaparlar ki onların sözüne halk inansın ve kabul etsin, Şirk, bidat, haram ve yanlış bir işi hiçbir zaman salihlere dayandıramazlar. Zira böyle bir durumda halkın direnişi ve kabullenmeyişiyle karşılaşırlar. Böylece de onların okları taşa isabet etmiş olur, alçak amaçlarına da ulaşamazlar…

10. BÖLÜM
İBADETTE TEVHİT (VEYA VEHHABİLERİN BAHANESİ)
Tek ilaha ibadet kavramı, tüm zamanlarda bütün peygamberlerin ilahi davetlerinin temellerini oluşturur. Tüm insanlar tek ilaha ibadet etmeli ve diğer varlıklara kulluktan kaçınmalıdır.
Tek ilaha kulluk ve iki ilaha kulluğun zincirlerinin kırılışı tüm ilahi peygamberlerin hareketlerinin başlangıcını oluşturan semavi emirlerin temeli olmuştur. Tüm peygamberler tek bir hedef için seçilmiş ve hedefleri de tek uluhiyeti sabit kılmak mutlak şirki ise ortadan kaldırmak olmuştur.
Kur’an’ı Kerim bu gerçeği gayet net bir dille şöyle açıklamaktadır:
1- “And olsun biz her ümmete; Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik.”
2- Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona şunu vahyetmiş olmayalım: “Benden başka ilah yoktur, öyleyse bana ibadet edin”
Kur’an tek ilahlığı semavi tüm dinlerin ortak esası olarak beyan etmiş ve şöyle buyurmaktadır:
– Deki: “Ey kitap ehli bizimle sizin aranızda müşterek (olacak) bir kelimeye gelin (ki oda şudur): Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım”
İbadette tevhit sağlam ve kesin esaslardan biridir. Müslümanlardan hiçbir kimse ona muhalefet etmemiştir. Bütün kesimler bu konuda görüş birliği içindedir. Her ne kadar Mu’tezile “Tevhit-i Efali “de ve Eşariler “Tevhit-i Sıfatı” de görüş ayrılığına sahipseler de İslami mektepler asıl olanda ittifaktırlar. Hiçbir Müslüman da bu aslı inkar etmez. Her ne kadar aralarında bazı ihtilaflar varise de anlamlarına bağlıdır. Yani Müslümanlardan bir bölümü bazı fiilleri ibadetten saydıkları halde, diğer bir bölümü ikram ve tazim olarak değerlendirmekteler. Diğer bir deyişle: “Ne niza varsa”, “Suğra” da (küçük konular da) var ki acaba bu iş ibadet midir değil midir? Kubra da (ana konularda) anlaşmazlık yoktur. Örneğin: Allah’tan başkasına “ibadet” şirk ve haramdır. İşte bu durumda ibadetin lugatta ve Kur’an dilindeki anlamı iyice aydınlığa kavuştuktan sonra, onun teklif durumu ve gerçek kapsamış olduğu anlamları da kendiliğinden aydınlanmış olacaktır.
Daha açık bir deyişle; ibadette tevhidi, özel bir topluluk kendilerine dayandıramazlar. Sadece tüm tek ilaha ibadet edenler özellikle de Müslümanlar tek bir görüşe sahiptirler. Gündemde olan konu bir kısmın bazı amelleri ibadet olarak kabullenmelerine karşın, diğer topluluğun aynı ameli ibadet olarak değerlendirmemeleridir. Bundan dolayı bu konular çevresinde konuşup araştırma yapmak gerekmekte. “İbadeti” mantıklı bir şekilde ortaya koymalıyız. Onun sınırını aydınlatmalıyız. Muhalif tarafa bir ölçü vermeliyiz ki o ölçüye dayanarak, “ibadeti” ibadet olmayan fiillerden ayırt edebilsinler.
İBADETİN SINIRI VE DOĞRU TARİFİ
Arap lugatında “ibadet” Fars dilindeki “tapıcılık” kelimesinin karşılığıdır. “Tapmak” kelimesinin anlamı da bizce çok aydındır. Aynı şekilde “ibadet” kelimesinin de her ne kadar onun mantıki tarifini yapıp tek cümleyle ifade edemesek de apaçık bir anlamı vardır.
Yer ve semanın bizim yanımızda açık bir anlamı olduğu şüphesizdir. Oysa bir çoğumuz onları açık bir şekilde anlatıp kamil anlamda tarifini yapamamaktayız. Ama bu durum, o iki kelimeyi duyduğumuzda onların zihinlerimizde oluşturduğu cisimleşmeye engel olamamakta.
İbadet ve tapmak da, yine aynen yer ve gök lafızları gibidir. Onun gerçek anlamını hepimiz anlayıp bilmekteyiz. Fakat bir çoğumuz kendi anladığı anlamı mantıki olarak bir şekle sokamamaktayız. Evet “İbadet” terim “Tapma ve saygı gösterme” gibi lafızların gerçek anlamları bizim yanımızda bilinmekte ve açıktır. Onların hepsinin ayrı ayrı verdiği anlamlar, diğerinin verdiği anlamdan ayırt etmek çok kolaydır.
Gönlünü kaptırmış bir aşığın, maşukunun kapı duvarını öpmesi veya onun elbise ve gömleğini göğsüne sürmesi veya ölümünden sonra onun kabrini ve toprağını öpmesi, hiçbir millet içerisinde “ona tapıcılık” olarak nitelendirilmemiştir. Yani kendi liderlerinin cesetlerinin mumyalanmış halini görmek ve ziyaret etmek için koşanlar veya onların eser, ev ve yaşadıkları yerleri görenler ve onlara saygıda bulunanlar ve merasim düzenleyenlerin bu hareketi hiç ibadet ve tapma diye adlandırılmıyor. Her ne kadar onların saygı belirtileri Allah’a kulluk edenlerin, Allah’ın karşısında durup, gösterdikleri huşu seviyesinde olsa da!
İşte böyle bir durumda, yalnızca çok uyanık olabilen vicdanlar, hakemlik yaparak “ihtiram” ve “tazim-i” , “ibadet” ve “tapılıcılıktan” ayırt edebilir.
Şimdi eğer “ibadet” kelimesini mantıki bir şekilde inceleyip tarif etmek istersek, onu aşağıda yazılan üç açıdan tanımlayabiliriz. Tariflerin üçü de birbirini aynı amacı gözetmektedir. Fakat ilk önce Vehhabilerin üzerinde durduğu iki eksik tanımlamalarına işaret edip sonra gerçek tanımlamaya geçmeliyiz.
İBADET HAKKINDA YAPILAN İKİ EKSİK TANIM
A) İBADET: HUZU VE ALÇAK GÖNÜLLÜLÜK
Lugat kitaplarında “ibadet” huzu ve alçak gönüllülük olarak geçer. Lugatçıların böyle bir tanımı “ibadet” kelimesinin kemal sahih ve en dakik manasını beyan edemez:
1- Şayet “ibadet” huzu ve alçak gönüllülükle aynı anlamda olsa, dünyadaki hiç kimseye “tevhit” kimliği veremeyiz ve hiç kimseye de muvahhit sıfatı koyamayız. Çünkü beşer fıtraten maddi ve manevi yönden mükemmel olan, üstün ve seçkin insanların karşısında huzu ve huşu göstermektedirler. Öğrencinin, öğretmeninin karşısında, evladın baba ve annenin karşısında ve gönlünü veren insanların, gönül verilen karşısında ve… davrandıkları gibi.
2- Kur’an-ı Kerim bir yerinde, evlatlara, ebeveyn karşısında alçak gönüllülük kanatlarını aşağı indirmelerini emrediyor.
– “Onlara düşkünlükten (dolayı) alçak gönüllülük kanadını ger ve deki: Rabbim, onlar beni küçüklükten nasıl terbiye ettilerse, sen de onları esirge.”
Eğer alçak gönüllü olarak davranmak, ibadet etme belirtisi olsaydı, itaatkar evlatlar müşrik kabul edilip, isyankar evlatlarsa, muvahhit kabul edilmeliydi.
B) İBADET: SONSUZ HUZU
Müfessirlerden bazıları lugatçıların eksik açıklamalarını gördükten sonra, o boşluğu doldurma girişiminde bulunarak, başka türlü tefsir etmeğe başladılar ve şöyle dediler: “İbadet ihsas edilen kemal ve azametin karşılığında sonsuz huzu etmektir.”
Böyle bir açıklamanın öncekinden farklı bir yanı yoktur.
Yüce Allah meleklere Ademin karşısında secde etmelerini emrediyor ve şöyle buyuruyor:
– “Meleklere Adem’e secde edin dedik de İblisten başka (diğerlerinin tümü) secde ettiler.”
Bir varlığın karşısında secde etmek, sonsuz huzu belirtilerinden ve alçak gönüllülük örneklerindendir. Böyle bir iş ibadet belirtisi olsaydı, itaatkar meleklere müşrik ve isyankar şeytana da muvahhit demek lazımdı.
Yakup evlatları ve Yakup’un kendisi dahi karısıyla birlikte, Yusuf’un azameti karşısında secde ettiler. Nitekim şöyle buyuruyor:
– “Onun için secdeye kapıldılar. Dedi ki: Ey babam, bu daha önceki rüyamın yorumudur. Doğrusu Rabbim onu gerçek kıldı.”
Kur’an Yusuf’un çocukluk dönemindeki rüyasını şöyle naklediyor:
– “Gerçekten ben (rüyamda) on bir yıldız, güneşi ve ayı gördüm onların bana secde ettiklerini gördüm.”
Tüm Müslümanlar, muvahhitlerin yüce peygamberine uyarak, “Hacer-ül Esvedi” öpüyorlar ve ona el sürüyorlar. Diğer bir deyişle, putperestlerin kendi putlarına yaptıkları muamelenin bir benzerini de bunlar yapıyorlar. Bununla beraber bizim yaptığımız tevhidin belirtisidir; onların ki ise şirkin kendisidir.
Bu esastan yola çıkarak, ibadetin vakıyyetini amelin suretinde alçak gönüllülük ve mutlak huzuda aramalıyız. Her ne kadar huzu ve alçak gönüllülük onun ana unsuru ise de, rukun ve unsur ona has değildir (genel olabilir). Ancak huzu ve alçak gönüllülük özel bir akide ile de iç içe olmalıdır. Gerçekte huzu ve alçak gönüllülük ister sonsuz anlam suretinde olsun, isterse ondan biraz daha az renkte olsun, hususi bir akideden kaynaklanırsa, ibadet sayılır. Gerçekte de amele ibadet rengi veren akidedir. Akidesiz amel batıldır, ibadet olamaz.
Şu iki ana unsur nedir? Peşinde dolaştığım konu işte odur. Şimdide ibadetin mantıksal tanımına gelelim:
İBADETİN İLK TANIMI
İBADET İNSANIN ULUHİYET İNANCINDAN KAYNAKLANAN DİL, LAFIZ VE FİİLEN YAPILAN ALÇAK GÖNÜLLÜLÜKTÜR:
Şimdi “uluhiyet” nedir? Onu anlamalıyız. Konunun en hassas noktası “Uluhiyetin” manasını dakik olarak anlamamız konusudur. “Uluhiyet” Allahlık ve İlah “Allah” anlamındadır. Eğer bazen “İlah” lafzı mabut olarak tefsir ediliyorsa “tefsir-i bi” lazımdır, mabut gerçek ilah anlamında değildir. Ancak, dünya milletleri arasında hakiki ilah ve hayali ilahlar; tapılan anlamına geldiği için “ilah” lafzını mabut olarak tefsir etmişlerdir. Yoksa mabut olmak, “ilah” anlamının lazimesidir, onun ilk manası değildir.
“İlah” lafzının Allah anlamına gelip de, mabut anlamına gelmediğinin delillerinden birisi, ihlas kelimesidir. Yani “La ilahe illallah”kelimesidir. Eğer “el İlah” kavramı bu cümlede mabut anlamına gelseydi, yalan bir kelime olurdu, çünkü bilinmektedir ki, Allah’tan başka binlerce mabutlarda vardır. Bu nedenledir ki bir kısım insanlar işkalden kurtulmak için “Bilhale” kavramını taktirde tutarak, bu yoldan yalanı bertaraf etmek istemişlerdir. Cümlenin anlamı da o zaman şöyle oluyor.
“La mabude bil hakk” ilallah (Allah’tan başka gerçek mabut yoktur) fakat böyle bir kelimeyi (bil hakk) taktirde tutmak külfetten başka bir şey değildir.
Bu tanıma en açık delil, bu konuda nazil olan ayetlerdir. Söz konusu şu ayetleri incelediğimiz zaman, ibadetin bir şeyin “Uluyiyetine”  inanmaktan kaynaklanan söz ve davranışlardan ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Herhangi bir varlık hakkında böyle bir inanç olmaz ise, ona karşı yapılan herhangi bir huzu, alçak gönüllülük, tazim ve ikram kesinlikle tapıcılık ve ibadet olamaz. Bu nedenle Kur’an “Allah’a ibadet edin” diye buyurduğu her ayetinde hemen onun ardından “Ondan başka bir ilah yoktur” alternatifini ortaya koymaktadır. Örneğin şöyle buyuruyor: “Ey kavmim, Allah’a kulluk ediniz, sizin ondan başka ilahınız yoktur” (Araf / 59)
Bunun benzeri veya aynı anlamı içeren ayetler dokuz yerde geçmektedir. Aziz okuyucular: “Araf suresi: 65, 73, 58’e, Hud Suresi: 5, 61, 84’e, Enbiya Suresi: 25’e Mu’minun Suresi: 23, 32’ye ve Taha Suresi: 14. Ayetlere bakabilirler.
Söz konusu tanımlar bize, ibadetin “uluhiyyet” inancından kaynaklanan huzu ve huşu olduğunu, eğer böyle bir inanç olmadığı taktirde onun ibadet olmayacağını açıklamaktadır.
Yalnızca bu ayet anlamı bir konuya delil değildir. Bu gerçeğe işaret eden diğer ayetlerde vardır. Örneğin: “Çünkü onlara, Allah’tan başka ilah yoktur denildiği zaman, büyüklük taslarlardı.”
Kısaca bu sözü ciddiye almıyorlar diğer varlıkların ve kendi ilahlarının uluhiyetine inanıyorlardı.
– “Yoksa onların Allah’ın dışında başka bir ilahlarımı var? Allah onların şirk koşmakta olduklarından yücedir.”
Bu ayete göre şirkin kaynağı “Allah’tan başkasının uluhiyetini” kabul etmek oluşturur.
– “Ki onlar, Allah ile beraber başka ilahları (ortak) kılmaktadırlar. Onlar yakında bilip öğreneceklerdir.” (Furkan / 68)
– “Ve onlar Allah ile beraber başka bir ilaha tapmazlar.”
Müşriklerin davetlerinin kendi putlarının uluhiyetine itikat ile birlikte olduğunun delili aşağıdaki ayetlerdir: (Meryem / 80)
Kendilerine güç (izzet) sağlasınlar diye Allah’tan başka ilahlar edindiler. (Enam / 19)
“Gerçekten Allah’la beraber başka ilahların da bulunduğuna siz mi şahitlik ediyorsunuz?” (Enam / 74)
“Hani İbrahim amcası Azer’e (şöyle) demişti: Sen putları ilahlar mı ediniyorsun?
Putperestlerin şirklerinin geçtiği ayetlere bakarak, bu gerçeği aydınlığa kavuşturmuş oluruz ki onların şirki, kendi mabudlarının uluhiyetine inanmalarındandır. Onları, Allah’ın yaratığı kabul etmelerine rağmen, bir çeşit ilahçık olarak değerlendiriyorlardı. Mahluk kabul etmelerine rağmen: Yüce Allah’ın bazı işlerini onlara bıraktığını kabullenip, bu işlerden dolayı da onlara tapıyorlardı.
Onların ilahlığına ve uluhiyetine inanmaları nedeniyle ki, tek ilaha davet edildiklerinde, ona karşı kafir oluyorlardı, yani inkarda diretiyorlardı. Eğer ona eş bulunursa, ona inanıyorlardı. Nitekim bu özveri aşağıda yazılan ayette varid olmuştur:
– “Sizin (durumunuz) böyledir. Çünkü bir olan Allah’a çağırıldığınız zaman inkar ettiniz. Ona eş koşulduğunda da inanıp onayladınız. Artık hüküm Yüce, büyük Allah’ındır.”
Merhum Ayetullah Muhammed Cevat Belağı: “Ala’ür Rahman” kıymetli tefsirinde, “ibadet” gerçeğini ince bir şekilde açıklarken şöyle tarif ediyor:
– İbadet öyle bir amel olmalı ki, insanın ilah edindiği varlığın karşısında huzu ettiğini anımsatsın, böylece de onun üstünlük hakkını (uluhiyet) makamına sahip olduğundan dolayı eda etsin.
Merhum Belağı, “ibadet”ten anladığını sözle açıklamıştır. Sözü edilen ayetlerde de bu tanımın doğruluğu tamamen tasdiklenmektedir.
Büyük Ustad Hz. Ayatullah’il Uzma İmam Humeyni (r.a) de, kendi değerli kitabında bu görüşü benimseyerek şöyle buyurmuştur: Bu görüşün en açık delili, şirk ile uyuşmayan ve savaşan ayetlerin tümünü göz önüne almaktır. Şirkin bütün fırkaları, önünde huzu edip taptıkları varlıkların tümünü (genel olarak ister büyük olsun, isterse küçük, ister gerçek olsun, isterse mecaz) ilah (Allah) olarak kabullenip ve bu inançla onların karşısında tezellülde (alçak gönüllülük) bulunuyorlardı.
Bu tanımın ana teması da, ayetlere bakarak “ilah” kelimesinin “Allah” anlamında olduğunu ve “mabud” anlamında olmadığını açıklamaktır. Bir mevcudun, ona tapıcısının görüşüyle, yaratıcı Allah’ın bazı fiillerine ortak olması, onun ilah oluşuna yeterlidir. Her ne kadar kendisi yaratık olsa bile!! Allah’ın bir fiili yada birkaç fiili, ona bırakılınca ilah oluyordu. Nitekim cahiliyet Arapları döneminde, putların bazıları için durum böyleydi.
İBADETİN KİNCİ TANIMI
İbadet, “Rab” olarak kabul edilen bir varlığın karşısında, yapılan huzudur.
Biz “ibadet” kelimesinden anladığımızı bir cümle ile ifade ederek şöyle diyebiliriz. “İbadet: Karşıdaki varlığın “Rububiyetine” itikattan doğan kavli ve ameli huzudur.”
Ubudiyet kelimesi rububiyetin karşısındadır. Ne zaman insan kendini abd ve köle olarak bilse ve karşı tarafı da kendisinin tekvini rabbi olarak kabul etse o şey ister rabbi olsun, ister olamasın bu inanç ve düşünceyle onun karşısında huzu ederse, böyle bir amele ibadet derler.
Şimdi getireceğimiz ayetten de yararlanılacağı gibi, ibadet rububiyet hakkındadır. Bazı ayetlerde buna işaret vardır. (Maide / 72)
– “Mesih dedi ki: Ey İsrail oğulları,benim de rabbim sizin de rabbiniz olan Allah’a ibadet edin.”
“Gerçekten Allah benim de rabbim sizin de rabbinizdir, öyleyse ona ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.”
Bu anlatım diğer ayetlerde de geçmekte. Ayetlerin bazısında ibadet, yaratılışın amacından sayılmıştır. Nitekim şöyle buyuruyor: (Enam / 102)
– “İşte rabbiniz olan Allah budur, ondan başka ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse ona kulluk edin.”
“RAB” KELİMESİNDEN KASIT NEDİR
Arap lugatında, bir şeyin tedbir ve programını elinde bulundurup onun geleceğini tayin eden şahsa “Rab” denir. Eğer Arapça da evin sahibine, çocuğun bakıcısına ve mezranın çiftçisine “Rab” deniyorsa, buraların iradesinin onun sorumluğu altında olduğu içindir. Şayet biz Allah’ı kendimizin “Rab”bi biliyorsak, hayat, ölüm, rızk, geçim, kanun koymak ve uygulamak, mağfiret gibi tüm varlığımızın temelini oluşturan şeylerin, onun elinde olmasındandır. Eğer bir insan bizim geleceğimizle ilgili işlerden birinin, başkasının elinde olduğunu düşünse, örneğin, Allah’ın, hayatı, ölümü, rızkı, geçimi, kanun koymak onu uygulatmak, mağfiret etmek gibi işlerden birini veya tümünü diğer bir şahsa bıraktığını düşünürse, o şahısta bu makamları tek başına bu makamlara sahip olsa, böyle bir durumda onu kendine “Rab” kabul etmiş olur.
Eğer bizler bu inanç ile onun karşısında huzu edersek, ona tapmış ve ibadet etmiş oluruz.
Başka bir deyişle. İbadet ve tapıcılık, benlik duygusundan kaynaklanmaktadır. Bencilliğin esası da, insanın kendini malik, makamı yüce, varlığın rızkını ve geçimini, mağfiretini, -şefaatini, kanun koyuculuğunu- kendinde bilmektedir. Böyle bir durumda onu kendine Rab tanımış olur.
3- İBADETİN ÜÇÜNCÜ TANIMI
Burada ibadet için üçüncü bir tarif de yapmak mümkün: “İbadet, Allah olarak bildiğimiz ve ilahi işlerin sebebi olarak düşündüğümüz kimsenin karşısında huzu etmektir.”
Hiç şüphesiz yaratılış alemi ile ilgili işler: Kainatın işleyişini ayarlamak, fertleri ihya etmek, canlılara rızk vermek, kulların günahlarını bağışlamak gibi şeyler Allah’tandır. Eğer siz kainatın tedbiri, eşyanın yaratılışı, insanların ölümü ve dirimi, insanların ihyası ve vefatı ile ilgili ayetleri incelerseniz, Kur’an’ın bu işlerin düzenleyicisinin ısrarla Allah’tan olduğunu vurguladığını ve o işlerin Allah’tan başkasına dayandırılmasına şiddetle karşı çıktığını görürsünüz.
Konuya diğer bir açıdan baktığımızda: Biliyoruz ki, yaratılış alemi teşkilatlanmış ve sistemlidir. Dünyada bulunan her şey Allah’a bağlanan bir çok sebepler olmadan gerçekleşmez. Kur’an’da da onun emri ile olan ve ondan bir cüz olan bu işlerden ve sebeplerinden bahsetmiştir.
Örneğin Kur’an özel bir vurgu ile öldüreninde dirilteninde Allah olduğunu açıklıyor ve şöyle buyuruyor: (Mu’minun / 80)
“O yaşatan ve öldürendir, gece ile gündüzün (ardarda) gelişi de onun (kanunu) dur.”
Ama aynı Kur’an başka ayetlerde melekleri yaratan (Mümit) yani ölüm yapan olarak tanımlar:(En’am/61)
– “Sonunda sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, elçilerimiz onun hayatına son verirler.”
Bütün bunların sonunda ortaya şu çıkıyor: İster maddi ve ister manevi olsun, genel olarak bu tabii olayların hareketi ve sebebi (Meleklerin faaliyeti) Allah’ın izni ve emriyle gerçekleşmekte. Tek fail Allah’ın kendisidir. Melekler tabii faildirler (memurdurlar, Allah’ın izniyle o işi yapmaktalar). Filin faili ise Allah’tır. Bu Allah’ın fiilleriyle ilgili birçok ayetten çıkartılan ve yararlanılan Kur’an-i eğitimdir. Eğer bir insan, fiillerini Allah’tan ayrı bilirse ve “bu işler evliya ve melekler gibi varlıkların eline bırakılmıştır” diye düşünürse ve bundan dolayı da bu varlıklar önünde huzu ederse, tabi ki bu ibadet olur ve ameli şirke girer.
Daha açık bir deyişle: Allah’ın bu işleri onlara bıraktığına ve onların tek başlarına bu işleri yaptıklarına inanırsa, bu durumda onları Allah’a “eş” ve “ortak” etmiş olur. Böyle bir itikat tabi ki şirktir. Bununla beraber istekte bulunmak ve her türlü huzu etmek ise, onlara ibadet ve tapıcılıktır. Nitekim Kur’an şöyle buyuruyor: (Bakara / 165)
– “İnsanlar içinde, Allah’tan başkasını “eş ve ortak” tutanlar vardır ki, onlar (bu eş ve ortakları) Allah’ı sever gibi severler.”
Hiçbir varlık düşünce alanında Allah’a “eş” ve ortak olamaz. Meğer bütün işleri yapmakta güç sahibi ve yetkili olsa bile. Bunun dışında eğer Allah’ın emri ve izniyle çalışırsa, ona “eş” ve “ortak” olamayacaktır. Ancak onun emirlerini yerine getiren itaatkar bir varlık olabilir.
Oysa risalet devrinin müşrikleri taptıkları yapmacık ilahlar için, ilahi işler yapma konusunda bir nevi özgürlüklerine inanıyorlardı.
Cahiliyet döneminde şirkin en hafifi şu idi: Bir çoğunun inancına göre, kanun koyup onu uygulamak, Ahbar ve Ruhbanlara verilmiş bir haktır -veya Allah’a ait olan şefaat bağışlama hakkı, onların put mabutlarına bırakılmıştır, onlar bu işleri yapmakta hürdürler. Bundan dolayı şefaatle ilgili ayetler, ısrarla “Allah’ın izni olmaksızın kimsenin şefaat etme” gücünün olmadığını vurgulamaktadır.- Şayet onların itikadında “putların Allah’ın izniyle şefaat edeceği” kavramı bulunsaydı, artık Allah’ın izni olmadan şefaat etme olayı nefyetmenin (hükmünü kaldırmanın) gereği kalmazdı.
Yunan hükemalarından bir bölümü, alemin parçalarına ayrı ayrı birer ilah ittihaz etmiş, Allah’ın işi olan alemin işlerinin onlara bırakıldığını düşünüyorlardı. Sabit ve gezici yıldızlara tapan cahil Arap toplulukları da, yaratılış ve dünya hayatının işlerinin bunlara bırakıldığını düşünüyorlar ve Allah’ın yönetim makamından toptan azledildiğini de sanarak putlara tapıyorlardı. Taptıklarının tam yetkiyle donanmış olarak, cihan hakimi sanıyorlardı. Bu bakımdan bu akide ile beraber olan ve bunu cisimleştiren her çeşit huzu ve alçak gönüllülükte bulunmak, ibadet ve tapıcılık sayılır.
Cahil Araplardan bir bölümü ise ağaçtan ve madenden yapılan putları, kendilerinin yaratıcısı ve evrenin yöneticisi olarak kabul etmiyorlardı. Fakat onların şefaatçi olduklarını zannediyorlardı. Ve “bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” diyorlardı. “Onlar şefaat makamının malikleridir” diye adlandırdıkları bu putlara tapıyorlar ve bunu da Allah’a yaklaştırıcı bir vesile olarak algılıyorlar. Şöyle buyuruluyor:
“Biz bunlara bize Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.”
Sözün özeti şudur: Böyle bir düşünceden kaynaklanan her çeşit amel, bir çeşit itaati hatırlatırsa ibadet sayılır. Bunun aksine böyle bir inançtan kaynaklanmayan herhangi bir hareket ve böyle bir inancı taşımadan yapılan huzu veya tazim ibadet ve şirk olmaz. Haram bir amel olsa bile!
Örneğin aşığın maşukuna, memurun amirine, kadının kocasına vb. gibilerin yaptıkları secde ibadet değildir. Her ne kadar İslam dininde haram olsa bile. Zira Allah’ın izni olmadan hiç kimsenin bu tür ibadetin suretini herhangi birisine yapması helal değildir. Meğer Allah’ın fermanı olmuş olsun!
KONUNUN SONUCU
Buraya kadar açıkça sizlere ibadetin gerçeğini açıklamaya çalıştık. Şimdi konunun sonucunu bağlamalıyız. Oda şöyledir: Eğer birisi insanların karşısında huzu ve alçak gönüllülük etse, onları da “ilah” ve “Rab” olarak tanımasa ve “Allah’ın işlerinin sebebi” olarak kabul etmese, ancak onlara bu ayetin hükmü gereği saygı gösterse: (Enbiya / 26-27)
“Onlar ikrama layık görülmüş kullardır, onlar sözde (bile olsa) onun önüne geçmezler ve onlar onun emriyle yapıp-etmektedirler.”
Kesinlikle böyle bir amel, tevazu, ikram alçak gönüllülük ve tazimden başka bir şey değildir.
Yüce Allah kullarından bir kısmını öyle sıfatlarla donatmıştır ki, onlara ikram, tazim ve saygı göstermek için insanın isteğini artırmaktadır. Bir ayetin de şöyle buyuruyor: (Ali İmran / 32)
– “Gerçek şu ki, Allah, Ademi, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini alemler üzerine seçti.”
Yüce Allah Kur’an’nın serahetiyle İbrahim (a.s)’ı imamet makamına ve önderlik için seçmiştir. (Bakara / 124)
– “(Allah İbrahim’e): Seni şüphesiz insanlara İmam kılacağım demişti.”
Allah (c.c) Kur’an da: Nuh, İbrahim, Davut, Süleyman, Musa, Mesih ve Muhammed (s.a.a)’ı bir kısım yüce sıfatlarla vasıflandırmıştır. Bu sıfatlardan her biri, Kalplerin kazanılmasına vesiledirler. Öyle ki, bazılarını bize sevmeye vacip kılmıştır.
Şayet insanlar o kulları, hayat ve mematlarında sadece Allah’ın sevgili kulları olmaklarından dolayı, onların ilahlığına ve ilahi işlerin sebebi olduklarına inanmaksızın, saygı gösterip, tazim ederlerse, hiçbir millet buna tapıcılık olarak saymaz ve müşrik olarak nitelemez.
Nitekim tümünüzün bildiği gibi, bizler hac mevsimlerinde, insanların serverlerine tabiiyet ederek, siyah bir taştan başka bir şey olmayan “Hacer-ül Esved”e dokunup öpüyoruz, bir miktar toz ve topraktan olan Allah’ın evinin etrafını tavaf ediyoruz. Safa ve Merve arasında Sây ediyoruz. Başka bir deyişle, putperestlerin kendi putları için yaptıkları şeyin aynısını bizlerde yapıyoruz. Ama şimdiye kadar hiç kimsenin dilinin ucunda: “Biz bu işleri yapmayla, taşa, toprağa tapıyoruz” diye bir şey geçmemiştir. Zira bizler hiçbir şekilde taş ve topraklardan en küçük bir zarar ve yararın geleceğini düşünemeyiz.
Eğer biz bu amelleri, taşların ve dağların ilah olacağı veya ilahi işlerin sebebi oldukları inancıyla yapsaydık, bu durumda putperestlerin safında yer alırdık. O halde, Peygamberlerin, İmamların, öğretmenlerin, anne ve babaların ellerini, Kur’an ve İslami kitapları, Allah’ın sevgili kullarının eser ve kabir kapılarını öpmek yalnızca onlar ikram ve tazimde bulunmak içindir. Eğer onlarda uluhiyet ve rububiyet vasıflarının bulunduğuna inansak ve onun için bunları yapsak, tabi ki şirk ve onlara kulluk olur.
Meleklerin Adem’e, kardeşlerinin de Yusuf’a secde ettikleri Kur’an’da belirtilmektedir. Ama meleklerin Adem’e secdesini, kardeşlerinin de Yusuf’a secdesini, kimse ibadet olarak algılamamış, akıllarının ucundan bile geçmemiştir. Bunun ana teması şudur: Secde edenler secde ettikleri şeye, zerre kadar uluhiyet ve rububiyet atfetmemişlerdir. Onları da hiçbir şekilde ilah olarak tanımamışlar ve ilahi işlerin sebebi olarak da görmediler. Bu nedenle onların ameli sadece saygı ve sevgi olarak kabul edilmiş, ibadet ve tapmak olarak değerlendirilmemiş!..
“Vehhabiler bunun gibi ayetlerle karşılaştıklarında, derhal şöyle diyorlar: Bu amellerin secde edilene (mescud) karşı ibadet sayılmamasının nedeni, bu ameller Allah’ın emri üzerine gerçekleşmiştir” diyorlar.
Fakat onlar şu noktadan gafildirler: Her ne kadar bu amellerin tümü (Yakup’un huzurunda Yusuf’a kardeşlerinin secde etmesi) Allah’ın emri ve onun rızasıyla yapıldıysa da, zaten bu amellerin mahiyeti de tapıcılık ve ibadet değildi. Bundan Allah celle celaluhu emir buyurmuştur onlara. Eğer amelin mahiyeti secde edilene ibadet olsaydı, Allah ona asla emretmezdi.
– “Deki şüphesiz Allah çirkine hayasızlığa emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah’a karşı mı söylüyorsunuz?”
Özetlersek, Allah’ın emri olmasa, amelin mahiyetini değiştirmez. “Amelin zatı”nın Allah’ın emrinden önce, ibadet olmayan bir amele yönelik olması gerekir. Ondan sonra Allah’ın emri onu ilgilendirir. Haddı zatında, hiçbir zaman ibadet olan bir ameli bir insana karşı yaptığımızda ve sonrada Allah’ın emri geldiğinde, onu ibadet ve tapıcılıktan ayrı olarak düşünemeyiz.
Mekke ve Medine de Vehhabi şeyhlerinden defalarca duyduğumuz bu cevap, Kur’an’i eğitimi araştırmada bir çeşit donukluğu (cumudluğu) simgelemekte ve anlatmaktadır. İbadet ve kulluğun kendine has içeriği ve esprisi vardır. Bazen emir ve bazen de nehiy konumunda bulunur. Diğer bir deyişle, bir şey kendine göre ibadet sayılır. O zaman Allah (c.c) emrediyor; örneğin, namaz ve oruç gibi ve bazen de yasaklıyor, “iki bayram günü gibi.” Eğer meleklerin ve Yakup’un evlatlarının secdeleri kendine göre, Ademe ve Yusuf’a ibadet ve kulluk olsaydı, “onu işlemeyi emretmek” onun gerçek mahiyetini değiştiremez, sınırın dışına çıkartmazdı.
ANLAŞMAZLIĞIN GERÇEK ÇÖZÜMÜ
Kıymetli okuyucuların bu hususa dikkat etmeleri gerekir ki, bizimle “Vehhabi”lerin arasındaki bir çok ayrılığın çözümünün temeli “ibadet”in anlamı mantıki bir şekilde tarif edilmediğinde ve bu konuda insaflı kişiler ile birlik sağlanmadığı taktirde, hiçbir söz ve konu sonuca ulaşamayacak, çözümlenemeyecektir. Bu açıdan, bu konuya tahkik eden herkes, değindiğimiz açıklamalardan daha fazla araştırıp eleştirmeli, kelimenin icmali anlamını araştırıp, gerçek anlamını ortaya koymaktan aciz olan lugatçıların, yanlış tanımlamalarına kapılıp aldanmamalıdır. Bu konuda en sağlıklı yol, ayetlere başvurmaktır. Müteessifane Vehhabi yazarlara ve akidelerine cevap yazanların bir kısmı ağırlığı bu noktaya vermeleri gerekirken, yan kaynaklara daha çok önem vermişlerdir.
Sonuçta Vehhabi şunu diyor: Peygamber hakkında sizin yaptığınız bu amellerin çoğu, Peygambere veya İmama ibadet etmektir. Onun hükmü de ibadette şirktir. Bu bakımdan dikkatli bir açıklamayla “onun” ibadetini silahtan arındırmalıyız.
Şimdi hedefin iyice belirlenmesi için, Vehhabilerin “ölüye ibadet” diye nitelendirdiği işlerden bir kaçını örnek olarak sunacağız. Bunu yine hatırlatalım ki, bunların tümü, kendinin diğer normal işleri gibi iki şekilde yerine getirebilir. Onlardan biri ibadet sayılır, diğerinin ise ibadetle bir alakası yoktur.
1- Peygamber ve salihlerden şefaat dilemek.
2- İlahi evliyalardan şifa istemek.
3- Dini önderlerden hacet dilemek.
4- Kabir sahibine ikram ve tazimde bulunak.
5- Mübarek Resul ve diğerinden yardım dilemek.
Onlar şöyle diyor: “Deki şefaat tümüyle Allah’a aittir” ayeti gereğince, şefaat Allah’ın fiillerindendir. Aynı şekilde “şifa” da Allah’ın fiillerindendir. “Hastalandığımda o bana şifa verir”
Allah’a ait olan bir işi, ondan başkasından istemek ona ibadet sayılır.
Burada Allah’ın fiilini açıklamamız gerekir. Allah’ın fiili nedir, bilmemiz gerekir. Her çeşit “şefaat hakkı” ve hastaya “şifa” hakkı yapan onu yapmakta tam yetkilidir. (O hakkı başka bir yoldan kazanıp ve onu yerine getirme konusunda kendinden daha üstün birinin kuvvet ve kudretine ihtiyaç duymak farklıdır.) Bunun gibi bir fiil ilahi bir fiildir. Böyle bir fiili herhangi birisinden istemek, onun uluhiyet ve rububiyetine inancı gerektirir. Böyle bir fiili ondan istemek de direkmen ona ibadet ve kulluk sayılır.
Eğer birisinden şefaat ve şifa istemek, böyle bir inançla birlikte olmazsa, (onu sadece öyle bir fail olarak düşünmeli ki Allah’a kul olmasıyla birlikte, kendi fiil ve işinde üstün bir kudrete dayanıyor, onun isteğiyle iş yapıyor. Böyle bir durumda böyle bir istek uluhiyet ve rububiyet itikadını gerektirmiyor.) İstekte bulunmak da yine Allah’ın işini başkasından istemek olmuyor.
Bu açıklamanın aynısı, “Hacet istemek” yada “Allah’tan başkasından yardım istemek” konusunda da geçerlidir. Hacet istemenin iki şekli vardır: Biri ibadet sayılır, diğerinin ise ibadetle ilgisi yoktur.
Bu açıklama, yalnızca bu amalleri ibadet veya ibadet dışı oluşu arasındaki konuda haddi fasıl değildir. Ancak Tevhit ve şirki tüm fail ve müessirlerini birbirinden ayırt eden genel bir delildir.
Mikrobu yok etmede ve ateşi düşürmede, “Antibiyotik”in tesirine inanmak iki suretin dışında değildir. Eğer onu varlığında veya tesir ve işlerinde bağımsız olarak bilsek ve iki aşamadan birinde onun ihtiyacını üstün kudretten (Allah) ayrı olduğunu düşünsek böyle bir durumda onu amel ve ibadetlerle ayrı olan küçük bir ilah olarak kabul etmiş oluruz. Eğer onun karşısında cahilane bir şekilde tazim edersek onu (ilacı) Allah kabul etmiş oluruz, amelimizde ibadet olur. Şayet onu mümkün bir vücut olarak kabul etsek vücut, varlık, tesir ve fiilde, yüce bir makama ve varlığa kendini bağışlayana bağlı olduğunu düşünsek hakimane iradenin dışında ne varlık bulabileceğini ve ne de bir iş yapabileceğini kabul etsek, bizim ona karşı taşıdığımız bu itikat tevhidin ta kendisidir. “Vücutta ondan başka tesir eden yoktur” ondan herhangi bir haceti dilemekte şirk ve ibadetten ayrı bir şeydir.
Bu açıdan hatırlattık ki “Tevhit” ve “Şirk” mihverinde oluşan bir çok ihtilaflı meselelerin çözüme kavuşması ve karşı tarafın silahtan arındırılması ibadetin anlamını tahlilde uluhiyet ve rububiyet mefhumun tefahume ve ilahi fiillerin diğerlerinden ayırmaya bağlıdır.
Ne yazık ki cahiliyet Araplarının amellerinin tümü, putlara karşı uluhiyet ve rububiyet itikadıyla beraberdi. Bu putların ilahi işlere karşı tam bağımsız olduklarına inanılıyordu. Allah’ın o işleri bunlara bıraktığını ve dilediklerine şefaat edeceklerine, dilediklerine de etmeyeceklerine inanıyorlardı.
Buraya kadar yazdıklarımız konuyla ilgili kısa bir bölümdür. Bu konuyu geniş bir şekilde araştırmak ve öğrenmek isteyenler, aşağıda adı geçen kaynak eserlere bakabilirler.

11. BÖLÜM
YAŞAYAN VELİLERDEN YARDIM DİLEMEK
Velilerden şöyle değişik şekillerde yardım talebinde bulunulabilir:
1- (Yaşayan bir veliden) Bize ev yapımında yardımcı olmasını istemek. Veya yanında bulunan kasedeki su ile bizi doyurmasını talep etmek.
2- (Yaşayan bir veliden) Günahlarımızın bağışlanması için Allah’a dua etmesini talep etmek.
Bu iki suretin müşterek bir yönü mevcuttur. O da istenilen şeyin bütünüyle tabii bir şekilde istenilen şahsın elinde olmasıdır. Fakat birinci istek dünyevi, ikinci istek ise uhrevi istektir.
3- (Yaşayan bir veliden) Tabii ve normal sebepler olmaksızın herhangi bir işi yapmasını istemek. Örneğin: Tedavi etmeden bir hastaya şifa vermesi, kaybolan bir şeyi geri getirmesi, borcumuzu ödemesi v.s. gibi. Başka bir deyişle (yaşayan bir veliden) keramet veya mucize yoluyla tabii ve normal sebeplere teşebbüs etmeksizin istediğimizi yerine getirmesini talep etmek.
4- (İstekte bulunduğumuz şahsın) Hayatta olmadığı. Fakat diğer alemde yaşadığına, yiyip içtiğine, itikadımız bulunduğundan bizim için dua etmesini istemek.
5- Böyle bir şahıstan, Allah’ın kendine ihsan eylediği manevi kudretinden yaralanarak hastamıza şifa vermesini veya kaybolan şeyimizi geri getirmesini talep etmek.
Bu iki istek, iki ve üçüncü suretteki isteklerin aksine, hayatta bulunmayan veliden, istenilmektedir. Bu iki suretteki istek ile önceki iki suretteki isteğin arasında olan fark şudur: Önceki iki suretteki istekte bulunduğumuz, veli maddi ve tabiat aleminde yaşayıp hayatta bulunmaktadır. Son iki surette istekte bulunduğumuz veli ise, görünüşte ölü, gerçekte ise diri ve canlıdır.
Zahirde ölü olan bir veliden tabii sebepler yoluyla bizlere maddi şeylerden yardımda bulunmasını talep etmek, kesinlikle hiçbir zaman mümkün değildir. Zira farazi olanı, söz konusu velinin bu dünyadan ve tabii sebeplerden elinin boşa çıkmasıdır.
Bu tertip üzere talepte bulunmak beş çeşittir. Üç kısmı maddi alemde yaşayan birinden talep etmek ile ilgilidir. İki kısmı ise maddi alem dışında bulunan birinden talep etmek ile ilgilidir.
Biz bu bölümde maddi alemde yaşayan veliden talepte bulunmanın hükümlerini açıklayacağız. Diğer alemde yaşayan velilerden istekte bulunma hükümlerini de ilerideki bölümde ele alacağız.
Beş çeşit talepte bulunmanın üç suretinin beyanı:
BİRİNCİ SURETİ:
Tabii ve normal sebepleri bulunan şeylerde canlı olanlardan yardım talep etmek, kalkınmanın temelini teşkil etmektedir. Beşerin toprak alemi üzerindeki yaşantısı, yardımlaşma esasları üzerine te’sis edilmiştir.
Dünyada yaşayan akıl sebepleri, yaşantıyla ilgili konulardan birbirlerinden yardım talebinde bulunmaktadırlar. Bu durum kimsenin inkar edemeyeceği kadar açık ve aşikardır. Bizim konumuz Kur’an-i ve Hadis-i bir konu olduğundan, sadece bu hususta bir tek ayeti nakletmekle yetineceğidir.
“Zul Karneyn”, “Ya’uc” ve Ma’cuc” tecavüzünü önleyebilmek için çekeceği set hakkında o yöre insanlarına şöyle demişti: – “Siz bana güçle yardım edin de, sizinle onlar arasında sapasağlam bir engel kılayım.”
İKİCİ SURET:
Madde aleminde hayatta olan birinden hayır dua isteğinde bulunmak veya bağışlanmasını talep etmek, Kur’an’nın sahih ve doğru olarak kabul ettiği konulardan biridir.
Kur’an ile az çok aşinalığı bulunanlar, Hz. Peygamber (s.a.a)’in şivesini çok iyi bilmiş olurlar. Hz. Peygamber (s.a.a) de ümmetinin hakkında mağfiret talebinde bulunuyorlardı, ümmetinin kendiside ondan öyle bir talebi arzu ediyorlardı. Şimdi bu hususta kaydedilen hadisleri aktaracağız. Fakat bu husustaki ayetler birkaç sınıftır. Kolaylık olsun diye, rakamlarla sınıflarını matrah edeceğiz.
1- Kimi vakit Yüce Allah (c.c)’ın kendisi Peygamber (s.a.a)’e ümmeti hakkında mağfiret talebinde bulunmasını emretmiştir. Örneğin:
– “Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlar ile müşavere et.” (Al-i İmran, ayet: 159)
– “Onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret iste, şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” ( Mümtehine Suresi: 12)
– “Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun. Onlara dua et. Doğrusu, senin duan onlar için” “bir sükunet ve huzurdur.” Allah işitendir, bilendir. (Tevbe Suresi: 103)
Yüce Allah, bu ayette direkmen Peygambere onlar hakkında dua etmesini emrediyor. Peygamberin duasının tesiri öylesine süratli idi ki, duasından sonra derhal dua edilen şahıslar kendilerinde iç huzur hissediyorlardı.
2- Kimi zaman Peygamberin kendisi bizzat, özel şartlar dahilinde mağfiret dilediğinde bulunacağına dair günahkarlara vaat de bulunuyordu. Örneğin:
– Ancak İbrahim’in amcasına: “Sana bağışlanma dileyeceğim” diye vaat de bulunmuştur. ( Mümtehine Suresi: 4)
– (İbrahim): “Senin için Rabbinden bağışlanma dileyeceğim, çünkü, O, bana pek lütufkardır.” dedi ( Meryem Suresi: 47)
– “İbrahim’in amcası için bağışlanma dilemesi, ona sadece verdiği bir söz dolayısıyladır.” (Tevbe Suresi: 114)
Bu ayet, Peygamberlerin günahkarlara istiğfar ve bağışlanma vaadinde bulunduğundan söz ediyor. Nitekim “İbrahim”de “Azer’e” böyle bir vaat de bulunmuştu.
Fakat amcasının putperestliğine devam ettiğini görünce, hakkında bağışlanma talebinde bulunmaktan vazgeçti. Zira duanın kabulünün şartlarından biri de, dua edilen kimsenin müvahhit olması, müşrik olmamasıdır.
3- Yüce Allah, imanları olup da günah işleyen kimselere bağışlanmaları için Peygamberin huzuruna çıkıp dua etmesini istemelerini, Peygamberin böyle bir talepte bulunduğunda ise, onları bağışlayabileceğini emrediyor.
– “Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde şayet sana gelip bağışlanma dileselerdi ve Peygamberde onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı.”
Görüldüğü gibi Yüce Allah günahkarların bağışlanmalarını elde edebilmeleri için Peygamberin huzuruna gidip kendileri hakkında dua talebinde bulunmalarını emretmektedir. Bundan daha açık ayete gerek duyulur mu?
Peygamberin huzuruna çıkıp bağışlanma talebinde bulunmanın gözüken iki faydası vardır:
A- Peygambere itaat ve tabi olma ruhiyesini güçlendirip Peygamberde hissettikleri Peygamberlik makamının, ona daha iyi bir şekilde itaat etmelerine vesile olması.
B- Bu davranışın, Peygamberin makam ve mevkisini ümmetinin zihninde iyi bir şekilde tersim ederek onlara: Maddi nimetlerin özel nedenlerle kullara verildiği üzere, (mağfiret gibi) manevi nimetlerin de aynen öyle, (Peygamber ve Allah dostları gibi) muayyen vasıtalar kanalıyla verildiği düşüncesini anlatmış olmasıdır.
Şayet gökteki güneş, hararet, güç, enerji ve kalorinin varolmasına neden oluyorsa, bu nimet güneşin vasıtasıyla kullara ulaşmaktadır. Aynen öyle manevi nimetler ve ilahi lütuflarda semavi risalet güneşi vasıtasıyla insanlara ulaşır. “Varlık alemi” her iki aşamada da “sebep ve müsebbip” alemidir.
Her iki alemde, maddi ve manevi ilahi lütuflar sebeplerle birliktedir.
4- Müslümanların devamlı olarak Peygamber (s.a.a)’in huzuruna çıkıp dua etmesi talebinde bulundukları bazı ayetlerden anlaşılmaktadır. Nitekim Müslümanlar münafıklara böyle bir teklifte bulunduklarında, münafıklar yüzlerini çevirip kaçınmaktaydılar.
– “Onlara (münafıklara): Gelin Allah’ın Resulü sizin için mağfiret dilesin denildiği zaman, başlarını yana çevirdiler. Sen, onların büyüklük taslamış olarak yüz çevirdiklerini görürsün.”
5- Bazı ayetler insanları pak fıtratlarından kaynaklanan ilhamları ile, Peygamberin haklarında yapacağın duanın Allah katında kesinlikle kabul buyurulacağını bildiklerini beyan etmektedir. Bu bakımdan o insanlar Peygamberin huzuruna çıkıp, bağışlanmaları için Allah’tan mağfiret talep etmesini istiyorlardı.
İnsanlığın pak fıtratı, kendine, ilahi nimetlerin Peygamberler vasıtasıyla ulaşabileceğini ilham etmektedir.
Yine ilahi hidayetin ancak Peygamberler kanalıyla kendilerine ulaştığını bildirmektedir. Bu bakımdan Peygamberin huzuruna çıkarak Allah’ın kendilerini bağışlaması için dua etmesini talep ediyorlardı.
Konu ile ilgili ayetler şöyledir:
– (Yakub’un evlatları): “Ey babamız, bizim için günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz gerçekten hataya düşenler idik” dediler.
– (Babaları da): “İleride sizin için Rabbimden bağışlanma dilerim. Çünkü O bağışlayandır, esirgeyendir” dedi.
6- Peygamber putperestlikte devam edenlerin ve münafık kimselerin bağışlanması talebinde bulunması hakkında ihtar eden, dua ettiği taktirde de duasının kabul buyurulmayacağını bildiren ayetler önceden naklettiğimiz ayetlerden müstesnadır. Bu ayetler bu gibi durumlar dışında, Peygamberin duasının özel bir tesirinin bulunduğunu bizlere ispatlayan diğer bir kanıttır.
Nitekim şöyle buyuruluyor:
– “Onlar için yetmiş kere bağışlanma dilesen de, Allah onları kesinlikle bağışlamaz.”
– “Senin onlar adına mağfiret dilemen ile, mağfiret dilememen birdir. Allah onlara kesin olarak mağfiret etmeyecektir.”
– “Başlarına iğrenç bir azap çöküverince, dediler ki: “Ey Musa, Rabbine- sana verdiği ahit adına-bizim için dua et. Eğer bu iğrenç azabı (dua ile) üzerimizden çekip gideriverirsen, and olsun sana iman edeceğiz ve İsrail oğullarını seninle göndereceğiz.”
Ayette günahkarların Hz. Musa (a.s)’dan dua etmesi talebi zikrolunmaktadır. “Sana verilen ahit üzerine” cümlesinin ifadesi, onların “Musa’nın” duasını Allah’ın kabul edeceğine dair ahdinin bulunduğunu bildiklerini vurgulamaktadır.?
“Rabbine bizim için dua et” cümlesi, şayet onların Hz. Musa (a.s)’dan azabı kaldırmasını istemelerine veya Musa’da öyle bir kudreti aradıklarına delil olsaydı, bu durumda ayet üçüncü kısım delillerden sayılmış olurdu.  Oysaki Rabbine bizim için dua et” cümlesi, bu ihtimali zayıflatmaktadır. Zira cümlenin zahirinden “Musa’nın işinin dua etmek olduğu, alem üzerinde tasarruf sahibi veya azabı kaldırmak olmadığı”anlaşılmaktadır. Bu açıdan ayet bu kısım delile merbuttur. Her ne kadar ayette Hz. Musa (a.s)’ın duasının müşrikler hakkında kabul edilmeyeceğine dair işaret bulunmuyorsa da, fakat diğer ayetler bu duruma tanıklık yapmaktadır.
7- Kur’an ayetlerinden imanlı insanların sürekli olarak diğerleri hakkında dua ettikleri hususu anlaşılmaktadır. Nitekim şöyle buyuruluyor:
– “Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: “Rabbimiz ve iman ile daha önce bizi geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla.”
8- Ne fakat yalnızca imanlı kimseler dua ediyorlar, ancak Arşı yüklenenler ve onun etrafında bulunanlar bile imanlı kimseler için bağışlanma talebinde bulunuyorlar.
Nitekim şöyle buyuruluyor:
– “Arşı yüklenmekte olanlar ve çevrelerinde bulunanlar Rablerini hamd ile tespih etmekte, Ona iman etmekte ve iman edenlere mağfiret dilemektedirler: Rabbimiz, rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşatıp-sardın, tövbe edenlere ve senin yoluna tabi olanlara mağfiret et ve onları cehennem azabından koru” derler.
– “Allah’tan başkasından istekte bulunmak” konusunun beş suretinden ikisinin hükmü Kur’an’i kaynaklar bakımından aydınlatılmış oldu.”
“Yaşayan veliden istekte bulunmak” konusunun üç suretinden de yine ikisi aydınlatıldı, geriye bir sureti kaldı. Şimdi bunun hükmünü inceleyeceğiz.
ÜÇÜNCÜ SURET:
“Olağan üstü” bir güce sahip bulunan hayatta ki bir veliden tabii olmayan yolla bir şey yapmasını talep etmek, örneğin mucize yoluyla herhangi bir hastalığa şifa vermesi veya kurumuş bir kaynaktan su akıtması gibi v.s…
İslam yazarlarından bazıları bu suretteki isteği de, ikinci surette ki istekler sınıfına dahil etmektedirler. Nitekim şöyle diyorlar: “Bu tür istekten maksat, istenilen kimsenin Allah’tan onun hastalığını iyileştirmesini veya borcunu ödemesini talep etmesidir ve zira bu tür işler Allah’a has işlerdir. O tür işlerin yapılmasına Peygamber ve İmamlar vesile oldukları için, mecazi anlamda ilahi işler onlara nispet verilmiştir.
– “Oysaki Kur’an’ı Kerimde bulunan ayetler, açıkça bu tür istekleri Peygamberlerden talep etmenin sahih olduğunu ve mecazi olarak nispet verilmediğini vurgulamaktadır. Başka bir deyişle, bizler Masumun keramet göstermesini ve mucize yoluyla bizim tedavisi mümkün olmayan hastalığımızı Allah’ın kuvvet ve yardımıyla iyileştirip şifa vermesini ciddi bir şekilde onlardan istemekteyiz.”
Evet Kur’an’nın şifayı Allah’a nispet vermesi doğrudur, nitekim şöyle buyuruyor:
– “Hastalandığım zaman bana şifa veren Odur.”
Fakat diğer ayetlerde de şifa bal ve Kur’an’a nispet verilmiştir ve şöyle buyurulmuştur:
– “Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır.”
– “Kur’an da müminler için şifa rahmet olan şeyleri indirmekteyiz.”
– “Rabbinizden size bir öğüt, sinelerde olana bir şifa ve müminler için bir hidayet ve rahmet geldi.”
Bu iki sınıf ayetlerden bir sınıfı şifayı Allah’a mahsus kılmakta, diğer bir sınıfı ise şifanın bal, Kur’an ve ilahi nasihatler ile sabit olabileceğini vurgulamaktadır. Her iki sınıf ayetin işaret etmek istedikleri ortak nokta şudur: “Yüce Allah müessirun bil istiklaldir.(Yani müessirlikte kendi zatına dayalıdır). Tesir etmek hususun da bağımsızdır. Diğer illetlerin tesirleri ise, Allah’ın iznine tabidir ve onun nispiyetiyledir.
İslam’ın dünya görüşü hikmetinde amil ve fiillerin tümü, Allah’ın sebebiyet fiilleridir. İlletlerin kendiliklerinden küçücük dahi bir bağımsızlıkları mevcut değildir. Bu nedenle akıl, fikir ve Kur’an ayetleri açısından bala, bitkisel ilaçlara ve kimyasal maddelere şifa verme ve tedavi etme gücünü lütfeden Yüce Allah’ın aynı güç ve kudreti Peygamber ve İmamlara da vermesinin hiçbir sakıncası yoktur.
Murtazların -rivayet yoluyla büyük ruhi güçler elde ettikleri gibi, velilerin de büyük ubudiyet yollarını kat etmeleri dolayısıyla büyük manevi güçler elde etmelerinin veya Allah’ın kendi lütfundan onlara güç ve kudret vererek tabii sebepler olmaksızın “akılları hayrete düşürecek güçteki” işleri yapabilmelerinin ne gibi sakıncası olabilir?-
Peygamber ve İmamın şifa vermelerinin, velilerinin işleri halletmesinin ve olağan üstü işler yapmalarının, gerçekte Allah’ın bu işleri yapmasıyla, hastaya gerçekte onun şifa verip, kaybolanı geri getirmesiyle herhangi bir ters yönü bulunmamaktadır. Zira Allah o yollarla velilere kuvvet ve kudret ihsan edip, kendi izniyle ve gördüğü maslahat üzere, onların dünyada tasarruf etmelerini sağlayabilir.
Ayrıyeten Kur’an’daki ayetler açık bir şekilde, halkın bu gibi işleri yapmasını Peygamberlerden ve kimi vakit de diğerlerinden talep ettiklerini vurgulamıştır. Bunun örnekleri şöyledir:
Kur’an da bu konuda zikredilen ayetlerin zahirinden şöyle anlaşılmaktadır: İsrail oğulları kuraklığın olduğu bir dönemde Peygamberlerinden “dua et de Allah bize su yetirsin” gibi tabii yolla değil de “bizi suya doyur ve suyu bizim emrimize ver” gibi olağan üstü bir yol ile istekte bulunmuşlardır.
Kur’an şöyle buyuruyor:
– Kavmi kendisinden su istediğinde Musa’ya: “Asanı taşa vur”diye vahyettik.”
Bu ayetten daha açık olan diğer bir ayet şudur: Hz. Süleyman (a.s) meclisinde hazır bulunanlardan yüzlerce fersah (bir fersah 5 km.dir) uzaktan, bir çok engel ve engebeler bulunmasına rağmen Belkıs’ın tahtını huzurunda hazır etmelerini istedi.
– “(Ey meclisin önde gelenleri)o nlar bana teslim olmuşlar olarak gelmeden önce sizden kim onun tahtını bana getirebilir” dedi.”
Hz. Süleyman (a.s) Belkıs’ın tahtını olağan üstü yollardan hazır etmeyi kastetmişti. Onun bu düşüncesi Neml suresinin 39 ve 40. ayetlerinde yer alan “İfrit” ve “Asef Berhiya’nın” verdikleri cevaplarından apaçık anlaşılmaktadır.
Konunun ana hattı şudur:
Bazıları, normal ve kolay olan işlerin, Allah’tan başkalarının işi olduğunu normal olmayan ve insan gücü üstünde olan işlerin de Allah’ın işi olduğunu tasavvur etmektedirler.
Oysaki ve gayri ilahi işlerdeki ölçü, istiklal ve gayri istiklalliktir. İlahi işler “failin diğerinin dehaleti olmaksızın ve diğerinden yardım almaksızın” yaptığı işlerdir. Başka bir deyişle:”ilahi işler, failin onu yapmasında tam müstakil olduğu ve kendisinden gayrisine asla ihtiyaç duymadığı işlerdir.”
Gayri ilahi işler ise, genel anlamda “ister kolay olsun, isterse zor ve yine ister normal bir iş olsun isterse de olağan üstü” o işlerdir ki fail onu yapmada müstakil değildir. O işi yaptığında müstakil bir failin müdahalesi ve müstakil bir güç ile yerine getirilmektedir.
Bu açıdan Yüce Allah’ın normal beşer gücü dışında olan olağan üstü güçleri velilerine lütfetmesinin ve bizlerinde böyle bir iş yapmalarını istememizin herhangi bir sakıncası bulunmamaktadır.
Kur’an tam açık bir şekilde Hz. İsa (a.s)’a şöyle buyuruyor:
– “(Ey İsa): Doğuştan kör olanı, alacalıyı iznimle iyileştiriyordun, (yine) benim iznimle ölüleri (hayata) çıkarıyordun.”
Bu ayetlerin tümünde belirtilmek istenen husus şudur:
Veliler bu gibi kudretlere sahip bulunan kimselerdir. Olağan üstü işleri onlardan istemek de yaygın bir durumdaydı.
Kur’an’ı Kerimin bizzat kendisi de böyle bu kısım isteklerin yapılmasının sahih olduğuna tanıklık yapmaktadır.
Buraya kadar (yaşayan veliden istekte bulunmak) konusunu her üç suretinin de hükmü Kur’an açısından incelenmiş oldu. Kur’an’ın öyle bir isteğin sahih olduğuna dair görüşlerini net bir şekilde anladık.
Şimdi ise “Mukaddes ruhlardan istekte bulunmanın” iki suretinin Kur’an ve hadis açısından beyan edilen hükümlerini inceleyeceğiz. Bu bölümü önümüzde ki konuda ele alıyoruz.

12. BÖLÜM
EVLİYALAR RUHLARINDAN YARDIM İSTEMEK
Evliyalardan yardım dileme hususunda en önemli olan, onların “ölüm” halinde ve diğer aleme göçmelerinden sonraki yardım isteme olayıdır. Bu istek dua ve tabiat üstü güç şeklinde istemek olabilir. Çünkü Müslümanlar bugün Peygamberin ve İmamların yanında değil ki, huzurlarına çıkıp da istekte bulunsunlar. Ancak onların isteği büyük evliya ve enbiyanın ruhlarından olmakta. Bundan dolayı bu iki şeklin hükmünün açıklığa kavuşması önemlidir.
Bu konunun sonuca ulaşıp, aydınlığa kavuşması, dört konunun açığa kavuşmasına bağlıdır. Bu dört konuyu tam anlamak, bu gibi yardım istemelerin doğru olduğuna ikna olmak bakımından yararlı olacaktır.
Konular:
1- Öldükten sonra insanın ruhunun durumu.
2- İnsanın vakiyyeti ruhu ve canıdır.
3- Ruhlar alemiyle irtibat kurmak mümkündür.
4- İslam muhaddislerinin naklettiği sahih hadisler, bu gibi isteklerin doğruluğunu vurgulamaktadır. Tüm asırlarda sürekli olarak Müslümanların gidişatı da böyle olmuştur.
Şimdi dört konuyu tek tek açıklayalım:
1- ÖLMEK İNSANIN YOK OLUŞU DEĞİLDİR
Kur’an ayetleri açıkça şahitlik ediyor ki; ölüm hayatın sonu değildir. Yeni bir hayatın başlangıcıdır. İnsan bu geçici dünyadan göç etmekle, yeni ve tamamen geçici bir hayata ayak basmakta. Öyle bir alem ki, maddi alemden kat kat üstün bir alem.
İnsanın ölümü “fena” bilenler, ölümle onun her şeyinin ortadan yok olduğunu, ölümden bir süre sonra toprağa veya diğer şeylere karışan ruhsuz bir cisim haline geldiğine inananlardır. Bu düşünceye sahip olan topluluk, habersizce materyalist düşünceye sahip kimselerdir.
Bu tür bir düşünce, bu düşünceye sahip olanın hayat ve yaşantıyı bedeninin eczasının maddi eserinden ve beyninin fiziksel ve kimyasal tepkimelerinden sinirsel sistem hareketinden başka bir şey olmadığına inanmadığını gösterir. Vücudun hareketlerinin durmasıyla, hücrelerin hareket ve üretimlerinin sona ermesiyle, insanın hayatının son bulduğunu ve camid bir duruma geldiğini kabul ederler. Bu görüşte, ruh ve hayat maddenin haysiyetinden ve objektifliğinden (in’i kas) başka bir şey değildir. Bu hususiyetin son bulmasıyla ve bedeninin eczalarının karşılıklı olarak birbirine yaptıkları tesirin ortadan kalkmasıyla artık ruh ve hayat tamamen geçersiz kılınır. Ruhun varlığından sürekli kalışından ve ruhlar alemi denen bir alemden söz edilmez.
Ruh ve insanın canı ile ilgili böyle bir görüş “materyalist”bir kaynaktan gelmekte. Bu düşünce ekolüne göre insan çeşitli alet ve malzemelerden oluşmuş bir araçtan başka bir şey değildir. O malzemelerin karşılıklı etkileşmeleri: Beyinde fikir ve anlama gücünü oluşturmakta, bu organların dağılıp yok olmasıyla da fikir, düşünce, algı ve hayati çalışma tamamen yok olmakta.
Ruh hakkındaki materyalist görüş, İslam bilginleri ve dünyanın büyük filozofları tarafından çürütülmüş ve tamamen reddedilmiştir. Ayrıca ilahiciler, insan için bedenin maddi düzeni, sinirsel sistem ve onların karşılıklı maddi etkilerine ilaveten ruh adında asli bir cevherin de olduğuna inanıyorlar. İşte bu ruh bir süre beden ile beraber olduktan sonra, bedenden ilgisini kesiyor, sonrada kendisine ait bir bölgede daha “latif” bir beden ile yaşamaya devam ediyor.
İnsanın ölümünden sonra ruhunun ebedi kalma konusu, bu kısa sayfalarda açıklanacak bir konu değil, zira insanın nefsinin ve ruhunun ebedi kalması olayı Kur’an’i deliller, güncel felsefi açıklamalar ve ruhçuların kesin tecrübeleriyle artık bugün ispat edilmiştir. (olan bir şey ispat edilemez)
Biz burada sadece ölüm sonrası, ruhların ebedi kaldığını belirten Kur’an ayetlerini zikredeceğiz:
1- KUR’AN VE RUHUN GELECEĞİ
Kur’an ayetleri, bedenden ayrıldıktan sonra, ruhların canlı kaldıklarını açıkça bildiriyor. Biz konunun uzun sürmemesi için, sadece ayetlerin metnini hatırlatacağız. Ayetleri tahlil etmeyi de başka bir zamana bırakıyoruz.
A- “Ve sakın Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır onlar diridirler. Fakat siz bunun şuurunda değilsiniz.”
B- “Allah yolunda öldürülenleri sakın “ölüler” saymayın. Hayır onlar diridirler ve Rableri katında rızıklandırılırlar.”
– “Allah’ın kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara henüz arkalarından ulaşmayanlara müjdeler vermekteler.”
– “Onlar, Allah’tan bir nimeti ve fazlı müjdelemekteler.”
C- “Şüphesiz ben, sizin Rabbinize iman ettim. İşte beni işitin.”
– “Ona, cennete gir denildi. O da: “Keşke benim kavmimde bir bilseydi” dedi.”
– “Rabbimin beni bağışladığını ve beni ağırlananlardan kıldığını.”
Ona “cennete gir” sözündeki cennetten kasıt, berzah aleminde ki cennettir. Ahiretin cenneti değil. Bunun delili şudur: O mümin kul, kavminin Rabbi tarafından bağışlanıp, ikram edilenlerden olmasını istiyor. Onların bilmelerini arzu etmesi de “ahiret aleminde perdelerin gözler önünden kaldırılıp, insanların durumlarının birbirine gizli kalmayacağı” durumuyla çelişmektedir. Bunun gibi bilgisizlik dünya hayatıyla ilgilidir. Buranın insanları, Berzah aleminde yaşayanların durumundan habersizdirler. Kur’an ayetleri de bunu tasdik ediyor. Bunun yanında sonraki ayetler, onun ölüp bağışlanması ve cennete girişi sonrası, onun kavminin yaşantı mumu “bir gök seyhası” (korkunç ses) ile sönmüştür. Şöyle buyurulmaktadır:
D- Kendisinden sonra ise kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik; indirecek hem değildik.
– (Ancak onlara) yalnızca bir tek çığlık (yetti) anında sönüverdiler.
Bu iki ayetten anlaşılıyor ki, o cennete girdikten sonra, onun kavmi bu dünyada yaşıyorlardı ve ani bir ölüm onları yakalamıştı. Bu durumda, bu cennet berzah aleminin cennetinden başkası değildir.
H- “Ateş: Sabah, akşam ona sunulurlar. Kıyamet saatinin kopacağı gün ise: Firavun çevresini, azabın en şiddetli olanına atın.” (denecek)
Bu iki ayette, iyice dikkat edildiğinde, onların Berzah aleminde kalıp yaşadıkları aydınlığa kavuşmuş oluyor. Zira kıyamet günü gelmeden önce, sabah ve akşam ateşe sunuyorlar. Fakat kıyamet geldikten sonrada azabın en şiddetlisine sokuluyorlar.
Eğer, ayetin içerisinde “kıyamet kopacağı gün” cümlesi bulunmasaydı, yukarıdaki açıklamamız aydınlığa kavuşmuş olmazdı. Fakat ayetin sonlarına baktığımızda, kastın “berzah” dönemi olduğu anlaşılıyor. Böyle olmasaydı, iki cümlenin karşı karşıya gelmesi sahih olmazdı.
Buna ilaveten, “sabah, akşam” konusu da, aynı şekilde kastın kıyamet günü olmadığının kanıtıdır. Çünkü kıyamette sabah ve akşam, olayı yoktur.
Buraya kadar, dört konudan birisi, Kur’an açısından aydınlığa kavuştu. Şimdi bu dört konudan bahsetmenin yeri geldi.
2- İNSANIN GERÇEK VARLIĞI RUHTUR
İnsanın yapısı, ruh ve bedenden oluşur. Fakat insanın gerçek varlığı, bedeniyle birlikte olan ruhudur. Biz bu konuyu felsefi yönden ele almayacağız. İslam ve Yunan felsefesiyle pek işimiz yok. Sadece konuyu Kur’an-i bakış açısından ele alacağız.
Kur’an da insan gerçeği hakkında gelen ayetlere baktığımızda, insanın esas varlığının “ruh ve nefs” ikilisi olduğu anlaşılmakta. Şimdi şu ayete dikkat edelim.
– “De ki: Size, vekil kılınan ölüm meleği, sizin hayatınıza son verecek, sonra da Rabbinize döndürülmüş olacaksınız.”
“Teveffa” kelimesi öldürmek anlamında değil, tutmak ve almak anlamındadır.
Buna göre “sizin hayatınıza son verecek” cümlesinin anlamı şu şekilde: “Sizleri yakalayacaktır.” Eğer, insanın herşeyi ruh ve nefsi olursa, ayetin tabiri gerçektir. Fakat insanın ruhu insan şahsiyetinin yarısını oluşturursa ve diğer yarısı da onun harici bedeni olursa, böyle bir durumda bu tabir, mecazi tabir olur. Zira hiçbir zaman ölüm meleği bizim bedenimizi tutmaz, ceset olduğu gibi yerindedir, sadece ruhumuzu alıyor.
İnsanın nispeten ruh ve nefsin yerini açıklayan ayetler, sadece bu ayetle sınırlı değildir. Örnek olması için bir ayetle yetindik.
İnsanın vakiyyetinin, onun ruhi ve manevi kamilliğinin merkezinin ruh olduğu, bedenin ise, bir elbise gibi onun üzerine giydirildiği gerçeği bir önceki açıklanan “öldükten sonra ruhun baki kalması” konusuna bakıldığında tamamen aydınlığa kavuşuyor.
Kur’an ölümü, insaniyetin fena oluşu ve hayatın sonu olarak görmüyor. Ancak “Şehitler ve Salihler” ve “cinayetkarlar” için kıyamet günü gelip çatmadan önce bir hayatın var olduğuna inanıyor. Öyle bir hayat ki: “Şadlık ve ferahlık” ile birliktedir, “müjde ve ümit” ile birliktedir, “azap ve acı” ile birliktedir ve eğer, insan gerçeği sadece bedenden oluşsaydı, hiç şüphesiz beden bir süre sonra çürüyüp, çeşitli parçalara ayrılıp, toprağa karışıp gidecekti. Böyle bir durumda da insanın bekası veya ahiret hayatı anlamsız kalacaktı.
3- KUR’AN VE DİĞER ALEM İLE İRTİBAT KURMA İMKANI
Maddeden ayrı olan ruhun geleceğini ve varlığını ispatlamak, istekte bulunmaya ve faydalı olmasına cevaz vermek için yeterli delil değildir. Ancak onun varlığının yanında, Kur’an’i ve ilmi açıdan, onunla irtibat kurmanın mümkün olduğunu da ispatlamak gerekir. Biz bu konuyu. “Esalet-i ruh” adlı kitapta geniş bir şekilde ele aldık.
Biz burada kısa bir şekilde beşerin geçmiştekiler ile irtibatının baki olduğunu belirten ve bu irtibatında hala sürmekte olduğunu işaret eden, Kur’an ayetlerini nakledeceğiz:
A- HZ. SALİH KENDİ KAVMİNİN RUHLARI İLE KONUŞUYOR
– “Böylelikle dişi deveyi öldürdüler ve Rablerinin emrine karşı çıkıp (Salih’e şöyle) dediler: Ey Salih, eğer gerçekten gönderilenlerden (bir peygamber) isen vaat ettiğin şeyi (azabı) getir bakalım.”
– Bunun üzerine (gök titremesi sonucu oluşan) onları dayanılmaz bir deprem tuttu da kendi evlerinde cansız olarak sabahladılar.
– “O da onlardan yüz çevirdi ve (şöyle) dedi: Ey kavmim and olsun, Rabbimin risaletini tebliğ ettim ve size öğüt verdim. Ama siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz. “Bu üç ayetin anlamına dikkat ediniz: İlk ayette onların henüz diri iken Salih’ten azabı istediklerini anlatıyor. İkinci ayette de azabın gelip onların tümünü helak ettiğini belirtiyor. Üçüncü ayet ise Hz. Salih’in onların ölüp helak olmalarından sonra onlarla konuştuğunu belirtiyor ve şöyle buyuruyor: … Kelimesindeki “fe” Harfi tertibe işarettir. Yani onların yok olmasından sonra onlardan yüz çevirdi ve onlara şöyle dedi: “Siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz” cümlesi ise onların çok büyük derecede inatçı ve şekavetli olduklarına işaret ediyor. Helak olduktan sonra bile böyle habis bir ruha sahiptiler ve öğüt vericileri bile sevmemelerinden.
Kur’an’ın açıkça belirttiği şey şudur: Hz. Salih ciddi olarak kavminin ruhlarıyla konuşuyor ve onları kendine muhatap alıyor. Onların inatçı tutumlarından ki ölümlerinden sonra bile kendileriyle berabermiş-haber veriyor ve bunları diyor: “Siz şimdi bile öğüt vericileri sevmiyorsunuz.”
B- HZ. ŞUAYP GEÇMİŞTEKİLERİN RUHLARI İLE KONUŞUYOR
– “Bunun üzerine onları dayanılmaz bir sarsıntı (deprem) tuttu da kedi evlerinde helak olmuş bir şekilde sabahladılar.”
– “Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada “hiç refah içinde yaşamamışlar” gibi oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar, asıl büyük hüsrana uğrayanlar oldular.”
– “O da onlardan yüz çevirdi ve (şöyle) dedi: “Ey kavmim and olsun, size; Rabbimin risaletini tebliğ ettim ve size öğüt verdim. Şimdi ben, küfre sapan bir topluluğa karşı nasıl üzülebilirim?”
Bu ayetin delil getirme metodu, Salih ile ilgili ayetlerinkiyle aynıdır.
C- İSLAM PEYGAMBERİ ENBİYANIN RUHLARIYLA KONUŞUYOR
– “Senden önce gönderdiğimiz Peygamberlerden sor: Biz, Rahman (olan Allah’ın) dışında tapılacak bir takım ilahlar kıldık mı (hiç)?”
Ayetin zahiri şudur: Peygamber bu tabii dünyada durduğu halde diğer alemde bulunan Peygamberlerle irtibat kurabilir. Bu şekilde de Yüce Allah’ın tüm zamanlarda Peygamberlere buyurduğu ve tebliğini istediği “benden başka hiçbir şeye kulluk etmeyiniz” gerçeği aydınlığa kavuşsun.
D- KUR’AN PEYGAMBERLERE SELAM GÖNDERİYOR
Kur’an’ı Kerimin yüce manalarını değersiz görünümünde düşük seviyeye indirmek büyük bir insafsızlıktır. Ruh ve nefsin varlığına inanmayan materyalistler dahi kendi liderlerine selam gönderiyorlar. Nutuk atarken, bizlerin Kur’an’ın bir gerçekten bahseden yüce anlamlı sözlerini değersizleştirerek Kur’an’ın ve tüm Müslümanların gece gündüz Peygamberlere gönderdiği selat ve selamların tümü anlamsızca ve kupkuru teşrifattan başka bir şey değildir” dememiz doğru mudur?
Kur’an şöyle buyuruyor:
1- “Alemler içinde Nuh’a selam olsun”
2- “İbrahim’e selam olsun”
3- “Musa ve Harun’a selam olsun”
4- “İlyas’a selam olsun”
5- “Gönderilmiş (Peygamberlere) selam olsun”
Fıkhi konularda ihtilafları olmasına rağmen tüm dünya Müslümanları her sabah akşam namazın teşehhütlerinde Allah’ın azametli Peygamberlerine hitaben şöyle diyorlar:
“Ey Nebi! Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.”
Şafii mezhebi ve diğerlerinden bazıları namazın teşehhüdün de bu selamı okumayı vacip bilmekteler. Bir kısmı da müstehap saymıştır. Fakat tüm mezhepler ve İslam alimlerinin görüşü Peygamberlerin Müslümanlara o şekilde öğrettiğine dair görüş birliğindedir._ Peygamberin sünneti de hayatındayken ve hayatından sonra da aynen geçerlidir.
Eğer bizlerin gerçekte Peygamber ile irtibatımız kesilseydi, böyle bir selamın ne anlamı kalırdı?
Ruhlarının varlığının ve irtibat kurmanın delilleri sadece söylenenler değil, bu konuda başka ayetler de vardır. Fakat biz bu konuyu uzatmamak için o ayetleri ve başka delilleri zikretmedik. İlgilenenler bu konunun daha geniş şeklini “Kur’an açısından ruhun varlığı” adlı kitapta bulabilirler. (Farsça’dır) orada diğer ayetler de nakledilmiştir.
Sözümüzün sonunda şunu da belirtelim ki, teşehhüt de selam konusu ile delil getirmemiz onun ayet kapsamında kesin delil oluşturması nedeniyledir.
KONUNUN SONUCU
Birinci konuda ölümün hayatın sonu olmadığını, insanın yok oluşu anlamına gelmediğini, sadece onun diğer bir alemde tezahürünün başlangıç noktası oluşturduğunu kanıtladık.
İkinci konuda ise, insanın gerçek oluşumunun onun ruhunun ve nefsinin olduğunu bedenin sadece ruha giydirilen bir elbise olduğunu belirttik. Eğer onun ruh ve bedeni baki ise, mutlaka onun tüm gücü şahsiyeti ve gerçek varlığı da, (maddi varlığına bağlı gücü hariç) aynen bakidir. Buna göre, eğer bu alemde onun nefsinin, dua etmeye ve istekte bulunmaya, gücü vardıysa, yada Allah’ın izniyle olağan üstü işler yapabiliyorduysa, diğer alemde de yine onun nefsi, Allah’ın izniyle güçlü ve yapmaya kudretlidir. Maddi bedene gereksinim duymayan işlerden başka bütün işleri yapabilir.
Üçüncü konuda da, bu alemin insanlarının diğer alemin insanlarıyla, irtibat kurma imkanlarının bulunduğu konusu ispatlandı. Mukaddes ruhlar bizim söz ve seslerimizi duyabilmekteler.
Bu üç konuya dikkatle, konunun felsefi imkanı kanıtlandı. Yani ilahi evliyalar bizim sözlerimizi duyabilir ve cevap verebilirler. Acaba böyle bir iş İslami kanunlar açısından meşru mudur, değil mi? Onun cevabını şimdiki konu verecektir İnşaallah
4- MÜSLÜMANLAR VE MUKADDES RUHLARDAN YARDIM İSTEMEK
“İbn-i Teymiye” ve tabi olanları, Peygamberin ashabının ve onlardan sonraki toplulukların, Peygamberden istekte bulunmalarını ısrarla reddedip inkar ettiler.” Bu konuda şunu demekteler:
“Ümmetin geçmişlerden hiç biri, ne sahabe asrında, ne tabiin asrında ve ne de tebei tabiin döneminde Peygamberlerin kabri kenarında namaz kılma yoluna gitmediler, dua etmediler. Hiçbir zaman onlardan ne bir şey istediler ve ne de bir hacet dilediler. Ne onların kaybında ve ne de kabirlerinin kenarında (herhangi bir talepte bulunmadılar).”
Sahabe ve tabiin tarihini bilmeyen birisinin, bu sözlere inanması normaldir. Fakat tarihe göz attığımızda bunun aksini görüyoruz. Örnek olarak birkaç bölümü nakledeceğiz:
– “Ömer b. Hattab’ın hilafeti döneminde kuraklık baş gösterdi. Bu şahıs Peygamber kabrine geldi ve şöyle dedi: “Ey Allah’ın elçisi helak olmakta olan ümmetin için (Allah’tan) yağmur dile” sonra rüyasında Peygamber onun yanına geldi ve şöyle buyurdu: “Ömer’e git ve selam söyle, herkesin suya doyacağını haber ver ona.” Semhudi sonra şöyle diyor:
– Bu olay şunun delilidir: Peygamber berzah aleminde olduğu halde, ondan dua isteğinde bulunabilirler, bunun sakıncası yoktur. Zira O kişilerin isteğinden haberdardır. Bu bakımdan O hayatta olmamasına rağmen, “Ondan dua” isteğinde bulunmanın sakıncası yoktur.
– “Semhudi” Hafiz Abdullah Muhammed b. Musa b. Enniman’dan, “Ali b. Ebu Talip’e” ulaşan bir senet ile Peygamberin defninden üç gün sonra, Medine dışından bir Arabın gelip Peygamberin kabir toprağını kafasına savurduğunu ve şöyle dediğini naklediyor:
– “Ey Allah’ın Resulü: Tebliğ ettin, kabul ettik. Senden aldığımızı sende, Allah’tan aldın. Sana inenlerden biride şu ayettir: “Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde, sana gelsinler sende onlar için bağışlanmalarını dile.” Ben kendi nefsine zulmetmiş, senin yanına gelmişim. Benim için bağışlanma dile.”
“El Vifa li Ahbar-i Dar-il Mustafa” kitabının yazarı, sekizinci bölümün sonunda, bir çok olaylar nakletmiştir. Bu hadislerin tümü, Peygamberden hacet dilemenin, Müslümanların devamlı yaşadıkları durumlardan biri olduğunu kanıtlamaktadır. Hatta orada şöyle diyor: İmam-i Muhammed b. Musa b. Nu’man bu konu etrafında, “Misbah üz Zülam Fil Müsteğiysine bi Hayr il Enam” adlı bir kitap yazmıştır.
– “Muhammed b. el-Münkedir” şöyle diyor:
“Bir şahıs babamın yanına seksen dinar bırakıp cihada gitti. Babama şöyle dedi: “İhtiyacın olduğu zaman bu paradan harcayabilirsin.” Tesadüfen bir takım sorunlar çıktı, babamda o paradan harcadı. Sonunda para sahibi geldi, parasını istedi. Babamda ona yarın gelmesini söyledi. Sonra babam gece mescide geldi, Peygamberin kabrine ve kürsüsüne işaret ediyordu. Sabaha kadar yardım isteme halinde kaldı. Bu sırada, mescidin karanlık bir yerinden birisi çıkıp şöyle dedi:
“Ey Ebu Muhammed” al, adamın babama verdiği kese içinde seksen dinar çıktı.!
– “Ebu Bekir İbn-i el Mükri” şöyle diyor:
“Bende, Taberani de ve Ebu şeyh de açlık oluşmuştu. Biz Peygamberin kabrinin kenarında idik. Akşam olunca Peygamberin kabrinin kenarına gittim ve “Ey Allah’ın Resulü biz açız dedim.” Aradan fazla bir zaman geçmemişti ki, mescidin kapısı açıldı, Seyyid birisi iki gençle birlikte içeriye girdi. Her birinin elinde içi yiyeceklerle dolu sepetler vardı. Yemeği tamamladıktan sonra, Seyyid olan kişi şunları söyledi: “Allah’ın Resulünü rüyamda gördüm, size yemek getirmemi söyledi.”
– “İbn-i Cellad” şöyle diyor: Çok yoksul bir durumda Medine’ye girdim. Kabrin kenarına gelip şöyle dedim: “Ey Allah’ın Resulü, senin misafirinim. O sırada uykum geldi ve uyudum. Rüyamda Peygamberi, benim elime ekmek verirken gördüm.
Şu anda bizim bu hadislerin doğruluğuyla işimiz yok. Halkın nazarından da bunları uzaklaştırmak içinde bu gibi olayları nakledemezlerdi.
Biz “Esalet-i Ruh” kitabının “ruhlarla irtibat” bölümünde, mukaddes ruhlardan dua istemenin sahih olduğunu anlatan birkaç tane hadis naklettik.
Burada bir iki noktayı hatırlatmakta yarar var:
1- Bu tür hadis ve gerçeklerin, bir kısmının mizaçlarına ters düşmesinden dolayı, bu hadislerin senet ve ravilerini düzmece olarak nitelendiriyorlar. Acaba bu tür delilsiz ve yersiz karşı çıkışlar bizim delilimize zarar verir mi?
CEVAP: Tarihi olaylara bu şekilde bakmak, tarihin yok oluşuna neden olur. Çünkü böyle istekte bulunma olayları, o kadar fazladır ki, onların tümünü temelsiz ve uydurma saymak imkansız. Eğer birisi bunun gibi nakil ve hikayeleri bir araya toplama fikrinde olsa, kalın bir kitap oluşur.
Şimdi bu nakillerin temelsiz ve uydurma olduğunu farz etsek bile mevcut temelsiz iddialar bizim peşinide olduğumuz bir gerçekten kaynaklanıyor, o gerçek şudur: Bu gibi istekler ve yardım çağrıları, şeriatın tersine olsaydı, hiçbir şekilde iftihar olsun diye, böylesine sapık amelleri uydurup ortaya koymazlardı, koymazlardı da. Böyle bir durumda, toplumdaki kendi yerini de kaybederlerdi, düşünceleri de tarihe karışırdı.
Tarih ve hadis uydurup düzenler, toplumun mizacına uyacak şeyleri uydurmaya çalışırlar. Bu ameller Kur’an ve Sünnete uygun olmasaydı, Müslümanların göz önünde de, şirk ve küfür sayılsaydı, kesinlikle onlara el vurmazlar ve milletin önünde de rezil olmazlardı.
2- Mukaddes ruhlardan yardım istemek, ister dua istemek şeklinde olsun, (isterse hastalığın iyileşmesi veya kaybın bulunması) şeklinde olsun, açıklanan dört temel kavrama dayanarak sakıncasızdır.
Müslümanlar arasında mukaddes ruhlara tevessül edildiğinde en önde gelen durum, dua isteği şeklindedir. Örneğin: “Peygamberin yüce ruhu, Allah’tan onu bağışlamasını istesin, onun dünyevi ve uhrevi gereksinimlerini karşılasın” gibi yada bir işin yerine getirilmesini istemek şeklindedir. Örneğin: Hastalığın iyileşmesini, esirin serbest bırakılmasını ve yaşantıda refahın istenmesi” gibi olmaktadır. Bunun ikisi de aynı kategoriye giriyorlar.
3- Bu istekler “ibadet” hakkında hatırlattığımız ölçüler dikkate alınırsa, mukaddes ruhlara tapmak veya ibadet değildir. İstekte bulunan zevat, onların, ”Uluhiyet”ine veya da “Rububiyet” ine inanmıyor.
Onları Allah olarak da görmüyor, yaratılış aleminin düzenleyicisidir de demiyor. Allah’ın işlerinin bir kısmının onlara bırakıldığını da düşünmüyor. Onların sadece temiz sevgililer, Allah’ın dergahına bağlanan, dünya hayatların da ona hiçbir zaman isyan etmeyen gerçek Allah kulları olarak bilmekteler.
Dört temele dayanarak, onlardan bazılarının kendilerine tevessül edenlerin isteklerini yerine getirmeye kuvvetlerinin ve kudretlerinin bulunduğu şüphesizdir. Onlar canlıdırlar ve bizlerinde onlarla ilişkilerimiz var. Söz konusu olan şudur: Dua etmek ve dua etmemek, bir işi yerine getirmek veya getirmemek, Allah’ın izni ve şartına bağlıdır. Onlarda açıkça “Allah’ın isteğini isterler” ayetinin kapsamına giriyorlar.
4- Hz. Mesih (İsa) Aleyhis selam nasıl şu dünyevi hayatta bir kısım kimseler için Allah’tan hatır istiyor, yada anadan kör doğanlara, benek hastalığına yakalananlara nasıl şifa ediyorduysa, aynen diğer aleme intikal ettikten sonra da yine aynı işleri yerine getirebilir. Çünkü güç ve kuvvet onun cisminde değil, ruhundadır. Şurası unutulmamalı, her iki durumda da Allah’ın izni olması iradesinin bulunması ve onunda, Allah’tan feyiz alması kesinlikle gereklidir.
5- Masum önderlere karşı bunun gibi tevazu ve alçak gönüllülükler her ne kadar görünürde onlar içinmiş gibi olsa da, bu teveccüh ve tevazuunun içine baksak bakabilsek, gerçek sevgilinin ve saygı gösterilenin Allah Celle Celaluhu olduğunu göreceğiz. Gerçekte “sebeplere tevessül” etmek “aslına tevessülün” aynısıdır. Seyir ve suluk konularında sağlam adımları olanlar bu gerçeğe gönül gözüyle vakıftırlar.
Marifet sahibi tevessülcüler, bu sebepler ve Resuller için onları istikbaline ve kendi iradelerinin gücüne inanmamaktalar. Sadece onları birer vesile olarak görmekteler. Sebepleri yaratan Allah, kendi rahmetine kavuşulması için, onları nimet verdiklerinin yoluna ulaştırmış ve kendiside müminlere onu istemelerini emretmiştir.
Ve şöyle buyuruyor:
– “Ey iman edenler, Allah’tan korkup sakının ve (sizi) ona (yakınlaştıracak) vesile arayın: Onun yolunda cihat edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz.”
Eğer namaz, oruç ve tüm İslami farizalar birer vesileyse (şüphesiz öyledir) aynen onlar gibi (bağışlanma isteme ayetinin hükmü gereği) enbiya ve evliyanın pak duası da yine vesiledir. Böyle vesilelere teveccüh etmek, vesileyi yaratana teveccühün aynısıdır. Yine hatırlatılan ayetin hükmünce amel etmenin aynısıdır.

13. BÖLÜM
EVLİYAULLAH’TAN ŞEFAAT TALEP ETMEK
Hepimiz “Şefaat” sözcüğüne aşinayız. Birinin suçundan, günahından ve mahkumiyetinden nerede söz edilse, o şahsı ölümden, idamdan hapisten ve tutukluktan kurtarmak için biri devreye girip arabuluculuk yapmaktadır. Biz bu duruma; “Falan şahı, filanın hakkında “Şefaat” etti.” deriz.
“Şefaat” kelimesi “şefi” sözcüğünden gelmedir. Çift anlamındadır. “Vitr” kelimesinin karşıtıdır. O da “tek” anlamındadır. Günahkarı kurtarmak için şahsın arabuluculuğuna “Şefaat” denilmesinin nedeni şöyledir: Şefaatçinin şahsiyet ve tesir gücünün, şefaat olunan şahsın kendisinde (azda olsa) varolan necat bulma faktörleriyle birleşmesi (çiftleşmesi) neticesinde, her iki durumun birbirleriyle yardımlaşacak günahkar şahısın kurtuluşuna vesile olmaktadır. (İşte bu nedenle bu arabuluculuğa şefaat denilmiştir. Çev.)
Evliyaullah’ın günahkarlar için şefaat etmelerinin anlamı şöyledir:
Evliyaullah, Allah’ın katında sahip bulundukları mevki ve yakınlıkları dolayısıyla  günahkarlar için Allah ile arasında arabuluculukta bulunabilirler. Dua ederek ve yalvarışta bulunarak, bağışlanmalarını yüce Allah’tan dileyebilirler.
Elbette şefaat etmek ve onların şefaatlerinin kabul edilmesi bir kısım şartlar dahilindedir. Bu şartlardan bir kısmı günahkar şahısın kendisiyle ilgilidir. Diğer bir kısmı da “günah”ın şefaat konumuyla ilgilidir.
Başka bir deyişle: Şefaat, evliyaullah’ın Allah’ın izni ile günahkar kimselere yardımcı olmasıdır. Öyle ki, günahkarlar, günahkarlık durumlarıyla birlikte manevi bağlarını Allah ile, ruhi bağlarını da evliyaullah ile kesmeyeceklerdir. Bu koruma durumu sürekli bir şekilde mahfuz kalacaktır.
Şefaatin diğer bir anlamı da şöyledir: Şefaat, ilerleme ve hareket etme kabiliyeti bulunan aşağı bir yaratığın, yüce bir yaratıktan, kanuni bir emir şeklinde yardım dilemesidir.
Elbette yardım dileyenin, ruhi kamillik bakımından tekamül ve hareket gücünü yitirecek bir seviyeye düşmemiş olmalıdır. Onun temiz bir insana dönüştürülme imkanı ortadan kalkmamalıdır.
Aziz Peygamber (s.a.a) zamanından hayli son dönemlerine kadar, Müslümanlar gerçek şefaatçilerden şefaat talebinde bulunmaktaydılar. Gerek hayatlarında ve gerekse hayata göz yumdukları dönemlerinde, Müslümanlar devamlı bir şekilde onlardan şefaat talep ediyorlardı. İslam bilginleri böylesine istekleri İslam’i esas ve usullerden hiç birine aykırı olarak bulmuyorlardı. Durum bu şekliyle devam ediyordu. İslam’ın yedinci asrında “İbn-i Teymiye” gözlerini dünyaya açtı. Gerek bu konuya ve gerekse de bunun gibi Müslümanlar arasında uygulanmakta olan birçok sünnetlere özel bir düşünce tarzıyla karşı koymaya teşebbüs etti. İbn-i Teymiye’den üç asır sonra da “Muhammed bin Abdül Vehhabi Necdi” namındaki biri, yeniden muhalefet bayrağını dikti. Şiddetli bir şekilde de “İbn-i Teymiye’nin ideolojisini yeniden canlandırdı.”
Vehhabi fırkasının diğer fırkalarla olan farklılıklarından biri şöyledir: Vehhabiler de diğer Müslümanlar gibi şefaat mevzusunu İslam’i usullerden biri olarak kabullenmekte ve kıyamet günü şefaatçilerin ümmet günahkarlarına şefaat edeceklerini söylemektedirler. Peygamberin (s.a.a) bu bölümde büyük bir payının bulunduğuna da inanmaktadırlar. Fakat bunlara rağmen; “Bizim dünyada onlardan şefaat talep etmeye hakkımız yoktur.” Diye iddiada bulunarak diğer Müslümanlardan ayrılmışlardır. Bu husus üzerinde o kadar taşkınlık ve aşırılık yapmışlardır ki, sözlerinin metinlerini olduğu gibi nakletmek ruhi rahatsızlığa neden olmaktan başka bir şey değildir.
Sözlerini şöyle özetleyebiliriz;
“İslam peygamberi, diğer peygamberler melekler ve evliyalar kıyamet günü şefaat etme hakkına sahiptirler. Şefaat şefaatin sahibi olan ve ona izin veren Allah’a Allah’tan istenilmeli ve şöyle denilmelidir;” (…)
“Ya rabbi, kıyamet günü peygamber ve diğer Salih kulları bize şefaatçi kıl.” Fakat bizim; “Ey Allah’ın Resulü veya ey Allah’ın velisi, senden bana şefaat etmeni istiyorum” diye söylemeye hakkımız yoktur. Zira şefaat, Allah’tan başka hiçbir kimsenin ona kadir olamayacağı şeydir. Böyle bir şey ne zaman Berzah’ta yaşayan peygamberlerden istenilirse, ona şirk koşmuş ve ibadet etmiş sayılır.”
Vehhabiler bir takım hayallerle, gerçek şefaatçilerden şefaat talep etmeyi haram kılmış, talepte bulunanları müşrik, yaptıkları ameli ise şirk olarak nitelendirmişlerdir.
Biz onların delillerini incelemeden önce, konuyu önce Kitap, Sünnet ve Müslümanların amelleri açısından ele alıp incelemeye koyulacağız. Sonra da onların delilerini inceleyeceğizdir:
1- ŞEFAATIN SAHİH OLDUĞUNA DAİR DELİLLERİMİZ
Bizim şefaat talep etmenin caiz olduğuna dair delillerimiz iki konuda toplanmıştır. Her iki konunun ispat edilmesiyle, hadise tamamıyla aydınlığa kavuşmuş olacaktır. Konular şöyledir:
1-    ŞEFAAT DİLEMEK DUA İSTEMENİN AYNISIDIR.
2-    LİYAKATLİ KİMSELERDEN DUA DİLEMEK MÜSTAHAP BİR İŞTİR.
1-ŞEFAAT DİLEMEK DUA İSTEMENİN AYNISIDIR.
Mübarek peygamberin (s.a.a) ve diğer gerçek şefaatçilerin şefaat etmeleri, Allah’a dua edip yakarmaktan başka bir şey değildir. Evliyaullah’ın Allah katında sahip bulundukları yakınlık ve makam sayesinde, yüce Allah, onların günahkarlar hakkında yaptıkları duanın tesiriyle, geniş lütuf ve muhabbetini günahkarlar üzerine serip onları bağışlamaktadır. Değil peygamberden, mü’min bir kardeşten dahi dua talep etmek, müstahsen (Güzel sayılan) işlerdendir. Gerek Vehhabiler ve gerekse de Vehhabi olmayan İslam alimlerinden hiç biri, onun doğruluğunda tereddüt etmemişlerdir.
Elbette tüm mahşer yerlerinde şefaat hakikatının “Allah’a yapılan dua” olduğunu söylemek olmaz. Fakat onun açık manalarından birinin de dua olduğu söylenilebilir. (…)
“Ey Allah katında makam ve yeri bulunan, Allah indinde bizim için şefaat et.” diye söyleyenler de aynı manayı kastetmektedirler.
Nizamüd din Nişaburi “ Kim güzel bir aracılıkla (şefaatte) bulunursa, ondan kendisine de bir hisse vardır”  ayetinin tefsirinde, Mükatil’den şöyle naklediyor: “Şefaatin hakikati, Müslümanlar için dua etmektir.”
Hz. Peygamber (s.a.a)’den şöyle naklediliyor:
“Kim Müslüman kardeşinin gıyabında dua ederse, kabul buyrulur ve bir melek: Senin için de onun gibisi olacaktır. Der.”
İbn-i Teymiye, hayatta olan kimselerden dua istemeyi sahih bilir. Buna göre, şefaat talep etmek, yalnızca peygamber ve evliyaya mahsus değildir. Allah katında değeri ve makamı bulunan her mü’min kuldan dua talep edilebilir.
Şefaatin; “Allah’a dua edip ihtiyacını karşılamasını istemek” olduğunu tefsir edenlerden biri de “Fahri Razi” dir.
Fahri Razi: “Arşı yüklenmekte olanlar, Allah’a iman etmekte ve iman edenlere mağfiret dilemektedirler ve şöyle diyorlar; “Rabbimiz, rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşatıp-sardır.”   Bu ayetin tefsirinde şöyle diyor; bu ayet, arşı yüklenmekte olanların şefaatinin, yalnızca günahkarlar hakkında olduğunu kanıtlamaktadır.
Nitekim Peygamberimizin de ve diğer peygamberlerin de edecekleri şefaat bu topluluk hakkındadır. Zira yüce Allah şöyle buyuruyor: (…)
“Hem kendi günahın, hem de mü’min erkekler ve mümin kadınlar için mağfiret dile.”
Hz. Nuh (a.s) kendisi, ebeveyni, kendine iman edenlere ve kıyamete kadar gelecek olan imanlı kimselere Allah’tan bağışlanma talep etmiştir. Bu yolla da kendi şefaatçilik görevini yerine getirmiştir.
Fahri Razi’nin “şefaat konusunu o şekilde açıklaması, şefaatin, “şefaatçi tarafından günahkar kimse hakkında yapmış olduğu dua” olarak kabullenmesinin kanıtıdır. Fahri Razi, şefaat dilemeyi, dua etmek olarak anlamıştır.
İslam’i hadisler, Müslüman’ın Müslüman hakkında yaptığı duanın şefaat olduğuna işaret etmektedir.
İbn-i Abbas (r.a) Hz. Peygamber (s.a.a)’den şöyle naklediyor: (…)
“Müslüman biri öldüğünde, şirk koşmayan kırk kişi onun cenazesine namaz kılarsa, Allah onların şefaatini (duasını) onun hakkında kabul buyurur:” Sahihi Müslim, c / 3. S / 54.
Hadiste, dua eden, şefaatçi unvanıyla tanıtılmıştır. Demek ki, bir şahıs hayatında kırk tane vefakar dostundan ölümünden sonra cenaze namazına durup, kendi hakkında dua etmelerini talep ederse, gerçekte onlardan şefaat talep etmiş ve kullarının şefaatleri için ön hazırlığını yapmış sayılır.
Sahihi Buhari’ de bir konu vardır. Konunun başlığı şöyledir: (…)
“Halk kendi imamlarından yağmur talep etmesi için şefaat isteklerinde, onların isteğini reddetmiyor.”
Yine şöyle başlıklı diğer bir konu daha vardır: (…)
“Müşriklerin kıtlıkta şefaat talep ettikleri dönem”
Bu iki konunun hadisçileri, şefaat talep etmenin dua talep etmek olduğunun kanıtıdır. Onu diğer bir surette tefsir etmemek gerekir.
Buraya kadar temel delillerden biri aydınlığa kavuştu ve şöyle anlaşıldı: “Şefaat talep etmek gerçeği, dua talep etmektir.”
Şimdi temel delilerden ikincisini inceleyeceğiz. O da şudur; “Evliya dışında, mü’min olan birinden de istekte bulunmak matlup ve mushatap bir iştir.” Konunun teferruatı şöyledir;
2- KUR’AN VE LİYAKATLİ KİMSELERDEN DUA TALEP ETMEK
Kur’an-ı Kerim’in ayetleri, peygamberin şahıslar hakkında bağışlanma talebinde bulunmasının, tamamıyla faydalı ve müessir olduğunu beyan buyurmaktadır. Örneği aşağıdaki ayetlerdir:
1- (…) “Hem kendi günahın ve hem de mü’min’ler için mağfiret dile.”
2- (…) “Onlara dua et. Doğrusu, senin duan, onlar için bir sükunet ve huzurdur.”
Peygamberin şayet duasının böyle bir faydası varsa, insanın kendisi için ondan böyle bir duayı istemesinin ne gibi sakıncası olabilir? Ayrıca dua isteğinde bulunmak, şefaat isteğinde bulunmaktan başka bir şey değildir.
3- (…) “Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde, şayet sana gelip Allah’tan bağışlanma dileselerdi ve peygamber de onlar için bağışlanma dileseydi, elbette Allah’ı tevbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı.
Ayette (…) (sana gelselerdi) sözünden maksat şudur; “Yani onlar gelip peygamberden dua ve bağışlanma talebinde bulunuyorlardı.” Eğer hedefleri bu olmasaydı, gelmeleri sonuçsuz kalırdı.
Peygamberin huzuruyla şereflenip dua isteğinde bulunmak, duanın kabul buyrulması için zemineyi hazırlamakta ve ruhi inkılabın oluşmasını kanıtlamaktadır.
Kur’an, Yakup oğullarının babalarından kendileri hakkında dua etmesini talep ettiklerini bildiriyor. Yakup’ta onların isteklerini kabul buyurmuş ve kendi vaadine de amel etmiştir.
(…) “Ey babamız, bizim için günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz gerçekten hataya düşenlerden idik.”dediler.
“( Babaları da) ileride sizin için rabbimden bağışlanma dilerim” diye söyledi.
Ayetlerde söylenilmek istenen husus şudur: Peygamber ve diğer Salih kullardan dua talep etmek, şefaat talep etmektir. Bunun da İslam hükmü açısından hiçbir sakıncası yoktur.
Salih kimselerden dua talep etmek hususundaki hadisleri, konunun kısa oluşunu göz önünde tutarak nakletmeyeceğiz.
2- İSLAMİ HADİSLER VE SAHABENİN DAVRANIŞLARI
Meşhur Ehl-i Sünnet sahihlerinden birinin yazarı ve hadisçisi “Tirmizi”, Enes’ten şöyle naklediyor:
(…) “(Enes şöyle diyor): Peygamberden kıyamet günü benim hakkımda şefaat etmesini istedim. O da kabul etti ve “şefaat edeceğim” dedi. “seni nerede bulayım?” diye söyledim. O da “sıratta diye cevap verdi.”
Anlaşıldığı üzere, Enes tabii bir ziyaret ile Hz. Peygamberden şefaat talebinde bulunuyor. O da kabul edip ona amel ümidi veriyor.
“Saad bin Garib” Hz. Peygamber (s.a.a)’in Ensardan birisidir. Söylediği bir şiirinde, zimmen peygamberden şefaat isteğinde bulunup, şöyle diyor:
(…) “(Ey peygamber) Kıyamet gününde benim şefaatçim ol, o günde ki, diğerlerinin şefaati Suad bin Garib’in haline fayda vermeyecektir.
“Tebbe” namında biri, “Humeyr” kabilesindendir. Hz. Peygamber (s.a.a) doğmadan önce, yakın bir zamanda Arabistan topraklarından Allah tarafından bir peygamberin gönderileceğini duyurdu. “Tebbe” ölümünden önce bir mektup yazdı. Yakınlarına “bir gün şöyle bir peygamberin geldiğinde mektubu ona vermelerini söyledi. Mektubunda şöyle yazmıştı:”
(…) “Eğer ömrüm vefa etmezse, seni görmeden önce ölürsem ahiret günü bana şefaat et beni unutma.”
Bu mektup Hz. Peygamber (s.a.a)’in eline geçince şöyle buyurdu:
(…) “Aferin benim Salih kardeşim Tebbe’ye.”
Eğer şefaat dilemek şirk olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.a) kesinlikle ne onu kendisine kardeş bilir ve ne de ona üç kez “aferin” veya “merhaba” diye söylerdi.
ÖLÜLERDEN ŞEFAAT TALEP ETMEK
Bu bölümdeki hadisler, hayatta iken gerçek şefaatçilerden şefaat talep etmenin tamamıyla sakıncasız olduğunu kanıtlamıştır.
Hadislerin bir kısmından, Peygamber (s.a.a) vefat ettikten sonra ashabın onun pak ruhundan şefaat talebinde bulundukları anlaşılmaktadır. Örnek için bir kaçını arz edeceğiz;
İbn-i Abbas şöyle diyor; Emir-ül Mü’mininin (Hz. Ali (a.s)) Hz. Peygamberin (s.a.a) kefin ve gusül işlerini tamamladıktan sonra, yüzünü açıp şöyle dedi:
(…) “Babam ve annem sana feda olsun, hayatında da ölümünde de pak ve tertemizsin. Rabbinin nezdin de bizi de yad et.”
2- Hz. Peygamber (s.a.a) vefat edince, Ebu Bekir yüzünü açtı, öptü ve şöyle dedi: “Babam ve annem sana feda olsun. Hayatında da ölümünde de pak ve tertemizsin.” Rabbinin nezdinde bizi de hatırla.”
Kaydedilen bu rivayetler gerçek şefaatçiden ister hayatında olsun ister ölümünde, şefaat talep etmenin herhangi bir farkının bulunmadığını beyan etmektedir.
Bu rivayetler ve ayetler ve yine tüm asırlarda Müslümanların arasında yaygın olan sünnetler göz önünde tutulduğunda, şefaat talep etmek meselesinin herhangi bir şek ve şüphe uyandırmayan, apaçık bir konu olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.a)’in ölümünden sonra dahi ashabının ondan dua talebinde bulundukları anlaşılmaktadır. Vefatından sonra ondan dua talep etmek doğru olduğuna göre, duanın bir nevi olan şefaati talep etmekte yine doğru ve sahih olacaktır.
14. BÖLÜM
VEHHABİLERİN ŞEFAAT DİLEMENİN YASAKLIĞIYLA İLGİLİ DELİLLERİNİN İNCELENMESİ
Bir önceki bölümde “şefaat dilemenin caiz olduğu” konusundaki delilleri gözden geçirmiştik. Şimdi de buna karşı çıkan muhaliflerin delillerini değerlendireceğiz. Evliyadan şefaat dilemeyi yasaklayan muhalif grupların bir takım hayali dayanaklarını kısa bir şekilde araştırmaya başlıyoruz;
1- ŞEFAAT DİLEMEK ŞİRKTİR.
Vehhabilerin şirkten kasıtları, ibadette şirktir. Yani şefaat dilemenin bir nevi “şefaat edene tapmak” olduğunu hayal etmektedirler.
Dokuzuncu bölümde ibadet konusunda geniş bir şekilde izahat verirken şöyle demiştik: İstekte bulunduğumuz kimseyi “ilah” , “Allah”, ”Rab” “yaratılış aleminin idarecisi” veya “Allah ile ilgisi olan işlerin sahibi” olarak kabullendiğimiz takdirde ondan herhangi bir istekte bulunmak veya her çeşit şefaat dilemek ona ibadet etmek olur. Fakat bu gibi durumlar dışında yapılan herhangi bir istek veya dilek, “her çeşit ta’zim ve huzu”, ibadet sayılmaz.
Kendilerine şefaat etme izni verildiği kimselerden  şefaat talebinde bulunan şahıs, onları Allah dergahının en yakın kulları ve seçkin insanları olarak bilmektedirler. Bu gibi kimseler hiçbir zaman onun nazarında “Allah” değildirler. Örneğin “ bağışlamak ve şefaat” gibi Allah’a mahsus olan işler de onların emirlerine Verilmemiştir. Allah’ın izni olmadan kendi başlarına diledikleri şahıslara şefaat etmek veya günahlarını bağışlamak hakları da bulunmamaktadır.
Şefaat talebinde bulunan insanlar, yalnız ve yalnızca “ilahi izin” çerçevesi dahilinde, Allah ile manevi irtibatları bulunan, ilahi şefaatçiler ile ruhi bağlılıkları kopuk olmayan özel kimselerden günahlarının bağışlanmasına vesile olmasını ister ve talepte bulunurlar.
Talep eden kimsenin nazarında, Allah’a yakın bir kul olduğundan başka bir şey olmayan o gibi şefaatçi kimseden şefaat talebinde bulunmak hiçbir zaman ona ibadet etmek sayılmaz. Şunu da hatırlamalıyız ki, ölen bir şefaatçiden öyle bir talepte bulunmak şayet ona ibadet etmek sayılsaydı, aynı isteği onun hayatında da ondan talepte bulunmak da, tabiatıyla ona ibadet etmek sayılırdı.
Önceki konuda Kur’an ve sünnetin, Müslümanların Hz. Peygamber (s.a.a)’in huzuruna gidip, ondan kendilerinin bağışlanması hakkında bağışlanma talebinde bulunmaları desturu verdiğini hatırlatmıştık. Hayat halinde iken şefaatçiden böyle bir istekte bulunmak, şefaat talep etmekten başka bir şey değildir elbette. Bir şeyin bir dönemde şirk, diğer bir dönemde de tevhid sayılması mümkün olamaz.
Konu daha açık bir ifadeyle şöyle izah edilebilir; “Şefaat Allah’ın işini ondan başka biri olandan istemek, o şahısa ibadet etmek demektir.” Şeklinde düşünüyorlar.
Onlar bu sözlerini, aynı şekilde hastanın evliya ve bunlar gibilerinden şifa talebinde bulunmaları halinde de tekrarlıyorlar ve şöyle diyorlar:
“Bu tür istek (şifa dilemek) Allah’ın işini ondan başkası olan birinden talep etmektir. Tabiatıyla böyle bir istekte bulunmak istekte bulunulana tapmak demektir.”
Önceki konulara dikkat edildiğinde bu sözlerin cevabı kendiliğinden aydınlanmış olur. Şöyle ki:
“Allah’ın konulara dikkat edildiğinde bu sözlerin cevabı kendiliğinden aydınlanmış olur şöyle ki: “Allah’ın işini ondan başka biri olandan istemek ona tapmak olur.” Gibi genel bir hüküm hakkında Müslümanlar arasında kesinlikle görüş ayrılığı söz konusu değildir. Tüm İslam alimleri Allah’ın işinin ondan başkasından istemenin, istenilen şahısın ilahlığına ve rab oluşuna itikat etmeyi gerektirdiğini vurgulamışlardır. Fakat bu sözün önemi, “Allah’ın işi”nden neyin kastedildiğini anlamaya bağlıdır.
Üç asır öncesinden günümüze kadar Vehhabi yazarları “Allah’ın işinin” ne olduğu hakkında bir türlü genel bir kaide ve ümmi bir hüküm beyan etmiş değildir. Genel bir kaide ve umumi bir hüküm olmadan delilin sonuçsuz kalacağı da kesindir.
Biz, ibadetin hududunu tayin edip tarifini yaparken, Allah’a mahsus olan fiillerin bir çok ayetlerde O’ndan başkasına da nispet edildiğini hatırlatmıştık. Örneğin “öldürmek” Allah’a mahsus olan bir fiildir. (…) (o yaşatan ve öldürendir.)  Bu fiil (öldürmek) Allah’tan başkasına nispet edilmiştir. (…) (sonunda sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, elçilerimiz onun hayatına son verirler:)
Allah’a mahsus olup da başkalarına da nispet edilen fiil, yalnızca “öldürmek” fiili değildir. Nitekim Allah’ın fiillerinden bir kısmı ve yalnızca O’ndan talep edilmesi gereken bazı fiillerinin de Allah’tan başkasından talep edilmesi için izin verilmiştir. örneğin Kur’an Müslümanlara her gece ve gündüzleri (…) (yalnız ve yalnızca senden yardım dileriz.) diye söylemelerini emretmiştir. Oysaki, diğer ayetlerde Allah’tan başkası olan “Namaz” ve “sabır” gibi şeylerden de yardım dilememiz emrolunmuştur. Nitekim şöyle buyuruyor:
(….) “Sabır ve namazdan yardım dileyin. Bu şüphesiz, içi saygıyla ürperenlerin dışında kalanlar için bir ağırlıktır.”
Biz burada şayet Allah’a mahsus olan fiillerin O’ndan başkasına nispet edildiği ayetlerin tümünü nakletmeye koyulsak, sözü uzatmış oluruz.  Bu yüzden en uygun olanı, Kur’an-i bir mantıkla ihtilafın halline koyulmak ve Kur’an’ın gerçek gayesini ifade etmektir. Şöyle ki;
İstekler kesinlikle iki suretten birisiyle yerine getirilir;
1- Fail kendi fiilini ya herhangi bir mevcuda dayandırmadan, herhangi bir makamdan güç almadan ve her hangi bir kimsenin rızasını elde etmeden yerine getirir. (örneğin canlı bir yaratığı öldürmesi veya yardım etmesi gibi)
2- Yahut da fail o fiilini yüce bir dayanacak, yüce bir makamdan güç ve kuvvet alarak, onun iradesi ve özel iznini elde ederek yerine getirir.
Birinci suretteki fiil (iş) Allah’ın fiilidir. İkinci suretteki fiil ise, beşer ve gayri ilahi olanların fiilidir.
Allah fiili ile beşer fiili yalnızca bu iki suret ile tecelli eden fiiller değildir. Bu iki suret, yalnızca ilahi fiil ile beşeri fiili birbirinden ayırt eden bir külli kaidedir.
Öldürmek, diriltmek, şifa vermek rızıklandırmak v.s gibi Allah’a mahsus olan işler, mutlak olarak o işlerdir ki. Fail bu fiilleri yaptığından herhangi bir şeye ihtiyaç duymamaktadır.
Oysaki gayri ilahi işler, o sınıf işlerdir ki, fail o fiilleri yaptığında kendinden yüce ve üstün olan birine muhtaç olmaktadır. O yüce ve üstün gücün kudreti ve iradesi olmaksızın, onun herhangi bir işi gerçekleştirmesi mümkün değildir.
Bu kaideden şöyle netice alıyoruz: Allah’a mahsus olan şefaat, Salih kullardan istenilen şefaatten başkasıdır. Allah, kendine mahsus olan şefaati gerçekleştirmede kendinden başkasına ihtiyaç duymaz. Oysaki salih kullar şefaat ettiklerinde Allah’tan faydalanmalıdırlar. O’nun hakimane irade ve izni dışında şefaat edememektedirler.
Evliyadan şayet birinci anlamda şefaat talebinde bulunulursa, Allah’ın fiili ondan başkası olan birinden istenilmiş olur. Bu gibi istek ise, ona tapmak sayılır. Fakat şayet evliyadan ikinci anlamda şefaat talebinde bulunulursa, yani sonradan kazanılmış bir hak olan izinli ve sınırlı türden şefaat talep edilirse, bu takdirde ilahi olmayan bir fiil kuldan istenilmiş olur.
Bu külli kaide üzerine Vehhabi yazarların bu konu hakkındaki yazmış oldukları karıştırıcı yumrukları çözülmüş bulunuyor ve konu şöyle aydınlığa kavuşmuş oluyor; gerek şefaat ile ilgili istekler ve gerekse de şefaat olmayan şeylerle ilgili istekler iki surette talep edilmektedir. Muvahhid bir kimsenin salih kuldan birinci anlamdaki o fiilleri talep etmesi hiçbir zaman mümkün olamaz. Ve yine İslam’i malumat seviyesi düşük dahi, hiçbir kimse evliyayı alemin idarecisi ve kainatın işlerini yürütüp yöneten kimseler olarak düşünmemektedir. Muhavahhid bir kimse inanıyor ki Allah, kendisine mahsus olan işlerini ve iradesini onların üzerlerine ve iradelerine bırakmamıştır. Evliyanın şefaat etmede ve istekleri yerine getirmede tüm şart ve sınırların dışında kaldıkları düşüncesini de kabul etmemektedirler.
Konuyu şöyle özetlemek mümkündür: Sınırlı ve izinli bir şefaati istemektir. Allah’ın işini ondan başka biri olandan istemek değildir.
2- MÜŞRİKLERİN ŞİRKİ PUTLARDAN ŞEFAAT İSTEMELERİNDEN DOLAYIYDI
Evliyadan şefaat istemenin haram olduğuna dair Vehhabilerin ikinci delilleri şöyledir: Hicaz putperestleri putlardan şefaat talep etmeleri, onların karşısına geçip ağlayıp sızlamaları ve aracı olmalarını talep etmelerinden dolayı “müşrik” diye adlandırılmış oldular. Nitekim ayet bunu ifade ediyor:
(…) “Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek, yararları da dokunmayacak şeylere kulluk ederler ve “bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” derler.”
Bu ayete göre, Allah’tan başkasından her türlü şefaat talebinde bulunmak şirktir ve şefaat edeceğini umduğu şeye tapmaktır.
CEVAP
Evvela bu ayetin Vehhabilerin maksatlarıyla en ufak bir ilişkisi yoktur. Bu ayette şayet Kur’an putperestleri müşrik diye isimlendiriyorsa, putlarından şefaat talep etmelerinden dolayı değil de putlarının sonunda kendilerine şefaat etmeleri için onlara tapmalarından dolayıdır.
Putlardan şefaat talep etmek şayet gerçekte onlara tapmak olsaydı. “(…) (ibadet ediyorlar) kelimesinden hemen sonra (…) (onlar bizim şefaatçilerimizdir.) cümlesini zikretmesi yersiz ve gereksiz olurdu.
Ayetteki bu iki cümlenin atıf suretinde gelmeleri, putlara tapma konusu ile onlardan şefaat istemek konusunun apayrı şeyler olduğunu beyan etmektedir. Putlara tapmak, şirkin nişanesidir, taş ve tahtadan şefaat talep etmek ise, ahmakça ilim ve mantıktan uzak bir ameldir.
Söz konusu ayet, kesinlikle putlardan şefaat talep etmenin onlara tapmak olduğunu vurgulamazken evliyadan şefaat talep etmenin onlara tapmak olduğu neresinden anlaşılıyor?
İkincisi, onların “müşrik” diye adlandırıldıklarının sebebini “putlardan şefaat talep etmeleri” olduğunu farz etsek dahi, onların o tür şefaat talep etmeleri ile Müslümanların evliyadan şefaat talep etmeleri arasında yerle gök arası mesafe vardır. onlar putları “şefaat sahibi” olarak biliyor “günahları bağışlamada” ve “şefaat” etme konusunda onların ilahi dergahın özgür sahipleri olduklarına inanıyorlar. Allah’ın o konularda o işleri yapmaktan vazgeçip görevini “putlara” devredildiğini zannediyorlar. Bu şekilde bir şefaat talebinde bulunmak tabiatıyla onlara tapmak olur. Zira onlardan şefaat talep edildiğinde, onların “ilah” , “Rab” ve “ilahi işlerin yetkilisi” olduklarına itikat edilmektedir. Oysaki Müslüman bir kimse evliyadan şefaat talep ederken, evliyayı Allah dergahına yakın bir şefaat etmek için Allah tarafından izinli olarak görmesini ve bu inanç ile şefaat talebinde bulunup dua etmektedir. Bu iki zıt görüşü birbirleriyle kıyaslaması birinin diğerine olan yüceliğini görmemezlikten gelmek, gerçekçilik ve insaf ile bağdaşmaz.
3- ALLAH’TAN BAŞKASINDAN İSTEKTE BULUNMAK HARAM MI?
Vehhabiler, evliyadan şefaat talep etmenin haram olduğuna dair şöyle bir üçüncü delil getirmektedirler.
“Kur’an’ın açık hükmü gereği dua ederken Allah’tan başkasını çağırmamalıyız. Allah’tan başkası olan birinden bir şey istemek, bir nevi ondan başka birisi olandan hacet dilemektir. Nitekim Kur’an şöyle buyuruyor: (…)
“Öyleyse Allah ile beraber başka hiçbir şeyi çağırmayın.”
Bir taraftan şayet Allah’tan başkasını çağırmanın haram olduğu düşünülse, diğer taraftan da Allah’ın evliyalara şefaat etme hakkı verildiği kabul edilse, o takdirde bu iki durumun orta yolu şöyle olur; “ evliyadan isteyeceğimiz şefaati Allah’tan isteyelim, evliyanın kendisinden istemeyelim.”
Ayrıca bu tür çağırmaların ibadet sayıldığı ve ona tapmak olduğuna dair diğer bir delil de şu ayettir:
(…) “Rabbiniz dedi ki; “Bana dua edin, size icabet edeyim. Doğrusu bana ibadet etmekten büyüklenen (müstekbir)leri; cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir.”
Dikkat edildiğinde ayetin başında “davet” sonunda ise “ibadet” kelimesinin yer aldığı müşahede edilmektedir. Bu da “ibadet” ile “davet” in aynı anlamda olduğuna delalet etmektedir. Nitekim ahlak kitaplarında şöyle kaydedilmiştir: (…)
“Dua ibadetin özüdür.”
CEVAP
İlk önce (…) (çağırmayın) cümlesinden kastedilen şey, Allah’tan başkasını mutlak çağırmanın haram olduğu kastedilmiştir. Bunun delili ise, ayetin başında geçen (…) (mescitler Allah içindir.) cümlesidir. Bu cümle ayette geçen söz konusu davetten maksadın, tapmayı gerektiren hususi bir davet olduğunu kanıtlamaktadır. O hususi davet ise, çağırılan şeyi alemin rabbi, kainatın idarecisi ve yaratılış sahnesine mutlak hakimi olduğunu kabullenip karşısında sonsuz hüzu ve alçak gönüllülük ile iç içe bir vaziyette durmaktır.  Oysaki böyle bir hakkı lütfettiği kimselerden şefaat dilemekte kesinlikle söz konusu değildir.
İkincisi: ayette haram olarak beyan edilen şey, başka birini Allah ile birlikte çağırmak ve onu ilah seviyesinde düşünmektir. Nitekim (mee Allah.) (Allah ile birlikte) kelimesi konuyu aydınlatıyor. Şayet birisi Allah’tan talep etmesi için peygamberden bağışlanmasını dilerse veya isteklerini yerine getirmesi için peygamberin dua etmesini isterse, kesinlikle Allah ile birlikte diğer birini çağırmış sayılmaz. Gerçekte bu davet, Allah’ı çağırmaktan başka bir şey değildir.
Bazı ayetler putlardan istekte bulunmayı şirk olarak nitelendiriyorsa, nedeni putperestlerin putları küçük ilahlar, Allah’a ait işlerin tümünde veya bazısında salahiyetli şeyler ve kendi arzularını yerine getirmeye kadir olarak bilmelerinden dolayıdır. Bu nedenle Kur’an’ı Kerim bu tür düşünceleri reddetmek gayesiyle şöyle buyuruyor:
(…) “O’ndan (Allah’tan ) başka taptıklarınız ise, size yardıma güç yetiremezler, kendilerine de.”
ve yine şöyle buyuruyor:
(…) “Allah’tan başka taptıklarınız sizler gibi kullardır.”
Konu şöyle özetlenebilir: Müşrikler putları küçük ilahlar olarak düşünüyorlardı. Yine onları mutlak mutasarrıf ve ilahi fiillerin sahibi olarak verdiği şefaat sahibi kimselerden istekte bulunup dua etmelerini talep etmekte, o gibi şartlar söz konusu değildir.
Üçüncüsü: “davet” sözcüğünün daha geniş ve daha kapsamlı anlamı bulunmaktadır. Bu kelime, mecazi olarak “ibadet” yerine de kullanılmaktadır. Örneğin Vehhabilerin delil olarak getirdikleri ayet  ve hadiste  olduğu gibi. Fakat böyle bu gibi bazı yerlerde mecazi anlamda kullanılması, “davet”i her yerde “ibadet” anlamına kullanmamıza delil olamaz. Buna dayanarak da birinden makul ölçüler dahilinde hacet dileyip dua etmeyi şirke, mahkum edemeyiz. “Davet”in hakiki anlamı, bazı yerlerde ibadet şeklini alan çağırmaktır. “Davet”, genel anlamda başkalarını “çağırmak” anlamına gelmektedir. İbadet anlamında değildir.
Biz, ileriki konuda; Kur’an’da davetin anlamı hakkında bir bölüm ele alıp, her davet ve çağrının, tapmak ve ibadet etmeyi gerektirmediğini ortaya koyacağız.
4- ŞEFAAT ETMEK ALLAH’A MAHSUS OLAN BİR HAKTIR.
Vehhabiler diğer bir delillerinde şöyle diyorlar:
“Aşağıda kaydedilen ayet, şefaat etmenin, Allah’a mahsus bir hak olduğunu vurgulamaktadır, buna göre, diğer birinden şefaat talep etmenin anlamı kalmaz.”
(…) “Yoksa Allah’tan başka şefaat ediciler mi edindiler?
Deki; ya onlar, hiçbir şeye malik değillerse ve akıl da erdiremiyorlarsa?
Deki; şefaatin tümü Allah’ındır.”
CEVAP
“Şefaatin tümü Allah’ındır” cümlesinden kastedilen şey, “şefaat etme hakkının yalnızca Allah’a ait olup diğerlerinin o haktan mahrum bulundukları” değildir. Zira kuşkusuz Allah hiçbir zaman birisinin nezdinde birisi hakkında şefaat etmeyecektir. Ancak o cümleden kastedilen şey, “Allah’ın şefaatin özüne sahip bulunması hususudur.” Putlar şefaate sahip değillerdir. Zira şefaate malik olan kimse, akıl, idrak ve malikiyetten faydalanabilir nitelikte olmalıdır, oysaki müşriklerin taptıkları putları, her iki şarta da sahip değillerdir. Nitekim ayet şöyle buyuruyor:
(…) “Deki; ya onlar, hiçbir şeye malik değillerse.”
Binaenaleyh asıl konu, Allah’ın şefaate malik olması hususudur. Oysaki putlar böyle değildir. Allah kimde kabiliyet ve liyakat görürse, şahıslara şefaat etmesi için ona şefaat izni verir, putlara değil. Durum böyle olunca söz konusu ayetin bizim konumuz ile ilgisi kalmadığı anlaşılacaktır. Zira Müslümanlar yalnızca Allah’ı “şefaat sahibi” olarak biliyorlar ki Allah her kime izin verirse, yalnızca izin verdiği şahıs şefaat edebilir, diğerleri değil. Bu nedenledir ki, evliyadan (şefaat sahibi olduklarından dolayı değilde) Allah indinden izinli şahıs olduklarından dolayı onlardan şefaat isteğinde bulunuyorlar. Hal böyle iken o gibi sözlerin söz konusu ayetin anlamı ile ne gibi bir ilişkisi bulunabilir?
5- ÖLÜDEN ŞEFAAT TALEP ETMEK YASAKLANMIŞTIR
Vehhabilerin en son delilleri şudur;
“Dünyada evliyadan şefaat talep etmek, işitme duyusunu yitiren ölüden istekte bulunmak gibidir. Oysaki Kur’an’ı Kerim açık bir şekilde vurgulamaktadır:
a- (…) “Çünkü gerçekten sen ölüleri diriltemezsin ve arkasını dönüp kaçmakta olan sağırlara da çağırmayı işittiremezsin.”
Kur’an bu ayette müşrikleri ölülere benzetmiştir. Ölüler duyma kabiliyetinden nasıl yoksunlarsa, o kitleye hakkı kabullendirmenin de peygamberin gücü dışında kalmaktadır.
Şayet ölüler konuşma kabiliyetine ve işitme duygusuna sahip bulunsalardı, ölü gönüllü müşrikleri ölülere benzetmesi doğru olmazdı.
b- (…) “Gerçekten Allah, dilediğine işittirir; sen ise kabirlerde olanlara işittirecek değilsin.”
Bu ayet ile istidlalimiz, ilerideki ayet ile istidlalimizin aynısıdır. Demek oluyor ki ölen birisinden şefaat dilemek, cansız bir şeyden istekte bulunmanın aynısıdır.
CEVAP
Vehhabiler, diğer İslam fırkalarını hatalı gösterebilmek için hep şirk kapısından girmektedirler. Tevhid taraftarlığı adı altında da diğerlerini tekfir etmeye yeltenmektedirler. Fakat bu son istidlallerinde, sözlerinin üslubunu biraz değiştirip, evliyaya yönelmenin boş bir mevzu olduğunu öne sürmüşledir. Oysa ki evliyanın akli  ve nakli  deliller ile diri olduklarının ve ölü olamayacaklarının kanıtlandığı hususunu göz ardı etmişlerdir.
Söz konusu ayetten kastedilen şey, onların iddia ettikleri şeyler değildir. Evet toprakta yatan cesetler idrak kabiliyetine sahip değillerdir. Ruhu kendisinden ayrılan her ceset, idrak ve düşünceden yoksundur. Cansız bir cisim halindedir. Fakat bu hususa dikkat etmek gerekir ki, bizlerin istekte bulunduğumuz muhataplarımız, kabirlerde uyuyan cesetler değillerdir. Bizim muhatap olduğumuz evliyalar, berzah aleminde, berzahi ceset ile yaşayan Kur’an-ın ifadesiyle “diri ve canlı” olan kimselerdir. Bizler o gibi pak ve canlı ruhlar ile konuşup öylelerinden şefaat talebinde bulunmaktayız, toprakta uyuyan cesetlerden değil.
Ölüler ve toprak altında gizlenmiş cesetler, şayet hükmetmek ve duymaktan uzak düşmüşlerse, onların bu durumları, Kur’an-ı Kerim’in nassı ile diğer alemde canlı olup rızıklanan o pak ve temiz evliya ruhlarının da duymak ve idrakten uzak kalmalarını gerektirmez.
Bizler şayet “selam” diyor veya şefaat talebinde bulunuyor veya konuşuyorsak, bu işleri, diri ve pak ruhlar ile yapıyoruz. Toprak altında gizlenen cesetler ile değil.
Onların kabir, ev, toprak ve mekanlarına gitmemizin nedeni ancak bu yollarla onlar ile ruhi irtibatlar sağlamak ve kendimizi hazırlıklı kılmaktır.
Onların cesetlerinin toprağa dönüştüğünü kabullensek dahi  yine de o sahneleri meydana getirmekteki gayemiz o yollar ile onların ruhları ile irtibat kurabilme hazırlığı yapmamızdır.
15. BÖLÜM
GAYBİ YARDIMA İNANMAK ŞİRK UNSURU MUDUR?
Hiç şüphesiz ciddi bir şekilde istekte bulunmak, istekte bulunanın karşı tarafta bu isteğini yerine getirebilme gücü ve kudretinin varolduğunu bilmesiyle mümkün olabilir.
Kimi zaman bu güç, zahiri ve maddi güç olabilir, örneğin birisinden su istediğimizde, su kabını çeşmeden doldurup bize vermesi gibi.
Kimi zaman da bu güç, tabii akımlardan ve maddi kanunlardan uzak, gaybi güç olabilir. Örneğin; birisinin Hz. Ali (a.s)’ın Hayber kalesinin kapısını normal bir insanın gücü üstünde, beşeri güç ile değil, gaybi bir güç ile yerinden kopartmasına inanması gibi. Veya İsa’nın, kendi şifa veren nefesiyle, çaresi mümkün olmayan bir hastaya, cerrahi müdahalede bulunmaksızın veya ilaç vermeksizin, şifa vermesine inanması gibi.
Bu gibi gaybi güce itikat etmek, eğer Allah’ın izin, irade ve kudretine dayalı olursa, tıpkı maddi bir güce itikat gibi olur. Böyle bir itikat da şirk’i gerektirmez. Zira, maddi gücü o ferdin eline veren Allah, gaybi gücü de diğerine vermiş olabilir. Önemli olan, mahluk birini halik olarak farzetmemek ve beşer olan birini de Allah’a ihtiyaçsız olarak tasavvur etmemektir.
VEHHABİLERİN GÖRÜŞÜ
Vehhabiler şöyle diyor: İster ölü, ister diri, şayet bir şahıs evliyanın herhangi birinden hastasına şifa vermesini, veya yitiğini geri getirmesini, veya borcunu ödemesini isterse, bu gibi istekler isteyen şahsın, istenilen kimse hakkında, yaratılış aleminde cari olan tabiat kanun ve nizamlarına hakim olduğuna dair bir güç veya sultasının varlığına itikadı olduğunu gerektirir. Allah’tan başkası hakkında böyle bir güç ve sultaya itikat etmek, istenilen kimsenin “ilahlığına”itikadı gibidir. Bu şartla istek talebinde bulunmak da şirktir. Çölde susuz bir insan, şayet hizmetçisinden su isterse, o şahıs, tabiat kanunlarına hakim olan nizama tabi olmuştur. Böyle bir istek şirk olamaz.
Fakat o şahıs, toprağın altında yatan veya diğer bir yerde yaşamakta olan bir imam veya bir peygamberden su isterse, böyle bir istek, maddi illet ve sebepler olmadan, isteyene su yetiştirebilmesi için onda gaybi bir güç ve sultanın var olduğuna inanmayı gerektirir. Böyle bir inanç, bu tür merciin “ilahlığına” inanmak gibidir.
“Ebul -A’la el- Evdudi” bu konuyu açıklayanlardan biridir. Şöyle diyor
“İnsanın Allah’ı çağırmasının ve ondan yardım dilemesinin nedeni, Allah’ı, maddi kanunların nüfuzu ve hududu üstünde bulunan tabiat kanunlarına ve güçlerine hakim bir sultaya sahip bulunduğunu düşünmesinden dolayıdır.”
BİZİM BU KONUDAKİ GÖRÜŞÜMÜZ
Yanılgının esasını teşkil eden şey, fertlerdeki gaybi güce itikadı, mutlak şirk ve çift perestlik unsuru olduğunu tasavvur etmek olmuştur. İlahi güce dayalı sultaya itikat ile Allah’tan ayrı ve bağımsız sulta arasında fark koymayı, ya istememiş yahut ta bunu başaramamışlardır. Şirk unsuru olan ikincisidir.
Kur’an, açık bir şekilde, gaybi sulta sahibi olan ve tabiat kanunlarına hakim iradesi bulunan şahıslardan söz etmektedir.
Biz burada Kur’an açısından öyle bir güce sahip olan evliyalardan bir bölümünün ismine işaret edeceğiz;
1-YUSUF’UN GAYBİ SULTASI
Yusuf kardeşlerine şöyle diyor: Bu gömleğimle gidin de, babamın yüzüne sürün. Gözü görür hale gelir.
– Müjdeci gelip de onu (gömleği) onun yüzüne sürdüğü zaman, gözü görür olarak (sağlığına)dönüverdi.
Zahiren ayet şunu ifade ediyor: Yakup’un gözleri Yusuf’un iradesi, isteği ve kesbi kudreti sayesinde görür oldu. Bu iş asla Allah’ın direkt işi değildi. Ancak “sebep yoluyla Allah’ın işiydi. Şayet böyle olmasaydı, kardeşlerine gömleğini babasının yüzüne sürmelerini emretmezdi, yalnızca dua etmesi de yeterli olurdu. Bu iş, Allah velisinin Allah’ın izni ile alemden bir cüz’ünde tasarrufundan başka bir şey değildir. O işin faili, Allah’ın özel durumlarda onun iradesinde bıraktığını gaybi gücün sahibidir.
2- MUSA’NIN GAYBİ SULTASI
Hz. Musa (a.s) Allah tarafından, İsrailoğlu kabilesi sayısınca on iki adet çeşmenin çıkması için Asasını dağa vurmaya görevlendiriliyor. Nitekim şöyle buyuruyor:
”Asanı taşa vur demiştik de ondan on iki pınar fışkırmıştı.”
Diğer bir yerde de, İsrailoğullarının geçebilmesi için suyun her bölümünün dağ haline gelmesi için, asasını denize vurmaya görevlendiriliyor. Nitekim şöyle buyuruyor:
– Bunun üzerine Musa’ya: “Asanla denize vur diye vahyettik. (vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi ve her parçası kocaman bir dağ gibi oldu.”
Burada, pınarların fışkırmasında ve dağların meydana gelmesinde, Musa’nın istek ve iradesinin bulunmadığını ve yine asasını vurmasının etkisiz olduğunu söyleyemezsiniz.
3- SÜLEYMAN’IN GAYBİ SULTASI
Süleyman Peygamber, çok geniş gaybi güçleri bulunan, Allah’ın büyük velilerinden birisidir.
Kendisi o büyük ilahi bahşişi; “Bize her şeyden (bol bir nimet) verildi.  cümlesiyle ifade etmiştir. Neml suresinde 12’nci, Enbiya suresinde 36-40’ıncı ayetlerde bu nimetlerin tafsilatı nakledilmiştir. Bu ayetleri mütalaa etmek, bizlere Süleyman’a hibe edilen azametli kudretini tanıtmış olur.
Saygı değer okuyucuların o kudretlerden haberdar olmalarını sağlamak için, kısaca bu ilahi veli ile ilgili ayetlerin bir kısmını ele alacağız. Böylece ilahi kulların gaybi gücüne inanmanın Kur’an’ın haber verdiği konulardan biri olduğu aydınlığa kavuşmuş olacaktır.
Kur’an’a göre Hz. Süleyman’ın uçan kuşlara ve cinlere karşı sultası vardı. Ayrıca o haşerelerin ve kuşların dilini biliyordu. Ayet de şöyle buyuruluyor:” …
– Süleyman, Davud’a mirasçı oldu ve dedi ki; “Ey insanlar, bize kuşların konuşma dili öğretildi ve bize her şeyden (bol bir nimet) verildi. Hiç şüphesiz bu,apaçık olan bir üstünlüktür.”
– Süleyman’a cinlerden, kuşlardan ve insanlardan ordular toplandı ve bunlar bölükler halinde dağıtıldı.
– Nihayet karınca vadisine geldiklerinde, bir karınca dedi ki: “Ey karınca topluluğu, kendi yuvalarınıza girin, Süleyman orduları, farkında olmaksızın sizi kırıp geçmesin.”
– (Süleyman) onun bu sözü üzerine gülerek tebessüm etti ve dedi ki;”Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı bana ilham et.”Neml / 16-17.
Şayet biz Süleyman tarafından Sebe melikesine haber götürmeye memur kılınan “Hüdhüd”hikayesini, Kur’an’da mütalaa etseniz, Süleyman’ın gaybi gücü karşısın da hayretinizden parmak ısırırsınız. Bu açıdan sizlerden Neml suresinin 20 den 44 ‘e kadar olan ayetlerini mütalaa edip ayetin noktalarına iyice dikkat etmenizi rica ediyorum.
Kur’an’ın ifadesine göre Hz. Süleyman, gaybi güce sahip bulunuyordu. Rüzgar onun isteği ve emri doğrultusunda hareket ediyordu. Nitekim ayette şöyle buyuruluyor:
-Süleyman için de, fırtına biçiminde esen rüzgara (boyun eğdirdik) ki, kendi emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere akıp giderdi. Biz her şeyi bilenleriz (Enbiya /81)
Dikkat edilecek nokta “Tecri bi emrih” cümlesidir. Bu cümle “rüzgarın Süleyman’ın emriyle hareket ettiğini” bildirmektedir.
5 – İSA VE GAYBİ SULTA
Kur’an ayetlerini, araştırarak Hz. İsa’nın gaybi gücünü anlamak mümkündür. Biz onun makam ve mevkisine işaret etmek için, bir ayet nakledeceğiz:
Kur’an İsa’dan şöyle naklediyor:
– Ben size çamurdan kuş biçiminde bir şey oluşturur, içine üfürürüm, o da hemencecik Allah’ın izniyle kuş oluverir. Ve Allah’ın izniyle doğuştan kör olanı, alaca hastalığına tutulanı iyileştirir ve ölüyü diriltirim. Yediklerinizi ve stok ettiklerinizi, size haber veririm. Şüphesiz, eğer inanmışsınız bunda sizin için kesin bir ayet vardır. Ali İmran / 49.
Şayet İsa kendi işlerini Allah’ın iznine bağlıyorsa, nedeni hiçbir peygamberin Allah’ın izni olmaksızın böyle bir tasarrufa sahip olmamasındandır. Nitekim ayette şöyle buyuruluyor:
– “Allah’ın izni olmaksızın (hiç) bir peygambere herhangi bir ayeti (mucizeyi) getirmek olacak iş değildi. Rad / 38.
Aynı halde Hz. İsa gaybi işleri kendine nispet ediyor ve şöyle diyor: Ben şifa veririm, ben diriltirim, ben haber veririm. Nitekim; “ “ (iyileştiririm, diriltirim, haber veririm) cümlelerinin tümü mütekellim sığasıdır. (Yani fiilin öznesini ifade eden birinci tekil şahıs kipidir) Ve konuya işaret etmektedir.
Gaybi güce ve tabiat üstü bir sultaya sahip olanlar yalnızca Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. Süleyman ve Hz. İsa değildir. Ancak diğer peygamberlerden bir bölümü de yine gaybi sultaya sahiptiler ve sahip olmaktadırlar.  Kur’an Cebrail’den “…”(çetin güç sahibi)  diye meleklerden ise: “… “ (işi bir düzen içinde evirip çevirenler)  diye söz etmiştir.
Kur’an’da melekler alemin işini evirip çevirenler, canı alanlar, insanları koruyanlar, amelleri yazanlar, asi kavim ve milletleri yok edenler vs. olarak tanıtılmışlardır. Ku-ran’la ilişkisi olanlar, meleklerin gaybi güç ve kudret sahibi olduklarını, onların Allah’ın izni ile ve Onun kudretine dayanarak olağanüstü işler yaptıklarını bilirler.
Gaybi güce itikat etmek şayet bunların ilah oluşuna itikadı gerektirirse, Kur’an açısından bunların tümü ilah olarak tanıtılmalıdırlar.
Çözüm yolu söylenilen sözdür. Müstakil kudret ile Kesbi kudret arasında fark olduğunu bilmek gerek. Allah’tan başka mustakil bir kudrete itikat etmek, şirk unsurudur. Oysaki her hangi bir amel hakkında kesbi kudrete itikat etmek, Tevhidin kendisidir.
Buraya kadar yapılan açıklamalardan anlaşılıyor ki, Evliyalar da, Allah’ın tükenmez kudretine dayalı bir (gaybi gücün) var olduğuna itikat etmek ve onların Allah’ın seçtiği sebepler olarak bilmek, şirki gerektirmediği gibi, aksine tevhidin ta kendisidir. Tabii kuvvete dayalı fiillerin insana istinat edip, gaybi güce dayalı işleri de Allah’a nispet etmek tevhidin milakı (temel dayanağı) değildir. Ancak tevhidin hakikati, gerek gaybi ve gerekse tabii güce dayalı her şeyi Allah’a nispet etmektir. Onu her çeşit kuvvet, güç, faaliyet aslı olarak bilmektir.
Bu açıklamalardan sonra şimdi evliyalardan olağanüstü işleri isteme konusunu araştırmaya başlayabiliriz
OLAĞANÜSTÜ İŞLERİ İSTEMEK ŞİRK MİDİR?
Her yaratığın “illet ve malul “kanunu gereği, kendisi için bir illeti vardır. Onun varlığı o illet olmaksızın mümkün değildir. Neticede alemde var olan hiçbir yaratık illetsiz var olamaz.
Evliyaların kerametleri ve peygamberlerin mucizeleri de illetsiz değildir, varolan tek şey, onların illetinin maddi ve tabii olmamasıdır. Bu da “onlar için illet yoktur” demekten çok ayrı bir ifadedir. Şayet Hz. Musa’nın asası ejderhaya dönüşüyorsa, ölüler Hz. İsa’nın sebebiyle diriliyorsa, Ay, İslam Peygamberinin vesilesiyle ikiye bölünüyorsa, çakıl taşları peygamberin elinde zikir ve tesbih ediyorsa vs… bunların hiçbirisi illetsiz değildir. Bu hususlarda varolan tek şey, tabii illet veya tanınan herhangi bir maddi illetin işin içerisinde olmamasıdır, aslında illetin bulunmaması ve olmaması diye bir şey söz konusu değildir.
Kimi zaman tabii işleri bir insandan istemenin şirk olmadığı, olağan üstü işleri ondan istemenin şirk olduğu tasavvur edilmektedir. Şimdi bu görüşü araştıracağız:
CEVAP
Kur’an, Peygamber veya diğer şahıslardan, olağanüstü bir kısım işlerin istenildiği ile ilgili bazı durumlar hatırlatıyor, öyleki o istekler maddi ve tabii kanunlar dışında olan isteklerdir. Kur’an bu istekleri naklederken de o istekte bulunanları tenkit etmeksizin nakletmiştir.
Örneğin Kur’an’ın beyanına göre Musa’nın kavmi, Musa’ya doğru gelmiş ve ondan kuraklıktan kurtulmaları için yağmur -su- talebinde bulunmuşlar. Nitekim ayette şöyle buyruluyor;
-“Musa’nın kavmi ondan su istediğinde, “Asanı taşa vur” diye vahyetmiştik.
Burada şöyle denilebilir; canlı birinden olağanüstü bir şey istemenin sakıncası yoktur, fakat sözümüz böyle bir şeyi ölen birinden istemektedir.
Bu sözün cevabı açıktır, zira ölüm ve hayat tevhit esasına uygun bir amelde o derece farklılık yaratıp birini şirk diğerini ise aynı tevhit durumuna getiremez. Ölüm ve hayat ancak faydalı olmasında veya faydalı olmamasında eser bırakabilir, tevhit ve şirk hususunda değil.
SÜLEYMAN BELKIS’IN TAHTINI İSTİYOR
Hz. Süleyman, meclisinde hazır bulunanlardan, Belkıs’ın tahtını hazır etmelerinde, onlardan olağanüstü bir iş yapmalarını istiyor. Ve şöyle diyor: -(Süleyman şöyle dedi ):Ey önde gelenler, onlar bana teslim olmuş (müslüman)lar olarak gelmeden önce, sizden kim onun tahtını bana getirebilir.
– Cinlerden İfrit: “Sen daha makamından kalkmadan önce, ben onu sana getirebilirim, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir güce sahibim” dedi.
– Kendi yakınında kitaptan ilmi olan biri dedi ki: “Ben, (gözünü açıp kapatmadan) onu sana getirebilirim.”Derken (Süleyman ) onu kendi yanında durur vaziyette görünce dedi ki: Bu Rabbimin fazlındandır.”
Öylesine bir görüş doğru olursa, tüm asır ve dönemlerdeki peygamberlik iddiasında bulunanlardan mucize istemek küfür ve şirk sayılırdı. Zira millet, olağanüstü bir iş olan mucizeleri, peygamberlik iddiasında bulunan şahısın kendisinden istiyorlardı, onu gönderen Allah’tan değil. Odur ki ona şöyle söylüyorlardı:
– Eğer gerçekten bir ayet (mucize) ve doğru sözlülerden isen, bu durumda onu getir (bakalım)
Tüm dünya milletleri gerçek peygamberi yalancılardan seçebilmek için, hep bu yoldan girmişlerdir. Peygamberler de aynı şekilde bütün herkesin gelip mucizelerini görmeye davet etmiştir. Kur’an da yine mucize etrafında yapılan topluluklar ile peygamberlik iddiasında bulunanların sözlerini, inkar etmeden (ki buda onun makbul oluşunu hikayet ediyor) nakletmiştir.
Eğer araştırıcı bir topluluk İsa’nın huzuruna gitse ve ona; “iddianda doğru isen bu köre veya alacalı hastalığı bulunana şifa ver de görelim”diye söylese, değil müşrik olmaları, gerçek hakikat aşıkları arasında hesap edilmiş olurlar . Bu iş de övgüye şayan bir iştir.
Şimdi, şayet Hazreti İsa’nın gidişinden sonra, onun ümmeti, onun pak ruhundan hastalarına şifa vermesini isterlerse, niçin müşrik sayılsınlar. Oysaki tarafın ölüm ve hayatı tevhit ve şirkte müessir değildir.
Özetleyecek olursak: Kur’an’ın beyanına göre, Allah’ın seçkin kullarından bir bölümü olağan üstü işleri yapmaya kudret sahipleriydi, bazı durumlarda bu kudretlerinden yararlanıyorlardı.
Şayet bu yolla bir şey istemek şirktir diye söylüyorsa, Süleyman ve diğerleri niçin istediler.
Şayet olağanüstü bir işi evliyadan istemek onların gaybi sultasına itikat etmeği gerektirir diyorsa, cevabı şudur: Gaybi güce itikat etmek, iki çeşittir: Biri aynı tevhittir, diğeri şirk unsurudur.
Şayet canlı evliyadan istekte bulunmak sakıncasızdır, ölenlerden istenilmez diye söylerse, cevabı şudur: Ölüm ve hayat şirk ve tevhidin ölçüsü değildir.
Şayet normal yollar dışında borcun ödenmesini istemek veya hastaya şifa vermesini dilemek, Allah’ın işini ondan başkasından istemektir diye söylüyorsa, cevabı şöyledir: Şirkin esas kaynağı istenilen şahsı Allah veya ilahi işlerin yetkilisi olarak bilmektir. Gayri tabii bir işi ondan istemek, Allah’ın işini Allah’tan başkasından istemek anlamında değildir. Zira ilahi işlerin ölçüsü “normal kanunların hududu üstünde olan şeylerdir”diye bir şey yoktur ki bu gibi istekler, onun işini Onun kulundan istemek olsun. Ancak ilahi işlerin ölçüsü “failin o işleri yerine getirmesinde bağımsız “oluşudur. Şayet bir fail ilahi güce dayanarak bir işi yaparsa, böyle bir işi ondan istemek, Allah’ın işini Allah’tan başkasından istemek değildir. İster bu iş, alışılmış bir iş olsun ister alışılmamış bir iş olsun.
Allah kullarından şifa istemek hususu hakkında da şöyle diyoruz: Kimi vakit şifa ve buna benzer işleri evliyalardan istemenin, Allah’ın işinin ondan başkasından istemek olur diye tasavvur edilmektedir. Kur’an şöyle buyuruyor:
– Hastalandığım zaman bana şifa veren odur. (Şuara / 80.
Bu ayeti göz önüne alarak şöyle denilebilir. (Peygamberin kendisi hastalandığı zaman Allah’tan şifa istemesine rağmen çev). Maalesef biz nasıl diyebiliriz; “Ey Allah’ın Peygamberi! hastama şifa ver.”Olağanüstü tüm istekler de işte böyledir.
CEVAP
Bu kitle ilahi işler ile beşeri işleri yine birbirinden ayırt edememişlerdir. Tabii akımlar dışında olan işlerin adını “Allah’ın işi” tabii ve maddi yönü bulunan işlerinde adının “beşer işi” koymayı tasavvur etmişlerdir.
Bu kitle ilahi işler ile gayri ilahi işlerin ölçüsünü ya tanıyamamış veya tanımak istememişlerdir. İlahi işler ile beşeri işler arasındaki ölçü, kesinlikle normal veya normal dışı meselesi değildir. Şayet böyle olsaydı,” Hint fakirlerinin” işleri “ilahi işler “olarak nitelendirilir ve onların tümünü de “ilahi” bilmek gerekirdi.
İlahi işlerdeki ölçü, “işi yapanın, yaptığı işinde kendisine dayalı olması ve kendisinden hariç başka bir kimseden yardım görmemesidir.” Böyle birisinin işi ilahi iştir. Fakat kendi işini ilahi kudret dahilinde yerine getiren birinin işi, gayri ilahi bir iştir. O işin ister normallik ve maddi yönü bulunsun ister normalin ve maddinin dışında olsun.
Beşer, gerek normal ve gerekse tabiat kanunlarının dışında normal dışı yaptığı tüm işlerinde Allah’a dayalıdır ve onun kudretinden yardım almaktadır. Yaptığı her iş, Allah’tan aldığı bir gücün dahilinde yapılmaktadır. Böyle bir durumda böylesine bir kudrete sahip olmasıve yine o gücü gayesini gerçekleştirme doğrultusunda kullanması veya ondan bir şeyler istemesi, bunlardan hiçbirisi şirk unsuru olamazlar. Zira diyoruz ki bu aşamaların tümünde ona o gücü veren Allah’tır. O gücünden yarar sağlamasına da Allah izin vermiştir.
Büyük hocamız Hz. İmam Humeyni (Allah ona rahmet etsin) ilahi işi tanıma hakkın da şöyle buyuruyor:” İlahi iş, o işten ibarettir ki, fail, kendinden başkasının katkısı olmaksızın ve diğerlerinin gücünden yararlanmaksızın kendi işini meydana getirsin.”
Başka bir deyişle: İlahi iş o işi yapanın yaptığı işte bağımsız, eksiksiz ve başkasına ihtiyaçsız olmasıdır. Gayri ilahi işlerde bunun tam aksidir.
Allah alemi yaratıyor, rızık veriyor sıhhat ve şifa bağışlıyor. O’nun işleri başka birinin gücünden yardım almaksızın gerçekleşiyor. O’nun işinde hiçbir kimsenin ne kulli ve ne de cüzi katkısı yoktur. O’nun kuvvet ve kudreti başkasından kesbedilmemiştir.
Fakat Allah’tan başkası, bir iş yaptığında, ister normal ve kolay olsun, ister olağanüstü ve zor olsun, O’nun gücü kendisinden değildir. Kendi gücüyle o işi meydana getirmiyor.
Başka bir deyişle:Şayet bir mevcut için, vücut veya tesir açısından bağımsız olduğunu kabullenirsek, tevhit caddesinden sapmış oluruz. Zira varlık asaletinde bağımsızlığı itikat etmek, O’nun, varlıkta Allah’a ihtiyaçsızlığı ile eşittir. Böyle bir mevcut da varlığında bir şeye ihtiyacı bulunmayan ve varlığı bizzat kendinden olan Allah’tan başkası değildir.
Aynı şekilde, şayet O’nun varlığını Allah’ın mahluku olarak bilsek, fakat gerek normal ve gerekse … BOŞLUK VAR ?

16. BÖLÜM
ALLAH’I EVLİYALARIN HAK VE MAKAMINA YEMİN VERMEK
Vehhabi fırkası ile diğer İslam fırkalarının arasında ihtilaflı olan kanunlardan birisi de, onların aşağıda kaydedilen iki tür yemini haram ve kimi zamanda ibadet de şirk olarak bilmeleridir. O iki tür yemin şunlardır:
1- Allah’ı evliyaların hak ve makamına yemin vermek
2- Allah’tan başkasına yemin etmek.
Şimdi biz her iki mevzuyu bu bölümde araştırmaya koyulacağız.
ALLAH’I EVLİYALARIN MAKAMINA YEMİN VERMEK
Kur’an-ı Kerim bir topluluğu şu sıfatlar ile tarif ediyor: “ “
– “(Onlar) sabredenler, doğru olanlar, gönüllerden boyun eğenler, infak edenler ve “seher vakitlerinde” bağışlanma dileyenlerdir.” Ali imran /17.
Şimdi şayet birisi, gecenin ortasında gece namazını ( teheccüd namazı )kıldıktan sonra ilahi dergaha yüz çevirip Allah’ı bu topluluğun makam ve mevkisine yemin vererek şöyle dese:
-“Ya Rabbi! Beni bağışlaman için seni seher vakitlerinde bağışlanma dileyenlerin hakkına yemin veriyorum.”
Bu ameli nasıl “ibadette şirk” olarak niteleyebilirsiniz. Zira “ibadette şirk” Allah’tan başka birine ibadet etmek ile olur. Veya Allah’tan başkasını Allah bilmek veya Allah’ın işlerinin sebebi olarak görmek şirk sayılır. Oysaki biz bu dua da Allah’tan başkasına teveccüh etmedik ve ondan başka birinden de bir şey istemedik.
Buna göre, eğer böyle bir amel haram olursa, “şirkten” başka ayrı bir nedeni olmalıdır.
Biz burada “Vehhabi” yazarlar için bir noktayı hatırlatmakta yarar görüyoruz, o da şudur: Kur’an müşriki (elbette ibadette şirki) muvahhitten ayırmak için bir mihenk (ölçüyü)hatırlatmıştır. Bu hatırlatmayla da “müşrik” kavramını kişinin kendi anlayışına göre yorumunu kapamıştır. O mehek şu ayettir:
– Sadece Allah anıldığı zaman, ahrete inanmayanların kalbi öfkeyle kabarır. Oysa ondan başkaları anıldığında ise, hemen sevince kapılırlar. Zümer / 45.
Diğer bir ayette de müşrikler olan “mücrimleri” şöyle vasıflandırıyor:
– Çünkü onlara: “Allah’tan başka ilah yoktur. Denildiği zaman, büyüklük tasarlarlardı.”
Ve derlerdi ki: Biz, deli bir şair için ilahlarımızı terk mi edeceğiz? Saffat /35-36.
Bu iki ayetin hükmü gereği: Kalbi, Allah’ın adının anılmasıyla öfkeyle kabarıp, diğerlerinin (sahte ilahların) anılmasıyla da sevince kapanan veya Allah’ın birliğine itiraf etmekten kibirlenen insan müşriktir.
Bu ölçü gereği, gece yarısı, karanlık perde arasında, Allah’tan başkasını çağırmayan, O’nu anmaktan zevk alarak tatlı uykuyu kendine haram kılan, o’na münacat edenve o’nu makamına en yakın olan muvahhit dostlarının hürmetine yemin veren birisi, acaba müşrik olabilir mi? Allah’ı anmaktan ölür mü? Ve Allah’ın vahdaniyetini itiraf etmekten kibirlenir mi?
Vehhabi yazarlar hayali ve uydurma kaynaklarıyla niçin kendilerini Allah’ın yakın dosları, diğer muvahhit müslümanları müşrik olarak nitelendiriyorlar?
Böylesine bir mehek (ölçü) ile, yüzde doksan dokuz ehl-i kıbleyi “müşrik” ve yalnızca “Necid” ahalisini de “muvahhit”olarak bilemezsiniz.
“İbadette şirk” tefsirini bizim irademize bırakılmamıştır ki, dilediğimiz şekilde yorumlayalım. Ve arzu ettiğimiz kitleyi “müşrik” diye damgalayalım.
EMİR’ÜL MÜ’MÜNİN (ALİ (a.s) ) VE ALLAH’I EVLİYANIN MAKAMINA YEMİN VERMEK
Biz “Emir’ül mü’minin” yaptığı dualara baktığımızda, bu tür yeminleri açık bir şekilde müşahede etmekteyiz.
İmam, gece nafile namazlarını kıldıktan sonra, şu duayı okuyordu:
– Ya Rabbi! Ben Senden sana sığınanların (senden başka sığınak düşünmeyenlerin)senin izzetine iltica edenlerin, Senin gölgen altında karar bulanların, senin ipine sarılanların ve senden başkasına gönül vermeyenlerin hürmetine senden istekte bulunuyorum.
Yine o hazret, kendi dostlarından birine öğrettiği duasında şöyle söylüyor:”
– Ya Rabbi! Senden isteyenlerin, sana teveccüh edip sığınanların, senin dergahına boyun eğenlerin hakkına ve sana çölde, dağda, denizde ve karada ibadet edenlerin hakkına, seni tüm çareleri tükenen birisi gibi çağırıyorum.
Hakkın dergahına doğru yapılan ruhu harekete geçiren ve yalvarışı izhar eden böylesine bir münacaatın neticesi, tevhidi güçleştirmekten (Allah’tan başka sığınacak yoktur gibisine) ve bir nevi Allah’a teveccüh etmek olan Allah’ın dostlarına alakayı belirtmekten başka, herhangi bir sonucu olabilir mi?
Bu konuları göz önünde tutarak, “Vehhabilerin” sofrasında her cinsten daha fazla bulunan, küfür ve şirk bühtanlarından sarfınazar edip, meseleyi diğer açılardan mütalaa etmeliyiz.
Vehhabilerin bu katılıkları karşısında onların bazı ılımlıları “Allah’ı evliyaların hakkına yemin verme” mevzusunu, haram ve kerahet kalıpları içerisinde ele almış, konuyu küfür ve şirk dairesi içerisinde mutalaa eden “Sen’ani’nin” aksine, küfür ve şirkten söz etmemişlerdir.
Konunun mihveri aydınlığa kavuştuğuna ve konuyu “haram” ve “mekruh” hudutları içerisinde ele almamız gerektiği hususu malum olduğuna göre, böylesine bir tevessülün sahih olduğu delilini aydınlığa kavuşturmamız lazım.
İSLAM’DA BÖYLE YEMİNLERİN VÜKUU
İslami hadislerde böylesine yeminler vuku bulmuştur. Kimi peygamberlerden ve kimisi de Ehl-i Beyt’ten naklolunan böylesine güvenilir rivayetlerin varlığıyla, onu haram veya mekruh hesap edemezsiniz.
Hz. Peygamber (s.a.a) gözleri görmeyen, birisine şöyle bir dua okumasını öğretti:
– Ya Rabbi! Rahmet nebisi olan Muhammed nebinin hakkına sana teveccüh ediyor ve senden istekte bulunuyorum.
“Ebu Said-i Hudri Hz. Peygamber (s.a.a)’den şu duayı nakletmiştir:
Hz. Adem (a.s) şu şekilde tövbe etti:
Hz. Peygamber (s.a.a) Hz. Ali’nin annesini defnettiğinde, onun hakkında şöyle dua etti:”
“Annem” Esed kızı Fatime’yi bağışla. Benden ve benden önceki peygamberlerin hakkı hürmetine yerini geniş eyle.( Kabir azabından koru )
Bu tür cümlelerde, her ne kadar “yemin” kelimesi geçmişse de, fakat onun anlamını ifade eden kasem (B) harfi, Allah’ı evliyaların hakkına yemin verme manasına gelmiştir. “Ya Rabbi senden saillerin hakkına senden istekte bulunuyorum.”Sözü şu anlama geliyor: Ya Rabbi seni onların hakkına yemin veriyorum.”
Dördüncü İmamdan Sahife-i Seccadiye’de naklolunan dualar, bu tür tevessüllerin doğru ve sahih oluşunu kanıtlıyor. O duaların manalarının yüceliği, kelimelerinin fesaheti ve anlamlarının belağeti, İmamın kendi sözleri olmadığına dair akla gelebilecek her türlü şüpheleri ortadan kaldıracak özellikte olduğu için ayrıca deliller sarfetmemize ihtiyaç bırakmıyor.
İmam-ı Seccad (a.s) Arefe’de Rabbi ile şu şekilde münacat ediyordu:”
– “Ya Rabbi! Diğer mahlukların içerisinden seçtiklerin ve kendin için beğendiklerin hakkına yeryüzü varlıkları arasından seçtiklerin ve onları kendi makamını tanımaları için yarattıkların hakkına ve onlara itaatı kendine ve onlara düşmanlığı kendine düşmanlık olarak hesap ettiklerin hakkına.”
İmam Sadık (a.s) kendi büyük ceddi’nin (Hz. Ali a.s)’ın kabrini ziyaret ettiğinde, ziyaretinin sonunda şu duayı okurdu:
– Ya Rabbi! Duamı müstecap eyle, senamı kabul buyur, Muhammed, Ali, Fatime, Hasan ve Hüseyin (a.s) hakkı hürmetine benimle evliyalarının arasını cem eyle.
Dualarında Allah’ı dostlarının hakkına yemin veren yalnız Hz. Seccad (a.s) ve Hz. Sadık (a.s) olmamıştır. Şia’nın pak önderlerinden naklolunan duaların çoğunda, o tür tevessüller yer almıştır.
Özgürlük erlerinin gururu Hz. Hüseyin b. Ali (a.s) bir duasında şöyle buyuruyor:
– Ya Rabbi ! Duamı kabul buyurman için seni kelimelerine ve izzet merkezine, yer ve göklerdeki sakin kıldıklarına, peygamberler ve elçilerine yemin veriyorum. Zira işimi zorluklar örtmüştür. Senden Muhammed ve evlatlarına selam göndermeni ve benim işimi kolaylaştırmanı istiyorum.
Bu tür dualar, sözü alabildiğine uzatabilir. Biz daha fazla uzatmamak için sözü burada kesip karşı tarafın itiraz ve delillerini açıklamaya başlayalım.
İLK İTİRAZ
Allah’ı mahluka veya mahlukun hakkına yemin vermenin haram olduğuna dair alimler ittifak etmişlerdir.
CEVAP:
İcmanın manası, İslam alimlerinin tüm asırlarda veya her asırda hükümlerden birisi üzerinde görüş birliği içerisinde olmalarıdır. Bu durumda, Ehl-i sünnet bilginlerine göre, görüş birliğinin oluşması şer’i delillerden biri sayılır. Şii bilginleri açısından ise, ümmet içerisinde yaşamakta olan masum imamın muvafakat göstermesini ve onaylamasını hikayet etmesi bakımından delil sayılır.
Şimdi biz soruyoruz: Acaba bu konu hakkında gerçekten böyle bir görüş birliği var mıdır? Biz Şii alimlerini ve diğer Ehl-i sünnet alimlerini bir kenara koyalım, yalnızca dört mezhep kurucularının nazarlarını senet olarak ele alalım. Böyle bir taktirde dahi, acaba şu dört önder, bu konunun haram olduğuna dair görüş birliği içerisinde fetva vermişler midir? Şayet vermişlerse, onların fetvalarının metinlerini kitapların isimleri ve sayfa numaralarıyla birlikte açıklamanızı rica ediyoruz.
Aslında Ehl-i Sünnet alimlerinin hadis ve fıkıh kitaplarında bu tür tevessül söz konusu edilmemiştir ki hakkında görüş belirtilsin. Böyle bir durumda “el-Hediyyet-üs Seniyye” kitabının yazarının iddia ettiği icma nerededir? Bu yazarın haram olduğuna dair sözünü naklettiği tek şahıs, “el-İzz İbn-i Abdüs Selam” namındaki meçhul bir şahıstır. Öyle zannedilmiş ki İslam alimleri, yalnızca “el-Hediyyetüs Seniyye’nin” yazarı ile “el- İzz ibn-i Abdüs Selam” da hülasa edilmiştir. (yani bunlardan başka İslam alimi yoktur).
Sonra da “Ebu Hanife” ve öğrencisi “Ebu Yusuf”tan “bi hakkı falan” (falanın hakkına) diye söylemenin mekruh olduğunu söylediklerini nakletmiştir.
Özetleyecek olursak, bu konuda icma diye bir delil mevcut değildir. Bu iki şahısın fetvası da, bu konu hakkında peygamberden ve onun Ehl-i Beytinden gelen güçlü hadisler mukabilinde (ki Ehl-i Sünnet alimlerinin ittifaklarına göre peygamber ve Ehl-i Beytinin hadisleri sıkl-i asğer ve hüccettir)  bir değer teşkil etmez. Ayrıca o fetvanın “Ebu Hanife”ye nispetinin sahih olduğu da tespit edilmiş değildir.
İKİNCİ İTİRAZ:
– Allah’tan mahluk hakkına istekte bulunmak caiz değildir. Zira mahlukun halik üzerinde hakkı yoktur.
Böylesine bir delil, sarih nassın karşısında içtihat etmekten başka bir şey değildir. Şayet gerçekten mahlukun halik üzerinde hakkı olmasaydı, ileride nakledeceğimiz hadislerde Hz. Adem ve İslam Peygamber (s.a.a)’i niçin Allah’ı böyle haklara yemin verdiler ve Allah’tan niçin bu haklar hürmetine isteklerde bulundular.?
Ayrıca, Kur’an ayetleri hakkında ne söyleyebiliriz? Zira Kur’an, bazı yerlerde kullarının Rablerine karşı bazı haklarının olduğunu vurgulamıştır. İslami hadislerde de aynen öyle olmuştur.
Şimdi ayetlere bakalım:
– İman etmekte olanlara yardım etmek, bizim üzerimize bir haktır.
– Tevrat’ta, İncil’de Allah’ın üzerine gerçek olan bir haktır.
– Mü’minleri kurtarmamız da bizim üzerimizde bir haktır.
– Allah’ın (kabulünü) üzerine aldığı tövbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tövbe edenlerin (kidir).
Sağlam bir dayanaktan yoksun olarak bir kısım hayaller ile bunca ayeti kendi görüşümüze göre te’vil etmemiz doğru mudur ?
Şimdi de hadislerden örnekler nakledelim:
1 – “İffetini haramlardan korumak için evlenmek isteyene yardım etmek Allah’ın üzerine haktır.”
2 – Allah’ın Resulü şöyle buyuruyor:
– Üç gurup kimselere yardım etmek, Allah’ın üzerine haktır: Allah yolunda cihat edene, bir miktar meblağ ödeyerek özgürlüğüne kavuşacak köleye, evlenmek yoluyla iffetini korumak isteyen gence.
3- Kulların Allah üzerine olan hakkı biliyor musunuz ?
Evet, aslında hiç bir ferdin asırlarca ibadet edip O’nun karşısında hüzu ve huşuda bulunsa dahi, Allah’ın üzerinde hakkının olmayacağı malumdur. Zira kulun neyi varsa, hepsi Allah’tandır. Kul hiçbir şeyi kendisinsen sarf etmemiştir ki, bizzat karşılık almaya hak kazansın.
Buna göre, bu durumlarda beyan edilen haktan gaye, Allah (c.c) kendine has inayetinden kaynaklanan ve O’nun ilahi makam ve menzilinden, onlar için lütfedilen mükafatlardırve Allah bu lütufları uhdesine almıştır. Bu gibi hakları Allah’ın kendi uhdesine alması, O’nun azamet ve büyüklüğünün belirtisidir.
Allah kendi lütfu ve merhameti yüzünden, o hakları kendi üzerine alıp, mahlukunu talep kar ve kendisini de borçlu olarak göstermediği taktirde, hiç bir kulun Allah üzerinde hakkı yoktur.
Mahlukun Allah üzerinde hakkı olduğu konusu örneğin; Allah’ın yoksul ve dilenci kulundan borç istemesi gibi  mutlaktır. Bu gibi taahhütte bulunmak ve hak sahibi olmak, Allah’ın vaad ettiği lütuf ve kerametindendir. Bunlardandır ki, lütfunun kemallığı ile kendisini salih kullarına karşı borçlu kılmış, onları hak sahibi, kendisini de “üzerinde hak olan” kimse olarak taahhüt de bulunan biri gibi addetmiştir.

17. BÖLÜM
ALLAH’TAN BAŞKASINA YEMİN ETMEK
Allah’tan başkasına yemin etmek konusu, Vehhabilerin üzerinde hassasiyetle durdukları konulardan biridir.
Onların Senani ismindeki yazarlarından biri, “Tathir-il İtikad” isimli kitabında, Allah’tan başkasına yemin etmeyi “şirk” unsuru olarak belirtmiştir  “El Hidayet üs seniyye” kitabının yazarı da yine o konuyu küçük şirkten saymıştır.
Fakat biz Allah’ın fazlıyla, taassuptan uzak bir atmosfer içerisinde konuyu araştırmaya koyulup, bu hususta Allah’ın kitabını, peygamberin sünnetini ve masum imamların sahih hadislerini kendimize aydınlatıcı ışık yapacağız.
ALLAH’TAN BAŞKASINA YEMİN ETMENİN CAİZ OLDUĞUNA DAİR BİZİM DELİLLERİMİZ
İLK DELİL:
Kur’an-ı Kerim en yüce önder en ağır emanet ve her Müslüman’ın canlı bir örneğidir. Bu kitapta Allah’tan başkasına yemin edilen onlarca mevzular varid olmuştur. Fakat onların tümünü bir araya toplamak konunun uzamasına yol açar.
Yüce Allah, yalnızca “Şems” suresinde kendi mahlukundan dokuz tanesine yemin etmiştir.
Onlarda şunlardır: “Güneş, Güneşin nuru, Ay, Gündüz, Gece, Gök, Dünya ve insan nefsi.”
Aynı şekilde “en-Naziat” suresinde üç şeye , “El-Mürselat” suresinde iki şeye  yemin edilmiştir. Yine “el-Büruc”, ”El-Tarık”, “El-Kalem”, “El-Asr” ve “El-Beled” surelerinde varlıklara yeminler edilmiştir.
Şimdi de şu ayetlerdeki örneklere dikkat ediniz:
– “İncire ve zeytine yemin olsun, sina dağına yemin olsun ve şu emin beldeye (güvenilir şehir Mekke’ye) yemin olsun.
-”Sarıp-örttüğü zaman geceye yemin olsun. Parıldayıp-aydınlandığı zaman gündüze yemin olsun.”
-”Fecre yemin olsun .On geceye yemin olsun. Çift’e ve tek’e yemin olsun. Akıp-gittiği zaman geceye yemin olsun.”
-”Tür’a yemin olsun. Satır (satır) dizili kitaba yayımlanmış ince deride. Ma’mur eve yemin olsun.
(Göğün) yükseltilmiş tavanına yemin olsun. Kabarıp tutuşan denize yemin olsun.”
– “(Ey Peygamber) ömrüne yemin olsun ki, onlar, sarhoşlukları içerisinde kör-sersemdirler.”
Kur’an da bunca yaygın Allah’tan başkasına yeminler varken, acaba yinede Allah’tan başkasına yemin etmenin şirk ve haram olduğunu söylemek mümkün müdür ?
Kur’an, hidayet için örnek alınacak bir kitaptır. Şayet o gibi yeminler kullar için haram olsaydı onu hatırlatması ve o tür yeminlerin yalnızca Allah’a mahsus yeminler olduğunu vurgulaması gerekirdi.
Kur’an’nın hedefini anlamaktan aciz kalan bazı zevksiz insanlar şöyle cevap veriyorlar:Bir şeyin Allah’tan südur etmesi güzel; aynı şeyin Allah’tan başkasından südur etmesi ise çirkindir.
Bunun cevabı gayet açıktır: zira gerçekten Allah’tan başkasına yemin etmek meselesi “şirk” ve Allah’tan başkasını Allah’a teşbih etmek olsaydı, böylesine mutlak şirki veya küçük şirki Allah’ın kendisi neden işlemiştir? Acaba Allah’ın amelen kendisine bir şirkin varlığını kabullenmesi ve Allah olmayan birini böyle bir şirkte tutması doğru olur mu?
İKİNCİ DELİL:
Hz. Peygamber (s.a.a) bazı yerlerde Allah’tan başkasına yemin etmiştir. O yerler şunlardır:
1) – Sahih-i Müslimin hadisidir:
– Bir şahıs Peygamberin huzuruna gelip şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resulü hangi sadakanın mükafatı daha fazladır?” Şöyle buyurdu: Andolsun tenbih olduğun babana (en fazla mükafatı olan sadaka) sağlam olup ona hırslı olduğunda, fakirlikten korktuğunda ve gelecekte yaşamak düşüncesinde olduğunda vereceğin sadakadır.”
2) – Sahih-i Müslim’den yine diğer bir hadis:
“Necd” ehlinden olan birisi peygamberin huzuruna geldi. İslam’dan sordu. Peygamber: İslam sütunları aşağıdaki şeylerdir diye buyurdu:
A) – Gece gündüz de beş namaz. Necd’li bundan başkada namaz var mıdır? diye sordu. “Hayır nafile olanlar hariç” diye buyurdu.
B) – Ramazan ayının orucu. Adam ondan başka oruç var mıdır? diye sordu. “Hayır ancak nafile olanlar vardır” diye cevap verdi.
C) – Zekat. Adam: “Diğer zekat da var mıdır ?” diye sordu. “Hayır nafile olarak vardır” diye buyurdu.
Adam peygamberin huzurundan ayrıldığında şöyle söylüyordu:”Allah’a andolsun, ne artırırım ve nede eksiltirim. Peygamber şöyle buyurdu: “Onun babasına and olsun ki şayet doğru söylüyorsa necat bulacaktır. Ama doğru söylüyorsa, and olsun babasına cennete girecektir.”
3 – AHMED BİN HANBEL’İN MÜSNEDİNDEN BİR HADİS
– Ömrüme yemin ederim ki marufu emredip, münkerden nehyetmek, susmaktan daha iyidir.
Bu konuda diğer hadislerde de naklolunmuştur, fakat onların teker teker nakledilmesi uzayabilir.
İslam eğitiminin en üstün örneklerinden biri olan “Ali b. Ebi Talip (a.s), kendi hutbe, mektup ve sözlerinde, mütaaddıt defalar kendi canına yemin etmiştir.”  Birinci halife de yine kendi sözlerinde muhatabı olan şahsın babasına yemin etmiştir.

DÖRT MEZHEP VE ALLAH’TAN BAŞKASINA YEMİN ETMEK
Vehhabilerin delillerini araştırmadan önce dört mezhep önderlerinin fetvalarını öğrenmemiz gerekir.
Hanefilerin itikadına göre, “andolsun babana ve hayatına” gibi olan yeminler mekruhtur.
Şafiilerin itikadına göre, Allah’tan başkasına yapılan yeminler, tazim cihetiyle, şirk unvanı ile olmazsa mekruhtur.
Malikiler şöyle itikat ediyorlar: Peygamber ve Kabe gibi büyük ve mukaddes şeylere yemin etmek hususunda iki tür görüş vardır:Mekruh ve haram; meşhur olanı haram oluşudur.
“Hambeliler ise, şöyle inanıyorlar: Allah’tan ve onun sıfatlarından gayrisine yemin etmek haramdır. O yeminler Peygambere veya evliyadan birisine yapılmış olsa dahi.
Bu fetvaların tümü, Kur’an naslarının, Peygamber ve evliyaların sünnetlerinin mukabilinde yapılan bir çeşit içtihattır. Ehli-sünnet nezdinde içtihat kapısının kapalı oluşundan dolayı, onlarla hem asır olan alimlerin, onların fetvalarına tabi olmaktan başka çareleri bulunmamaktaydı.
Bunlardan vazgeçsek dahi, “Ketelani” “irşad-üs Sari c. 9, s, 358”de İmam-i Malik’ten mekruh olduğuna dair olan sözünü nakletmiştir. Ve yine böyle bir yeminin haram olduğuna dair fetvanın “Hambelilere” nispet edildiğinin kesin olduğu konusunu bir kenara bırakabiliriz. Zira “İbn-i Kadame” Hanbeli fıkıh esaslarını ihya etmek gayesiyle yazmış olduğu “El-Muğni” kitabında, şöyle diyor: “Bizim ashabımızdan bir bölümü Peygambere yapılan yemin, bozulduğunda kefaret gerektiren yeminlerdendir.” Ahmet’ten şöyle söylediği nakledilmiştir: “Kim Allah Resulünün hakkına yemin eder, sonrada yeminini bozarsa, keffareti vardır. Zira Peygamberin hakkı, şahadet sütunlarından birisidir. Buna göre de, ona yemin etmek, Allah’a yemin etmek olur ve her ikisinin de (bozulduğunda keffareti vardır)
Buraya kadar naklettiğimiz sözlerden şöyle anlaşılıyor. Dört mezhep imamlarından hiç birisi kat’i bir şekilde o tür yeminin haram olduğuna dair fetva vermemişlerdir.
Dört mezhep fakihlerinin görüşlerini öğrendikten sonra, Vehhabilerin ellerinde koz olarak kullandıkları ve o hadislerle de kanlar akıtıp  ve milyonlarca Müslümanlara küfür kusan okların hedefine aldıkları o iki hadisi araştırmaya koyulacağız. …
– “Allah Resulü Ömer’in kendi babasının canına yemin ettiğini duydu. Şöyle buyurdu: Allah sizleri babanıza yemin etmekten nehyetmiştir. Kim yemin etmek istese Allah’a yemin etsin veya sussun.”
BİRİNCİSİ: Babaların canlarına yemin etmekten nehyin nedeni, onlarının çoğunun babalarının müşrik veya putperest olmalarından dolayıydı. Bu tür şahıslarında, kendilerine yemin edilecek derecede değer, ihtiram ve kutsallıkları yoktur. Nitekim bazı hadislerde şöyle nakledilmiştir: “Ne babalara ve ne de Tağut’a (Arap putları) yemin etmeyiniz.”
İKİNCİSİ: Babaya yemin etmeyi nehyetmekten maksat, şahitlik ve dava makamında yapılan yemindir. Zira, İslam alimleri dava esnasında Allah’a ve onun zatına işaret eden sıfatına yeminden başka diğer yeminlerin kafi olmadığına dair görüş birliği içerisindedirler.
Bu kadar açık karinelere dikkatle, Peygamberin evliya ve ilahi enbiya gibi mukaddes şeylere yemin etmeyi nehyettiğini söylemek mümkün müdür? Oysaki Peygamberin nehyi, özel bir durum için olmuştur.
İKİNCİ HADİS:…
-Bir şahıs Ömer’in oğlunun yanına geldi ve: “Ben Kabe’ye yenim ediyorum” diye söyledi. Ömer’in oğlu şöyle dedi: “Kebenin Rabbine yemin et” zira Ömer babasına yemin ederken Allah’ın Resulü şöyle buyurdu: “Babana yemin etme, zira kim Allah gayrisine yemin ederse, Allah’a eş koşmuş olur.”
CEVAP:
Daha önce sözünü ettiğimiz Allah’tan başkasına yemin etmenin caiz olduğuyla ilgili delilleri göz önünde tutarak, bu hadisin daha uygun bir şekilde beyan edilmesi gerekir. Şöyle ki:
Bu hadis üç bölümden teşkil bulmuştur:
1- Biri Ömer’in oğlunun yanına geldi ve Kabe’ye yemin etmek istedi, fakat Ömer’in oğlu onu bu yeminden engelledi.
2- Ömer Peygamberin yanında babası (Hattab’a) yemin ediyordu, Peygamberde onu, böyle bir yeminden engelledi ve: “Allah’tan başkasına yemin etmek şirk unsurudur” diye söyledi.
3- Peygamberin müşrike (Hattab’a) yemin etme hususunda buyurduğu: “Allah’tan başkasına yemin eden, Allah’a şirk koşmuş olur.” Sözü hakkında Ömer’in oğlunun içtihadı daha da genişledi ve hatta Kabe gibi mukaddes yerlere yemin etmeyi dahi peygamberin o sözünün içerisine dahil etti.
Bu konuda bu hadis ile Peygamber ve diğerlerinin çekinmeksizin Allah’tan başkasına yemin ettiklerini belirten orta yolu şöyledir: Peygamberi “Allah’tan başkasına yemin eden Ona şirk koşmuş olur” sözü yemin edilenin müşrik olmasıyla sınırlıdır; Müslüman veya Kur’an, Kabe ve peygamberler gibi mukaddes şeyleri kapsamamaktadır. Peygamberin bu sözünden geniş kapsamlı bir mana anlayan Ömer oğlunun içtihadı, sadece kendisini alakadar eder başkasını değil.
“Müşrik babaya” yemin etmenin şirk olmasının nedeni bu tür yeminin görünüşte onların yol ve gidişatını tasdik etmek olsa gerek.
Hadis için düşünülecek tahlillerden birisi budur. O hatanın temeli de Ömer, oğlunun içtihadıdır. Ömer’in oğlu müşrike yemin etme mevzusunda gelen hadisten, çok geniş ve daha kapsamlı bir anlam çıkartmış ve hatta o hadisin anlamını mukaddesata dahi tatbik etmiştir.
Bu konuda diğer bir tahlilimiz daha vardır. Bu tahlil birinci tahlilden hem daha açık ve hem daha nettir. Şimdi onu açıklayalım.
İKİNCİ TAHLİL:
Hz. Peygamber (s.a.a)’in: … “Kim Allah’tan başkasına yemin ederse, ona eş koşmuş olur” sözü “ Lat ve Uzza” gibi Tağutlara-putlara yemin etmek konusuyla ilgilidir, Müşrik babaya yemin etmeyle ilgili değildir. Kabe gibi mukaddes şeylere yemin etmek o sözün kapsamı dışındadır. İbn-i Ömer’in içtihadı, putlarla ilgili bu konunun (müşrik ve Kabe’ye yemin gibi) iki hususa tatbik etmiştir. Onun içtihadı öyle yapmazsa, Peygamberin sözünde bu kadar geniş anlam mevcut olmazdı. Bu sözümüzün kanıtı da, Peygamberin diğer bir hadsinde şöyle buyurmasıdır. …
-“Kim yemin ederse, yemininde Lat ve Uzza’ya yemin olsun derse derhal La İlahe İllallah demelidir.”
Bu hadis, cahiliyyet döneminin kalıntılarının, hala Müslümanların zihnin de var olduğunu, yer yer eski adetleri üzere putlara yemin ettiklerini belirtmektedir. Peygamber (s.a.a) bu kötü amelin önünü alabilmek için o cümleyi kulli olarak buyurmuştur. Fakat Ömer’in oğlu o sözü, hem müşrik babaya ve hem de mukaddes şeylere yemin etmeye yorumlayıp tatbik etmiştir.
Peygamberin ne mukaddes şeyleri ve ne de müşrik babaya yemin etmeyi kapsamadığını ve Ömer’in oğlunun Peygamberin sözünü iki hususla ve hatta Ömer’in babasına yemin etmesiyle cem ettiğini kanıtlayan delil şudur:
1- İmam-ı Hanbeli Müsned’de c. 2, s. 34’te, ikinci hadisi, öyle bir şekilde naklediyor ki, hadisin o şekilde nakledilmesi Ömer’in oğlu tarafından yorumlandığını belirtiyor:
İşte hadisin metni: …
-“Ömer babasına yemin ediyordu, Peygamber onu nehyetti ve şöyle buyurdu: “Kim Allah’tan başkasına yemin ederse, şirk koşmuş olur.”
Gördüğünüz gibi “men helef…” cümlesi, “atıf vav’i veya fa’ı” olmamak söylenmiştir. Şayet ikinci hadis, babaya yemin etmek hadisinin devamı (ilavesi) olsaydı, ikinci hadisin atıf harfiyle gelmesi gerekirdi.
Yine aynı müellif Müsnedin de c. 2, s, 67’de “men halefe” hadisini, Ömer’in yemin etme hadisesi ile bağlantı kurmadan, müstakil bir şekilde nakletmiştir. Ve şöyle demiştir: …
-Kim Allah’tan başkasına yemin etse, o kimse bu husus da uygunsuz söz söylemiştir. Veya Peygamber onun hakkında kırıcı söz söylemiştir. Örneğin: “Şirk koşmuştur” gibi söz söylemiştir.

18. BÖLÜM
KABİR EHLİNE ADAKTA BULUNMAK
Sıkıntısı ve sorunu bulunan kimseler, şöyle bir adakta bulunuyorlar: Sıkıntıları giderilir ve sorunları çözülürse, şehitlerin (mukaddes kimselerin) defnedildikleri kabrin sandığına bir miktar meblağ bırakacak veya onları ziyarete gelenler için bir koyunu kesip onlara yedirecektir. Buna şöyle derler: …
-“Şayet şöyle olursa, ben de Allah için şöyle ederim.”
Bu konu dünya Müslümanları arasında ve özelliklede evliya ve salih kimselerin kabirlerinin bulunduğu bölgelerde bütünüyle yaygın bir şekilde yürüyüp gitmektedir.
Vehhabilerin bu tür adak üzerinde büyük hassasiyetleri vardır. Onların dilince yazan, yazar “Abdullah Kesiymi” şöyle yazıyor: “Şii” Ali ve evlatlarının “İlah” oldukları itikadıyla, onun kabrine ve onun kabrinin sahiplerine tapıyorlar. Bu açıdan da onların defnolundukları yerleri şenlendiriyor ve dünyanın her köşesinden onların ziyaretlerine koşuyorlar. Onlara adaklar adayıp kurbanlar sunuyorlar. Ve yine onların kabirleri üzerine göz yaşı ve kanı akıtıyorlar.
Bu “terbiyesiz ve iftiracı” adam kitabının isminden  de kültür ve edebinin seviyesinin ne olduğu anlaşıldığı gibi, bu konuyu yalnızca “Şia”ya mahsus kılmıştır. Oysaki Vehhabiliğin kökü olan “İbn-i Teymiye” konuyu geniş bir atmosfer içerisinde ele almış ve onu Müslümanların bir kesimine tahsis kılmıştır. Nitekim şöyle söylemiş: …
– “Kim Peygamber (s.a.a) veya diğer peygamberler veya evliya için adakta bulunup kurban kesse, putlarına adakta bulunan veya onlar için kurban kesen müşrikler gibi olur. O kimse Allah’tan başkasına tapmış sayılır ve bu nedenle de kafir olur.
Üstat ve öğrencisi her ikisi de zahirine aldanmış ve zahiri benzerlik hükmüyle her ikisini de aynı sopa ile sürmüşler. Oysaki müşterek ameller de yargının ölçüsü zahir ve dış görünüm değildir. Ancak ölçü yalnızca niyet ve kalbi kasıttır.
Şayet bir şeyi değerlendirme ve hükme bağlamada zahiri bezerlik yeterli sayılsaydı, amellerimizin çoğusu putperestlik ameli olurdu. Zira haccın bir çok farzi amelleri putperestlerin amellerine bezemektedir. Örneğin: Taş ve toprağın etrafına tavaf etmeleri, tahta ve madenden olan putlarını öpmeleri, bizim yaptığımız amellerin aynısıdır. Bizlerde taş ve topraktan olan Kabe evinin etrafını tavaf ediyor, Hacer-ül Esved’i öpüyor ve Mina da kan akıtıyoruz.
Zahiri müşterek olan (dış benzerliği bir olan) işlerde yargı ve muhakeme ölçüsü, hareket, düşünce niyet ve kasıttır. Bir amelin birbirine benzemesi hükmüyle, onların hükümlerinin aynı olduğunu bilmek doğru yargı olmaz.
Bu hususta “Sülh-ül İhvan” kitabının yazarının bir sözü vardır. Bu sözü nakletmemiz konunun durumunu daha iyi aydınlatır kanaatindeyim. O söz şudur: …
– “Şayet adaktan gaye ölüye takarrup ise, hiç şüphesiz (böyle bir adak) caiz değildir. (zira adak Allah ve ona takarrupta bulunmak için olmalıdır). Şayet adak Allah ve ona yakınlık için olursa, o adak sonucu halktan bir kısmı yararlanır ve o menfaatin sevabı da ölüye hediye edilirse, onda sakınca yoktur böyle bir durumda adağına vefa etmelidir.
Hak söz bu bilginin söylediği sözdür. Müslüman içerisinde de adak etmenin ölçüsü, onun sözünün ikinci bölümünde gelen sözdür. Müslümanların amelleri ile putperestlerin amellerinin temel farklılığı da buradandır. Onların hediye takdim edip hayvanları kesmelerindeki gayeleri, putlara kendilerine yakınlaştırmaktı ve hatta kesilen hayvanları bile putların adlarıyla kesiyorlardı. Put ve ona yakınlıktan başka bir gayeleri yoktu. Oysaki Müslümanların hedefi Allah’ın rızasını kazanmak ve o adakların sevabını ölene hediye etmektir. Bu nedenledir ki adakta bulundukları vakit “Allah” kelimesini ağızlarına alıyor ve şöyle diyorlar: …
Hakikat de adaktan maksat Allah’ın dergahından yakınlık kazanmaktır. Onun sevabı da kabir sahibine hediye edilmektedir. Masrafı ise yoksul, kimsesiz veya diğer hayır kuruluşlarına yapılmaktadır. Böyle bir durumda bu ameli şirk diye nitelemek ve müşriklerin ameliyle aynı safta görmek doğru mudur?
Özetleyecek olursak bu çeşit adaklar, bir nevi Peygamber ve salihler tarafından sadaka vermektir. Bunun sevabı da netice itibariyle onlara dönmektedir. Ölüler tarafından sadaka vermeyi İslam alimlerinden hiç kimse sakıncalı görmemiştir.
Okuyucuların Vehhabilerin hatalı yakıştırmalarına aşina olmaları için konuyu bu hususta biraz daha genişletmek istiyorum.
Arap dilinde sadaka hususunda, konu … (lam) ile eda edilir. Fakat bazen bu harften “hedef, gaye ve amaç” kastedilir. Örneğin: … de olduğu gibi bazen de o harften “masrafın beyanı” kastedilir. Örneğin: … (sadaka fakirler içindir) sözünde olduğu gibi adak sikasını icra etmek durumunda ise her iki “lam” uygulamaya konulur ve şöyle denilir: …
-“Hacetim giderilirse, Nebiye kurban kesmeyi Allah için adak ettim.” … da ki birinci lam gaye sebebiyet lamıdır. Bundan maksat “adaktan kastın Allah’ın rızasını kazanmak ve ona yakınlıkta bulunmaktır.”
Oysaki ikinci “lam” dan maksat (lin Nebide ki lam) o adaktan aldığı menfaatin sevabını ona (nebiye) hediye etme hususudur.
Kısaca açıklayacak olursak; … (Allah için namaz kıldım) veya … (Allah için adakta bulundum) cümlelerinde ki “lamlar” hedefi ve gayeyi açıklamak içindir. Yani Allah’ın fermanına itaat etmek ve rızasını kazanmak ve ona yaklaşmak için namaz kıldım ve adakta bulundum.
Oysaki … kelimelerindeki “lamlar” faydalanma hususlarını beyan etmek içindir. Şöyle ki bu amel onun tarafından yapılıyor ve onun sevabından yararlanıyor. Bu gibi adaklar, değil o şahsın ibadeti ancak Allah’ın mahlukunun faydalanması için Allah’a yapılan ibadettir.
Konuyla ilgili hadislerde pek çok örnek vardır. Bunlardan birkaç tanesini beyan ediyoruz.
1- Peygamberin “Saad” isminde dostlarından birisi Peygamberden şöyle sordu: Annem ölmüştür şayet yaşasaydı sadaka verirdi. Eğer ben onun tarafından sadaka verirsem, ona yararı dokunur mu? Peygamber şöyle buyurdu: “Evet” sonra şöyle sordu: “Hangi sadaka daha yararlıdır?” Peygamber su diye buyurdu. Saad bir su kuyusu kazdı ve şöyle dedi:… (bu kuyunun hayrı Saad’ın annesi içindir)
Gördünüz gibi bu cümlede yer alan “lam” … cümlesinde yer alan “lamın” başkasıdır. Birinci “lam” nedenini ne olduğunu açıklamak içindir. İkinci ise intifa hususunu bayan etmek içindir.
2- Peygamberin döneminde bir şahıs bir deveyi “devane” de kesmeyi adak etti. Bu bakımdan Peygamberin huzuruna gelip onu bu hadiseden haberdar kıldı. Peygamber şöyle buyurdu:
-“Acaba o yerde cahiliyet döneminde taptıkları herhangi bir put var mıydı? Adam “hayır yoktu” dedi.
Peygamber: “Acaba o yerde cahiliyet bayramlarından birisinde toplantı yapılıyor muydu?” diye sordu.
Adam: “Hayır yapılmıyordu” dedi. Bu esnada Peygamber şöyle buyurdu: …
-“Adağını yerine getir, zira adak iki durumda doğru değildir.”
1- Allah’a karşı günah işleyip asi olmak durumlarında.
2- İnsanın maliki olmadığı şeyleri adak etme durumunda.
3- Bir kadın Peygambere şöyle arz etti: -Hususi bir yerde hayvanı kesmeye adak ettim. Peygamber: “Put için mi adak ettin” diye sordu. Kadın “hayır” diye cevap verdi. Peygamberde: “adağına amel et” diye buyurdu.
4- Meymune’nin babası şöyle dedi: “Bivane” de elli koyunun kafasını kesmeyi adak ettim. Peygamber: “Orada put var mıdır?” diye sordu. Adam “hayır” diye cevap verdi. Peygamber: “O halde adağını yerine getir” diye buyurdu.
Peygamberin geçmişte veya şimdi putların bulunup bulunmadığını veya o bölge de bayram unvanıyla toplantı yapılıp yapılmadığını sık sık sormasının nedeni, o bölgeler de kesilen kurbanın putlar için ve putlara yaklaşmak için ve hatta putların adlarıyla kesildikleri içindi. Oysaki kurban Allah için kesilmelidir, putlar için değil. Kur’an açısından haram sayılan şeylerden biriside put adıyla kesilen şeydir. Nitekim şöyle buyuruyor: …
-“Put ve onun rızasını kazanmak için kesilen şeyler haramdır.”
Sual edenlerin kesim yerlerini sormalarındaki neden, muhtaç kimselerin ve yoksulların oralarda bulunmaları veya o yerlerin işi kolayca yapmak açısından uygun olmasından dolayıydı.
(Mukaddes insanların defnedildikleri) meşhed-i müşerrefe’leri ziyaret edenlerle ilişkisi bulunan kimseler, adağın Allah için yapıldığını ve onun rızasını kazanmak gayesiyle olduğunu ve onun adıyla kesildiğini çok iyi bilmektedirler. Bu adaklardaki gaye ise, evliyaların onun sevaplarından yararlanmaları, yoksulları veya kabirlerin kendisinin onun maddi menfaatlerinden fayda elde etmelerini sağlamaktır.

19. BÖLÜM
EVLİYADAN YARDIM İSTEMEK
Vehhabiler ile diğer Müslüman kitleler arasında münakaşası yapılan konulardan birisi de, hayatın sıkıntılı anlarında evliyaları, salih kimseleri çağırmak ve onlardan yardım dilemek meselesidir.
Peygamberlerden ve evliyalardan, kabirlerinin etrafında bulunan veya bulunmayan Müslüman kitlelerin yardım isteğinde bulunmaları, yaygın olan konulardan biridir. Bu isteğin, ne şirk gerektirdiğini ve ne de İslami hükümlerle bağdaşmadığını kabul ediyorlar. Oysaki Vehhabi kitlesi şiddetle onu inkar etmiş ve iddialarıyla en ufak irtibatı bulunmayan ayetler ile muhaliflerini korkutmak için tartışma alanına girmişler ve durmadan şöyle şiar vermişlerdir:
– Şüphesiz mescitler, (yalnızca) Allah’a aittir. Öyleyse, Allah ile beraber başka hiçbir şeye kulluk etmeyin.
Okuyucuların,Vehhabilerin ellerinde delil olarak kullandıkları ayetlerin tümünü öğrenmeleri için, o kısım ayetleri burada nakledeceğiz. Daha sonrada o ayetlerin ifade etmek istediği şeylere açıklık getireceğiz. Bu kitle yukarıda naklettiğimiz ve aşağıda da nakledilecek ayetler dışında bir takım delillerde getirmişlerdir.
Ayetler şunlardır:
– Hak olan çağrı yalnızca O’nadır. Onların Allah’tan çağırdıkları ise, onlara hiçbir şeyle cevap veremezler.
– Ondan başka taptıklarınız ise size yardıma güç yetiremezler, kendilerine de.
– Allah’tan başka tapmakta olduklarınız ise, bir çekirdeğin incecik zarına bile malik olamazlar.
– Allah’tan başka taptıklarınız sizler gibi kullardır.”
– De ki:”Onun dışında (ilah olarak) öne sürdüklerinizi çağırın, onlar sizden ne zararı uzaklaştırabilirler, ne de (onu yararınıza) dönüştürebilirler.
– Onların taptıkları da, -hangisi daha yakındır diye- Rablerine (yaklaşmak için) bir vesile arıyorlar.
– Sana yararı da, zararı da olmayan Allah’tan başkalarına tapma.
– Eğer onlara dua ederseniz, sizin duanızı işitmezler.
– Allah’ı bırakıp kıyamet gününe kadar kedisine icabet etmeyecek olan şeylere tapmakta olandan daha sapık kimdir?
Bu ayetlerden Vehhabi takımı şöyle bir sonuç çıkarıyorlar: Evliya ve salihlerin ölümünden sonra onları çağırmak, onlara ibadet sayılır. Herhangi birisi peygamberin kabrinin kenarından veya uzak bir yerden “Ya Muhammed diye seslenirse, bu sesin çağırışın kendisi ona ibadet olur ve tapmak sayılır.
Keşf-ül İrtiyab’ın sayfa 274’de naklettiğine göre, “Sen’ani” “Tenzih’ul İtikat” isimli kitabında şöyle diyor:
-”Kur’an Allah’tan başkasını çağırmayı ve mutlak daveti ibadet olarak nitelendirmiştir. Kanıtı ise şudur. Ayetin evvelinde (Bana dua edin, size icabet edeyim) diye buyuruyor. Ayetin sonunda da
(Bana ibadet etmekten büyüklenenler) diye buyuruyor. Buna göre kim peygamber veya salih birini çağırırsa ve “bana şefaat et” veya “senden kendim için şefaat talep ediyorum” veya “benim borcumu öde” veya “hastama şifa ver” veya bunlar gibi herhangi bir istekte bulunursa, böyle bir durumda bu şahıs bu sözler ile ibadet etmiş olur. İbadetin gerçeği de çağırmaktan başka bir şey değildir. Sonuçta böylesine bir davet, Allah’tan başkasına tapmak ve ona eş koşmak olur. Zira “Üluhi Tevhid”  (Allah’tan başka razik ve halik yoktur.) “İbadet Tevhid”i (ondan başkasına tapmamak) ile beraber olmalıdır. Putperestlerin şirki de, yalnızca Allah’tan başkasına tapmaları olmuştur.
CEVAP:
Hiç şüphesiz “dua” kelimesi Arap lugatın da nida ve çağırmak anlamındadır “İbadet” kelimesi ise tapmak anlamındadır. Bu iki kelime asla aynı anlamda tutulmaz. Başka bir deyişle: Her nida ve çağırmak ibadet ve tapmak değildir. Zira, birincisi: Kur’an da “davet” kelimesi öyle yerlerde kullanılmıştır ki,ondan maksat ibadet olduğunu söylemek mümkün değildir. Örneğin:
– De ki: “Rabbim, gerçekten ben kavmimi gece ve gündüz davet edip durdum.”
Nuh’un maksadının “ben kavmime gece ve gündüz ibadet ettim” diye söylemek istediği olduğunu demek mümkün müdür?
– (Şeytan şöyle diyecektir): Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz.
Şeytanın onları davet etmesi, kendine tabi olanlara ibadet etmesi anlamında olduğuna kimse ihtimal verebilir mi? Oysa ki şayet tapıcılık olursa, şeytana tabi olanlar tarafından olmalıdır, şeytandan değil.
Söz konusu ayetlerde ve diğer ayetler de, (ki biz onları nakletmiyoruz) davet (çağırmak) kelimesi ibadet ve tapmak anlamı dışında kullanılmıştır. Bu bakımdan “davet” ve “ibadet” kelimelerinin aynı anlamda olduklarını söylemek mümkün değildir. Ve yine peygamberi veya salih birini (çağıranın ve yardım isteyenin) onlara ibadet ettiğini söylemekte yanlış bir şeydir. Zira davet ve çağırmak, tapmak anlamından daha genel bir manaya gelmektedir.
İKİNCİSİ: Bu ayetlerin tümünde “dua”dan maksat “mutlak çağırmak” değildir. Ancak tapmak kelimesiyle aynı olabilecek hususi bir çağrıdır. Zira bu ayetlerin tümü putperestler hakkında nazil olmuştur. Onlar, kendi putlarını küçük ilahlar olarak görüyor ve ilahi işlerden bazılarının onların elinde olduğunu hayal ediyorlardı. Böylece de onları, kendi işlerini yapabilmekte özgür olarak düşünüyorlardı. Hiç şüphesiz bir yaratığı büyük ilah veya küçük ilah olarak görmek ve bu açıdan onu “Allah” “Rabbi” veya “Şefaat” ve “Mağfiret” gibi işlerin maliki olarak bilmek ve bu yolla da onun karşısında alçalıp boyun eğmek, veya herhangi bir söz söyleyip davranışta bulunmak, ona ibadet ve tapmak sayılır.
Kuşkusuz putperestlerin putlarının karşısında alçalmaları, dua edip yardım dilemeleri, putlarını şefaat hakkına sahip ve vs. olarak tevsip edip, onların dünya ve ahiret ile ilgili işlerde özgür ve mutasarrıf olarak bildiklerinden dolayıydı. Söylemek gerekir ki böyle bir şartlarda böylesine bir yaratıklardan her çeşit istek de bulunmak, onlara ibadet ve tapıcılık olur.
Putperestlerin putlarını çağırmalarında, onların ilahlığına itikatlarının olduğunu kanıtlayan en iyi açık delil, aşağıda nakledeceğimiz ayettir:
– Böylece Rabbinin emri geldiği zamanı, Allah’ı bırakıp da taptıkları ilahları, onlara hiçbir şey sağlayamadı.
Buna göre, konumuzla ilgili ayetlerin hiç birisinin, bizim konumuzun mevzusu ile ilgisi yoktur. Bizim bahsimizin konusu, bir kulun, diğer bir kuldan istekte bulunmasıdır. (ki ne onu Allah biliyor ve ne de onun dünya ve ahiretle ilgili işlerde mutasarrıf ve tam salahiyetli olduğunu kabul ediyor) Ancak onu Allah’ın dostu ve seçkin bir kulu olarak tanıyor ve onu peygamberlik veya imamlık makamına yükselttiğini biliyor ve onlara kulları hakkında yapacakları dualarını kabul buyuracağına dair vaadda bulunduğuna inanıyor.
– “Onlara kendi nefislerine zulmettiklerinde, şayet sana gelip Allah’tan bağışlanma dileselerdi ve peygamber de onlar için bağışlanma dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı.”
ÜÇÜNCÜSÜ: Söz konusu ayetlerin kendisinde, davetten maksadın mutlak iş istemek ve hacet dilemek olmadığı, ancak ibadeti davet ve tapıcılık olduğuna dair apaçık kanıt mevcuttur. Bu bakımdan bir ayette “davet” kelimesinde hemen sonra o manadan olan “ibadet” kelimesine tabir etmiştir. Örneğin:
– “Rabbiniz dedi ki:Bana dua edin, size icabet edeyim. Doğrusu bana ibadet etmekten büyüklenen (müstekbir) ler: Cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir.
Gördüğünüz gibi, ayetin başlangıcında (bana dua edin) kelimesi gelmiş, aynı ayetin sonunda da, (Bana ibadet etmekten)kelimesi yer almıştır. Buda, davetten maksadın, ilahi sıfatında tanıdıkları yaratıklardan istekte bulunduklarının veya hususi bir sesler çıkarıp yardım dilediklerinin en açık kanıtıdır.
Seyyid-üs Sacidin İmam-ı Zeynel Abidin kendi duasında şöyle buyuruyor:
– “Kendini çağırmayı ibadet ve onu terk etmeyi de büyüklenmek olarak adlandırdın. Onu terk edenlere ise, boyun bükmüş bir halde cehenneme gireceklerini vaadettin.”
Kimi zamanlar ise, aynı manaya ihtiva eden iki ayetin birisinde “ibadet” kelimesi, diğerinde ise “davet” kelimesi yer almıştır. Örneğin:
– “Deki: Size yarara da, zarara da yetirmeyen Allah’tan başka şeylere mi tapıyorsunuz?”
Diğer bir ayette de şöyle buyuruyor:
-”Deki: Bize yararı ve zararı olmayan Allah’tan başka şeyleri mi tapalım?”
Fatır suresi ayet 13’ye şöyle buyuruyor:
– Ondan başka tapmakta olduklarınız ise, “bir çekirdeğin incecik zarına” bile malik olamazlar.
Bu ayette (Ted’u) kelimesi yer almıştır. Oysaki diğer ayette aynı anlamda olan (Ta’budune) kelimesi kullanılmıştır.
– “Gerçekten şu ki, sizin Allah’tan başka tapmakta olduklarınız, size rızık vermeye güç yetiremezler.”
Kimi zaman da bir ayette her iki kelime yer almış ve aynı manada kullanılmıştır.
– “Deki”:Ben, sizin Allah’tan başka tapmakta olduklarınıza tapmaktan nehyedildim.
Saygı değer okurlardan “el-Mücem ül Müfehres”e müracaat etmelerini, (Abede) ve (Dea) maddelerine bakmalarını rica ediyorum. O lugata müracaat ettiklerinde, bir ayette “İbadet” kelimesi ile, diğer bir ayette ki “Davet” kelimesinin aynı anlamda geldiğini müşahede edeceklerdir. Bu durum, söz konusu ayetlerdeki davetten (çağrı) ibadet ve tapmanın kastedildiğinin, mutlak çağırmak ve seslenmek olmadığının en iyi kanıtıdır.
Şayet siz “davet” kelimesinin “ibadet” anlamına geldiği tüm Kur’an ayetlerini dikkatle tahkikte bulunmuş olsanız, bu ayetlerin tüm muvahhitlerin uluhiyetine, rububiyetine, malikiyetine ve… itiraf ettikleri ya kainat aleminin Yüce Yaratıcısı hakkında olduklarını göreceksiniz. Veyahut ta putperestlerin küçük ilah diye taptıkları ve şefaat makamının sahipleri olarak bildikleri putlar hakkında geldiğini müşahede edeceksiniz. Böyle bir durumda, ilahi sıfatların hiç birine yakıştırılmayan mevzubahis evliyaları çağırıp onların birisinden yardım dilemenin haram ve şirk olduğuna dair bu ayetler ile delil göstermek, gerçekten şaşırtıcı bir iştir!

20. BÖLÜM
HACCIN SOSYAL VE SİYASİ YÖNÜ
Vehhabilik görüşü “Markisizim” gibi hedef açısından, İslam mektebine (okuluna) tam zıt olmasına rağmen, olay ve tesadüflerle karşı karlıya geldiğinde gelişmeye yüz tutmuş zaman akımı içerisinde de Müslümanlar için yeni hat ve çizelgeler çizmiştir.
İran da İslam inkılabının başarıya ulaşması, sistemin siyasi önderleri arasında fevkalade korku yaratmıştır. Bazı çevreler inkılabın başka bölgelere sıçramasından telaşlanmış ve halklarının uyanması düşüncesi, onları büyük derecede tedirgin etmiştir.
Hac mevsimi döneminde, inkılabın sorumluluk hükmü gereği İran’ın aziz ve şerefli milleti ayaklanarak gösteri düzenleyip, dünya Müslümanlarını evrensel Amerikan emperyalizminin uluslar arası Komünizmin ve Siyonizmin Karşısında vahdete davet ettiklerinde, Suudi siyasetçileri hac günlerinde yapılmasını haram ve yasak kılmak için, sistemin din adamlarına el atmış, bu işleri haram kılmaları için düşünüp çareler aramalarını emretmiştir.
Suud Müftisi “Abdül Aziz b. Baz”, Haccın ibadi bir amel olduğunu ve diğer kanunlarla karıştırılmaması gereğini ifade ederek, tüm gösterileri haram ilan etmiştir. Sonuçta da eli coplu ve silahlı polisler, sözde “ayaklanmayı bastırma” adı altında Allah’ın evinin ziyaretçilerinin ve Onun aziz misafirlerinin canına düşmüştür, sövme ve kötü sözlerle halkı onların aleyhine kışkırtmakla dövme ve yaralamalar ile Allah’ın evini ziyarete gelenleri karşılamışlardır. Bu hadise her yıl aynı şekilde devam etmektedir.
Kitabın bu bölüm, Suudi müftüsünün fetvasının cevabını vermek için yazılmış, ayet, hadis ve Müslümanların yaşantıları açısından, o büyük farz amelin (Haccın) içtimai ve siyasi boyutları açıklanmıştır. Şimdi sözümüze başlıyoruz:
Hac farizesinin teşri oluşundan gaye, insanları Allah’ın karşısında boyun eğmeğe (huzu) davettir. Hac amellerine dikkat edildiğinde bu husus bütün berraklığıyla ortaya çıkmaktadır.
Haccın ilk amelinden en son ameline kadar bütün menasiki düşünüldüğünde, gayenin hakka tapmak ve Ondan gayrisini terk etmek olduğu, ayrıca açıklamaya gerek bırakmayacak kadar net bir şekilde anlaşılmaktadır. Özellikle de bu ameller, müstehap dualarla ve onun etrafında yapılan zikirler ile karıştırıldığında, o amellerin tümünden şöyle sonuçlar alınmış olur:
Hac: Mümkün suretlerde, en iyi ve en güzel şekilde Hakka tapmak ve ona ibadet etmektir.
Hac: Azamet sahibi Allah’a en iyi şekilde huzu etmektir. (boyun eğmektir).
Hac: Kulluğu izhar edebilecek tüm unsurların kendisinde var olduğu bir ibadettir. Onda, kulluk ve huzu, takva ve şehevi duygulardan arınma ve dünyadan kopma gibi tüm durumlar göze çarpmaktadır.
Allah’ın evini ziyarete gidenler, iki bez parçası örtmekle, maddi gösterişlerden kendilerini arındırdıklarını izhar edip, evlat, aile, vatan gibi her çeşit dünyevi bağlarını unutmakta yalnızca Rableriyle baş başa kaldıklarını düşünmektedirler. Ve yine O evi ziyarete gelenlerin zihinlerini meşgul eden tek şey, Allah’ın çağrısına “Lebbeyk” demekten başka bir şey değildir.
Hac farizesinin amellerine, bu amellerin yapılması gereken yerlere ve ziyaretçilerin vakfe’ye durmaları gereken vakfe yerlerine dikkat edildiğinde, bu konu bütünüyle aydınlığa kavuşup anlaşılmaktadır. Bu bakımdan Haccı en büyük dini feraiz ve ibadi amel olarak kabul etmek gerekir.
Fakat bunun yanında diğer bir konu daha vardır. O da şudur: Bu ibadi amelin, ibadet ameli olmasıyla beraber, acaba içtimai ve siyasi boyutları da var mıdır? Yoksa aynen gece namazı gibi İslami meselelerle irtibatı olmayan ve sadece hakka tapmak ve O’na ibadet etmekten mi? İbarettir.
Başka bir değişle; acaba Yüce Allah’ın bu farizenin siyasi ve içtimai boyutu olmaksızın. Yalnızca bir takım kadın, erkek, yaşlı, genç ve tüm Müslümanlar yalnızca ferdi bir ibadet olarak mı farz kılınmıştır.? Yoksa bu farz amel, siyaset ve ibadetin bütünleştiği Allah’a ibadet ile diğer içtimai ve iktisadi konuların bir araya yığıştığı bir merkez üssümüdür. İşte bu konu bizim bu bahsimizde ele alıp tahkik ettiğimiz konudur. Kur’an ayetleri, İslam hadisleri ve ameli selefin ikincisini teyid etmektedir. Şimdi bu konuyu ele alalım.
1- HACCIN YARARLARINA SEYİRCİ OLDUK
Kur’an İbrahim’i Haccı aşağıda hatırlatıcı bir surette tavsif ediyor:
– “İnsanlar içinde haccı duyur: Gerek yaya gerekse uzak yollardan (derin vadilerden) gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler.”
– (Bu hayat verici bernamelerde) kendileri için bir takım yararlara şahit olsunlar ve kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerinde belli günlerde Allah’ın adını ansınlar. Artık bunlardan yiyin ve zorluk çeken yoksulu da doyurun.
– “Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler, Beyti Atik’i tavaf etsinler.”
– “İşte böyledir (haccın hükümleri): Kim Allah dininin nişanelerini yüceltirse Rabbinin katında kendisi için hayırlıdır. Size (haklarında yasaklar) okunanlar dışındaki hayvanlar helal kılındı. Öyleyse iğrenç bir pislik olan putlardan kaçının, yalan söz söylemekten de kaçının.”
– Allah’ı birleyenler olarak, Ona (hiçbir) ortak koşmaksızın, kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o gökten düşmüş de onu bir kuş kapıvermiş veya rüzgar onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir.
– “İşte böyle: Kim Allah’ın şiarlarını yüceltirse, şüphesiz bu, kalplerin takvasındandır.”
– “Onlarda (kurban hayvanlarında) sizin için adı konulmuş bir süreye kadar (kesilecekleri günlere kadar) yararlar vardır. Sonra onların (kesilecek) yerleri Beyti Atiktir. (Umre-i Müfrede için ihrama girildiğinde).
Siz bu ayetler içerisinden yalnızca ikinci ayeti dikkate alıp (kendileri içim bir takım yararlara şahit olsunlar) cümlesi içerisinde yeterli dikkat sarf ettiğinizde, şu hususlar aydınlığa kavuşmuş olacaktır:
İLK OLARAK: “Allah evini ziyarete gelenlerin şahit olacakları bir takım olaylardan” maksat nedir? Bu cümlenin (Allah’ın adını ansınlar) cümlesinden önce gelmesi bir çeşit haccın iki boyutlu olduğunu ifade etmektedir. İbadet boyutu, sosyal boyutu. İbadet boyutu Allah’ı zikretmek ve anmakta vücut buluyor. Sosyal boyutu da, bir takım yararları müşahede etmek hususunda kendini gösteriyor.
İKİNCİSİ: Bu ayette (Haccın) içtimai ve siyasi boyutunu açıklayan (yararlar) meselesi, Haccın ibadet gününü vurgulayan (Allah’ı anmak) konusundan önde gelmiştir.
ÜÇÜNCÜSÜ: Kur’an, “manevi yararlar” kelimesini her türlü sosyal, siyasi ve iktisadi menfaatleri kapsaması için mutlak ve herhangi bir kaydı olmaksızın zikretmiştir. Bizim bu cümleyi hususi bir yarara tatbik etmeğe hakkımız yoktur. Hangi halde olursa olsun (yani ister onun iktisadi menfaatleri kapsadığını söyleyelim isterse de daha genel anlamda tutarak içtimai ve siyasi menfaatleri kapsadığını düşünelim) bu cümleden sonra gelen (Allah’ın adını ansınlar) cümlenin karinesiyle, Haccın ibadet oluşu dışında yararlanılması gereken diğer yönlerinin de var olduğunu onun Müslümanların yaşayışlarıyla irtibatı bulunmayan kupkuru bir ibadet olarak düşünmemek gerektiği fikrini kabul etmek durumunda kalırız.
“Ezher Üniversitesinin eski reislerinden olan Şeyh Mahmut Şaltut’un sözünü buraya getirip, onun bu cümleyi nasıl tefsir ettiğini öğrenmemiz iyi olur kanaatindeyim.
Şeyh Şaltut şöyle diyor:
– “Elde edilmesine ve şahit olunmasına Haccın vesile ve ilk hac felsefesi suretinde ortaya konduğu “menfaat” konusunun hiçbir zaman bir çeşide veya bir hususiyete mal edilmeyecek daha geniş ve kapsamlı bir anlamı bulunmaktadır. Ancak söz konusu cümle, sahip bulunduğu geniş kapsamı nedeniyle, toplumsal ve ferdi menfaatlerin tümünü içine almıştır. Şayet nefsi arındırmak ve Allah’a yaklaşmak menfaat ise kültür ve ilmin yayılması hakkında meşveret etmek de menfaattir. Eğer o ikisi menfaat sayılırsa, Müslümanları, İslamın genişletilmesinde tümünün gücünü bir araya toplamalarına ve güç birliği oluşturmalarına davet etmek de menfaat sayılır. Ve diğerleri… Bu açıdan bakıldığında, söz konusu menfaatler, zamana ve Müslümanların içinde bulundukları ortama göre her dönemde farklı olmaktadır.
“Ezher”in eski Şeyhi diğer bir yerde de şöyle söylüyor:
Haccın İslam’daki özel konumunu ve onda toplum ve fert için dikkate alınan hedeflere dikkat edilirse, ilim ve düşünce sahibi kimselerin, bilimsel ve kültürel şahsiyetlerin, idari ve siyasi sorumluların, iktisatçı ve ekonomistlerin din ve şeriat muallimlerinin ve savaş adamlarının hacca özel bir dikkat sarf etmeleri uygun olur. (Ve bu topluluklar, ondan kendileri için bir takım yararlar sağlarlar.)
Yine fikir, düşünce, görüş, içtihat, iman ve yüksek hedefi toplumun her kesiminden kimselerin, bu ilahi hareme (eve) koşup gelmeleri yerinde bir iş olur. O kesim insanlar orada bir araya toplandıklarında Mekke’nin, kendi rahmet kanatlarını onların üzerlerine açmış olduğunu görecek ve tevhit kelimesinin onları nasıl Allah evinin etrafında topladığını müşahede edeceklerdir. Sonuçta da birbirleriyle tanışıp, meşveret de bulunacak ve birbirine yardım etme teşebbüsüne geçeceklerdir. Böyle bir durumdan sonra, hepsi ümmet-i vahit (tek ümmet) suretinde gönülleri bir, şuur ve düşünceleri aynı olarak memleketlerine döneceklerdir.
Kur’an’ın hacla ilgili hüküm ve menfaatlerini açıkladığı ayetlerin bitiminden sonra sözü cihat etmek ve İslam haklarını difa da bulunmak hususuyla tamamlaması dikkate değer şeylerden birisidir. Nitekim şöyle buyuruyor:
– “Hiç yok ki Allah, (müşriklerin saldırı ve sinsi tuzaklarını) iman edenlerden uzaklaştırmaktadır. Gerçekten Allah, hain ve nankör olan kimseyi sevmez.”
– “Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla, onlara karşı savaş açılana (müminlerle savaşma) izni verildi. Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye güç yetirendir:”
– “Onlara, yalnızca; “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürülüp çıkarıldılar. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmıyla bir kısmını defetmesi (yenilgiye uğratması) olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın isminin çokça anıldığı mescitler, muhakkak yıkılır giderdi. Allah kendi (dini) ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır.”
– “Onlar ki, yer yüzünde kendilerini yerleşik kılıp iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namaz kılarlar, zekatı verirler, ma’rufu emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah’a aittir.
Hac ayetlerinden sonra difa ve cihat ayetlerini getirmesi, başka bir deyişle: Hac ile cihat ayetlerini birlikte zikretmesi, sebepsiz ve tesadüfi midir? Kur’an uygunluğu bulunmayan ayetleri bir araya getirmekten ve onlar arasında bağlantılara riayet etmemekten münezzehtir.
Bu iki kısım ayetler arasında var olması gereken irtibat ve akış birliği bizlere hac ile cihat arasında, fikri kongre ile, difa ve amel alanı arasında özel bir irtibat varlığından söz etmektedir. O da şudur:
Hac bölgesi, kibir ve müstekbirliğin beynini dağıtmak, sömürü ve sömürgeliği dize çökertmek için, Müslümanların ruhi ve fikri liderleri kanalıyla, orada bulundukları müddet içerisinde, ruhen ve fikren kendilerini takviye edecekleri en uygun stratejiye sahip bulunan mıntıkalardan biri olmasıdır.
Evet, her bölge temsilcilerinin orada bir araya geldikleri bu ilahi azim kongre Müslüman bölge müttefiklerinin bir araya gelip, kendi mıntıkalarının siyasi ve difai meselelerini konu edip, düşman mukabilinde tek saf bağlayıp, düşmanlarına unutamayacakları dersi verebilmeleri için en iyi bir fırsattır.
Elbette bu görev sadece hac zamanına ve mekanına münhasır bir görev değildir. Ancak Müslümanlar her türlü zaman ve mekan sınırını kaldırıp, düşmanlarıyla her halükarda savaşmalıdırlar.
Ayette sözü geçen “menfaat” konusunu, genel anlamda tefsir eden sadece Şeyh Şaltut olmamıştır. Ancak Ehl-i Sünnetin eski tefsirlerinden olan “Taberi”de, onunla ilgili birkaç sözü naklettikten sonra, en uygun tefsirin, “Allah’ın o ayetten, genel anlamlı bir menfaati kastettiğini kabullenmemiz gerektiğini” söylemiştir. Kastedilen genel anlam da şudur: Müslümanlar, hac mevsiminin gerektirdiği şekildeki menfaatlerini elde etmelidirler. Başka bir deyişle: Dünyevi ve uhrevi her türlü menfaatlerini tahsil etmelidirler.
Ne hadisler ve ne de akıl hükmü, hiç bir zaman bu cümlenin, açıkladığı üzere genel kapsamlı olan anlamını, hususi bir manaya tahsil kılmış değildir.
2- KABE YAŞANTININ KAİM OLDUĞU YERDİR.
Kua-an’ı Kerim Kabe’ye Beyt-ül Haram-ı (kıyamen linnas) cümlesiyle vasıflandırmış ve şöyle buyurmuştur:
– “Allah, Beyt-i Haram (olan) Kabe’yi, insanlar (ın yaşantıları) için kıyam evi kıldı: Haram ayı, kurbanı ve boyunlarındaki gerdanlıkları da. Bu, Allah’ın göklerde ve yerde, ne varsa tümünü bildiğini ve Allah’ın gerçekten her şeyi bilen olduğunu sizin bilmeniz içindir.”
“Kıyam” kelimesi bu ayette geldiği gibi, diğer bir ayette de gelmiştir:
– “Allah’ın sizin için (kendileriyle hayatınızı) kaim ( geçiminizi sağlamaya destekleyici bir araç) kıldığı mallarınızı düşük akıllılara vermeyin.”
Burada “kıyam” kıvam anlamındadır. (Yani bir şeyin diğer bir şey vasıtasıyla ayakta durması çev.) Gerçekte “imad” (dayanak) ve “sinad” (güç) kelimeleriyle aynı anlamdadır. Ayetin anlamı şudur: “Hac mevsimi, Kabe ziyareti ve Allah evinin kenarında hazır bulunmak, İslam toplumunun dünyevi ve uhrevi yaşantısının kıvamıdır. (Yani o yaşantıları kaim eden amellerdir çev.)
Hac mevsimindeki toplantı, Müslümanların manevi hayatını temin ettiği gibi, bizim toplumsal ve ferdi hayatımıza da müdahale eden her türlü unsurları da yine temin eden bir ayettir. Ayetin anlamına dikkat etmek, bizi daha geniş kapsamlı bir anlama sevk ediyor. Oda şudur:”Müslümanları ilgilendiren tüm menfaat unsurları, onların sığınakları sayılacak ve yaşantılarını kaim kılacak tüm şeyler, bu hac mevsiminde temin edilir.” Böylesine geniş kapsamlı bir anlam var iken, bizim onu sade ve sadece tapmak ve ziyaret etmekle ilgili menfaat unsurlarıyla bağdaştırmamızın acaba yeri var mıdır? Müslümanlara sömürü ve sömürgeciliğin karşısında vahdet oluşturmayı,sonra da karşı çıkıp dayanmayı ve daha sonra da düşmanın karşısında tek cephe oluşturmak için onları tek safha yerleştirmeyi öğreten bu siyasi amelden daha yüce bir menfaat unsuru olabilir mi?
Kur’an, düşük akılların (sefih kimselerin) velilerine, geçimlerini kaim kıldıkları mallarını oklara teslim etmelerine müsaade etmiyor ve te’kid ile şöyle buyuruyor:
– “Allah’ın sizin kaim kıldığı mallarınızı düşük akıllılara (sefihlere) vermeyin.”
Bu ayetin içeriğine bakarak, hac dönemini, haccı anlamayan Müslümanların hızlı hayatların da ne gibi izler bıraktığından gafil olan kimselerin emrine bırakmak doğru mudur?
Değerli okuyucuların, aynı mihver etrafında dönen müfessirlerin görüşlerini öğrenmeleri için, onların (insanlar için kıyam evi) cümlesi etrafında yaptıkları bazı açıklamaları kaydedeceğiz.
“Taberi” şöyle diyor: Allah Kabe ve Beyt-ül Haram-ı insanlar için (yaşantılarını) kaim etmek yeri yapmıştır.
Sonra şu sözünü ekliyor:
– “Kabe’yi, insanların dinlerine şiar yeri ve işlerinin menfaat sağlama alanı olarak karar kıldı.”
“el-Menar’ın yazarı söz konusu ayetin tefsirinde şöyle diyor:
“Allah Kabe’yi insanların dini işlerini kaim tutmaları için karar kılmıştır. Öyleki o yer onların ahlakını düzenleyen ve nefislerini eğiten bir yerdir. Hem de dinimizin en büyük rüknü olan hac farizası yoluyla Hac manevi bir ibadettir. İktisadi ve sosyal yönleri de kapsamıştır. Sonra sözünü şöyle sürdürüyor: (caelallah…) cümlesinde yer alan (caele) kelimesi, umumi olarak caali tekvini ve teşrinin her ikisini de kapsamaktadır. Bu da insanların dünyevi ve uhrevi her tür menfaat unsurlarını içine almaktadır.
3- HAC MEVSİMİNDE YAPILAN İHTAR İLANI
Siz her ne kadar “li yeşhedü li menafie lşehum” (kendileri için birtakım yararlara şahit olsunlar) cümlesi veya “kıyamen lin nas” (insanlar için kıyam evi) cümlesinin genel anlamı kapsadığı hakkında şüphelenseniz dahi, fakat hac mevsiminde peygamberin temsilcisi tarafından yapılan ve yüzde yüz siyasi bir iş olan o amel hakkında kendiniz de kesinlikle şüpheye yer vermeyeceksiniz.
Zira Hz. Peygamber (s.a.a) hicretin dokuzuncu yılında, hac mevsiminde, Ali (a.s)’ı müşriklere ihtar duyurusunu ihtiva eden bir mektubu okumaya görevlendirdi. O dönemde Tövbe suresinin başlangıcından on altı ayet Peygamberin kalbine nazil oldu. O ayetlerin başlangıçları şöyledir:
– (Bu), müşriklerden kendileriyle antlaşma imzaladıklarınıza Allah’tan ve Resulünden kesin bir uyarıdır.
– Bundan böyle yer yüzünde (size tanınmış bir süre olarak) dört ay dolaşın. Ve bilin ki Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Gerçekten Allah, küfre sapanları hor ve aşağılık kılıcıdır.
– Ve büyük Hac (Haccı Ekber) günü, Allah’tan ve Resulünden insanlara bir duyuru: Kesin olarak Allah, müşriklerden uzaktır, Onun Resulü de… Eğer tövbe ederseniz bu sizin için daha hayırlıdır; Yok eğer yüz çevirirseniz, bilin ki Allah’ı elbette aciz bırakacak değilsiniz. “Küfre sapanları acıklı bir azapla müjdele.”
Emir’ül Mü’minin Hz. Ali (a.s) bu ayetleri okuduktan sonra, dört maddeyi ihtiva eden mektubu da bu tarz da okudu:
1- Putperestlerin Allah’ın evine girmeye hakları yoktur.
2- Çıplak bedenle tavaf etmek yasaktır.
3- Bundan böyle hac mevsimine hiçbir putperest iştirak edemeyecektir.
4- Peygamber ile saldırıda bulunmama antlaşması yapıp ve yaptığı günden buyana antlaşmasına bağlı kalan kimselerin antlaşmalarına saygı vardır. Zamanı doluncaya kadar da, mal ve canları emniyet içerisindedir. Fakat Müslümanlar ile antlaşması bulunmayan veya amelen antlaşmayı ihlal eden müşriklere bu tarihten (zilhacce ayının onundan) itibaren, görevlerini İslam hükümetine aydınlatmaları için dört ay mühlet verilmiştir. Ya her türlü şirk belirtilerinden vazgeçip, tek Allah’a tapan muvahhid topluma karışacaklar yahut da savaşa hazır olacaklardır.
Bu amelden daha siyasi bir amel bulunabilir mi? Zira, hac farizesinin tam ortasında, Müslüman ve müşrikler tavaf veya şeytanı taşlamakla uğraşırlarken, aniden Hz. Ali yüksek bir noktaya çıkıyor, antlaşmaların bir bölümünün lağvedildiğine değiniyor, yarımada müşriklerine ya şirki terk edip muvahhitlerin saflarına katılmayı ya da savaşa hazır olmayı, bu ikisinden birini kabul etmeleri için onlara dört ay zaman tanındığını bildiriyor.
4- FAREZDEK’İN MESCİD’ÜL HARAMDA SÖYLEDİĞİ SİYASİ KASİDESİ
Hac merasimlerinin yapıldığı bir günde, Abdul Melikin oğlu Hüşşam da vardı. Kabe çok kalabalık bir şekilde tavaf ediliyordu. Hüşşam kaç kez Hacer-ül Esved’e dokunmak istedi. Fakat kalabalığın akışı ona fırsat vermedi. Böylece çaresizliğinden bir köşeye çekilip, kalabalığı seyretti. Aniden gözü Hacer-ül Esved’e doğru adım adım ilerlemekte olan ince yapılı, güzel ve nur yüzlü birine takıldı. Halk ona saygı gösterip, Hacer’e dokunması için geri çekiliyorlardı.
Abdül Melik’in oğlunun etrafını saran Şam halkı, kendisinden o şahsın kim olduğunu sordular. Hişam İmamı çok iyi tanımasına rağmen onu tanıtmaktan kaçındı. Yalan yere “tanımıyorum” dedi. Bu esnada orada bulunan, hürriyet ve özgürlükten nasibini alan “Farezdek” namındaki şair, derhal birkaç şiir okudu. Şiirinde imam Seccad’ı güzel bir şekilde tanıttı.
Farezdek’in hararetli şiirinin birkaç beyti şöyledir:
“Bu Betha toprağının, onun ayağının izlerini tanıdığı kimsedir
– Kabe, Harem ve onun haricindekiler onu iyi tanıyorlar.”
“Bu, Allah kullarının en hayırlısının oğludur
– O’dur pak, muttaki, süslendirilen ve tanınan.”
“Şayet onu tanımıyor isen, O Peygamberin kızı Fatimenin evladıdır.
O Peygamber ki, ebediyen nübüvvet kapısı onun vesilesiyle kapanmıştır.”
“Çok yakındır ki, “Hecer-ül Esved” onun tarafından dokunulduğunda artık o tanıdık eli bırakmamış olsun.”
Farezdek’in bu şiiri çok tesir etti. Hüşşam öfkelendi. Derhal tutuklama emri verdi. İmam onun vefadarlığını öğrendikten sonra onu teselli etti.
5-İSLAM HADİSLERİNDE HACCIN SİYASİ VE SOSYAL YÖNLERİ.
Buraya kadar yaptığımız tahkikat sonucu, ayetlerden ve Peygamber (s.a.a) yaptığı işlerin kaidesinden şöyle anlaşıldı: Hac, ibadi bir amel olmasıyla birlikte, bazen Peygamberin bizzat ayniyet kazandırdığı apaçık siyasi yönleri de vardır.
Şimdi bazılarını nakledeceğimiz Peygamberin hadislerinde de yine bu yönlere işaret edilmiştir.
“et-Tac-ül Cami’i lil Usül” kitabında  Peygamberden bu tertipte bir kısım sözler nakledilmiştir:
1- Cihatların en efdalı, kabul olunan hactır.
2- Hac ve Umre herkesin cihadıdır. Ona kadın, erkek, güçlü ve güçsüz herkes ortak olur.
3- (Kadın için cihat var mıdır?) Evet kadın için “kital”in söz konusu olmadığı cihat vardır. O da hac ve umreye iştirak etmesidir.
4- Üç sınıf topluluk Allah indinde sevilirler: Mücahit, hac ve umre için Allah’ın evini ziyaret edenler.
Bu hadislerde, “Hac” “herkesin cihadı” veya kadının cihadı olarak anlatılmıştır. Son hadiste de, mücahit ile Allah’ın kendilerini davet ettiği ziyaretçilerle birlikte “Allah’ın indinde sevilen topluluk” sınıfı içerisinde tanıtılmışlardır. Sözü edilen rivayetler de hac cihat olarak anlatıldığına göre, “cihat” isminin diğerine şamil olabilmesi için, bu ikisinin arasında bir tür benzerlik olması gerekir. Hacca cihat isminin verilmesinin nedenlerinden birisi de şudur:
– Hac, hedef ve nişane bakımından cihadın aynısıdır. Bu ilahi farize, ibadet olmasıyla birlikte belirli bir yerde yapılan özel bir telaş (uğraşı)’dır da. Ameli cihadın planları Müslümanların birbirleriyle işbirliği etmelerinin şekli ve irtibat kurma araçlarının nasıl olacağı, bütünüyle bu merasimde planlanmaktadır.
6-HAC MERASİMİNDE PEYGAMBERİN SİYASİ SÖZLERİ
Mescid’ül Haramda Kabe evinin etrafında kalabalık bir topluluk oluşmuştu. Müslüman, müşrik dost ve düşman hepsi bir araya gelmişti. İslam’ın azameti ve Peygamberin yüceliğinin nuru mescidi kaplamıştı.
Böylesine kıritik bir anda, Peygamber (s.a.a) söze başladı. Başlangıcından bu yana takriben yirmi yıl geçen davetinin gerçek yüzünü halka açıkladı. O tarihi sözlerden bir bölümünü aşağıda okuyacaksınız:
A) – Ey insanlar, Allah İslamın nuru sayesinde, sizlerin arasından cahiliyyet döneminden kalma soyluluk böbürlenmeleri kaldırmıştır. Biliniz ki tümünüz Adem’den gelmiş ve Adem de topraktan yaratılmıştır. Bilmelisiniz ki insanların en iyisi, günah ve saygısızlıktan en fazla sakınanıdır.
B) – Araplık cüz’i zatınız değildir. Ancak (…) konuşulan bir dildir. Vazifesini noksan yapanın kusurunu, soyla böbürlülük telafi etmez.
C) – Geçmişten günümüze kadar tüm insanlar, tarak dişleri gibidirler, ne Arab’ın Acem’e ve ne de kırmızının siyaha takva dışında üstünlüğü yoktur.
D) – Ben, cahiliyet dönemiyle ilgili tüm mal ve can davalarını ve tüm hayali büyüklenmeleri ayaklarım altına almış, onların tümünün iptal edildiğini ilan ediyorum.
E) – Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ve tüm Müslümanlar kardeştirler. Yabancılar karşısında tek el hükmündedirler. Birinin kanı diğerinin kanının aynısıdır. Onların en küçükleri Müslümanlar tarafında taahhütle bulunabilir.
F) – Bu toplantıdan sonra geriye dönüş yapmayınız ki birbirinizi saptırıp, bir diğerinize malik olursunuz.
G) – Bu günün, bu ayın ve bu Beledin ihtiramlı olduğu gibi, sizlerin kanları ve sizlerin malları da sizlere ihtiramlı ve haramdır.
H) – Cahiliyet dönemindeki bütün kan davaları kaldırılmıştır. İlk affettiğim kanda, Haris oğlu Rabia’nın kanıdır.
I) – Tüm Müslümanlar diğer Müslümanların kardeşidirler, Müslümanlar kardeştirler. Kendi temiz isteği ile vermediği müddetçe, birinin malı diğerine helal değildir.
Şu üç şeyi kalbinde bulunduran Müslüman hıyanette bulunmaz:
1- Allah’a ihlas ile amel etmek.
2- Hak öncülerine yardım etmek.
3- Müslümanların toplantılarında hazır bulunmak.
7-MEKKE’NİN FETHİNDE YAPILAN SİYASİ ŞİARLAR
Mekke’nin fethinde Müslümanlar hac farizesini yerine getirmekle birlikte, müşriklerin şaşkın bakışları arasında aşağıda yazılan ve baştan sona tümüyle tevhit ve kahramanlık şiarı olan duayı okumakla görevlendirildiler.
“Allah’tan başka ilah yoktur tektir ve emsalsizdir. Hükmetmek O’na aittir. Hamd da ona mahsustur. Öldüren de O’dur dirilten de. O’nun her şeye gücü yeter.”
Allah’tan başka ilah yoktur. Tekin tekidir; Vaadini yerine getirdi. Kuluna yardım etti. Bir araya toplanan güçleri tek başına dağıttı.
8- İŞARET VE KİNAYELİ ANLATIMLAR
Hz. Peygamber (s.a.a) haccın siyasi yönünü, izah ederken, o açıklamaları yeterli bulmadığından dolayı, zaman zaman Hac amelinin en küçüğünün dahi siyasi yönünün bulunduğuna kinaye yoluyla işaret etmiştir. Nitekim müşrikler, “Medine’nin suyunun ve havasının kötü olması neticesi muhacirler ve Peygamberin yardımcıları güçsüzleşip zaafa uğradılar.” diye yaydıkları sözlerini tekzip etmek için, Peygamber (s.a.a) Sefa ile Merve arasında Sa’y ederken, o özel noktada ve yol yürüyüşüne hız verdi. Bu bakımdan “Ümre-i Kaza”da, gerek Sa’y yaparken ve gerekse tavaf ederken her ikisinin de hızlı ve koşar vaziyette Sa’y tavaf etmelerini emretti. Bunu böyle emretmesindeki gayesi, müşriklere kendi güçlerini göstermekti.
Hz. Peygamber tavaf namazını kılarken, birinci rekatta Tevhit (İhlas) suresini, ikinci rekatta ise Kafirun suresini okudu. Bu iki surenin nasıl bir yönü bulunduğu ve tevhit dışı her türlü düşünceyi reddettiği ve yine küfür karargahlarından herhangi birine ilhak olmayı nasıl reddettikleri herkes için malumdur.
Tarihte Müslümanların Hacer-ül Esved’e dokunurken şöyle dedikleri naklolunmuştur.
9- MASUM İMAMLARIN SÖZLERİNDE GEÇEN HACCIN SİYASİ YÖNLERİ.
1- İmam-ı Sadık (a.s) Haccın felsefesi teşriinin sırları hususunda şöyle buyuruyor:
– “Birbirleriyle tanışmaları ve Allah Resulünün (s.a.a) eserlerinin (sünnetlerinin) bilinmesi ve unutulmaması için, Mekke toprağında doğudan batıya bir toplum meydana getirdi. Her topluluk şayet bölgelerinde cereyan eden sözlere dayansaydılar, yok olup giderlerdi ve yer yüzündeki beldeler viran olurdu. Ve yine ticaret işleri sonuç vermezdi, haberlerde milletin eline ulaşmazdı. İşte haccın felsefesi budur.”
Bu sözden şu sonuca varıyoruz: Hac, ilmi, iktisadi ve siyasi yönü bulunan bir ibadettir. Hac, gerçekte dünya Müslümanları arasında zincirlemesine bir halkadır. Müslümanlar bu yolla dünyada cereyan eden olayları birbirlerine aktaracak, ashap, tabiin ve dünyanın doğu-batısına dağılan alimler vasıtasıyla, Hz. Peygamber (s.a.a)’in sünnet ve esrelerini kesbedip öğreneceklerdir. Bununla birlikte her toplum kendi bölgelerinde yetişen ve üretilen mallarını orada halkın huzuruna arz edecek ve böylelikle de ticaret yolu açılıp, cinslerin mübadele şekli tanınmış olacaktır.
2- Yine İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:
– Dünyanın hiçbir noktası Sefa ile Merve arasında Sa’y edilen mahel yeri kadar Allah katında sevimli değildir. Zira o mahalde kibirliler alçalıp kul oluşlarını sergiliyorlar.
3- Hac mevsiminde sahabe ve tabiinden salih kimselerin İslam ve Müslümanların lehine faydalandıklarını birçok özgürlük bu mevsimde tohumunun ekilip halkın zalim hükümdarlar ile mücadeleye davet edildiğini tarihten açık bir şekilde öğrenmekteyiz. Bu konuda Hüseyin İbn-i Ali (a.s)’ın Minadaki sözlerine bakmamız yeterli olur. Hz. Hüseyin (a.s) Hac mevsiminde Haşimoğlu evlatlarını ve onların ileri gelenleri ile kadınlarını ve hatta ensardan kendini seven bir topluluğu Minada bir araya topladı. Öyle ki onun sözlerine kulak verecek bin kişiyi aşkın bir topluluk meydana geldi. Bu durumda Peygamber (s.a.a)’in evladı sahabe ve evlatları baştan ayağa kulak vermeye hazır oldukları bir ortamda sözlerine şöyle başladı:
– “Allah’a hamd, Onun Peygamberine selamdan sonra, ey millet biliniz ki şu asinin (Muaviye) bizim hakkımızda nasıl hareketler yaptığını nitekim duymuş, görmüşsünüz ve sizlere intikal etmiştir. Ben sizlerden birkaç şey soracağım. Doğru söylüyorsam beni tastık ediniz, yalan söylüyorsam beni yalanlayınız. Şimdi benim sözümü dinleyiniz ve duyduklarınızı içinizde gizleyiniz. Emin bildiğiniz ve itimat edeceğiniz kimseleri söyleyip onları bildiğinize (şer’i vazifeye) davet ediniz. Ben hak dininin yok olmasından korkuyorum. Her ne kadar kafirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayıcıdır.”
Sonra Hz. Hüseyin (a.s) Ehl-i Beyt hakkında nazil olan ayetlerden bir bölümünü okudu. Ve oraya toplananlara kendi bölgelerine döndüklerinde, itimat ettikleri kimselere sözlerini duyurmaları için yemin verdirdikten sonra kürsüden aşağı indi. Toplanan halk da dağılıp gitti.
Bu büyük ve azametli toplantıdan yararlanan yalnızca Hz. Hüseyin (a.s) olmamıştır. Hatta İslam hükümetinin güvencesi altında yaşamakta olan kitap ehli olanlar dahi zulme maruz kaldıkları taktirde hac mevsiminde davacı olup İslam hakiminden haklarını talep ediyorlardı. Bu durum böylesine bir sünnetin Müslümanlar arsında varolduğunun en iyi kanıtıdır.
Tarih şöyle diyor:
Amr b. As’ın Mısır da vali olduğu dönemlerde Kibtilerden birisi valinin oğlu ile bir yarışa girdi. Müsabakayı kazandı. Kibti’nin müsabakayı kazanması hem Amr b. As ve hem de oğlunu gücendirdi. Sonunda Amr b. As’ın oğlu tarafından vurularak yaralandı.
Kibti hac merasimi döneminde hadiseyi o dönemin halifesine (Ömer .b Hattab) iletti. Mağdur bir durum ile karşı karşıya geldiğini arz etti. Halife As’ın oğlunu huzuruna getirtti ve şu meşhur olan sözü söyledi:
– “Annelerin hür olarak doğan insanları, ne zamandan beri kendinize köle yaptınız.” Böylece vurulan kısasını vurandan aldı.
Tarih, bu tür hadiseleri fazlasıyla nakletmiştir. Bu tür hadiseler, Haccın yalnızca ibadet mevsimi olmayıp diğer yönlerinin de bulunduğunun kanıtıdır. Hac şikayetlerin söz konusu edildiği yer olduğuna göre, doğu-batı sömürgecilerinin şikayet edileceği bir yer niçin olmasın?
10- MUASIR DÜŞÜNCELERİN HACCIN HİKMETİ İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ
Biz şimdi bu konumuzu hac farizesi etrafında yapılan İslam araştırmacılarından bir kısmının görüşlerini nakletmekle sona erdireceğiz. Üç muasır yazarlardan üç görüş nakletmekle yetineceğiz. O yazarlardan biri “Suudi Arabistan” da bulunana Abdul Aziz Üniversitesi müsteşarlarındandır. Şimdi onun görüşlerinden bazı bölümlerini aktarıyoruz:
A- Ferid Vecdi, “Dairetü’l Mearif-i İslami” kitabında hac maddesi bölümünde şöyle yazıyor: Haccın Müslümanlara teşri edilme hikmeti, bu kitapta açıklanacak kadar küçük bir şey değildir. Bu anda akla gelen şudur ki: Şayet bu merasimde İslam devletleri başkanları Müslüman halklar arsında İslami vahdet oluşturma yoluna gitseler, kesinlikle sonuca varmış bulunurlar. Zira dünyanın çeşitli bölgelerinden on birlerce insanların bir tek bölgede bir araya toplanmaları ve bu bölgede onlara empaze edilen şeylere onların kalp ve gönüllerinin teveccüh etmesi, onlara söylenen şeylerin biraz olsun etkisi altında kalmalarına neden olur. Bu nedenle de hepsi bölgelerine geri döndüklerinde ruh ve gönül bütünlüğü içerisinde dönmüş bulunurlar. Bu topluluğun misali, dünyanın her bölgesinden bir araya gelen kongrenin misaline benzer. Kongre sona erdikten sonrada üyeler dünyanın dört bir tarafına dağılıp kongrenin mesajını yaymaya koyulacaklardır. Bu büyük ve yüce kongrenin tesiri her ne olursa olsun, o bölgede toplanmak ve sonrada bölgelere dağılmakla aynı tesiri bırakmış olur.
B- Muasır yazarlarından Dr. Kirzavi “İslam da ibadet” kitabında şöyle yazıyor: Bu toplantıdan alınabilecek en büyük netice, Hac amelinin Müslümanların gaflet uykusundan ayılmaları için, en önemli faktör oluşudur. Bu nedenledir ki, bazı kukla devletler veya İslam memleketlerini istilaları altına alan işgalci yönetimler Müslümanların hac ziyaretine gelmelerine engel olmaktadırlar. Zira çok iyi biliyorlar ki, şayet Müslümanlar arasında da bir hareket, başlamış olursa, o hareketin önünü engelleyecek hiçbir güç bulunmayacaktır.
Yine aynı yazar “Dört mezhebe göre din ve hac” kitabında (sayfa 51’de) şöyle yazıyor: Hac tevhit bayrağı altında yaşayan Müslümanların birbirleriyle tanışmasının ve muhtelif cinsiyetlerin arasında kaynayıp kavuşmanın en büyük aracısıdır. Zira o dönemde onların kalpler tek ve sözleri de bir olup, kendi durumlarını ıslah etmek ve toplumlarının eğriliklerini düzeltmek için kıyam edeceklerdir.
– “Melik Abdul aziz” Üniversitesi müsteşarlarından Dr. “Muhammed Mübarek” şöyle yazıyor: “Hac, tüm Müslümanların tek satıhta Allah’a ibadet etmek için bir araya toplandıkları evrensel bir kongredir. Fakat şu halisane ibadet onların yaşayışlarından ayrı değildir, ancak onların hayatları ile özel bir bağlantısı bulunmaktadır.”
Kur’an bu hususta şöyle diyor:
“Kendileri için bir takım yararlara şahit olsunlar ve kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerinde belli günlerde Allah’ın adını ansınlar.”
“Birtakım yararlara şahit olsunlar” sözünden maksat, Müslümanların tüm yönlü menfaat ve maslahatlarını ihtiva eden genel bir anlamdan başka bir şey değildir.
Buraya kadar yazılan yazılardan şöyle bir sonuç çıkarabiliriz:
Sünnet kitaplarının, geçmişteki Müslümanların siyreti ve muasır düşünür ve yazarlarımızın görüşleri, şayet bizlere haccın öylesine bir mevki ve konumunun bulunduğuna dair rehberlik ediyorlarsa, öyleyse biz niçin ondan yararlanmaktan ihmalkar olalım?
Şayet hac gönüllerin kaynaşmasına, sözlerin bir olmasına ve Müslümanlar arasında tek hattın oluşmasına vesile oluyorsa, biz niçin bu yolla Müslümanların tükenmez güçlerini ve İslam’ın kudretini Filistin ve Afganistan gibi İslami beldeleri işgal eden mütecaviz güçlerin aleyhine seferler etmeyelim? Şayet haccın iktisadi, kültürel ve ilmi yönü bulunuyorsa, biz Müslümanlar niçin hac mevsimlerinde sıkıntılı iktisadi durumlarımız ve kötü ortamımız için çareler aramayalım ve çözümler bulmayalım?


more post like this