Önsöz:
Tevhit ve Şirk Çerçevesinde İlmi İslami Bir Kongrenin Teşkili Zarureti Çerçevesinde:
Kabe, Hz. Nuh’dan önce temeli atılan ilk Tevhid evi olup, Nuh tufanı sonucu hasar gördü. Bir süre sonra İbrahim Halil tarafından tamir edildi (2) ve İbrahim peygamber bütün muvahhitleri, orayı ziyarete davette bulundu.(3)
Allah-u Tebarek ve Taala kendi evini, muvahhitlerin toplanma merkezi ve ‘Emin’ belde olarak karar kılmış ve hiç kimse orada kendini tehlikede, güvensizlik içinde hissetmemelidir.(4) Allah-u Taala kendi evinin ziyaretini Tevhitçilik hayatı için bir temel karar kılmış ve Hac merasiminin yapılmasıyla muvahhitlerin ferdi ve sosyal maddi ve manevi hayatlarının temin edileceğini hatırlatmıştır.(5)
Bu ayetten ilham alarak Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:(6)
Beytullahil Haram’ın üstünlük ve özellikleri, bizim bu birkaç satırlık önsözde sığdırabileceğimizden çok çok fazladır ama burada dikkat edilmesi gereken husus, idarecilerinin kendilerini “Hadimul Haremeyn’iş Şerifeyn! Olarak vasıflandırdıkları ve onun şdaresiyle iftihar ettikleri, kıvanç duydukları Kabenin bu günkü esef verici durumudur.
Zikredilen özellikler arasından biz iki soruyu söz konusu etmek istiyoruz:
1- ACABA HACCIN ŞİMDİKİ MERASİMİ KIYAMEN LİNNAS’IN MANASINA UYGUNMUDUR?
1-    Acaba içinde yaşadığımız dönemde kabenini ziyaret edilmesi ve onun çevresinde müslümanlardan yaklaşık 2 milyonu aşkın insanın bir araya toplanarak Hacc merasimini getirmesi maddi ve manevi hayatın temin edilmesi ve onların hayatının güçlenmesine kaynak mıdır? Eğer cevap müsbetse ve şimdiki Hacc merasiminden gerçektende böyle bir gaye sağlanıyorsa öyleyse ne zaman Haremeyni Serifeyn idarecilerinin ve Mekke ve Medine hatiplerinin o muhteşem büyük merasim ve toplantılarda Hacc meselelerini gündeme getirmişlerdir ve hat çizmişlerdir?
Örnek için aşağıdaki husus dikkat çekicidir:
Hicr-i Şemsi 56 yılında, ufak yaştaki hafialardan bir grupla birlikte Ömer-i Mufrede Haccını yerine getirmek gayesiyle Beytullahil Haram’ı ziyarete muvaffak olduk. O sıralarda Suudi Arabistan yayın basın araçlarında, İsrailin Güney Lubnana yaptığı saldırı ve vahşilikler aksettirilmekteydi. Cuma günü Kabenin hemen yanı başında bulunan ‘Tahviz’il Kur’an’il Kerim’merkezine giderek, Kur’an kıraati musabakasına hazırlandık. Toplantının başkanlığını şahsiyetlerden biri yapmaktaydı. Nihayet musabaka sona erdi ve kısa bir süre sonra öğle ezanı okundu. Hatip Cuma hutbelerini okumak için menbere çıktı, ben ilk önce hatibin, Cuma hutbelerinde günün meseleleri hakkında konuşacağını duydum fakat hatibin konuşmaya başlamasından kısa bir süre sonra yanıldığımı anladım ve hatip günün önemli meseleleri yerine camilere ve Cuma namazlarına katılmanın ahlakını konuşmaya başladı. Ağız ve ayak temizliği nasıl olmalıymış… Ama günün önemli meseleleri hakkında tek bir kelime bile konuşmadı. Ben, hemen yanı başında oturan Mısırın Ihvan-ul Muslimin üyelerinden olan ve Mısırdaki olumsuz gelişmeler nedeniyle Mekke’ye sığınan ferde dönerek itirazda bulundum ve Cuma günü onca müslümana hitaben okunan hutbenin günün gereklerine uygun olup olmadığını dordum. Insaflı biri olan özkonusu ferd, durum karşısındakendi üzüntülerini beyan etmekten başka hiçbir tepkide bulunmadı.
Aslında Suudi Arabistanda böyle önemli merkezlerde okunan bütün Cuma namazı hutbeleri, kontrolden geçirilmiş ve Sansur’e tabii tutulmuş hutbelerdir, bu hutbelerin genel hattı daha önceden belirli makamlar tarafından belirlenmiş olup bu gibi hutbelerde, müslümanların genel maslahatları, dünya emperyalizmi ve sömürücü güçlerin zararları hakkında tek bir kelime bile söylenmemektedir. Fakat Şii (veya Şiilere yakıştırdıkları Mecusi) hakkında istediği kadar söz söylemektedirler. Hatta işi o hadde kadar ilerletiyorlar ki İslam inkilabının İranda zafere ermesinden sonra “Cae Devr-ul Mecus” (Mecusi’nin dönemi gelip çattı) adı altında kitap bile yayınlıyorlar.
Şimdi bu hakikatler ve durumlar göz önüne alınarak, Necd ve Riyad komutlarının, ilahi hareminin koruyucuları, muhafızları oldukları veya ‘Kiyamen Linnas…’in ortamını oluşturanlar oldukları söylenebilir mi?
2- BEYTULLHİL HARAM EMİN BİR ELDE MİDİR?
Kur’anı Kerim Mekke ve çevresini Allah’ın “Emin” haremi olarak tanıtmakta ve şöyle buyurmaktadır:
“Kim oraya girerse Emniyette olur”(7)
Bütün müslümanların babası, put kıran İbrahim (a.s) Mekkeyi emin belde kılmasını Allah-u Taala’dan diledi ve şöyle dedi:
Allah’ım bu beldeyi, emin bir belde karar kıl.(8)
Evet tekrar sorulması gerekir ki Haremeyn’in şimdikiidarecileri acaba gerçekten bu ilahi mekanların koruyucuları olabilirler mi? İslam gruplarının liderleri, o mukaddes ve emin beldede kendi siyasi meselelerini gündeme getirmek, İslam aleminin içiçe bulunduğu meseleleri, muskulleri inceleyecek, belli yol ve yöntem belirleyecekgüvenlik ve emniyeti kendilerinde hissediyorlar mı? Yoksa bunca İslam toplumu içerisinde sadece Hanbeli mezhebine mensup olanlar mı böyle bir hakka sahiptirler ve yüce İslamı maarif ve düşünceler içerisinden sadece “İbni Teymiye” “İbni Kayyim” ve son zamanlarda da ‘Muhammed bin Abdul Vahhab’in görüşleri mi o mukaddes mekanlarda söz konusu edilmelidir?islam aleminin karşı karşıya bulunduğu birliğin sosyal-siyasi ve kültürel meseleler durup dururken Olüleri ziyaret ve ilahi velilerin tekrim edilmesi ve risaletlerinin eserlerini anma gibi meselelermi gündeme getirilmeli ve savunmasız muhalıf küfür suçlamalarıyla sindirilmeli midir?
Acaba “Haremen Amine”nin manası bu mudur? Bu hususları göz önünde bulundurarak Kabenin Amerikanın kontrolü altında olduğunu söylememiz acaba yersiz bir lafmı olur?her hangi bir İslam fırkasını tekfir etmek, müslümanlar içersinde tefrika oluşturmak ve İslami buyrukları kaba, haşin göstermek, risalet ve hayy eserlerini ortadan kaldırmak ve Yezid bin Muaviye gibi tarih zalşmleri ve mustekbirleri ile uzlaşmak temelleri üzerine kurulmuştur Vahhabiyet fırkası. Kendi emirlerindeki hatip ve yazarlar,hepten sultanların, hükümetin kapı kulları olup, bizzat onlar tarafından resmi bir memur gibi maaş almakta ve kendi ustalarından edinmiş oldukları bilgilerden başka tek bir laf söylemeyecek korkaklıkta kimselerdşr.
Bizim bu iddiamızın delilsiz ve mantıksız olduğunu düşünebilir okuyucular ama sadece bir örnek için Suudi Arabistanda yayınlanan bir kitabın kapağını yanda yayınlıyoruz. Bu kitapta mancinikla Allah evi Kabeyi taşa tutan ve tam üç gün boyunca Medine halkının canını ve namusunu kendi zalim kuvvetlerine helal kılan bir kimse takdir ve övgüyle anılmakta, savunulmaktadır. Ve kitabın kapağında da görüldüğü gibi söz konusu kitap bizzat Suudi Arabistan maarif bakanlığının müsadesiyle yayınlanmıştır.
Bu gerçek göz önüne alınarak Hicazda bir nevi mutlak hürrüyetin ve bir nevi mutlak baskı ve zulmün uygulanmakta olduğusöylenebilir. Emevi ve Abbasi zalimleri ve cinayet karlarının övgü vetakdirle anıldıkları kitapların yayınlanması tamamiyle serbet olmakla birlikte, Resulullah efendimiz (s.a.a)’in Ehli Beytinin savunulduğu, methedildiği kitaplar kesinlikle yasaktırlar. Yalnız bu nevi kitaplar değil hatta bütün kitaplar Arabistana ilk girdiğinde tamamen kontrolden geçmeli ve onun serbest olduğuna dair istihbarat bakanlığı tarafından izin verilmelidir.
Ben 1404 Hicr-i Kameri tarihinde Medine hava alanına indiğim sırada 10 ciltlik ‘Masdar-ul Vucud’ kitabı yanımdaydı ve ne yazık ki hava alanında onlara el konuldu. Hatta kitabın ilgili yetkililerce okunmasından ve ilgili daire başkanının söz konusu kitabın tatlı yararlı bir kitap olduğunun itiraf olunmasından sonra bile kitabın istihbarata iletilmesi gerktiğini ve gerekirse oradan alınabileceğini söylediler. İşte anlaşılan ‘Beled-ul Emin’ Emin belde demek budur.
HER YANDAN ‘ŞİRK’ KELİMESİ DUYULMAKTADIR:
Suudi Arabistanda en ucuz mallardan biri, insanların çok rahat bir şekilde Şirk’le suçlamaları ve büyük alimlerden bir çoklarının müşrik sıfatıyla isimlendirilmeleridir. insan maarufa emredenler heyetiyle karşılaştığı zaman her şeyden daha çok bu kelimerin dile alındığını görmektedir. Sanki başkalarını müşrikle suçlamaktan başka bir bildikleri yokmuş gibi.
Bu kitabı mukaddimesini kaleme aldığım bir sırada bir Pakistanlının yazmış olduğu ‘Eş-Şia ve Et-Teşeyyu’ adı altında Arabistanda yayınlanan bir kitap elime geçti. Kitabın yazarı, kitabın 20. Sahifesinde merhum üstad Şeyh Muhammed Huseyn Müzafferi’den bir cümle nakletmiş ve onu kendi dilediği şekilde yprumlamaya kalkışmışmıştır. Ben burada kitabın aslındaki metnle söz konusu kitaptaki metnin her ikisini de aktarıyorum ve Vahhabi yazarların nasıl utanmazca ve tam bir rezalet ve alçaklık içinde başkalarını müşriklikle suçladıklaruna siz karar verin.
Merhum Muzaffer şöyle diyor: Teşeyyu (Şiilik) yüce Resulullah (s.a.a) efendimiz halkı Allah’ın birliğine, vahdaniyyetine davet ettiği ilk günlerden başlamıştır.
Muzaffer daha sonra şöyle diyor:
Fekanetuddavet Litteşeyyut…
“Ali (a.s)’ın izinden gitmeye davet etmek, Allah’ın vahdaniyyetine ve Resulullah (s.a.a)’in risaletine davetin yanısıra sürdürülmekteydi.” Söz konusu yazar merhum Muzaffer’in bu sözünü eleştirmekte ve şöyle demektedir:
“Peygamber, Muzaffer’in deyimiyle, Aliyi kendi nubuvvet ve risaleti için ortak edinmektedir.”
Bu yazar eğer gerçekten kendi heva ve heveslerine, nefsani isteklerine esir olmayıp da kendini vahhabilere satmamış olsaydı ve Şianın inancından az çok haberdar olsaydı kesinlikle İslam‘ın böyle büyük bir yazarına söz konusu gülünç ve komik itirazı yapmazdı.
Eğer böyle bir davet, çağrı, şirke çağrı veya risalete ortak olmaya davet olursa her şeyden önce Kur’an’ın kendisi böyle bir işi yapmıştır. Çünkü Kur’anı Kerim, Allah’a ve Resulüne itaat etmeyi halkı çağırdığı gibi, ‘Ulul Emr’e itaata da çağırmıştır:
-Etiullah Ve Atiyur Resul…
“Yani: Allah’a İtaat edin ve onun Resulüne ve sizden olan Ulul Emre itaat ediniz” Nisa / 5.
Şimdi bu ayet söz konusu yazarın düşüncesi çerçevesinde açıklanacak olursa Resulü EkremTevhide davet edeceğine, insanları şirk ve ikiliğe davet etmiştir, çünkü Ulul Emr’i Allah’a itaatin hemen yanı başında getirmiştir. Ulu Emr’i ise nasıl yorumlayacak olursak olalım Ali onun en açık simgelerinden biridir.
Biliyoruz ki İslam Peygamberi çağrısının ilk dönemlerinde kendi yakınlarını Allah’a davet etmekle göreve başladı ve bu görevin ardından Venzir Aşiretikel Akrabin ayeti nazil oldu. Peygamber (s.a.a) kendi yakınlarını davet ederek kendi nubuvvetini ilan etti ve daha sonra şöyle buyurdu:
Sizlerden hanginiz bu işte bana yardımcı olacaksınız. Taki sizler içerisinde benim kardeşim, vasim ve halefim olsun.
Topluluk içerisinden tek ayağa kalkıp bu davete hazır olduğunu ilan eden Ali (a.s) idi. Bu çağrısını bir birkaç kez tekrarlayan yüce Resulullah (s.a.a) aynı daveti sadece Ali’den alınca şöyle buyurdu:
İnne Haza Ehi ve Vasiyyi…
Bu, sizlerin içerisinde benim kardeşim, vasim ve halefimdir. Onun dediklerini dinleyin ve sözlerineitaat ediniz. (9)
Şia bu tarihe dayanarak diyor ki: Peygamber efendimiz (s.a.a) insanları, Tevhide ve kendi risaletine davet etmeye görevlendirildiği gün Ali’nin hilafetine davet etmekle de görevlendirildi. Nitekim nubuvvete davet, Ali’nin imametine davetle birlikteydi.
Bu noktadan hareketle sormak gerekir ki: Acaba Şia, Peygamber Ali’yi kendi risaletine ve nubuvvetine ortak olduğunu ilan etmekle görevlendirildiğine mi inanıyor? Veya hilafete davet hem de Resulullah efendimizin irtihalinden sonra, risalet ve nubuvvetedavet midir?
Ehli Sünnet yazarşarın özellikle vahhabi görüşünde olanların şia inancı hakkında yazmış oldukları kitaplaın başlıca iki afeti bulunmakta:
1-    Şia inancı hakkında gerkli bilgi ve malumata sahip olmamak. Bu afet bütün asırlarda geçerli olmuş ve bunun nedeni ise Amevi ve Abbasi güçlerinin varlığı ve Şia’nın, kendi inanç ve akidesini, Ehl-i Sünnet çevresinde söz konusu etmesine müsaade etmemeleriydi. Öyleki o dönemlerde şiaların dışında her kes rahatça kendi inanç ve akidesini açıklamaktaydı.
2-    Taalim ve Taallum metodu açısından Ehl-i Sünnet camiasının ilmi çevreleride meydana gelen devrim ve yeni metodayrıca akaid ve kelemda yeni eserlerin eski metod ve kitapların yerini alması bir İslam ülkesinde sekizinci İslamı asırda yazılmış olan bu temel kaynakları okutabilecek tek bir kimsenin dahi bulunmamasına sebep oldu.
Nitekim meselelerin böyle basit değerlendirilmesi ve sathi öğretimler yüzünden “İhsan İlahi zahir” gibi yazarların ortaya çıkarak hilafete çağrıyla nubuvvet ve risalete çağrı arasındaki farkı anlayamamaktadırlar. ‘Fırkalar ve Tarih’ alanında kitap yazmaktave Suudların büyük çaplı maddi destekleri ve petro-dolarlarla yayınlanmakta ama şia fırkasının akidesinin daha en ibtidai kesimlerinden dahi habersizdirler.
BİRAZ DAHA DERİNLEMESİNE DÜŞÜNELİM!
Resulullah (s.a.a) efendimizin değerli torunu İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:
“Kendi zamanından haberdar olan kimse, uğursuz ve üzücü olayların saldırısına uğramaz.”
Bu ilkeye dayanarak: zaman’ın şartları ve İslam aleminin karşı karşıya bulunduğu üzücü ve acı olaylar, vaziyet hakkında biraz düşünelim. Ve gerçek İslam düşmanını tanıyalım. Şu anda yüz yılı aşkındır ki İslam’a karşı düşünce ve akide saldırısı başlamış ve Doğu ve Batı kampları kendi yardımcı ve müttefikleriyle İslam’a karşı seferber olmuşlardır. Öyleki İslam’a ve onun buyruk ve taalimlerine karşı türlü türlü kitaplar yayınlamadıkları bir hafta ve ay yoktur.
İslam’ın karşı karşıya bulunduğu ve her taraftan düşmanların keskin saldırılarına maruz kaldığı böyle bir ortamda çok kısa bir süre zarfında ve hem de sadece Suudi Arabistan ülkesinde Şia akidesi aleyhine çeşitli kitapların yayınlanması sizce doğru mudur? Sanki İslam dünyasında Şia meselesinden başka bir mesele kalmamış da tek sorun Şia inancının tanınması ve onun eleştirilmesidir?!
Dahası bu kitaplar eğer mantıka uygun bir şekilde yazılmış olsaydı fazla önemli değildi o halde Şia alimleri bu mantıklı fikir ve görüşleri ya cevaplandırmaları veya onlar karşısında teslim olmaları gerekirdi fakat ne yazık ki bütün bu kitaplar baştan başa Şia’ya ve Şia alimlerine karşı küfür savurmak ve yersiz laflar etmekle doludur hatta bazı yerlerde Hz. Emirul Muminin Ali (a.s)’ın mukaddes varlığına dahi dil uzatılmaktadır.
Daha öncede değinildiği “Eş-Şia vet Teşeyyu” adlı kitap bu tür kitaplar hakkında açık bir örnektir bu kitabın yazarı Taberi, İbni Kesir ve İbni Haldun gibi tarih kitaplarına dayanarak Şia’nın, Abdullah Bin Saba adında yahudi biri tarafından ortaya çıkarıldığını iddia etmekte ve ardından Ahmet Amin Misri’nin ‘Fecrul İslam’ adlı kitabdaki iddialarını bir delil olarak zikretmektedier. Daha sonra ise konuyu tamamlamak için, ‘Dozi’ ve ‘Meller’ gibi bazı Yahudi ve Hiristiyan mustesriklerden yardım almaktadır. Ama ilginçtir ki Hicri Kameri 381 yılında vefat eden Şeyh Seduk veya Hicri Kameri 413 yılında vefat eden Şeyh Mufid gibi şahsiyetler tarafından kaleme alınmış Şia inancını Şia ulemasından bir türlü kabul etmek istememekte ve şöyle diyor: Bu kitaplar Şia’nın tebliğ kitaplarıdır ve şia’nın gerçek inancı bu kitapların dışındadır. Bundan daha kötüsü ‘Bihar’veya ‘Envarun’ Numaniyekitabın bir rivayetin varlığını şia inancıyla ilgili olarak bir kanıtkabul etmektedir. Halbuki Farikeyn hadisleri içerisinde zayıf ve yalan hadislerin var olduğu ve bir rivayetin nakledilmesinin her zaman onun mazmumuna olan inancın alameti olmadığı bir gerçektir.
Bu bölümde sayın yazarın dikkatini aşağıdaki konlara çekmek isterim:
1-    Acaba Taberi tarihi, bütün muhtevasinin sahih ve geçerli olduğunu söyleyecek derecede doğrumudur? Yoksa Taberinin veye diğerlerinin nakletmiş oldukları şeyler hakıında hükme varmanın, onun kayank ve senetlerinin incelenmesi mi gerekiyor? Zira şurası kesindir ki çok sahtekarlar, yalancılar tarihe dahi el uzatmış ve kendi menfaatleri çerçevesinde onu yorumlamaya çalışmışlardır. Ne yazık ki bu kitapta bu konuya girmeye yeterin ve fırsat bulunmuyor.
Bir örnek olarak belirtmek isterim ki “Eş-Şia vet-Teşeyyu” kitabının yazarı kitabının 49. Sahifesinde, Şia’nın Yahudi biri olan Abdullah Bin Saba’nın düşüncelerinden etkilenmesiyle ilgili olarak Taberinin rivayetine dayanmaktadır. Taberinin ise bu konuyu nakletmesindeki kaynak ve belgeler şunlardan ibarettir:
Ketebe Ileyye (Yani: Bana yazdı)
1- Es-Seri, 2-An Şayb, 3-n ayf, 4-An Atiyye, 5-An Yazid e-fak’asi Kane Abdullah bin Sab’aYahudiyyen min Ehli San’a (Yani Es-eri şayb’dan o da Atiyye’den o da Yezid el-fag’as,den rivayet etmiştir ki Abdullah bin Saba San’a (ehli bir Yahudidir.)
İbni Kesiri Şami, İbni Haldunu Magruni gibi muvarrihler tarafından da metni nakledşlen bu kaynak üzerinde biraz dikka etmek ve adı geçen şahısların sözlerine itibar edilip edilmeyeceğini öğrenmek gerekir:
2- Es-Seri: Bundan gaye ister Es-Seri bin İsmail Kufi olsun ister Es-Seri bin Asim (ö: 258) bunların her ikisi de kendidöneminin meşhur yalancılarından tari ve hadis üreticilerindendirler. (10)
3- Şauyb bin İbraim Kufi: Mechul ve adsız (11)
3- Seyf bin Ömer: Siga kimselerin dilinden yalan ve asılsız haberler rivayet etmek.(12)
4- Yezid el-Fakasi: Rical kitaplarından söz konusu edilen mechul kimselerden Taberi kendi tarihinin 3,4 ve 5.ciltlerinde 11 ila 37 Hicri yıllarının (Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın hilafetleri dönemi) olayları hakkında söz konusu kimsalerin dilinden toplam 701 rivayet nakletmiş ve neticede bu döneme ait olan tarihi hakikatleri tersine göstermiştir.
Bu rivayete dikkat eden her kes, bütün bunların tek biri tarafından ortaya atıldığını ve bütün bunlardBean da tek bir hedefin güdüldüğünü görmektedir. Taberinin de böyle bir konudan habersiz olduğu ise kesinlikle düşünülemez. Ama maalesef ne yapmak gerekir ki sevgi ve düşmanlık beslemeleri, kasıtlı davranışlar ister istemez bu gibi meseleleri de muteakibinde getirmektedir.
Ne yazık ki bu gibi sahte ve uydurmalar Taberiden sonra İbani Esakir, Kamil bin Esir El-Bidaye Ven Nihaye ve Tarihi İbni Haldun tarihi gibi bazı tarih kitaplarında da yayınlanmış ve onun naklettiği şeylerin hakikatın ta kendisi olduğunu zannettiler. Son dönemdeki tarih de söz konusu yalanlardan mahfuz kalmayarak birbiri adıca bu yalanları tarihi rivayetler olarak naklettiler.
Fakat Taberi tarihi sözde kaynak bir tarih olduğu ve sözü geçen rivayetlerin asıl nakledeni olduğu için yalan ve asılsız rivayetlerin kaynağının dayandığı kimseler her türlü değer ve itibardan yoksundurlar.
Şimdi sormak gerekirki böyle yalancı ve sahtekar raviler aracılığıyla böyle hadisleri nakleden bir kitap araştırma ve tahkik asrında değer taşıyabilir mi? ve İslam ilimlerin temel atıcılarından, risalet ilimlerinin taşıyıcıları ve gaasip İsraille savaş alanlarında gerçek cihadçılar olan büyük İslami bir grubu böyle adsız nişansız mechul bir Yahudi tarafından kurulduğu iddialarıyla suçlamak doğrumudur?
MAKEYAVELESTİ DÜŞÜNCELER
Bu yazar soru cavap mahiyetinde açık olarak Ali’ye itirazda bulunuyor ve Muaviyenin azledilmesinde niçin acele ettiğini eleştiri şeklinde sormaktadır.(13)
Bu eleştiri aslında tek bir temele dayanmakta. Şöyleki İmamın, kendi kafasında bildiği bayağı hakim ve sahlar gibi olduğunu ve kendi şahsı çıkarlarını, ilahi vazifeye üstün tuttuğunu, hedefin vesileyi tevcih edebileceğini zannediyor. Bunun için böyle bir eleştiriyi soru şeklinde söz konusu etmekte.
İmam eğer Makyavesti bir fert olacak olsaydı aynen yazar gibi düşünmesi ve zalimleri sırf bir takınm kendi şahsı menfaatve çıkarları yüzünden halkın can ve malına musallat etmesi yerinde olurdu. Fakat o, öyle bir insandır ki Muğayre bin Şu’beler gibilerin nasihatçı cevabı karşısında şöyle buyurdu:
Ve Ma Kuntu Muttahizel Muzilline Azuda (14)
Biz burada lafı fazla uzatmıyor ve bu kısa eleştirinin yazarın nasıl bir rub’a sahip olduğu hususunda size yeterince tanın vermesini temenni ediyoruz.
İslami Bir Kongrenin Teşkili:
İhtilaflı bir çok meselenin halli ve çözümlenmesi için, çeşitli düşüncelerin bilimsel ve mantıka uygun bir şekilde söz konusu edileceği bilimsel İslamı bir kongrenin düzenlenmesi çok yararlı ve etkili olacaktır. Şu anda Vahhabiyyet mensuplarıyla diğer İslami grupların mensupları arasında Tevhid ve Şirk hakkındaki meselelerle ilgili olarak bir takım anlamsızlıklar, ihtilaflar mevcuttur. Bu şkş grubun birbirinr yakınlaştırılması amacıyla ilmi bir seminarın hatta bir kongrenin düzenlenmesi yerinde olmaz mı? Çeşitli düşüncelerin birbiriyle çatışmasından bir şimşek çakması ve her zaman olmak üzere ufuğu aydınlatması ümüdüyle. Elbette böylebir toplantı ciddi bir şekilde ele alınmalı ve aşağıdaki şartlara dikkat edilmelidir:
1- İlmi ve fikri temsilcileri sayılacak olan İslamı taifelerin düşünür ve alimlerinden de çağrı yapılmaıdır yalnız Hindistan, Pakistan ve Mısır gibi memleketlerde Suudların maaşlı kapı kullarından değil.
2- Bu toplantıda Ehl-i Sünnetin dört mezhebine mensup seçkin kişilerin yani sıra imamiyye ve Zeydiye mezheplerinin ilmi ve fikri şahsiyetlerine de çağrı yapılmalı ve söz konusukongre çok büyük İslami bir kongre olarak ele alınmalıdır.
3- Bu kongrede fertlerin kendi fikir ve düşüncelerini rahat bir şekilde savunabilmeleri için makul hürriyet ve özgürlüğe saygılı davranılmalı ve Suud beldesinde İslam ulemasına karşı yaygın olan ihanet ve iftiralardan kesinlikle kaçınılmalıdır.
4- Kongre toplantıları tarafsız bir grup tarafından idare edilmeli veya en azından kongreye katılanların hepsinden muteşekkil bir heyet toplantıların idaresini denetlemelidirler.
5- Ele alınacak olan meselelerin başlığı önceden toplantıya katılanlara bildirilmeli ve böylece dileyen her kes diedii her konuda hazırlıklı olsun.
6- Bütün sohbetler en ufak bir değiştirme yapılmadan çoğaltılarak ilmi merkezlere gönderilmeli ve ilgilenenler,kongre sonuçlarından haberdar edilmelidir.
Bu durumda bir takım meseleler üzerine uyum sağlanacağına daha umutla bakılabilir.
Kitabın Hedefi:
Biz bu kitapta Vahhabilerin diğer İslami taifeler ile olen bütün anlamsızlık ve ihtilaf hususlsrını söz konusu ederek kitap ve sünnet aracılığı ile İslam’ın görüş açısını açıkladık. Daha önce de bu alanda iki kitap daha kaleme almış ve bunlardan her biri bumeseleleri başka bir açıdan değerlendirmiştir. Söz konusu iki kitap şunlardır:
1- Mefahim-ul Kur’an, (Kur’anın mefhumları, kavramları) İlk cilt ibadette Tevhid üzerinedir. Bu kitap aslında Kur’an açısından Tevhid ve şirk’le ilgili meselelere açıklık kazandırmaktadır.
2- Mukaddes RuslaraTevessul: Bu kitap, Vahhabilerin her kesten daha ziyade bulndiricilik ve yaygarada bulundukları mukaddes ruhlara tevessul meselesi çevresindedir.
Elinizdeki bu kitap ise bu dalda kaleme aldığım üçüncü kitaptır. Bütün Vahhabilerden ve Vahhabi yazarlardan ve onların diğer yerlerdeki smpetizanlarından bizim bu sözlerimiz hakkında tutumları eğer menfiyse bu kitabı mantıklı bir şekiğlde eleştirmeye davet ediyorum. Aksi taktirde Haremeyni Şerifeynde müslümanları serbest bıraksınlar ve Allah’ın emin beldesinde müslümanlara eziyet etmekten, müslümalar arasında ikilik çıkarmak ve ihtilafı körüklemekten başka hiçbir sonuç vermeyen Vahhabiciliği propagandaetmekten kaçınmalı ve İslam toplumunu onların kendi düşünür ve alimlerine bırakmalıdırlar.
KUM-İMAM SADIK a.s MUESSESİ
İslami İlimler Havzası Cafer Subhani 26- Şevval 1405

1. BÖLÜM
VAHHABİYYET EKOLÜNÜN KURUCUSUNUN HAYATI ÜZERİNE
Vahhabi ekolü, “Abdul Vahhab” oğlu Şeyh Muhammed’e ait olup Vahhabi adı da onun babası Abdul Vahhab’dan alınmıştır. Bazı bilgilerin açıklamalarına göre Vahhabilik inancını, Şeyh Muhammed’in kendisine nisbet vermeyişlerinin nedeni yani’Muhammediye’deyişlerinin nedeni bu mezhep mensuplarının, Hz. Resulü Ekrem Muhammed-i Mustafa (s.a.a)’in adını taşımamalarını ve bu nisbetten suistifade etmemelerini (1) sağlamak amacına yönelikti.
Şeyh Huhammed Hicri-i Kameri 1115 yılında “Necd” şehirlerinden “O’yiyne” Şehrinde dünyaya geldi. Babası şehrin kadılığını yapmaktaydı. Daha çoçukluk döneminde tefsir, hadis ve akaid kitaplarını okumayı çok severdi. Hanbeli alimlerinden olan babasının yanında Hanbeli fıkhını öğrendi. Daha gençlik yıllarında Necd halkının yapmış olduğu amellerin bir çoğunu küçümsemekte ve değersiz nitelemekteydi. Beytullahil Haremi ziyaret edip ilk defa Medine’ye gittikten sonra oarada halkın, Resulullah efendimizin türbesi yani başında Allah peygamberine tevessul etmesini inkara kalkıştı. Daha sonra Necd’e geri döndü ve oradan da Nasraya gitti. Ve Basra’dan da Şam’a gitmek umuduyla bir süre arada kaldı. Halkın yapmış olduğu amellerden bir çoğuna karşı çıkıyor, onları kabul etmediğini açıklıyordu. Bunun üzerine Basra şehri halkı tarafından şehirden dışarı çıkarıldı. Basra Zubeyr şehirleri arasında aşırı sıcaklık, susuzluk ve fazla yol yürümekten dolayı büyük bir tehlike atlattı ama Zubeyr şehri halkından biri, onu dini alim elbisesinde gördüğü için yardımına koştu, yanındaki sudan içirdi ve kendi merkebine bindirerek Zubeyr şehrine götürdü. Zubeyr’den Şam şehrine gitmek istiyordu fakat yeterince harçlığı olmadığı için ister istemez yol değiştirerek oradan ‘Ihsa’ şehrine gitti ve oradan da ‘Necd’ şehrinden ‘Herimle’ şehrine doğru yola koyuldu.
O tarihte Hicri-i Kameri 1139 yılına basmıştı ve babası “Abdul Vahhab” Ayiyne şehrinden ‘Harimle’ şehrine aktarılmıştı. Şeyh Muhammed, babasının yardımcılarında biri oldu ve bir çok kitapları babasından öğrendi. Ve Necd halkının inançlarını inkara kalkıştı, bunun için kendisiyle babası arasında şiddetli sürtüşme ve ihtilaflar baş gösterdi ve bu durum birkaç yıl devam etti. Nihayet babası ‘Abdul Vahhab’1153 yılında vefat etti.
Babasının ölümünden sonra Şeyh Vahhab, kendi düşüncelerini beyan ve halkın inançlarını inkarda daha da şiddetlendi, öyleki bir süre sonra Herimle şehri halkından bir grup da onu destekledi ve ardından Şeyh Muhammed ünlü olmaya başladı. Ardından Herimle şehrinden Ayiyne şehrine gitti. O sıralarda ‘Ayeyne’ şehrinin başkanı ‘Osman Bin Hamd’idi. Osman Şeyh Muhammed’ekucak açarak, onu ağırladı ve kendisine yardımda bulunmayı kararlaştırdı. Şeyh Muhammed ise karşılığında, bütün ‘Necd’ halkının ‘Osman Bin Hamd’a itaat etmesini arzuladığını söyledi. Şeyh Muhammed’in davet edilmesi haberi ve savunduğu düşünceleri ‘Ihsa’ valisine ulaşmıştı. ‘Osman’a bir tenkit mektubu yazdı ve bunun üzerine ‘Osman’da Şeyh Muhammed’i yanına çağırtarak, bundan böyle kendisinin desteleyemeyeceğini söyledi. Şeyh Muhammed, Osman’a kendisine yardım etmesi halinde bütün Necde sahipleneceğini bildirdi. Fakat Osman, onun bu sözlerini dinlemedi ve Şeyh Muhammed’i Ayeyne şehrinden kovdu.
Şeyh Muhammed, 1160 yılında “Ayeyne” şehrinden kovulduktan sonra, Necd’in meşhur şehirlerinden “Dir’aye” şehrine gitti. O sıralarda “Dir’aye” şehrşnin emiri, Muhammed Bin Mas’ud (Suud hanedanının ceddi) idi. Şeyh Muhammed’in ziyaretine koşan Muhammed bin Mes’ud, ona izzet ve iyilik müjdesindebulundu. Şeyh ise bütün ‘Necd’ şehirlerine galebe çalacaği ve kontrol altına alacağı müjdesini ona verdi ve böylece Şeyh Muhammed ile “Al’i Suud” arasındaki yakın ve samimi bağ kurulmuş oldu.(3)
Şeyh Muhammed “Dir’aye” geldiği ve “Muhammed Bin Suud” ile anlaşmaya vardığı zaman bu bölge halkı büyük bir fakirlik içindeydi.
Alusi, ‘İbni Beşer Necdi’den naklen şöyle yazıyor: Ben (İbni Beşer) ilk zamanlarda “Dir’aye” halkının acı bir fakirlik içinde olduklarına tanıktım fakat o şehri “Suud” döneminde gördüğüm zaman şehir halkı zenginleşmiş, silahları altınlara süslenmiş, asil atlara biniyor, çok değerli elbiseler giyiyor ve zenginliğin gereği olan her türlü imkandan yararlanmaktaydılar. Öyleki vasfolunmayacak bir merhaleydi.
Günün birinde “Dir’aye” pazarında erkeklerin bir tarafta ve kadınların da diğer tarafta yer aldıklarını gördüm. Orada o kadar altın, gümüş, deve, koyun, at, çok kıymetli elbise, et, buğday ve diğer makulat o kadar fazlaydı ki dille beyan olunamayacak derecedeydi. Göz alabildiğine Pazar uzuyordu. Satıcıların bağırışları, feryatları aynı bal arılarının vızıltısı gibi bir uğultu halinde birbirine karışmıştı. Biri sattım diye bağırıyordu, diğeri aldım diye (4)
Elbette sayın ”İbni Beşer” bunca büyük bir servetin birden bire nereden oluştuğu hususunu açıklamamıştır ama tarihten açıkça anlaşılıyor ki bu serveti (sırf kendi inançlarını kabul etmedikleri için) Necd’in diğer şehirleri ve kabilelerindeki müslümanlara saldırarak, talancılık ve yağmacılık kanalıyla elde etmişlerdir. Bu arada Şeyh Muhammed,müslümanlardan zorla alınmış olan sözde savaş ganimetlerini kendi dilediği şekilde harcamaktaydı. Öyleki bazen ganimetlerin hepsini yalnız iki üç kişye veriyordu. Ganimetler ilk etapta tümüyle Şeyh’e teslim ediliyordu hatta Necd emiri dahi ancak Şeyh Muhammed’in izniyle kendine bir pay alabilmekteydi.
Şeyh Muhammedin hayatı dönemince en büyük zaaf noktalarından biri, kendi inancını paylaşmayan bütün müslümanları savaşılması farz olan kafir diye nitelendirmesiydi ve onların can ve namuslarına en ufak bir değer dahi bilmemekteydi.
Sözün kısası “Muhammed bin Abdul Vahhab” yaşam süresi içinde kendi benimsemiş olduğu ve kendi noksan kafasının bir ürünü olmaktan öteye gitmeyen Tevhide davet etmekteydi insanları. Onun bu iddiasını kabul edenlerin can ve malları onlar açısından emandaydı aksi taktirde savaşılması farz olan bir kafir ünvanıyla kanının akıtılması ve mallarının yağmalanması helaldı.
Vahhabilerin, Necd’de ve Yemen, Hicaz, Suriye çevresi ve Irak gibi Necd dışında yaptıkları savaşlar bu temele dayanıyordu. Savaşla, kaba kuvvet zoruyla kontrol altına alabildikleri her şehirde diledikleri her şeyi yapmayı kendilerin helal biliyorlardı, isterlersede orayı kendi özel mulkiyetleri alanına sokabilirlerdi, böyle bir arzuları olmasaydı yalnız elde etmiş oldukları ganimetlerle yetiniyorlardı.(5)
Şeyh Muhammed’in inanç ve düşüncelerini kabul edenler ve onun çağrısına müsbet cevap verenlerin ona biat etmeleri gerekirdi, ona karşı mukabeleye kalkışanlar ise öldürülmeli,mallarına el konulmalı ve başkaları arasında paylaşılmalıydı. Böyle bir metod izleyerek mesela ‘İhsa’ şehrine bağlı olan ‘Fusul’ adında bir köyde 300 erkeği öldürdü ve bütün mallarını talan ettiler (6)
“Şeyh Muhammed Bin Abdul Vahhab” 1206 Hicri-i Kameri yılında vefat etti (7) ve ‘Şeyh Muhammed’den sonra onun mensupları bu yolu sürdürdüler. Örneğin 1216 Hicri-i Kameri yılında Vahhabi inancına sahip “Emir Suud” Yirmi bin kişilik bir savaş gücüyle Kerbela şehrine saldırdı. O sıralarda Kerbela, azamet, ün ve yüceliğin doruğundaydı ve sayısız İranlı Türk ve Arap ziyaretçilerle dolup taşmaktaydı. ‘Suud’ şehri muhasara altına aldıktan sonra nihayet şehre girmeyi başardı ve şehirde çok büyük bir katliam gerçekleştirdi.
“Vahhabi” ordusu öyle bir rezalet çıkardı ki açıklanması dahi insan’ın yüreğini sızlatmakta. Öyleki bu cinayette Kerbela şehri halkından beş bin (ve hatta bazı tarihçilerin belirttiklerine göre yirmi bin) kişiyi katliam ettiler. ‘Emir Suud’ savaş işlerini çözümledikten sonra İmam Huseyn (a.s)’ın hareminin hazinelerine doğru yöneldi. Burada çok değerli eşyalar ve büyük çaplı bir zenginlik bulunmaktaydı. Ve bunların tümü emir Suud tarafından yağmalanarak haznelerden çıkarıldı.
Kerbela bu olaydan sonra şairlerin kendisi için ağıtlar okuyacağı bir hale getirildi (8) Vahhabiler 12 yı aşkın bir süre içinde fırsat buldukça Kerbela, Necef şehirleriyle çevresine yöneli saldırılar düzenleniyor, halkın malını yağmalıyorlardı. Bu saldırıların ilki az öncede açıklandığı gibi 1216 yılında olmuştur. Bütün Şii yazarların ittifakla yazdıklarına göre bu saldırı Kadir bayramında yapılmıştır.
Merhum Allame ”Seyyid Muhammed Cevad Amili” çok değerli “Miftahil Kerame” adlı fıkıh kitabının yedinci cildinin sonunda şöyle yazıyor: Kitabın bu bölümü, 1225 yılı mübarek Ramazan ayının dokuzuncu gece yarısında tamamlandı. Oysa yürekler kaygı içinde ve huzursuzdu, zira Vahhabi olan ‘Anize’ Arapları ‘Necefi Eşref’ ve Huseyn (a.s) şehid edildiği yerin çevresini kuşatmış, yolları kapatmış ve kendi vatanlarına geri dönmekte olan İmam Huseyn ziyaretçilerinin varını yokunu talan etmiş onlardan bir çoğunu (ekserisi İranlı ziyaretçileri). Katliam etmişlerdir. Bu defasında öldürülenlerin sayısının 150 kişi olduğu sölenmektedir. Elbette bundan daha az bir rakam söyleyenlerde olmuştur. (9)
Şeyh Muhammed ve mensuplarının halkı davet ettikleri ve kabul etmeyenlein ölüme müstehak olduklarını ilan ettikleri Tevhid, bir takım ayet ve hadislerin zahirinden yararlanarak Alla-u Tebarek ve Taala’nın varlığı için yön olduğunu iddia ediyor ve onunda aynen insan gibi uzuv ve organa sahip bulunduğuna inanıyorlardı.
Alusi bu konuda şöyle yazıyor: “Vahhabiler” İbni Teymiye’ye uyarak Allah-u Taalanın birinci gök’e indiği belirtilen hadisleri kabul etmekte ve Allah’ın arş’tan dünya semasına indiğini ve ‘Hel Min Mustegfir’(Yani acaba kendi günahlarının affedilmesini dileyen bir istigfar edici var mı?) diye haykırdığını iddia ediyorlar. Ayrıca kıyamet günü Allah’ın mahşer çölüne geleceğine inanıyorlar.. Zira onun kendisinin şöyle buyurduğu gerekçesini ilerisürüyorlar: Ve Cea Rebbuke Vel Meliku Saffen Saffa (Fecr / 23)
Allah-u Taala kendi mahluklarından her birinin yanına dilediği şekilde yaklaşır. Nitekim bizzat kendisi Kaf suresinin 16. Ayetinde şöyle buyurmuştur…Ve Nehnu Egrebu…
…Biz ona şah damarından daha yakınız…(10)
İbni Teymiye, kitaplarından da anlaşıldığı kadarıyla, Peygamber efendimiz (s.a.a)’i ziyaret etmekle ilgili olan hadislerin caal edildiğine inanmakta ve o Hazretin ölümünden sonraki varlığının hayatı dönemindeki varlığı gibi olduğuna inanan olursa çok büyük bir yanlışa düştüğünü belirtmiştir. Bu sözün aynısı ‘Şeyh Muhammed’ ve mensupları daha şiddetli bir şekilde söylemişlerdir.
‘Vahhabiler’in batıl inanç ve sözleri, anlamı onlar açısından izleyenlerden bazılarının, İslamı kuru, hareketsiz ve donuk bir dil olarak kabul etmelerine ve İslamı belli, geçici bir süre için getirilmiş bir dil olarak kabul etmelerine yol açmıştır.
“Lotrop Stodard” Vahhabilerin tassubda aşırı bir yola düştüklerini ve bunun için de bazıları Vahhabilerin yol ve yöntemlerini gae edinerek İslamın hakikat be tabiatının zamanların gerekleri ile denk olmadığını, toplunun gelişme ve değişmesine eşit düşmediğini, zaman değişimiyle bağdaşım içinde olmadığını iddia etmesine yol açtığını belirtmektedir.(11)
Şeyh Muhammed bin Abdullah Vahhab kendi düşüncesini ortaya koyup da halkı kendi inancını kabul etmeye davet ettiği dönemden itibaren büyük alimlerden bir çoğu onun bu sapık inancına karşı muhalefette bulundular. Şeyh Muhammedin bu inancına karşı çok şiddetli bir şekilde ilk muhalefette bulunan kimse ise Abbasi “Abdul Vahhab” ve ondan sonra da kardeşi “Şeyh Süleyman bin Abdul Vahhab” idiki bunların her ikisi de Hanbeli mezhebi alimlerinden sayılıyorlar.
Şeyh Süleyman kaleme almış olduğu “Es-Sevaikil İlahiye Fir Eddil Vahhabiye” adlı eserinde kardeşinin inançlarını reddetmiştir.
“Zeyni Dehlan” şöle diyor: Şeyh Muhammed’in babası, ilim sahibi salih bir kimse idi. kardeşi “Şeyh Süleyman” daha meselenin ilk başından itibaren yani Şeyh Muhammed daha Medine’de öğrenim gördüğü sıralarda böyle bir iddiaya sahip olduğunu anladıkları için onu tekid ediyor ve halkın ondan uzak durmasını tavsiye ediyorladı.(12)
“Abbas Mahmut Uggad” şöyle diyor: “Şeyh Muhammed’in en büyük muhalifi ‘Es-Sevaikil İlahiye’ kitabının sahibi kardeşi “Şeyh Süleyman’dı. Şeyh Süleyman, en büyük muhalifi olduğu kardeşi Şeyh Muhammed’in bütün söylediklerini şiddetle reddetmenin yanı sıra şöyle diyor: Vahhabilerin Şirk ve küfür düye nitelendirdikleri ve müslümanların can ve mallarının mubah kılınmasını gerektirdiğine inandıkları şeyler İslam imamlarının döneminde meydana gelmişti fakat İslam imamlarından hiç birinin bu amilleri işleyenleri kafir veya murtet ilan ettiklerine veya onlara karşı cihat açtıklarına dair en ufak bir rivayet dahi edilmemiştir. (13)

KONU 2
VAHHABİLİK VE ALLAH DOSTLARININ KABİRLERİNİN YAPILMASI
“Vahabiler’in özel hassasiyet gösterdikleri konulardan birisi de, Peygamberlerin, Allah Dostlarının ve Salih kimselerin kabirlerini yapmak konusudur.
Bu konuyu ilk olarak “İbn-i Teymiyye” ve tanınmış talebesi “İbn-i Kayyım” söz konusu etmiş, kabirlerin yapılmasının haram olduğuna ve yapılan kabirlerin yıkılmasına fetva vermişlerdir.
İbn’ül Kayyım “Zâdül- meâd”  adlı kitabında şöyle yazıyor:
“Kabirlerin üzerine yapılan binayı yıkmak vaciptir. Onu yıkmak için kudret bulunca, onların o şekilde bir gün dahi kalması caiz değildir.”
Suûdiler, Hicri 1344 yılında Mekke, Medine ve buraların çevresini kendi sultaları altında, Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyti’nin ve ashabının eserlerini imha ve Bâki mezarlığını harap etmek için, bir takım deliller elde etme fikrine düştüler. Medine Alimlerinden alacakları fetvalar ile, oraları harap etme yolunu açacaklardı. Bu tür harekete asla hazırlıklı olmayan Hicaz halkının genelini, bu konu hakkında hale getireceklerdi. Bu amaçla “Necd”in baş kadısı olan “Süleyman b. Büleyhed”-i Medine’ye gönderip, onun Medine alimlerinin görüşlerini öğrenmesini istediler. Gönderilen (görevlendirilen) baş kadı, öylesine sorular sordu ki, (Vahhabilerin savunduğu görüşler doğrultusunda) cevapları soruların içerisinde yer almaktaydı. (Başka bir değişle, sorular öylesine hazırlanmıştı ki, Vahhabilerin görüşlerinin zıddına cevap vermek imkansızdı. Çeviren.)
Bu yolla müftülere, soruların cevaplarını, sorularda ön görülen cevaplar doğrultusunda vermelerinin gerekliğini, aksi taktirde şirke mahkum edilecekleri, tövbe etmedikleri taktirde de, katledilecekleri mesajı verilmişti.
Sorular ve cevapları, şevval ayı, sene 1344 de Mekke’de “Ümmül Kura” dergisinde yayınlandı.  Bu yayının yayıldığı dönemde, gerek Şii ve gerekse Sünni Müslümanlar arasında büyük üzüntülere neden oldu. Zira herkes çok iyi biliyordu ki; korku ve baskı yoluyla da olsa, böyle bir fetva alındıktan sonra, İslam önderlerinin ve yüce şahsiyetlerinin kabir ve üzerindeki binaların yıkılıp harap edileceğine başlanılacaktır (sonunda korktukları başlarına geldi. -çev) Medine alimlerinin on beş tanesinden bu fetvayı aldıktan ve fetvanın hicazda yayınlanmasından sonra, aynı yılın Şevval ayının sekizinde Peygamber hanedanın eserleri güvenceden kaldırılıp, tüm Ehl-i Beyt ve Peygamber ashabının eserlerini ortadan kaldırdılar. Bakide İmamların değerli eşyaları talan edildi. Bâki kabristanının ve ashabın bulunduğu mezarlık, çöplük haline getirildi. Gerçekte insan o manzara karşısında korkunç bir şekilde ürperiyordu.
Şimdi biz, soranın sorularında alacağı cevabı nasıl yerleştirdiğini aydınlığa kavuşturmak için, sorulardan bazılarını nakledeceğiz. Başka bir deyişle hedefin soru sormak olmadığı,aksine risalet eserlerini yıkıp yok etmek için, avam halk katında geçerli bir mazeret uydura bilmek olduğu anlaşılacaktır. Sorulardan maksat, gerçekten anlamak ve gerçekleri bulmak olsaydı, soranın cevabı, sorusunun içerisinde bulunmasının bir anlamı olmazdı. Ancak karinelerden anlaşılıyor ki, soru ve cevabı önceden bir sayfa üzerinde ustaca ayarlanmış, geriye Medine alimlerinin onaylanması için huzurlarına götürmek kalmıştı ve onu da gerçekleştiriyorlar zira Medine’nin, tanınmış alimlerinin, uzun yıllar, ecdatlarının ve kendilerinin peygamber eserlerini korumaları ve oraları ziyaret etmeleri gerçeğini unutarak, aniden fikir değişikliğine uğrayarak; kabir yapmanın haram olduğuna ve yapılanların yıkılmasına fetva vermelerini kabullenmek, gerçeklerle çelişki oluşturuyor.
Süleyman Büleyhid sorusunun şöyle soruyor!
-“Kabirler üzerine binanın yapılması ve orasını mescit yapma hakkında Medine-i Münevvere alimlerinin (Allah onların ilmini ve idrakini artırsın) görüşleri nedir? Caiz midir, değil midir cayiz değil ve İslam açısından şiddetle yasak (memnu) olduğuna göre, orayı tahrif etmek ve yıkmak, o gibi yerlerin etrafında namaz kılmayı önlemek vacip değildir?
Baki gibi vakıf olan bir yerde, kabrin üzerine kubbe ve bina gibi bir şeyler yaptırmak üzerinde kurulan yerlerden yararlanmaya engeldir. Bu iş vakfın bir kısmını gasp değil midir? Biran önce ortadan kaldırılması şart değil midir? Böylece de hak sahibine yapılan zülüm ortadan kaldırılmış olsun.”
Medine alimleri, korku ve baskı ortamında “Şeyh”in bu sorularına şöyle cevap verirler:
“Kabirler üzerinde yapılan binalar icma olarak men edilmiştir. Men edildiğine dair nakledilen hadislerin sahihliğine dayanarak, bir kısım alimler oraları yıkmağa ve tahrip etmeye, caizdir diye fetva vermişlerdir. Bu konuda da Ebi’l Heyac’ın, Ali’den naklettiği bir hadisi delil kabul etmişlerdir. Ali ona şöyle demiştir: “Allah Re sulunun, beni görevlendirdiği bir konuya bende seni görevlendiriyorum. Gördüğün her timsale (heykeli) yok etmelisin, gördüğün her kabri de yerle bir etmelisin.”
“Necdi” Şeyh, “Ümmül Kura” dergisinde, Cemadiyessani, yıl 1345 tarihli sayısında yayınladığı makalesinde şöyle diyor; Bina ve kubbe yapmak, Hicri beşinci asırda adet edilmiştir.”
Bunlar, “Vahhabi” takımının kabir yapımı hakkında ki sözlerinden bir bölümdür. Dayanaklarının temelini, genelde iki delil oluşturur:
1-     İslâm alimlerinin onun haram olduğuna dair ittifak etmeleri
2- Ebi’l Hiyac’ın, Hz. Ali (a.s)’dan naklettiği hadis ve bunun gibiler
Bizim şu andaki konumuz, tabi ki kabir yapımı, gibi Kubbe ve bina gibi şeylerin, kabir üzerine yapımı hakkındadır. Kabirlerin ziyaret edilmesi konusunu ise, ayrı bir bölümde ele alacağız.
Konunu aydınlığa kavuşabilmesi için, üç konuda tahlil ve araştırma yapacağız:
1- Kur’an’ın bu konuda ki görüşü nedir? Kur’an da, bu hükmü elde etmek mümkün müdür?
2- İslâm ümmetinin onun haram olduğuna dair ittifak etmesi doğru mudur? Yoksa İslâm’ın asırlarının tümünde durum aksine miydi? Yani, Peygamberin kendi zamanında ve onun yardımcılarının döneminde kabir yapmak, üzerine gölgelik ve bina yaptırmak mevcut muydu?
3- “Vehhabilerin” yararlandıkları Ebi’l Heyac hadisinden maksat neydi?
4- Cabir, Ümmü Seleme ve Naimin hadislerinden gaye nedir?
A- KABİR YAPIMINDA KUR’AN’IN GÖRÜŞÜ
Kur’an özel olarak bu konunun hükmünü açıklamamıştır. Fakat bunun hükmünü Kur’an’da varid olan kulliyattan öğrenmek mümkündür şimdi, nasıl öğreneceğimizi açıklayalım:
1-Evliyaların Kabirlerini yapmak ve korumak, İlahi şiarları tazim etmektir.
Kur’an-ı Kerim, ilahi şiarları tazim etmeyi, kalplerin takvasının belirtisi ve kalplere ilahi korkunun hakim olmasının adaleti olarak belirtmektedir: Nitekim şöyle buyuruyor:
“ Kim Allah’ın şiarlarını yüceltirse, şüphesiz bu kalplerin takvasındandır.”
İlahi şiarları yüceltmekten amaç nedir? “Şeair” “Şeaire”nin cem’idir. “şeire” alâmet ve ölçü anlamındadır. Ayetteki maksat, Allah’ın vücudunun belirtisidir. Hiç kimse de “varlık aleminin içinde bulunanları tazim etmek kalbin takvasının ölçüsüdür” diye bir şey söylememiştir. Maksat sadece O’nun dinin belirtileridir. Bu nedenledir ki, Müfessirler ayetteki “Allah’ın şiarları” ifadesini “Allah’ın dini belirtileri” şeklinde tefsir etmişlerdir.
Şayet kur’an’da Sefa ve Merve  kesilmek üzere Mina’ya sürülen deve,  ilahi şiarlardan kabul edilmişse bunun nedeni, bunların Hanif dininin işaretlerinden olmalarındandır. İbrahim dininin belirtileridir bunlar. Eğer “Müzdelife”ye “Meşar” (şiar yeri) diyorlarsa, orasının, ilahi dinin nişanesi olduğundan dolayıdır. O nişane olan yerde vakfeye durmak ise, dine amel ve Allah’a itaat anlamındadır.
Eğer “Hacc” amellerinin tümünü “şiar” olarak adlandırıyorlarsa, bu amellerin tümünün, Tevhid ve Hanif dininin nişanesi olmasından dolayıdır.
Kısacası, ilahi dinin şiarı ve nişanesi olan her şeyi yüceltmek ve tezim etmek, ilahi makama yaklaşmanın esasıdır. Hiç şüphesiz dinin yayılmasına ve halk arasında tebliğ edilmesine vesile olan ilahi nebi ve evliyalar, ilahi dinin en büyük ve en bariz nişanelerindendirler. Vicdan sahibi hiç kimse, Peygamberlerin ve Ehl-i Beyt imamlarının vücutlarının bu mukaddes dinin alametleri ve nişaneleri oldukları konusunu inkar edemez. İşte onları yüceltmenin ve saygı göstermenin yollarından birisi de, onların kabir ve eserlerini korumak ve onların kaybolup ortadan gitmesini ve imha edilmesini önlemektir.
Özetlersek, iki konuya dikkat etmekle, ilahi velilerin kabirlerine ihtiram ve tazimde bulunmanın şart olduğu sonucu ortaya çıkar.
a) Allah velileri ve özellikle de dinin genişlemesi konusunda canlarını feda edenler, ilahi şiarlardan ve dinin nişanelerindendirler.
b) Bu sınıf insanlara tazim etme yollarından biri, onların fani dünyadan hicret etmelerinden sonra, onların eser ve bıraktıkları yolun korunmasının şart olması gibi, kabirlerinin de yapılıp korunmasıdır. Bu açıdan tüm toplumlar arasında, dini ve siyasi şahsiyet sahibi liderler (kabirleri, onların yol, fikir ve ideolojilerinin nişanesi olduğu için) ebediyen korunabilecekleri bir yerde defnedilmektedirler. Adeta onların kabirlerinin yok edilmekten korunması, bir nevi onların yollarını ve düşüncelerini yok olmaktan koruma anlamına gelmiş ve onun belirtisi kabul edilmiştir.
Gerçeği anlayabilmemiz için, Hacc / 36. Ayetinin anlamını dikkatlice tahlil etmemiz gerekir.
Allah’ın evini ziyarete gidenlerden bazıları, kendi evinden kesmek için bir deveyi beraberinde, Allah’ın evine getiriyor. Devenin boynuna bağladığı bir boyun bağıyla da, onu Alla yolunda kesmeye tahsis ettiğini belirtiyor. Diğer develerden ayırıyorlar. Devenin bir nevi Allah’a ait olduğundan dolayı “Allah şiarı” hükmünde kabul ediyor ve Hacc / 32. Ayeti gereği, “kim Allah’ın şiarını yüceltirse” ihtirama vesile oluyor. Örneğin kesileceği ana kadar, ona artık binilmemeli ve yemini, suyunu vermelisin.
Bir deve Beytullahın kenarında kesilmek üzere getirildiğinde, “şiarlar” dan kabul edilir. Ve gereken tazim ve yüceliği kazanır ise, hayatının ilk gününden itibaren kulluk ve bendelik ipini boynuna geçirip, Allah’ın dinine hizmet etme görevini omuzlarına yükleyen, Alla ile kulları arasında aracı olan ve kulların da, onların zahmetli çalışmaları neticesinde, Rablerini tanıyabilme fırsatını buldukları, Peygamber, alim, bilgin, şehid ve fedailer niçin “ilahi şiarlar” dan sayılmasın! Kendi makam ve mevkilerine uygun bir şekilde hayat ve mematların da, neden gereken saygı ve tazimi görmesin? Eğer gerçekte Kâbe, Sefa, Merve, Mina ve Arafat, ki tümü Cemadad, taş ve topraktan başka bir şey değildirler. Yalnızca Allah’ın dininin nisbetleri olduklarından dolayı “şiar” dan kabul edilir. Ve her biri kendi konumlarına uygun bir şekilde tazim ve ihtiram görmeleri gerekirse, Allah’ın dinini yayan ve koruyan ilahi dağlar ve onlara ait olan şeyler, niçin “şiarlar”dan sayılmasın!
Biz bu konuda “Vehhabinin” vicdanını hakem ve kadı kabul ediyoruz. Acaba “Nebi ve Resullerin” “ilahi şiarlar” oldukları konusunda, hala şüpheleri ve tereddütleri var mıdır? Yada onlara ait eşya ve eserlere tazim etmiyorlar, acaba onların kabirlerini yapmak ve defin oldukları bölgenin toprağını tazim tutmalımı, tazim ve ihtiram anlamına gelmekte? yoksa Onların kabirlerini çöplük haline getirmek mi?
1- Kur’an-ı Kerim, açıkça bize, Peygamberin yakınlarına ve akrabalarına sevgi ve saygı göstermemizi emrediyor;
“De ki, ben Peygamberliğimin ücreti olarak, yakınlarıma sevgi dışında, sizden hiçbir ücret istemiyorum” Şura / 23.
Acaba bu âyete muhatap olan insanlara göre, Peygamberin yakınlarına göstermekleri gereken sevgi yollarından birinin de, onların kabirlerini yapma ve korumaları değil midir? Oysa ki bu adet tüm dünya insanları arasında da hala mevcuttur. Herkeste o işi, kabir sahibine olan bir sevgi ve saygının belirtisi olarak kabul ediyor. Bu nedenledir ki siyasi ve dini şahsiyet sahibi kimseleri, ya kiliselerde yada meşhur mezarlıklarda defnetmektedirler. Etrafını da ağaç ve çiçeklerle süslemektedirler.
3- Geçmiş Ümmetler ve Kabir Yapımı.
Kuran-ı Kerimden anlaşıldığı üzere, İslam’dan önceki toplumlar içerisinde de, imanlı kimselerin kabirlerine ihtiram göstermek, yaygın bir halde idi. Nitekim “Ashab-ı Kehf” hakkında işaret ediyor;
Kehf ashabının durumu o dönem insanlarınca anlaşıldıktan sonra, halk mağaranın ağzına gelerek onların defnolundukları yer hakkında iki değişik görüş ileri sürdüler;
1- “Onların kabirlerinin üzerinde bina inşa edin”
2- “Onların işine galip (sözleri geçenler) ise, “üstlerine mutlaka bir mescit yapmalıyız” dediler. Kehf / 21.
Kuran-ı Kerim, bu iki fikri, kendi görüşünü bildirmeksizin olduğu gibi nakletmektedir. Eğer her iki fikir de ters olsaydı, Kur’an o fikirleri mutlaka reddederdi. Ya da onların bu amellerini tenkidi bir tavırla naklederdi. Anlaşıldığı gibi bu iki fikir, Salih ve Evliyaullah kimselerin tazim edilme yollarından birinin de, onların medfen ve kabirlerinin korunması olduğunu işaret buyurmuştur.
Bu üç mübarek ayete dayanarak, Salih ve Evliyaullah olan kimselerin kabirlerini yapmanın ve korunmanın, haram ya da mekruh bir amel olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak bu ameli, ilahi şiarlara bir çeşit tazim ve Peygamber yakınlarına, sevgi olarak kabul etmeliyiz ikram ve ihtiram esası olarak değerlendirmeliyiz.
4- Hususi Evler Yapmak
Kur’an bir ayetinde çok güzel ve ilginç bir misal vermektedir. Misalde Allah’ın nuru, içinde çerağ bulunan bir kandile benzetilmiştir… Bu latif ve derin misal (Allah, göklerin ve yerin nurudur.) sözüyle başlamış ve (Allah, her şeyi bilendir) sözüyle de sona ermiştir. (Nur/ 35) Kur’an kendi konumunda, çok geniş ve derin bir mevzuya sahip olan bu misale işaret ettikten sonra şöyle buyuruyor:
“(Bu nur) Allah’ın yüceltilmesine ve isminin zikredilmesine izin verdiği evlerdedir; onların içinde sabah akşam O’nu tesbih ederler.
– (öyle) adamlar ki, ne ticaret, ne de alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten alıkoymaz.” Nur / 36-37 iki konuyu aydınlığa kavuşturduktan sonra, bu ayet ile delilimi getireceğiz;
A- “Büyüt” (evlerden) maksat nedir?
B- “Yerfe” ki, terfi ve yüceltilmek anlamındadır, bundan gaye nedir?
İlk kelime hakkında şunu hatırlatmada yarar vardır ki, söz konusu kelimenin mefadı (ifadesi) “mescit”lere değildir. Ayette sözü edilen şey, enbiya, Evliyaullah ve bunların yakınlarını ihtiva eden konudur. O kelimenin sadece mescide ait olduğunu belirten, herhangi bir işaret yoktur. Bu “buyut” (evler), tüm mescitleri, Peygamberlerin menzillerini ve dünya işlerinin, ahiretlerine engel olmadığı tüm salih kişilerin evlerini kapsamaktadır. Bu gibi, evler, Allah nurunun, Tevhid meşalesinin, tenzih ve tesbih amelinin merkezidir. Hatta “Büyüt” (evler) sözünden maksadın, mescitlerden başka yerler olduğunu da söyleye biliriz. Zira “Beyt” üzerinde tavanı olan dört duvara derler. Kâbe’ye “Beytullah” demeleri, Kâbe’nin tavanının üzerinde bulunmasından dolayıdır. Oysaki mescitlerin üzerlerinde sakfın (tavanın) olmaması müstehaptır. Şimdi de “Mescid-ül Heram’ın tavanı yoktur. Kuran’daki âyet “Beyt”in tavanı olmayan yer e denildiğini anlatıyor. Nitekim şöyle buyuruyor:
-“Eğer insanlar (Allah’a karşı isyanda birleşip) tek bir ümmet olacak olmasaydı, Rahmana (Allah’a karşı) küfredenlerin evlerine gümüşten tavanlar yapardık…” Zuhruf / 33 Her halükarda ya, “Buyut’dan maksat mescitlerin dışındaki şeylerdir, yada hem mescitler, hem de mescidin dışındakiler Şimdide ikinci kelime olan “yerfeü” (yücelme) kelimesini açıklayalım:
“Yerfeü” Arap dilinde, yükseltmek ve yukarı çıkartmak anlamlarına gelmektedir. Ayetin zahirinde ise “Bu evleri yükselmesine, Allah izin vermiştir,” anlamına gelmektedir. Bundan maksat, ya zahiri yüksekliktir. Örneğin o evin direklerinin, duvarlarının yükselmesi ve yıkılmasını önlemek gibi. Nitekim Kur’anı Kerim, aynı bu kelimeyi duvarın yükselmesine ve zahiri yapımında kullanmıştır, örneğin şu ayete olduğu gibi:
“İbrahim, İsmail ile birlikte Evin (Kâbe’nin) sütunlarını yükselttiğinde.” Bakara / 127.
Veyahutta söz konusu olan manevi yükseklik ve batını azamettir ki, Allah böyle evlere, özel bir imtiyazlar lütfetmiş, onların makam ve mevkilerini yükseltmiştir.
Şayet maksat zahiri yükseklik ise “Büyüt (evler)in hakiki misdaki olan evliya ve enbiyanın evlerinin, yapılmasına ve şenlenmesine açıkça izin vermiş olur. İster hayat hallerinde, isterse orada defnedilmiş olsunlar (örneğin Peygamberimiz (s.a.a)’in evi, İmam Hadi, İmam Askeri (a.s)’ın evleri ki, kendi evlerine defnedildiler) veya başka bir yerde defnedilmiş olsunlar. Demek ki bunun gibi evler yapılmalı, harap ve viran olmaktan korunmalıdır.
Şayet (Rıf’at) (yükselmekten) gaye manevi olursa sonuç yine aynı olur. Allah bu çeşit evlerin ihtiram ve saygın bir yer olmasına izin vermiştir. Bu evlere ihtiram göstermenin belirtilerinden birde, onlar harap olmaktan korumak, temiz tutmak ve iman etmektir.
Tüm bu zahiri ve batınî yükseklikten gaye, bu evlerin ilahi insanlara, Allah’ın emirlerine itaat edip boyun eğen insanlara ait olmasındandır.
Bu ayet ve diğer ayetlerin varlığıyla birlikte, nasıl olurda vehhabiler risalet eserlerini ve evlerini harabe ve viran ediyorlar! Gece ve gündüzleri kadın ve erkeklerin, Allah’ı tesbih ve tenzih ettikleri o nurani evler, bu ev sahiplerinin, Allah’a bağlı olduklarından dolayı, oraya toplanarak, orada duâ, razı-niyaz ve tezellül ile meşgul oldukları o yerleri, çöplüğe çevire biliyorlar. Bu yolla da, resule, onun yakınlarına ve ashabına karşı olan eski düşmanlık kinlerini açığa vuruyorlar.
Bu konuda aziz okuyucunun dikkatini bir hadise celbetmek istiyorum, Enes b. Malik şöyle diyor:
-Hz. Peygamber (s.a.a) bu ayeti okudu. Bu esnada biri ayağa kalkıp, “Maksat hangi evlerdir?” diye sordu. Hz. Peygamber şöyle buyurdu “Peygamberlerin evleridir” Bu esnada Ebu Bekir Kalkıp şöyle sordu: “Acaba şu ev (Ali ve Fatımâ’nın evine işaret ederek) o evlerden midir? Peygamber (s.a.a) şöyle cevap buyurdu: evet en önemlilerinden ve en faziletlilerindendir.
B) İSLAM ÜMMETİ VE KABİR YAPIMI
İslam’ın Arap yarım adasında doğduğu gün, nuru, yavaş yavaş orta doğunun önemli bir kısmını kapsadı. O dönemde, defin oldukları yerler bilinen, peygamberlerin kabirlerinin, tavanı gölgeliği, hatta kubbesi bile vardı. Şimdide, onların kabirlerinin bir kısmı aynı eskisi gibi kalmıştır.
Mekke’nin kendisinde İsmail’in kabri, annesi “Hacer”in kabri hicri de yerleştirilmiştir. Danyal’ın kabri Şuş’da, Hud, Salih, Yunus ve Zülkiflin kabirleri Irak’ta ve İbrahim’in, oğulları İshak, Yakup ve Yusuf gibi Peygamberlerin kabirlerini, Hz. Musa, Mısırdan getirip Beyt-ül Makdes-e yerleştirmiş ve Kudüs’te yerlerini almışlardır. Bunların tümünün, alamet, nişane ve binaları vardı.
Havva’nın kabri de “Cidde” dedir. Suudiler, Arabistan’ı kendi tasallutları aldıktan sonra, bu validemizin kabrinin nedeni ise Havva ceddimizin kabrinin orada bulunmasındandır. Bu konu ister gerçek olsun, ister olmasın, bu ismin oradan kaynaklandığı gerçektir.
Müslümanlar, bu bölgeleri fethettiklerinde, böyle eserleri görmekten kesinlikle rahatsızlık duymadılar. O yerlerin yıkılmasını da kesinlikle emretmediler!
Şayet kabirleri yapmak ve cenazeyi kapalı bir yerde defnetmek, İslâmî açısından gerçekten haram olsaydı, Müslümanların Irak ve Ürdün’ü fethettikleri vakit, ilk görevleri oradaki kabirleri yıkmak olurdu. Onların kabirlerinin, tamir edilmesine de her devirde karşı çıkardı, hem de şiddetle… oysaki değil bu kabirleri yıkmak, on dört asırlık bir dönemde, son Peygamberin eserlerini korumakta azami gayret sarf ettiler.
Onlar Allah’ın kendilerine ihsan etmiş olduğu akıllarıyla, peygamberlerin eserlerini korumayı, onlara karşı bir nevi hürmet bilmiş; bu işleri yapmakla da, kendilerini iyi amel sahibi ve mükâfatlı olarak kabul etmişlerdir.
İbn-i Teymiye “Sirat-ül Müstakim” adlı kitabında şöyle diyor. “Beytül Mukaddes fethedildiğinde, peygamberlerin kabirleri bina şeklindeydi. Fakat onların kapıları Hicretin dördüncü yılına kadar kapalıydı”
Eğer kabir üzerine bina yapmak, gerçekten haram bir amel olsaydı tab’en onu yıkmak vacip olurdu. Kapalı oluşu, onların baki kalmasını meşrulaştırmazdı. Biran önce onların taban ve onarımının, kazma- kürek ile yıkılıp, yerleri yok edilmeliydi… Demek ki bu binaların ve kubbelerin, bu kadar uzun bir süre zarfında İslami liderlerin ve alimlerinin gözleri önünde baki kalması, İslam dininde, onun caiz olduğunun en açık örneğidir.
İSLAMİ ESERLER DİNİN ASALETİNİN NİŞANESİDİR
Genel anlamıyla nübüvvet eserlerini korumanın ve özel anlamıyla da, Peygamberimizin defin olunduğu yeri, kadınlarının, çocuklarının, ashabının ve yardımcılarının kabirlerini, yaşadığı evi, namaz kıldığı mescitleri korumanın, aşağıda açıklayacağımız gibi, çok büyük ve faydaları vardır.
Bugün İsa’nın gelip gidişinden yirmi asır geçtikten sonra, İsa’nın, Annesi Meryem’in, Kitab-ı İncil’in, yardımcıları ve Havarilerinin durumu, batıya tarihi bir uydurma ve efsane haline gelmiştir. Öyle ki, müsteşriklerden bir çoğu Meryem adında annesi ve İncil adında kitabı olan İsa namında böyle bir gök insanının varlığından kuşkulanmaktadırlar. Bunu “mecnunu âmiri” ile Meşuku olan “Leyla”nın efsanesine benzetmektedirler ki düşünce, fikir ve hayal ürünüdürler. Niçin? Çünkü İsa’dan, dokunulabilecek gerçek bir eser kalmamıştır. Örneğin müşahhas olarak, doğduğu ev, yaşadığı ev, Hıristiyanlık inancına göre, ölüp defnedildiği yer diye, herhangi bir belirli nokta yoktur. Ona ait olan getirdiği gök kitabı tahrif edildi. Şu dört İnciller ki, her birinin sonlarında İsa’nın ölün ve defnedildiğini işaret ediyorlar, bunlar kesinlikle İsa’ya ait İnciller değildirler. Açıkça İsa’nın ölümünden sonra yazıldıklarına şahitlik ediyorlar. Bu yüzden araştırmacılardan bir çoğu, o İncilleri, ikinci asrın ebedi eserlerinden kabul ediyor. Eğer İsa ile ilgili tüm eserler korunmuş olsaydı, açıkça onun asaletine şahitlik ederdi, bu gibi hayalciler içinde artık, herhangi bir şüphe yolu kalmazdı.
Müslümanlar alınları ak ve açık bir şekilde, Dünya insanlarına şöyle sesleniyorlar: Ey insanlar! Bin dört yüz yıl önce Hicaz topraklarında, beşer toplumuna rehberlik eden bir insan gönderildi. Bu yolda büyük başarılar elde etti. O’nun öylesine büyük yaşantısında, küçücük bir noktası bile şüpheli kalmaksızın, hayatının tüm hususiyetleri korunmuştur. Doğduğu ev malumdur, o’na vahyin nazil olduğu Hira dağı çevresi bilinmektedir. İşte bu o’nun namaz kıldığı mescittir. Bu onun defnedildiği evdir, Bu’da O’nun hanımlarının ve çocuklarının, vasilerinin, hedeflerinin ve eşlerinin kabirleridir, diye v.s…
Şimdi eğer bu eserlerin tümünü ortadan kaldırırsak, tab’en onun aslının nişanelerini ortadan kaldırmış oluruz. Böylece de İslam düşmanları için ortam hazırlamış oluruz. Buna göre, risalet eserlerini ve onun ehlini viran edip ortadan kaldırmak, ona karşı, bir nevi saygısızlık ve hakaret olduğu gibi. İslam asaleti ve belirtileri ve risalet temeliyle savaşa girişmiş oluruz.
İslam dini, ebedi bir dindir. Kıyamet gününe kadarda beşerin dini budur. Binlerce yıl sonra gelecek olan nesillerde onun aslına inanmış ve yakın etmiş olmalıdırlar. Böyle bir hedefi gerçekleştirmek içinde, risalet sahibinin tüm eser ve nişanelerini korumamız gereklidir. Böylece de, gelecek asırlarda da, dinin baki kalabilmesi için, bir adım atmış oluruz. İslam Peygamberlerinin durumunu, Hz. İsa (a.s)’ın durumuna düşürecek bir ortam yaratmamalıyız.
Müslümanlar Peygamberimizin eserlerini ve tüm yaşantı hususiyetlerini koruya bilmek ve öğrenip ayakta tuta bilmek için, titizlikle ve azami bir çaba harcıyorlardı. Öyleki, yüzü… günü ayakkabılarını, mısvakını, kılıcının- zırhının Mızrakının, Atının, Devesinin ve kölesinin eşkallerini, hatta su içtiği kuyuları, vakfettiği topraklarını, hatta yolda yürüyüş şekillerini, yemek, yiyiş tarzını, sevdiği yemek çeşidini, sakalının hususiyetlerini ve nasıl şekillendirdiğini ve bütünüyle hayatının inceliklerini yazmışlar ve halada o eserlerden bir kısmı baki kalmışlardır.
Müslümanların tarihlerine baktığımızda ve geniş islami memleketleri gezip dolaştığımızda, kabirleri yapmak ve onları yıkılıp harap olmaktan korumak, Müslümanların tüm belgelerdeki, merasimlerinden birisi olduğu kesinleşmektedir. Geçmişte de olduğu gibi, şimdide tüm İslami Beldelerde, peygamberlerin, evliyaların ve salih insanların kabirleri mezar şeklinde mevcuttur. Genelde İslami eski eserleri ve kabirleri koruyabilmek için, çeşitli vakıf kuruluşları mevcuttur. Bu tür vakıfların gelirleri ise, o eserlerin korunmasına harcanmaktadır.
“Necde” de “Vehhabi” fırkası varolmadan önce ve onların Haremeyn ve etrafına musallat olmalarından önce, Hicaz’ın tümünde ilahi velilerin kabirleri, mamur, âbad ve herkesin teveccühüne sahip idi. İslâm alimlerinden hiç biri de, o yerlere itiraz etmiyorlardı. Evliyaların ve salih kimselerin kabirlerinin mamur mezar halinde olması, sadece İran topraklarında değil, tüm İslâmi beldelerde, özellikle de Mısır, Suriye, Irak, Atağrip ve Tunus gibi ülkelerde de, ûlema ve İslam büyüklerinin kabirleri, mamur ve abad bir şekilde yaşamaktadırlar. Müslümanlar bölük bölük, onların kabirlerini ziyaret etmek için, fatiha ve Kur’an okumak için gidiyorlar. Bu makamların tümünün, kendilerine ait hademeleri, bekçileri, temizlikçileri koruyucuları vardır. Tüm Müslüman ülkelerde, yaygınlaşan ve genişleyen bu durumun karşılığında, kabir yaptırmayı nasıl haram bir iş olarak telakki edebiliriz? Oysaki söz konusu durum, İslam’ın başlangıcından günümüze kadar varolmuştur. Varolacaktır da… Bilginlerin dilinde, bu amele “Sire-i Müslim’in” (Müslümanların gidişatı) denilmektedir ki, başlangıcı da Peygamberimizin zamanına dayanmaktadır. Bunun gibi, itirazı olmayan “öğret”in varlığı onun mahbup, marğup ve caiz oluşunun belirtisidir.
Bu konu zaruret açısından öyle bir duruma gelmiştir ki, “Vahhabi yazarlarından birisi ona itirafta bulunmuş ve cevap verebilecek bir duruma gelmiştir. Onun cevabi itirafı şöyledir:
-Bu konu, beldelerin genelini, şarkı ve Garbı içine alır. Hatta kabir ve Meşhed’in (İslam şehidinin defin olduğu yerin) bulunmadığı İslami bir belde yoktur. Üstelik Müslümanların mescitleri de bunlarla iç içedir. Böyle bir şeyin haram olup ta, İslam alimlerinin, onun karşısında sesiz kalması akıl almaz bir durumdur.
Fakat bu itirafına rağmen, inatçılığından vazgeçmiyor ve şöyle diyor: “ bir konunun yaygın olması ve alimlerin onu karşısında susması, o şeyin caiz oluşunun delili değildir. Eğer bir müddet, bazı konularda bir kısım maslahatlar icabı ağızlarını yumarsa, şartlar açısından değişik durumda onlar, mutlaka hakikati söylemelidir.”
Bu sözün cevabı gayet açıktır; zira yedi asır bil fiil tüm İslam alimleri ağızlarını kapamış ve bu konu hakkında tek bir kelime bile söylememişlerdir. Acaba onların tümü bu konuda “muhafazakar” mıydı? İkinci halife “Beytul Maktes-i” fethettiğinde, niçin peygamberlerin eserlerini imha etmedi? Acaba oda mı zamanın müşrikleriyle anlaştı?!
Bundan daha feci olanı, Medine alimlerine nisbet edilen şu sözdür:
“Kabirlerin yapılması, bu konuda gelen hadislerin sahih oluşu dolayısıyla, ulamanın ittifakına göre yasaktır. Bu nedenle de alimlerden bir çoğu o kabirlerin imha edilmesine fetva vermişlerdir.
Peygamber (s.a.a), hanımı Aişe’nin yaşadığı bir odaya defnedilmelerine rağmen, kabir üzerinde bina yapmanın alimlerin ittifakına göre haram olduğunu nasıl iddia edebilirsiniz? Ebu bekri ve Ömer’i de teberrük babından o hazretin kenarında. Aynı adada defnettiler: Aişe’nin evini ortadan bölüp arasına duvar çektiler. Odanın yarısını Aişe’nin yaşamasına yaşaması ise Peygamberimiz (s.a.a) ile iki halifenin kabirleri ayrıldı. Duvar biraz alçak olduğu için, Abdullah b. Zübeyr döneminde ona biraz ilave yapıp yükseltiler. Sonraları ise her dönemde, o devrin mimarisine uygun bir tarzda, Peygamberimizin defolunduğu ev tamir ediliyor ve binası yenileniyordu. Emevi ve Abbasi halifeleri döneminde de kabrin binası ehemmiyete şayan idi.
Şimdi üzerine yapılan en son bina ise, Sultan “Abdülhamid” tarafından yaptırılan binadır. O binanın yapımı Hicri 1270 yılında başlamış ve tam dört yılda tamamlanmıştır. İsteyen Peygamberin kabrinin üzerine yapılan ve tamir edilen binaların durumunu tarih boyunca ve İslâmî devirlerde “Semhudi” asrına kadar olan dönemlerini “Vefa-ül Vefai Semhudi” kitabından öğrene bilirler  Dileyenler ise Medine tarihi ile ilgili kitaplardan da elde edebilirler.
A- EBİL HEYYAC HADİSİ
Şimdi “Vehhabi” alimlerinin dayanakları olan hadisleri tahlil edelim. O hadisti de Sahih-i Müslim’in senediyle naklediyoruz:
“Sahih-in müellifi Yahya, Ebu Bekir ve Züheyr namında üç kişiden naklediyor ki ve Sufyan’dan bu da Ebi Vail’den, bu da Ebil Heyyac’dan naklediyor ki Ali, Ebi’l Heyyaca şöyle dedi;Peygamberin beni görevlendirdiği bir işe seni görevlendiriyorum, bir tasviri imha etmeden onu terk etme, bir yüksek kabri de yerle bir etme onu terk etme”
Bu hadisin senet ve deliline dikkat etmeksizin Vehhabi taifesi kendilerine dayanak göstermişlerdir.
BU HADİS HAKKINDA BİZİM GÖRÜŞÜMÜZ
Bir hadis ile İlahi hükümlerden birisine delil getirdiğimizde hadiste iki şart aramalıyız:
1-    Hadisin senedi sahih olmalıdır. Bu sözden maksat, yani hadisin rivayet edenleri, hangi sınıf insan olursa olsun onların sözüne itimat edilmelidir.
2-    Hadisin maksada işareti açık olmalıdır. (anlaşılmalıdır) Başka bir deyişle; hadisin cümleleri ve kelimeleri bizim kastımıza tam işaret etmelidir: Öyle ki, aynı hadis-i dile aşîna ve onun hususiyetlerini bilen birinin eline versek, bizim anladığımızın aynısını o da anlamalıdır.
Maalesef bu hadis her iki yönden de işkallıdır. Özellikle de delalet bakımından onların kastettikleriyle her hangi bir irtibatı yoktur.
Senet yönünden, bu hadis-i rivayet eden şahıslar, güvenilirlik (vüsuk) bakımından, hadisçi bilginlerin ittifak ettikleri şahıslar değildirler. Zira o hadisin senedinde;
1-Vekiy
2-Süfyan-i Sevri
3-Habib b. Ebi Sabit
4- Ebi Vail el Esedi, gibi şahısların isimleri göze çarpmaktadır. Oysaki hadis şinas biri olan “Hafiz b. Hacer-i Askelani” “Tehzib’ut Tehzib” kitabında, bu şahıslardan kaçınmıştır, öyleki insan, bu hadisin ve bunların rivayet ettikleri diğer hadislerin sahihliğinde şüphe ediyor.
Örneğin “Vekiy” hakkında “İmam-ı Ahmet Hanbeli”den şöyle naklediyor:
“Bu, beş yüz hadiste yanlışlık yapmıştır”
Yine “Muhammed b. Nesri Müruzi”den “Vekiy” hakkında şöyle naklediyor:
-Hadisi manaya göre naklediyordu (hadisin kelime ve metnini naklediyordu) oysa ki, o Arap dili ehlinden değildi. (ki onun hadisi değiştirmesi sakıncasız olsun)
Süfyani Servi hakkında, bin mübarekten şöyle naklediyor:
-Süfyan hadis söylüyordu, aniden ben geldim, hadiste hilelik yaptığını gördüm. Beni görünce utandı.
Her hadiste hilelik (tedlis) hangi anlamda yorumlanırsa yorumlansın, o işi yapan şahısta, adalet ve doğruluk melekesinin (güzel ruhun) ve gerçeklilik duygusunun oluşmadığını gösterir. Böylece de gerçek olmayan bir şeyi, gerçekleşmiş gibi gösterir.
“Yahya el- Kitan tercümesinde ondan şöyle naklediyor: Süfyan güvenilir olmayan birisini, güvenilir göstermek için gayret sarf etti fakat bunu başaramadı”
“Habib b. Ebi Sabit” hakkında “ Ebi Heban” dan şöyle naklediyor:
-“O hadiste hile (Tedlis) yapıyordu.
Kütan’dan şöyle naklediyor:
“Onun hadislerine tabi olunmaz ve onun naklettiği hadisler mazbut değildir”
“Ebi Vail” hakkın da şöyle diyorlar:
“O İmamı Emirel Müminin Ali (a.s)’dan inhiraf eden Nasibilerden biridir
Dikkatleri çeken konu, “Ebi’l Heyyacın” altı sahih kitabında yalnızca bir hadis nakletmesidir. Oda yukarıda naklettiğimiz hadistir. Nebevi ilminden sadece bir hadisle yararlanan birinin, hadis ehli olmadığı açıktır. (bu onun, bu ilimden mahrum oluşunun en büyük delilidir) Bu şartlarda onun naklettiği hadise inanıp, güvenmek, zor olsa gerek.
Şayet bir hadisin senedi, bu kadar işgallerle karşı karşıya bulunsa, hiçbir fakih böyle bir senet ile fetva veremez.
Hadisin delaleti de, senedinden geri kalmamıştır. Zira, hadiste delil olarak getirilmek istenen söz şudur: (vela geburen mşrufen ela suyi) şimdi bu iki kelimeyi dikkatlice tahlil edelim:
A-    Meşref
B-    Suyi
C-    “Meşref” kelimesi sözlükte, yüksek ve yüce anlamındadır. Bu konuyu şöyle açıklıyorlar:
– Meşref, yüksek yer ve diğerine “musallat” anlamındadır.
Kelimenin manasını tanzim etmekte büyük kudreti olan “kamus” sözlüğünün yazarı şöyle diyor:
– Şeref, (r.a)’ın hareketiyle bu yüksek anlamınadır ve devenin belinin çıkıntısına (yüksek yer) denir.
Buna göre “meşref” kelimesi, mutlak yükseklik anlamındadır ve özellikle de Devenin belinin yüksekliğindeki, çıkıntı anlamındadır. Karinelere bakarak hangi çeşit yüksekliğini anlamak gerekir.
B “Sevveytehü” kelimesi, lügatte: Müsavi yapmak, eşitlemek, eğik-büküğü düzeltmek anlamlarına gelir.
Onu düzenledi. Arap diyor: Eğriyi düzeltmek istedim düzene gelmedi. Yine kusursuz yapıya da derler.
Kur’an-ı Kerimde şöyle buyuruyor:
– “O Allah ki, yarattı, bir düzen içinde biçim verdi”
Kelimelerin manalarını anladıktan sonra, şimdi hadisin maksadını anlayalım bakalım hadisin anlamı nedir?
Bu hadiste iki ihtimal söz konusudur. Kelimelerin anlamlarını göz önünde tutarak ve diğer karinelere dikkat ederek, bu ihtimallerden birini ortaya koymak gerekir.
1- İhtimallerden ilki şu olabilir; Hz. Ali Ebu’l Heyyac’a yüksek kabirleri yıkıp yerle bir etmesini emretmiştir.
Vehhabilerin sarıldıkları bu ihtimal birkaç yönden reddedilmiştir.
Evvela, “Tesviye” kelimesi, imha ve viran etmek anlamına gelmemiştir. Şayet maksat bu olsaydı, şöyle demeliydi: “Onu yerle bir etmelisin” oysaki böyle bir kelime hadiste yoktur.
İkinci olarak, eğer maksat şu olsaydı, İslam alimlerinden biri neden ona dayanarak fetva vermemişlerdir? Zira kabrin yerle beraber olması, İslam sünnetinin hilafınadır. İslam sünnetine göre kabrin bir miktar yüksek olması efdaldir. İslam fakihlerinin tamamı, kabrin yerden bir karış yüksek olmasına fetva vermişlerdir.
“El- fıkh-ı Ala Mezahib-il Erbaa” (Dört mezhebe göre fıkıh) kitabındaki, dört meşhur imamın fetvalarına göre yazılmış bir kitaptır. Şöyle yazıldığını görüyoruz: – Kabir toprağının yerden bir karış yüksek olması müstehaptır.
Bu fetvaya ve bu konuya istinaden, o hadisi şimdi açıklayacağız. Manaya göre tefsir etmeliyiz.
2- “Kabiri Müsavi et” sözünden maksat şu olabilir; Yani, balık beli veya deve beli, yada dağ tepesi şeklinde olan kabirlerin mukabilinde (sen gördüğün kabirleri) üzerini düz hale getir. Yeksan et, sathını düzelt ve üst toprağını sabit hale getir.
Böyle bir durumda hadis bize şunu tavsiye ediyor; Kabirlerin üzerindeki toprak düz ve her yanı eşit olmalıdır. Ehl-i Sünnetin bazıları arasında adet olan, balık beli ve dik olarak bulundurma, olmamalıdır. Nitekim Şafii’den başka diğer Ehl-i Sünnet alimleri kabrin tesnim (dik tepeli) şekilde olmasının sünnet olduğuna fetva vermişlerdir  Dört imam arasında, imam şafi-i hariç, diğerleri kabirin dik olmasının müstehap olduğunu söylemişlerdir. Bu durumda, söz konusu, hadis, Şii alimlerin fetvalarını teyit etmektedir. Zira Şii alimler kabirin yerden yüksek olması gerektiğini söyledikleri gibi, kabirin üzerindeki toprağın, dik değil de düz ve aynı seviyede olması gerektiğini söylemişlerdir.
“Sahihin” müellifi “Müslim” bu hadisi ve şimdi nakledeceğim hadisi, “kabri düzenleme işi babı” ında, ayrıca “Tirmizi “ve” nesnede kendi sünenlerinde, bu hadisi söz konusu konuya dahil etmişlerdir. Bu bölümden de maksat, yüksek kabirleri yıkıp, yerle bir etmek olsaydı, o bölümün (babın) unvanını değiştirip, “kabirleri tahrip etme ve yıkma babı” olarak adlandırması gerekirdi.
Arap dilinde şayet “tesviye” yi “kabir” gibi bir şeye nispet ettiklerinde, kabirin her yanının aynı seviyede-düz olması kastedilir. Onun yerle bir olması kastedilmez.
“Müslim”in kendisi “sahih”inde naklettiği diğer bir hadis aynı anlamı vermektedir ve biz onu teyit ediyoruz. Şimdi nakledelim
– Ravi diyor ki; Rum topraklarında füela ile birlikteydik arkadaşlarımızdan biri öldü. Füelale “onun kabrini düzlememizi” emretti ve şöyle dedi: “Allah Resulünden işittim ki kabirlerin düzeltilmesini emrediyordu”.
Bu rivayeti anlamanın anahtarı (Tesviye) kelimesinin manasını elde etmektir. Bunda üç ihtimal vardır. Karineler ile bu üç ihtimalden birini seçmek gerekir. Üç ihtimalden birini seçmek gerekir. Üç ihtimal şöyledir :
1-    Amaç kabirin üstündeki binayı yıkmaktır. Bu ihtimal batılda zira Medine’deki kabirlerin üzerinde bina ve kubbe yoktu.
2-    Amaç, kabrin sathını yerle bir etmekti. Bu da kat-i sünnetin zıddındadır. Zira sünnetin gereği, kabrin yerden bir karış yüksek olması gerekir.
3-    Maksadı kabiri düz yapmaktır. Onun iniş çıkışlarını düzeltmek balık sırtı ve deve beli şeklinde çıkartmaktır.
İşte bu mana kabul edilmiştir. Böyle bir mananın da hiçbir şekilde (kabirin yıkılması için, bu hadisi) gösterenin amacıyla irtibatı yoktur.
Şimdi Sahihi Müslim’in tanınmış tefsircisi “Nevevi” bu hadisi nasıl açıklamıştır, onu inceleyelim; o şöyle diyor:
Kabirin yerden fazla yüksek olmaması sünnettir. Devenin  belli şekilde gelmemelidir, ancak bir karış boyunda yüksek ve düz olmalıdır.
Bu cümle bize şunu hatırlatıyor, Sahihi Müslim’in Müfessiri “Sevveytühü” kelimesinden, bizim açıkladığımız mananın aynısını anlamıştır. Yani İmam Ali (a.s), kabirleri, balık beli ve dikey durumdan çıkarıp, düz ve geniş şekle getirilmesini emretmiştir onun yıkılıp, yerle bir edilmesini yada üzerindeki binanın yerle bir edilmesini söylemiştir.
Bu hadisi, bu şekilde tefsir eden sadece biz değiliz, “İlhücrü Kestelani”de “İrşad-üs Sari fi Şerh-i Sahih-i Buharı kitabında bu hadisi aynen bizim gibi tefsir etmiştir. Bu zat şöyle diyor: Kabrin düz ve geniş bir şekilde olması sünnettir. “Rafizilerin” şiarı olan düz kabir şeklini, bir sünnet olduğu için terk etmiyoruz. Kabrin düz olmasının sünnet olduğunu söylememiz, İbn’ül Heyyacın hadisiyle ters düşmez  – “zira kabri yerle beraber etmek kastedilmemiştir. Kastedilen kabrin yerden yüksek olmasıyla birlikte üzerinin (dik değil de) düz ve seviyeli olmasıdır.”
Bunun dışında, eğer Hz. Ali’nin emrinden kasti, kabirlerin üzerindeki bina ve kubbeleri yıktırmak olsaydı, kendi zamanındaki Peygamber kabirlerinin üzerindeki kubbeleri niçin yıktırmadı? Bulunduğu dönemde, o hazret, İslam topraklarının çoğunluğuna mutlak bir şekilde hakimdi, onun gözleri önünde de, Filistin, Suriye, Mısır, Irak, İran ve Yemen toprakları, peygamber kabirlerinin üzerindeki bina ve kubbelerle doluydu.
Biz bu sözlerimizin tümünden vazgeçelim ve farz edelim Hz. Ali (a.s) “Ebil Heyyac’a” yüksek kabirlerin tümünü yıkıp yerle bir etmesini söyledi, fakat hadis hiçbir zaman, kabirler üzerindeki bina ve kubbelerin yıkılması gerektiği anlamını vermemektedir. Zira imam şöyle buyuruyor:
“Yani kabirleri viran etsin, fakat hiçbir zaman, binaları ve kubbeleri yıkmalısın” diye buyurmamıştır.
Oy saki bizim sözümüz kabrin kendisi hakkında değildir. ancak bizim sözümüz kabirlerin üzerinde yapılan binada ve kubbeler hakkındadır. Millet bu binaların gölgesinde kalan okumak, dua etmek ve namaz kılmakla meşgul ediyorlar. Bu hadisin neresinde, kabrin etrafındaki binaların yıkılması ve viran edilmesini emreden bir emir vardır! İbadeti yerine getirmeye, Kur’an okumaya, halkı sıcak ve soğutan korumaya imkan sağlayan bu binaların yıkılmasına hadisin neresinden delil getirile bilir.
Hadiste diğer iki ihtimal; sözümüzün sonunda hadiste diğer iki ihtimali hatırlatma ihtiyacı duyduk. Şimdi bunlara bakalım:
1-    Bu ve bunun gibi hadislerin maksadı, önceki kavimle kasitleri mümkündür. Zira önceki kavimler, salih kimselerin ve evliyaların kabirlerini kıble yapıyorlardı. Gerçek kıbleye doğru namaz kılmaları gerektiren, onların kabirlerine doğru ve kenarlarındaki resimlere doğru ibadet ediyorlardı. Allah’ın kendileri için tayin ettiği kıbleden yüzlerini çevirip, kabirlere doğru namaz kılıyorlardı. Böyle bir durumda, bu hadisin, Müslüman’ın asla secde etmediği ve onlara namaz kılmadığı, sadece kenarında durup, ilahi kıbleye taraf namaz kılıp, Kur’an okuduğu kabirlerle hiçbir irtibat ve ilişkisi yoktur.
Eğer Salihlerin kabrinin kenarına koşup, ilahi ibadetlerini müminlerin tertemiz ecsadlarının ve pak medfenlerinin yanında ibadetlerini yerine getiriyorlarsa, nedeni onların pak ve mübarek bedenlerinin medfeni olan yerin daha temiz olması ve şerefli mekanların oradan şeref kazanmak amacıyla yapılmaktadır. İleride bu konuya değineceğiz.
2-    Resimden maksat, putların resmi ve “kabir”den de maksat, müşriklerin kabirleridir. O dönemde, onların kabirleri, onların nesilleri ve diğerleri için, önemli olabilirdi.
Burada dört mezhep alimlerinin kabir üzerine bina yapmak hakkındaki fetvalarını nakledelim:
“Kabrin üzerine ev, kubbe, medrese veya mescit yapmak mekruhtur.”
Bu dört imamın mekruh fetvasında ittifak halinde olmalarına göre, “Necd” kâdısı ısrarla, kabrin üzerine bina yapmanın haram olduğunu nasıl söyleye bilir. Ayrıca bu kerahet konusunda sahih ve kat-i bir medrek ve dayanağı yoktur. Özellikle de bina enbiya ve salihlerin ziyaretine gelenlere, ibadet ve Kur’an okuma imkanını verirse
5- CABİR’İN HADİSİYLE DELİL GETİRMEK
Vahhabilerin, kabrin haram olduğuna dair ellerinde tutukları dayanaklardan biri de, Cabir hadisidir. Bu hadis Ehl-i Sünnet sahihlerinde değişik suretlerde nakledilmiştir. O hadisin tüm senetlerinde, “İbn-i Cüreyh” ve “Ebi Ezzübeyr” varid olmuştur. Onun etrafında tahkik etmemiz de, hadisin isnatlar tüm yönlerini nakledip, sonra o hadisin delil getirmede salahiyet derecesi hakkında görüşümüzü açıklamamıza bağlıdır. Şimdi sahih ve sünenlerdeki, hadisin değişik şekillerini nakledelim:
Müslim kendi sahih-inde “Ennehy-i an tecsis-il kabr-i vel bina aleyh-i”, bölümünde Cabir’in hadisinin üç şekli iki metin ile naklediyor, şöyle ki:  “Peygamber kabirlerin kireçle beyazlatılmasını ve üzerine bina yapılmasını ve üzerinde oturulmasını nehyetmiştir.”
Burada metin aynıdır, fakat ikincisinin yolu birincisiyle biraz ihtilaflı dır.
-Peygamber kabrin kireçlenmesini nehyetti
Sahih-i Tirmizi “kabri kireçlemenin ve yazı yazmanın keraheti bölümünde bir hadisi senedi ile birlikte naklediyor. Şimdi hadis. Senediyle birlikte naklediyoruz:
“Peygamber kabirlerin kireçlenmesini, yazı yazılmasını bina yapılmasını ve üzerlerinde, yol yapılıp yürünmesini yasakladı.”
Tirmizi sonradan, Hasan-ı Basriden ve Şafi-i den naklediyor ki: Bu iki, şahıs, kabirlerin çamur ile yapılmasına izin verdiler.
İbn-i Mace” kendi Sahihinde, “Kabirlerin üzerine bina yapmanın, kireçlemenin ve üzerine yazı yazmanın nehiy edildiğine dair haberler bölümünde, hadisi iki senede ve iki metin ile nakletmiştir.”
Allah Resulü kabirin kireçlenmesini nehyetmiştir. Allah resulü kabire bir şey yazılmasını nehyetmiştir.
Hadisi açıklayan, bu hadisi açıkladıktan sonra, Hakimden bir (senede) naklediyor ve şöyle diyor: Hadis sahihtir. Fakat amel edilecek gibi değildir. Zira doğudan batıya tüm İslam önderleri kabirlerin üzerini yazıyorlardı. Bu geleceklerin, geçmişlerinden aldığı gelenektir.
Nese-i kendi Sahihinde, “kabir üzerine bina yapmak” bölümünde hadisi iki senede ve iki metin ile nakletmiştir.
– Allah Resulü (s.a.a) kabirlerin kireçlenmesini, üzerine bina yapılmasını veya üzerinde oturulmasını nehyetti.
–    Allah Resulü (s.a.a) kabirlerin kireçlenmesini nehyetmiştir.
Ebu Davud şöyle diyor: Peygamber kabrin üzerine yazı yazmayı ve ona bir şey ilave
etmeği nehyetmiştir.
İmam-ı Ahmed b. Hanbel kendi Mesnedinde Cabirin hadisini bu şekilde nakletmiştir; Allah Resulü kabrin üzerine oturulmayı, kireçleyip, bina yapmayı nehyetmiştir.
Bunlar hadisin değişik tarzlarda ve değişik senet ve metinlerdeki nakledilen şekillerdir. Bakalım şimdi, acaba bu gibi hadisler ile delil getirmek ve dayanak olarak göstermek mümkün mü değil mi?
HADİSİN EŞKALLERİ
Cabir hadisi onun delil olma özelliğini kayıp ettirecek birleri kusur ile karşı karşıyadır.
İlk önce hadisin tüm senetlerinde “İbn-i Cüreyh-i  ve Zübeyr”  ya ikisi birlikte gelmişler veya bunlardan biri senet de yer almıştır. Bu iki şahsın durumu aydınlığa kavuştuktan artık diğer şahısların durumunu incelemeğe ve söz söylemeye gerek kalmaz.
Rivayetçilerin bir kısmı her ne kadar meçhul veya zayıf kimselerden olsalar dahi bu iki şahsın durumlarını aydınlatmak diğer şahısların durumlarını öğrenmemize gerek bırakmaz.
İbn-i Hacer “Tehzib-üt-Tehzib” kitabında “İbn-i Cüreyh” hakkında kişinin soyunu tanıyan alimlerden (ülema-ı rical) şu sözleri naklediyor; Yahya b. Said şöyle diyor: “Eğer İbn-i Cüreyh kitaptan hadis nakletmez ise, ona itimat edilmez.”
Ahmed b. Hanbel’den şöyle naklediyor: “İbn-i Cüreyh Eğer “falan ve falan şöyle söyledi” derse, münker hadisleri nakletmiş demektir.
Malik şöyle diyor: İbn-i Cüreyh tüm hadislerde, gecen karanlığında yakacak ot yığan gibidir.(onun elini, mutlaka akrep veya yılan ısırır)
Darü Kutni’den şöyle naklediyor; İbn-i Cüreyh-in tedlisinden (gerçek olmayanı gerçekmiş gibi göstermesinden) sakın, zira çok kötü bir surette tedlis ediyor. Ne zaman zayıf bir insandan, bir hadis duysa, güvenilir birinden duymuş gibi cilvelendirir.
İbn-i Hebban’dan şöyle naklediyor: “İbn-i Cüreyh”hadiste tedlis ediyor”
Rical ilmine (kişinin durumunu ve soyunu tanıma ilmine) sahip olan bunca alim ve bilginlerin bu şekildeki görüşlerini nazarı itibara alarak, acaba şöyle bir şahsın naklettiği hadisi de hak olarak kabul edebilir miyiz? İlahi evliyaların kabirlerini yapmak ve onların ihtiramını gözetlemek gibi, Müslümanların bu samimi yaşantılarının karşılığında, öyle bir rivayetçinin naklettiği bir söze inanabilir miyiz?
“Ebu Ezübeyr” hakkında da rical alimlerinden olan İbn-i Hacer aşağıdaki şu sözleri söylüyor:
“Ahmed b. Hanbel’in oğlu, Ahmed’den, oda Eyyüb’den naklediyor ki, o, onu zayıf biliyordu.
Şu’be den naklediliyor ki, söz konusu şahıs kendi namazını doğru bir şekilde bilemiyordu. Yine aynı şahıstan naklediyor ki; ben Mekke’de idim, bir şahıs Ebu Zubeyr’e geldi. Ondan bir şey sordu; Aniden o şahısa iftira etti. Ben on; Müslüman birine töhmetimi ediyorsun? Dedim. O (Ebu Zübeyr) bana; “ o beni rahatsız etti diye cevap verdi. Bende ona şöyle dedim: “seni rahatsız edene sen iftiramı ediyorsun, artık ben senden hadis nakletmeyeceğim.
Yine Şube’den şöyle sordu. Niçin Ebu Zübeyr’den hadis nakletmeyi terk ettin? O da şöyle cevap verdi; onun kötü bir amele sahip olduğunu gördüm.
İbn-i Ebi Hatem’den naklediyor ki, babasından, Ebu Zübeyr’in nasıl biri olduğunu sordu. O da şöyle cevap verdi: “ onun hadisi yazıla bilir, fakat delil olarak kabul edilemez.”
Yine Şubeden naklediyor ki, ben Ebuzer’den sordum’ ki, “Ebu Zübeyre’den hadis naklediyor. Siz ne söylüyorsunuz? Ona hadisi ile delil getirilebilir mi?
Şöyle cevap:güvenilir (siğa) insanların, hadisleri ile delil getirilebilir. (yani o güvenilir bir insan değildir, demek istiyor)
Konumuzla ilgili hadislerin tümünün senedinde yer alan bu iki şahsın durumları işte böyledir. Bu iki şahsın bu durumları ile birlikte, bunların naklettikleri hadisleri delil kabul etmek mümkün müdür.?
Bu durum, hadisin senedinde yer alan diğer şahısların sağlam olduklarında da, bu durumda zayıf olur. Oysaki bu hadislerin bazılarının senetlerinde, Abdurrahman-ı İbn-i Esved gibisi de vardır, ki bu şahıs yalancılıkla suçlanmıştır.
Senedi bu şekilde olan hadislere dayanarak, Risalet Hanedanının, Peygamber ashabının eserlerini yıkıp, viran etmek ve 1400 yıl içerisinde gelip geçen Müslümanları hatalı olarak nitelemek, gerçekten doğrumudur? İnsafa uygun mudur?
İkinci olarak, hadis metin bakımından çok karışıktır. Bu karışıklık farklılık da, bu haberi rivayet edenlerin, hadisin metnini korumaya önem vermediklerinin ve yeterli dikkati göstermediklerinin işaretidir. Söz konusu farklılık, insanın, o hadise karşı itimadını sarsacak derecede ileridir.
Şimdi karışıklığın ve farklılığın şeklini açıklayalım:
Cabir’in hadisi yedi suretle nakledilmiştir. Oysa ki peygamber onu, bir surette beyan etmiştir. Şimdi onun yedi suretini yazalım;
1- Peygamber, kabri kireçlemeyi, ona yaslanmayı ve üzerine oturmayı, bina yapmayı nehyetmiştir.
Birinci, ikinci ve dokuzuncu hadisler.
2- peygamber, kabrin kireçlenmesini Nehyetmiştir.
Beşinci ve sekizinci hadisler.
3- Peygamber kabri kireçlenmeyi, üzerine oturmayı, yazı yazmayı, bina yapmayı ve üzerinden yol gitmesini yasaklamıştır.
Dördüncü hadis
4- Peygamber, kabrin üzerine yazı yazmayı nehyetmiştir.
Altıncı hadis:
5- Peygamber, kabrin üzerine yazı yazmayı, oturmayı kireçlemeyi ve bina yapmayı nehyetmiştir.
Onuncu hadis
6- Peygamber, kabrin üzerinde oturmayı, onu kireçlemeyi ve üzerine bina yapmayı yasaklamıştır.
On birinci hadis, gerçekte bu süretin ilk suret ile olan farklılığı, şudur ki; hadisin ilk suretinde, kabre yaslanmayı nehyetmiş derken, bu suretinde de, kabire oturmayı neyhetmiştir sözü geçiyor.
7- Peygamber, kabrin üzerinde oturmayı, kireçlemeyi, üzerine bina yapmayı, toprağına ilave yapmayı ve üzerine yazmayı nehyetmiştir.
Bu şekildeki hadiste, üç tanesine ilaveten, kabrin toprağına ilave etmek ve yazı yazmakta men edilmiştir.
Bunun dışında bazen tabirlerin arasında bile tezatlar doğmaktadır. Birinci şeklinde yaslanmak diye geçiyor, üçüncüde ise “Veta” (ayak basmak ve yol yürümek) sözü geçiyor. Beşinci ve altıcıda ise “Küud” sözü (oturmak) geçiyor kesinlikle biliyoruz ki yaslanmak, yol gitmek oturmak değildir.
Bu hadisin, bu kadar karma karışık olmasıyla birlikte bu Fakihin güvene bileceği bir hadis olması mümkün değildir.
Üçüncüsü; söz konusu hadis, senedinin sahih ve kendisinin karışıklıktan uzak olduğunu Ferzekten dahi, Peygamberin kabrinin üzerinde bina yapılmasını ünlemekten başka bir şey ifade etmiyor. Bir şeyi yasaklamak, o şeyin haram olduğunu kanıtlar zira nehy bazen nehy-i tahrimi ( haram olan nehiy) dir, bazı yerlerde ise, nehy-i keraheti (mekru olan nehiy) dir. Peygamberlerin ve sair önderlerin, konuşmalarındaki nehy-i keraheti, hadden fazla kullanılmıştır.
“Nehy” in ilk anlamının ve hakiki istilahının, her ne kadar “tahrim-i haram” olduğu ve başka bir mana için herhangi bir karine olmamaksızın, ondan keraheti anlamanın zor olduğu doğrudur, fakat alimler ve bilginler, bu hadisten kerahetten başka bir anlam çıkarmamışlardır:
Örneğin Tirmizi, kendi sahihinde, söz konusu hadisi “kabir” kireçlemenin keraheti” bölümünde nakletmiştir.
Kerahetine dair en büyük şahitlerden biride İbn-i Mucemin sahihinin müfessiri olan “Sendi,” Hakimden şöyle naklediyor:
Müslümanlardan hiçbir ferd bu nehye uymadılar. Onu nehyi tahrimi olarak kabul etmediler. İsbatı ise, tüm Müslümanların tabirlerinin üzerini yazdırmasıdır.
Bu nehyin, mekruh nehiy oluşunun diğer bir şahidi de İslam mezheplerinin ittifak halinde oluşlarıdır. Bunlar; kabirlerin üzerine vakıf olmadığı takdirde, binanın yapılmasının caiz olduğuna dair ittifak edip, fetva vermeleri nedendir? Bu en büyük şahit değil mi caiz olduğuna dair.
Sahih-i Müslüm’in müfessiri hadisin açıklamasında şöyle yazıyor : “Kabir sahibinin kendi mülkünde kabir üzerinde bina yapmak mekruhtur,” vakfı bir yerde ise haramdır. Şafii bu konuyu açıklamış, hatta o, hadisi “kabri kireçlemek ve bina yapmak keraheti” bölümünde zikretmiştir.
Fakat şunu da söyleyelim ki, bir şeyin keraheti, bazı şeylerin varlığı ile ortadan kalkabilir. Şayet kabri yapmak, İslamî asaletin korunmasına, ya da kabrin üzerindeki binanın gölgesinden yararlanarak, Kabri ziyarete gelenlerin rahatça Kur’an okuyup, dûa etmesini sağlar ise, kabirlerin üzerine bina yapılması, büyük yararlar sağladığı gibi, kerahetini de ortadan kaldırır ve mubah bir amel haline dönüşür.
Mekruh veya müstehap hükümleri illetlerden dolayı, değişebilirler. Bazı mekruhlar bir şeyin birleşmesi nedeniyle mahbub (sevimli) olurlar yada bazı müstehap şeyler, bazı ilaveler nedeniyle mercuh olur. Yapana terah hakkı vermiş olur. Zira bir şeyin, mekruh veya müstehap olması, mahbubiyet veya mercuhiyet iktizasından başka bir şey değildir. Fakat iktizalar, o derece tesirli olurlar ki, maniler onların iktiza ve tesirinin önünü almamalıdır, yada onun iktizasına gelabe etmemelidir. Bu konular, İslami fıkıh ile haşir olanlar için, çok açıktır.
DİĞER İKİ HADİS İLE DELİL GETİRMEK
Söz buraya gelmişken, Vehhabilerin dayanakları olan diğer hadisleri de araştırmak yerinde olur.
1- İbn-i Muce kendi sahihinde şöyle naklediyor;  Ahmed b. Hanbel, kendi mesned’inde bir hadisi iki senet ile naklediyor: ikisinin de nakli şöyledir;  birinci rivayetlerin zayıflılığın delili, onu rivayet edenlerin arasında “Veheb”in isminin geçmesidir. Veheb, uydurulmuş (meçhul ) isimlerden biridir. Bundan kimin kastedildiği bilinmiyor. “mizan-ül itikat” kitabında on yedi tane “Veheb” diye isimden söz ediliyor. Fakat bu “veheb”in, onlardan hangisi olduğu bilinmiyor. Onlardan çoğu da hadis uyduran ve günün yalancılarındandır. İkinci ve üçüncü hadisin sakatlığı ise, Abdullah “İbn-i Lehye’e” nin varlığıdır. “Zehebi” söz konusu şahsın hakkında şöyle yazıyor:
“İbn-i Müin demiş ki; o zayıf kimsedir, onun naklettiği rivayetler delil getirilemez. Yahya b. Said, onu hiçbir şey saymıyordu.
Biz burada hadisin senedinde tartışmadan vazgeçiyoruz. Fakat bir noktayı hatırlatıyoruz: Tüm İslam tarihi yazarları ve muhaddisleri, peygamberin mübarek cesedi, peygamber ashabının tavsiyesi ile, onun zevcesi olan Aişe’nin evinde toprağa verildiğini nakletmektedirler. Ashab ise o mübareğin defin olacağı yerin seçilmesini, Ebu Bekir’in Peygamberden naklettiği bir hadis ile seçmişlerdir. Ebu Bekir’in naklettiği hadis şöyledir; Peygamber şöyle buyurmuştur. Her peygamber, her nerede vefat ederse, aynı yerde toprağa verilmelidir.
Şimdi soruluyor; eğer gerçekten peygamber kabrin üzerine bina yapılmasını nehyetmiş olsaydı, onun cesedi tavanı bulunan bir binanın altına nasıl defnedilebilir. Kabri, nasılda bina haline getirile bilirdi?
Vahhabilerin iddialarından daha gülünç olan ise kuru ve cam olan bazı yazarların sözleridir ki şöyle diyorlar “ haram olanı, kabrin üzerine bina yapmaktır, ne ki binalı bir yere cesedi defnetmek haram değildir. Peygamberi binanın altına defin ettiler, onun kabrini bina yapmadılar”
Hadis için böyle bu gibi bir tefsirde bulunmak, dışarıdan olan bir gerçeğe (Peygamberin cesedinin bir binanın altına gömülmesi gibi) yönelmekten başka bir nedeni yoktur. Eğer Vahhabiler, böyle bir gerçekle karşı karşıya bulunmasaydılar her ikisinin de haram olduğuna fetva verirlerdi. Usulen biz burada Vahhabilerden soruyoruz:
Acaba yanlınca meyyitin kabrine bina yapmanın kendisi mi haramdır. Şayet birisi bu esasa muhalefet ederek, bir bina yapar ise her ne kadar onu icad etmek haram oluyorsa da fakat baki kalması (İbkası) artık haram olmuyor demektir! Yoksa bina yapmak icad eden ve ibkaen mi, haramdır? Birinci durumu göz önüne alarak soruyoruz: o halde niçin Suudi hükümeti zorbalık ve zulüm ile niçin risalet eserlerini ve peygamber hanedanın evlerini, ashabının ve onun evlatlarının kabirlerinin kubbeleri yok etti. Oysaki bina icad etmek haram idi, yaptıktan sonra, artık onun baki kalması haram olmuyordu. Geçmiş dönemde binayı kim yaptıysa, hata onlarındı. Yaptıktan sonra onu yıkmak gerekmiyorduysa, niçin onlar bunun tersini yapıp, viran ettiler?!!
Ayrıca bu ihtimal, “İbn-i Kayyim” ve “İbn-i Teymiye” gibi vahhabi devletlerin fetvaların zıddınadır.
Birincisi şöyle diyor:
– “Kabirlerin üzerine yapılan binaları yıkmak vaciptir. Onları yıkacak gücü elde ettikten sonra onların bir gün bile kalması caiz değildir.”
Böyle bir beyan ve böyle bir amel ile Vahhabi’nin sorunun ilk bölümünü tercih etmesi sahi değildir elbette, mutlaka ikinci bölümümü kabul edecek ve şöyle diyecektir: “kabre bina yapmak her iki durumda da (hudus ve beka) olarak haramdır.
Böyle bir durumda önlerine bir soru çıkıyor ki; Müslümanlar niçin peygamberlerinin pak bedenini binanın altına defnettiler? Onun kabrinin üzerine bina yapmadıkları doğrudur da, fakat öyle bir iş yaptılar ki, peygamberin kabri bina ve yapı sahibi oldu.
Burada Vahhabinin tek kaçış yolu kalıyor, oda Müslümanların artık hariciye yönelmelerini göz önüne alarak şöyle söylemesidir:
-“İhdas-ı kabrin üzerine olan bir binanın korunması haramdır. Binayı yaptıklarında şayet ortada kabir olmaz ise, binanın İbka kabire bina olma şeklinde olsa dahi haram değildir. Böyle bir ayırımda bulunmak, Müslümanların amelidir gibi bir dış olaylara yönelmekten başka herhangi bir nedeni yoktur.”
VAHHABİLİK MÜSLÜMANLARIN AMELLERİ İLE MEKTEPLERİ ARASINDA ZIDDİYET MEYDANA GETİRMİŞTİR.
Vahhabiliğin, Müslümanların amelleriyle mektepleri meydana getirdiği zıddiyet yalnızca bu nokta değildir. Ancak diğer hususlarda da yine aynen öyle zıddiyetler yaratmak için el ayak çırpmıştır.
Vahhabilik, peygamberler eserlerini teberrük etmeyi şiddet ile yasaklamıştır. Devamlı olarak ta şöyle diyor; “Taş, toprak, gibi şeylerden bir fayda gelmez.” Öte yandan ise, Müslümanlar devamlı olarak “Hacer-ül Esved-i” öpüp ona dokunmayla, Kabe perdesini, duvar ve kapısını öpmeyle teberrük ediyorlar, Vahhabilere göre ise, hiçbir faydası olmayan taşı, toprağı devamlı öpüp duruyordular!!
Onlar evliyaların kabrinin yanında mescit haram etmişlerdir. Oysaki tüm İslamı beldelerde meşhetlerin (şehitliklerin) kenarında mescitler vardır. Hatta Hz. Hamza’nın kabrinin kenarında bile mescit varidi, ki Suudi cinayetkarları onu yıkıp viran ettiler. Peygamberimizin (s.a.a) kabri de, şu anda bile mescidin ortasındadır. Müslümanlarda onun etrafında namaz kılıyorlar.
GERÇEĞİ GÖRME YERİNE DELİL UYDURMAK
Vahabiler baki kabristanında metfun olan imamların kubbelerinin harap etmek için uydurma delilleri bulma yoluna gittiler, başka bir değişle; diğer bir bahane ellerine geçirdiler, o da şudur; Baki toprağı, vakıf toprağıdır. Bu topraktan fakıhın amacı doğrultusunda faydalanmalıdır. Faydalanmaya engel olan her çeşit sınırlama ortadan kaldırılmalıdır. Risalet henadanının kabirlerinin üzerine kubbe ve bina yapmak, baki toprağının bir kısmından faydalanmaya engel olur zira, hareme ve hayata defnetmek imkanını farz etsek dahi etrafının duvar ve temelleri bu imkan ortadan kaldırır (yani toprağı işgal eder) bu bakımdan, bakinin tüm toprağında, vakıfın gayesinin gerçekleşebilmesi için, bu gibi binaları ortadan kaldırmak gerekir.
CEVAP
Hiç kuşkusuz böyle delil getirmek ön yargılamaktan başka bir şey değildir. Vehhabi Kadı, her ne pahaya olursa olsun risalet hanedanının eserlerini ortadan kaldırmak istiyor. Delil bulamazsa dahi zor kullanarak, o binaların temeline kazma indirmeye azmetmiştir. önceden alınan böyle bir karar icabı delil uydurma fikrine düşmüş ve baki toprağının vakıf olduğu iddiasını öne sürmüştür. Oysaki baki toprağının vakıf olması hadisesi, hayalden başka bir şey değil. Niçin?
Evvele : Tarih ve Hadis kitaplarının hiçbirinde, Baki’nin vakıf olduğu konusu ile ilgili hiçbir mesele geçmem, iştir ki, buna dayanarak öyle bir fetva verelim. Hatta Baki’nin öncelerden Medine halkının ölülerini defnettikleri ölüler, yeri olma ihtimali de güçtür. Bu gibi bir durumda, böyle bir toprağın “mübahat-ı evliya” (Evveli mubah 9 kısımdan olduğu için, ondan her çeşit tasarrufun caiz olduğu söz konusu geçmiş zamanlarda, insanların bayır ve ölü arazilere sahip olma arzu ve tamahları az olduğundan, o yerleri abad ve verimli bir hale getirme kudretleri bulunmadığından, kırsal kesimin şehirlere akışı başlamadığından, toprak “diye bir konu, “toprak sahibi” diye şahıslar ve “arsa parası” diye de müesseslerde meydana gelmemişti. Arazilerden bir çoğunun sahibi yoktu. İlk mubah olduğu dönemde ölü değildi. Diğer bir değimle, ölü toprak olarak kabul ediliyorlardı. (daha sonra canlı sayıldı- çev) Bu dönem zamanlarda, her şehrin halkı yada köy halkı, toprağın bir kısmını, kendi ölenlerini defnetmek için ayırıyorlardı. Yada birisi, kendi ölüsünü her bölgeye defnederek, öncülük yapsa, diğerleri de O’na uyarak ölülerini oraya defnediyorlardı. Orasını ise, herhangi birisi mülk edinemediği gibi, kabristan olarak da vakfetmiyor, sadece kabristan olarak seçiyorlardı.
Bakî toprağı da bu konumdan mahrum ve istisna değildir. Hicaz ve Medine’de toprağın o kadar kıymeti yoktu. Medine’nin etrafında o kadar ölü toprak bulunmasına rağmen, hiçbir akıllının, verimli toprağını ölü toprağı olarak vakfetmesi düşülemez. “ Ölü” toprağın bol, verimli toprağın ise çok az bulunduğu bir bölgede, mutlaka “ evveli mübah” olan ölü topraktan yararlanırlar.
Tarih şu gerçeği doğruluyor “Semhud-i” “Vifaül vifa fi ahbail darıl müstefa” kitabında şöyle yazıyor:
Baki mezarlığına ilk defin olan kişi, peygamberin ashabından “Osman b. Mezun” dur. Peygamberin oğlu İbrahim vefat edince peygamberin emriyle, Osman’ın kabrinin yanına defnedildi, işte bu zamandan sonra, halk kendi cenazelerini “Baki” mezarlığına defnetmeye meylettiler. Bu yönden de ağaçları kestiler ve herkes için bir bölge ayrıldı.
Sonra şöyle diyor:
Baki arazisinde “Gergede” namında bir ağaç vardı. Osman b. Mezunu oraya defnettiklerinde, o ağaç kesildi
“Gergede” ağacı, Medine’nin etrafında bulunan çöl ağaçları dır.
Bu ibaretten açıkça anlaşılıyor ki; Baki arazisi, ölü bir toprak
Bir ashabın defnedilmesi hatırına, herkes kendi kabilesi için, bir bölgenin kendilerine ayırtmıştır. Tarihte asla orasının vakıf arazisi ve faydasının sebep oluşuna dair bir ismi geçmemiştir.
Ancak tarihten okuduğumuza göre bakide defin olunan imamlar bölgesi, Akil b. Ebu Talib’in evidir. O dört imamın pak cesetlerinin defnedildiği bölge, Haşim oğullarına ait olan bölgedir.
Semuhidi şöyle yazıyor:
– Abbas b. Abdül Mütalip, Akilin evinde bulunan, Haşim oğullarına ait kabirlerin yerinde, Fatime Bint-i Esed’in kabrinin yakınına defnedildi.
Yine Said b. Übeyr’den naklediyor ki, o, peygamberin oğlu İbrahim’in kabrini, Muhammed b. Zeyd.b. Ali’nin mülkü olan bir evde görmüştür.
Yine naklediliyor ki, peygamber, Saad-ı Muaz’ın bedenini, Bakinin etrafında bulunan, binası ve kubbesi olan “İbn-i Efleh”in evinde defnetti.
Bu sözlerin tümü, baki arazisinin vakıf veya sebil olmadığını hikaye ediyor. Bizim imamlarımızın pak cesetleri de kendi mülkleri olan yerlerde toprağa verilmişlerdir.
Bunun gibi sahih durumları göz önünde tutarak, acaba “vakıfa engel”dir bahanesiyle peygamber, hanedanının eserlerini yıkıp yerle bir etmek doğrumudur?
Siz Baki arazisinin vakıf olduğunu farz ediniz. Acaba onun vakıf keyfiyetinin eseri elde midir. Vakfedenin, büyük şahsiyetlerin kabri üzerine bina yapmaya da, izin vermiş olabilir. Bunu bilmediğinize göre, en azından mu’minin işini, sıhhatli olana bağlamalı ve onları suçlulukla itham etmemeliyiz.
Böyle bir durumda, o evleri ve kubbeleri yıkıp, viran etmenin apaçık bir batıl iş olduğu ortaya çıkıyor. Bunun ise, şeriatın tamamen zıddına olduğunu anlamış olduk.
Kadı “İbn-i Büleyhıt” ve onun hemfikirleri, çok iyi biliyorlar ki, vakıf olma fikri bir nevi oydurma delilden başka bir şey değildir. Böyle bir delili uyduramasaydılar dahi, yinede risalet eserlerini viran edeceklerdi. Zira bu onların, risalet eserlerini viran edişlerini ilki değildir. İlk olarak, 1221 yılında Medine’ye musallat olmuşlardı. Risalet eserlerini o dönemde de yıkıp viran ettiler. Daha sonra Osmanlılar tarafından, Hicaz topraklarından atılmalarından sonra, eserlerin tümü yeniden yapıldı.


more post like this