“Oku Rabbi’nin adıyla ki bütün mahlukatı yarattı. İnsanı da bir parça kan pıhtısından var etti. Oku ve rabbin pek büyük bir kerem sahibidir. Öyle bir Rab ki kalemle öğretmiştir. İnsana bilmediğini öğretmiştir.”
Hz. Muhammed (s.a.a), Hatice’nin evinde saadetle yaşıyordu ve birbirlerine karşı çok büyük bir muhabbet besliyorlardı.
Hz. Muhammed (s.a.a), bu döneminde, tabiata, yaratılışa ve düşünmeye çok alaka gösteriyor ve saatlerce düşünceye dalıyordu. Hatice, düşüncelerinin birbirine karışmaması için ortamı sakin tutmaya çalışırdı. O akıllı bir kadındı, kocasını sıkmazdı ve bazı kadınlar gibi kocasının sözüne karışmazdı.
Hz. Muhammed (s.a.a) Kabe’den dönmüş, onunla ilgili düşünüyordu. Halkın Kabe’deki kendi elleriyle yaptıkları 960 puta nasıl ibadet ettiklerine şaşırıyordu. İşitmeyen, görmeyen ve dualarına cevap veremeyen putlara böylesine tapıyorlardı.  Hz. Muhammed (s.a.a) bu alemin bir Allah’ın var olduğu hakikatına varmıştı ve güneşi, ayı, yer ve göğü, şehirleri, dağları, insanı ve hayvanı yaratan bir Allah’ın hakikatına, insanlar sadece bu Allah’a doğru yönelmeli ve ihtiyaç ve arzularını Ondan istemeliydiler. Sadece O, ibadet ve tapınmaya layıktır. Bu yüzden her ayda bir kaç defa ve her yıl bir defa (ramazan ayında) Hira (Nur) mağarasına giderek halkın kargaşasından uzak bir halde tek olan Allah’ına ibadet eder ve nurlu düşüncelere dalardı.
İnsan yalnız kaldığında, Allah ve tabiata yakın olduğu için O, yalnızlık ve sessizliği seviyordu. Dolayısıyla dünyasının cazibesinden de kurtulmuş oluyordu. böylece, insanın zihni maddiyata bulaşmaktan kurtulmuş ve marifet nurunu almaya hazır hale gelmiş olur.
Hz. Muhammed (s.a.a) bu mağarada bir ayı ibadetle geçiriyordu ve karşılaştığı fakirlere, yanında bulundurduğu su ve ekmekle yardımda bulunuyordu. İhlaslı bir şekilde, yapmış olduğu ibadetler sayesinde, mağarada görmüş olduğu rüyalar gerçekleşiyordu. Gün geçtikçe, kalbi daha da temizleniyor ve sonunda Allah’ıyla kendisi arasında olan o vahiy yoluna ulaşmış oldu.
Hz. Muhammed (s.a.a) kırk yaşlarında her zaman olduğu gibi gündüzleri oruç tutmak ve geceleri ibadet etmek için Hira mağarasına gitmişti. Güneş batmak üzereydi ki, Hz. Muhammed (s.a.a) ibadetten sonra istirahat etmek için kafasını yere koydu. Uyku ile uyanıklık arasındayken, “Oku” diye bir ses işitti.
Hz. Muhammed (s.a.a) “ne okuyayım?” diye cevapladı. Bir gücün kendisini sardığını, kalbini sıkıp bıraktıktan sonra ona “Oku” dediğini hissetmişti. Hz. Muhammed (s.a.a) tekrar “ne okuyayım?” dedi.
Tekrar bir güç Onu, nefes almasını engellercesine sıkıp bıraktıktan sonra “oku” dedi.
Hz. Muhammed (s.a.a) “tekrar ne okuyayım?” diye cevap verdi. Aynı olay üçüncü defa tekrarlandıktan sonra, bir Melek “Her şeyi yaratan Rabbi’nin adıyla oku ki, O insanı (Alak) kan pıhtısından yarattı. Oku ki, Rabbin büyüktür. Kalemle öğreten Rabbin, insana bilmediğini öğretmiştir.” Hz. Muhammed (s.a.a) yerinden kalkarak dışarı çıktı.
Aniden kayıptan gelen bir sesle irkildi. Ey Muhammed (s.a.a) sen Allah’ın peygamberi, bende Cebrailim. Hz. Muhammed (s.a.a) ansızın başını kaldırdığında, Cebraili gökyüzünde müşahede etti.
Cebrail tekrar; Ey Muhammed (s.a.a) sen Allah’ın Resulü ve bende Cebrailim. Hz. Muhammed (s.a.a) durarak gökyüzünü seyretmeğe başladı. Yüzünü gökyüzünün başka noktalarına çevirdiğinde her tarafta Cebraili görüyordu. Hz. Muhammed (s.a.a) daha yerinden kımıldamadan Hatice’nin elçisi gelerek Onu eve çağırdı. Eve gelince, Hatice Hz. Muhammed (s.a.a)’e dönerek: “Ey Ebu Kasım  Nerelerdeydin, seni bulmaları için bir kaç kişi gönderdim.”
Hz. Muhammed (s.a.a): “Beni ört! beni ört!” dedi. Hatice Hz. Muhammed (s.a.a) için örtü getirerek üzerini örttü. Biraz sakinleştikten sonra gördüklerini Hatice’ye anlatmaya başladı. O anda Cebrail, Hz. Muhammed (s.a.a)’in yanına gelerek aşağıdaki ayetleri nazil etti:**“Ey elbisesiyle başını örten, kalk da korkut. Ve Rabbinin büyüklüğünü dile getir. Ve elbiseni temizle ve putlardan çekin. Ve bir şeyi, daha fazlasını elde etmek için ve başa kalkarak verme. Ve Rabbi’ne dayan, sabret.”
Böylece Hz. Muhammed (s.a.a)’in ruhu Allah’ın nuruyla aydınlanmış oldu. Ama Allah’ın görevlendirdiği bu ağır vazifeden dolayı devamlı olarak düşünmekteydi.
Allah’ın meleklerinden Cebrail, devamlı Hz. Muhammed (s.a.a)’in yanına gelerek Allah’ın emirlerini Ona bildiriyordu. Hatice, kocasının gördüğünü, görmek istediğinden Hz. Muhammed (s.a.a)’e: “Ey Ebul Kasım! Cebrail geldiğinde bana haber vermen mümkün müdür?” Hz. Muhammed (s.a.a): “Evet” dedi. Cebrail geldiğinde, Hz. Muhammed (s.a.a) Hatice’ye şöyle buyurdu: “Ey Hatice! Bu Cebrail’dir. Aniden Haticenin gözünden perde kalkınca Cebrail’i gördü ve hemen sonra kayboldu.
Hz. Muhammed (s.a.a), kalbinin aydınlanması, inancının çoğalması ve iyice sakinleşebilmek için, Allah’ın sözlerinin tekrar gelmesini bekliyordu. Ama günler ve aylar geçmesine rağmen, vahiy meleğinden haber alamamıştı.
Vahyin bekletilmesinin sebebi, belki de şu olabilirdi: Bu sebeple herkesin, Hz. Muhammed (s.a.a)’in kendisinden bir şey söylemediğini ve eğer vahiy olunmazsa Onun da başkaları gibi ayet getirmekten aciz olduğunun anlaşılması içindir.
Allah’ın Peygamberi Cebraili beklemek üzere, Hira dağına gitti. Uzun bir bekleyişten sonra, aniden kendisine hitaben bir ses işitti: “Ey Muhammed (s.a.a), sen gerçekten Allah’ın peygamberisin. Hz. Muhammed (s.a.a) gözlerini yukarı kaldırdığında, aniden önceki gördüğü melekle karşılaştı. Hz. Muhammed (s.a.a) Cebraili tekrar gördüğünden dolayı çok sevinçliydi. O zaman Cebrail, Kur’an’ın aşağıdaki kısımlarını Ona öğretmeye başladı:
“Andolsun kuşluğa ve geceye, karanlığı basına, Rabbin, seni ne terk etti, ne de darıldı sana. Ve elbette ahiret, önceki dünyadan da hayırlıdır sana. Ve elbette yakında Rabbin, öyle şeyler verecekti sana, sonuca razı olacaksın. Seni bir yetim olarak bulup da yer-yurt vermedi mi sana? Ve seni, yol yitirmiş bulup da, yol göstermedi mi sana? Ve seni yoksul bulup da zenginlik vermedi mi sana? Artık sen de yetimi horlama ve bir dileyeni boş çevirme, azarlama. Ve Rabbi’nin nimetini an, söyle.”  -SON-


more post like this