Giriş

Bütün sloganlarında kadını üstün tutan bir Ör-güt’ün iç-ilişkilerinde pratik olarak kadına neler verdiğine bir bakmak gerekir.
“Olumlu ayrıcalık”ın, sonuçlarını bu ayrıcalıklı kabul edilenlerin düçar olduğu musibet ve bela tu-fanları arasında aramak gerekir.
Recevi’nin İmamet sistemi kendi stratejik ve siyasi yanlışlıklarını gizlemek için kadının hassas konumundan su-i istifade etmektedir. Halbuki Re-cevi sistemi mahiyeti gereği özgürlük, eşitlik ve insana karşıdır. Dolayısıyla kadını da bir köle olarak görmektedir. Recevi kadını, bir köle gibi tutmak istemekte, itaat ettirmekte ve küçük düşürmektedir ki, hiçbir zaman kadın rehber gibi bir hak ve hukukunun olduğunu dahi düşünemez hale gelsin. Bu formül rehberi kadın hususunda, “benim için çalıştığın müdetçe değerlisin, aksi taktirde bir hiçsin.”diye bilecek kadar cüretkar kılmıştır. Recevi fırkasında, kadın şöyle tarif edilmektedir: “Bu cins, işveci, çekici ve çalışkandır. İşgücü ve merhameti oldukça fazladır. Biz kadının annelik sevgisini teşkilattaki sorunları halletme yönüne sevketme-liyiz. Ama eğer bir rehber olmazsa ve bu cins bağımsız düşünmek ve yaşamak isterse o zaman da kadının tanımı şöyle olur.”fahişe, uşak, alet ve hırsız.”
Örgüt’te şu anda da kadına bu gözle bakılmakatadır. Şimdi, bu zavallı, hiçbir şeye sahip olmayan ve rehberin lütuflarıyla yaşayan kadın ne yapmalıdır?
Kadının bütünüyle bizim elimizde olmasının ilk engeli şudur ki; kadın rahatsız edici ve çocuk adındaki fitnenin baş nedenidir. Bu çocuğun, ne olacağı hususu rehberin vaktini alan ve onu rahatsız eden bir meseledir. Ona söyleyen, kendini alacaklı zannetmiştir. Aynı zamanda, diğer rahatsız edici nedenler de ortadan kaldırılmalıdır. Bu engellerden biri, eşleriyle kulis yapan erkeklerdir. Bu hokkabazlar herşeylerini rehbere vermemişlerdir. O halde niye yaşıyorlar. O halde boşanmalıdırlar. Boşanmanın en iyisi de ideoljik boşanmadır. Bunun anlamı da; insanın karısını rehbere vermesidir. Artık hiçbir zaman karını düşünmemelisin, daima ışın yayan ve erkeği cezbeden kadını da şeytan olarak kabul et-melisin.
Bunlar, Recevi fırkasının yeni dininin olumlu ayrıcalıklarının ilk neticeleridir.
O halde bu fitne nedeni ve rahatsız edici kadınına ne yapmalıyız? Kadının, Örgüt’e girinceye kadar bir sorumlusu olursa ve onu yük kaldıracak bir duruma getirirse çok iyi olur. Yoksa mali ve içtimai albumlere kaldırılsın. Böylece en azından rehberin cebinden yemez ve kendi harçlığını çıkarır.
Bunlae daha sonraya kalsın. Bu bölümde asıl söylenmesi gerekenler genç çocuklarımızın cılız bedenlerinin ve zarif ellerinin rivayetidir.
O çocuklarımız ki göçmen hayat yaşamalı, ça-lışmalı, Mes’ud amcanın ve Meryem Teyze’nin resimleri karşısında eğilmelidir. Annelerini asla görmemeli, haftada bir defa da olsun görebildikleri savaşçı annelerinden  dahi mahrum kalmalıdır.
Çocuk savaş meydanında dahi çocuk kalabilir, ama rehberin lütfu sayesinde Medeni Avrupa’nın kalbinde çocuklar anneleriyle birlikte uyanmalı, sabah akşam sayım yapmalı, üniforma giymeli, rapor vermeli, itaat etmeli, ve günlük program esasınca yaşamalıdır. Onlar rehbere kendilerine ekmek verdiği için teşekkür etmelidir. Onlar da anne ve babalarıyla aynı kadere sahibtirler. Ya kalacaklar yada bir hiç olacaklardır.
Olumlu ayrıcalık onbeş yaşındaki bir kızın babası yaşındaki biriyle evlenmesidir. Sonra boşanmalı ve güzel elbiseler giyerek kadın haklarından dem vurmalı, barış çığlıkları atmalıdır.
Zavallı çocuğum hilenin ne olduğunu dahi bil-miyor, kurdun ne şekilde oduğunu tahmin edemi-yor. Gökyüzü mavi olmalı, gri değil…

Halkın Mücahitleri Örgü-tü’nden
Ayrılanlar Grubu/Avrupa

Recevi’nin Velayet’i Fakih Anlayışı

1975  yılının sonlarında ve 1976 yılının başla-rında İran’da bir “siyasi olma” heyecanı yaşanıyordu. Gençlerin çoğu, öğrenciler, eğitim görevlileri, idareler ve fabrika elemanları siyasi örgütlere yöneldiler. Daha önceleri doktor Musaddık’ın dönemi olan yani 1943 yıllarından önce bu boyutlarıyla örgütlü siyasi işlere rağbet edilmemişti. İslam Cumhuriyeti’nin hakimiyetiyle solcu ve sağcı siyasi örgütler ağır bir saldırıya geçti. Grupların mevcut şartları değerlendirmedeki görüş farklılıkları büyük ayrılıklara neden oldu. Siyasi buhran, bu hareketlerin bölünmesine yol açtı. 1978-1981 yıllarının onbinlerce siyasi fraksiyonel çalışmaları bu ortamın neticesiydi.
Bu 17 yıl boyunca özellikle de son on yılda artık yaşlanmış olan o zamanın gençleri  1978 yılının siyasi örgütlerinden ayrıldılar. Ama hiçbir örgüt Halkın Mücahitleri gibi ayrılan üyelerine karşı sert önlemler almadı. Bu Örgüt’ün önderi de ayrılan taraftarlarına olmadık sözler söylemekte ve onları ihanetle suçlamakta.
Özellikle Körfez savaşında büyük bir fırtına koptu. Evrensel insan hakları kuruluşları ve doktor Ali Esğar, Hacı SeyyidCevadi ve Abdulkerim Lahici gibi İran’ın ünlğü aydınları da bu Örgüt’ten ayrılanları savunarak Recevi’ye saldırdılar.  Bu saldırılar karşısında Örgüt’ün reklam dalgaları biraz dindi ise de asla durmadı.
Hadi Şemsi-i Hairi, Kerim Hakki ( ki hamile olan eşi kendini asarak intihar etti), Nevruz Ali Rıdvani, Cemşid-i Tefrişi, Recevi’nin şura üyesi olan Feridun Gilani ve Nadire Efşari Hanım ilk önce radyolardaki konuşmaları ile bir çok ifşaatta bulundular. Böylece Mes’ud Recevi ile bir hesaplaşma dönemine girildi. Bu grup, Recevi’nin korkulurluğunu kırarak ve gerçekleri açıklayarak diğer Örgüt üyelerini de ayrılmaya teşvik etmektedir. Dolayısıyla bu grup asla hedeflerinden sapmayacaktır. Nadire Efşari Hanım daha yeni meydana çıkmıştır. Efşari Hanımın geçen hafta Manuk Hudabahşiyan ile yaptığı röpörtaj Amerika’da büyük bir yankı uyandırmıştır.  Nadire Efşari Recevi’nin Ör-güt’ünden ayrılan ve hemen ifşaatlarda bulunan ilk kadındır. Böylece çok yakın bir gelecekte Örgüt’ten bir çok kopmalar olacaktır.
Bu Örgüt’ten ayrılanlar, yine İslam Cumhuriye-ti’ne karşıdırlar. Ama Mes’ud Recevi’nin de İslam Cumhuriyeti’nden bir farkının olmadığını ve İran’ın geleceği için Recevi’nin İran’ın siyasi hayatından silinmesi gerektiğine inanıyorlar.
-”Öyle değil mi Efşari Hanım?”
-”Evet.”
-”Ama neden bu kadar  kesin kararlı ve sertsi-niz.?”
-”Mes’ud Recevi hareketin en önemli mirasını yağmalamaktadır ve bunu trajik bir komedi haline getirmek istemektedir. Buna karşı biz neden sert tavır takınmayalım? Mes’ud Recevi’nin tehlikesi İslam Cumhuriyeti’nden daha büyüktür. Ama biz, özgürlük ve insanın şerefini savunma hususunda kesin kararlıyız. Recevi herşeyin kendisinden alınmasını söylüyor. Ona göre üyelerinin uykusu bile rehberin uykusu gibi olmalıdır.Biz ise insanın, özgürlük değer ve itibarlarına dayalı olduğunu söylüyoruz.
Dolayısıyla insanın ruh ve zihnini başka bir varlıkla doldurması gerekli değildir. Biz çok yakın bir zamanda İran’ın tüm siyasi örgüt ve gruplarından ayrılanları demokratik bir oluşuma davet edeceğiz. Ama biz demokrasiyi Recevi gibi bir örtü olarak kullanmayacağız. Billur bir teşekkül olacak ve halk bu teşekkülün herşeyini görebilecek. Ötesi görülmeyen demir bir perde olmayacak.”
-”Hangi değerlendirme sonucunda bu kesin karara vardınız?”
-”Bizim ve henüz konuşamayan, ama kalbi sır-larla ve dertlerle olu olanların değerlendirmesi şu-dur ki, Recevi’nin imameti bu Örgüt’ün dağılmasına neden olmuştur ve Humeyni’nin Velayet-i Fakih felsefesiyle benzerlik arzetmektedir. Dolayısıyla Recevi ile ilgili her şeyin ortaya konması gerekiyor.”
Nadire Efşari Hanımın ağzından bir çok delil ve nedenler işittik. Ama bu Örgüt’ün eskiden hangi özellikleriyle toplumun hangi kesimini kendine cezbettiğini ve şimdi de Örgüt’ten ayrılan binlerce insanı böyl kesin bir değerlendirmeye sevkeden delilleri öğrenmek için bu bayanın sözkonusu Örgüt’le niçin ve kaç yıl birlikte çalıştığını soralım.
-Nadir Efşari 8,14 ve 19 yaşlarında olan üç ço-cuk annesi ve 42 yaşlarında bir bayandır. Tahran’da ticari müdüriyet bölümünden  mezun olmuş  ve 1970 yıllarının öğrencilerinden biridir.
Uzun yıllar doktor Şeriati’nin taraftarlığını yap-mıştır. Yıllarca Hüseyni’ye-i İrşad’a gitmiş ve ha-reketin önde gelenleriyle yakın bir diyalog kurmuştur. Çok güzel konuşuyor, güzel yazıyor, çok biliyor ve en az günde dört saat kitap okuyor.
“Ben Örgüt üyelerinin idam edildiği 1980 yılla-rında Örgüt’e katıldım. Ben esasen dindar değil-dim. Bu Örgüt’e Humeyni’nin katliamı ve bu arkadaşların mazlumiyeti sebebiyle katıldım. 1978- 1960 yıllarını herhalde hatırlarsınız?”
-”Evet çok iyi hatırlıyorum.”
-”Ben Cemalzade caddesinde küçük bir dairede alimle yaşıyordum. Bir üst sokakta subayların spor salonunun yakınlarında mazlum ve şehit öğretmen doktor Şeriati’nin evi bulunuyordu. Üniversite yıllarımda onun düşüncelerinin aşığıydım, bu aşkla eşi Puran Hanım’ın evine gidiyordum. Bu ev Ali Şeriati’nin aşıklarının akınına uğradığı bir yerdi . Eski eşimin Ahmet Ali Babai ile yakın bir ilişkisi vardı. Niçin ve nereden önemli değildir. Onun da defteri Mücahidler’in sürekli uğradıkları bir yerdi ve çeşitli yollarla ondan yardım alıyorlardı. Daha önce de onun vasıtasıyla İran’ın büyük siyasi şahs,yetleriyle ilişkim oldu. Doktor Ali Esgar Hacı Seyyid Cevadi, Mühendis Mehdi Bazergan, Tahir Ahmetzade, Hacı Hadi  ve şehit Rızailer’in babasını da genellikle Ali Babai’nin evinde görüyordum.”
-”Birazdaha gerilere gider misiniz?”
-”Evet, 1972 yılında yüksek ticaret fakültesine girdim ve bu Mehdi Rızai’nin idamından yaklaşık on gün sonraydı. O zamanlar bizimle ilişkisi olan üyeler Mehdi Rızai’nin üç defa idam edildiğini ve 44 yıl hapis yattığını söylüyorlardı. Şu anda “Habib yoldaş”diye meşhur olan ve şu anda bu masum arkadaşlara işkence etme makamına ulaşan Muhsin Rızai o zamanlar bizimle birlikte okuyordu ve Ali Şeriati’nin taraftarıydı.Şah rejimi topluma tam bir polisiye havası estiriyordu.Bizler de o zamanlar işkence ve zindanlardan oldukça korkuyorduk. SAVAK üyesi olduğu kesin belli olan Farsça edebiyat hocamız Üstad Ahundi’nin işkenceleri dayanılmazdı.Arkadaşları çözmeye çalışıyor ve siyasi yönlerin hakkında bilgi elde etmek istiyordu.Ama ünivesite havası özgür, kalabalık, ilişki kurma ve ihtiyaçsızlık ortamıydı.Şeriat Rezevi, Kandçi ve “üç damla kan”adıyla meşhur olan arkadaşının şehadetinin yıldönümlerinde okul ta’til ediliyordu. Husrev-i Gülsurhi’nin idam edilişinin yıldönümlerinde de okullar tatil ediliyor ve he yerde bir hareket ve heyecan görülüyordu.Kapı ve pencereleri gazoz şişeleriyle kırılıyordu. Abbasabad caddesinde gösteri düzenleyerek Şah rejimi aleyhine sloganlar atıyorduk.Bir-iki kişi tutuklanınca biz yeniden gösteriler yapıyorduk ve okullar bir kaç gün yeniden tatil ediliyordu.O zamanlar bu molların çoğu da Savak üyesiydi.”
-”Affedersiniz, Molla Celal Goncei de mi Savak üyesiydi? “
-”Goncei Beyi “İkame cemiyeti” ve Dr. Şeria-ti’nin adına düzenlenen merasimlerde Puran Hanım vasıtasıyla tanıdım.”
Duyduğuma göre Goncei Bey Danimarka’da düzenlenen bir toplantıda Mes’ud Recevi’nin mukallidi olduğunu açıkça ilan etmiş doğru mu?”
-”Biz boşuna mı Recevi’nin imamlığından sözediyoruz.Baksana adamın imamlığı o kadar büyük ki bir ayetullah bile kendisini taklid edi-yor.”
-”Ali Babai de Mücahitler’in “Rejimi uşa-ğı”dedikleri kimse değil midir?”
-”Eğer  Dr. Ali Asgar Hacı Seyyid Cevadi ve Feridun Gilani gibi kimseler de rejimin uşağı ve hain ise başkalarına ne demeli bilemiyorum.”
-”Yarın Mücahidler’in sizin içinde hain deme-sinden korkmuyor musunuz?”
-”Aslında Recevi İran halkına yaptığı ihanetlerin hesabının vermelidir. Eğer şimdiye kadar konuşmadıysam bu Örgüt’ün meşrutiyeti için bir hoşgörüye sahip olduğumdandır. Ama şimdi Recevi’nin ihaneti hususunda kesin delillerim var. Artık konuşmak gerekli ve Recevi’ye kanan Mücahidler’i uyandırmak gerekir. Artık hiç kimse iftiraya aldanmamalıdır. “
-”Binlerce Örgüt elemanının ayrıldığı söyleni-yor. Siz ne kadarını biliyorsunuz? “
-”Ben ordunun personel bölümünde çalışmıyor-dum. Şu anda Almanya’da ve Eşref  Karargahı’nda birlikte olduğumuz birçok arkadaş ayrılmış durumdadır.”
-”Arkadaşlar bir çoğunun Recevi’nin iftiraların-dan korktuğu için konuşmadıklarının söylüyorlar.”
-”Ben, bunlardan birini tanıyorum ki, sırf bu iftiralardan korunmak için izini kaybettirmiştir. Bazıları da Recevi’nin ihanetinin ifşa edilmesinin Humeyni rejimine yarayacağını sanıyorlar. Bunlar, henüz Recevi’nin tesirinden kurtulamamışlardır. Bazıları gerçekten artık bıkmış durumdadır. Devrimci bir halkın idealleriyle oynamak az bir şey değildir.”
Korkunç sözler var. Yirmi yıldan fazla savaşlar içinde yaşayan bu kadın bazen gülüyor, bazen buğzediyor ve bazende bir ateş parçası kesiliyor. Ama başına nelerin geldiğini ve neden artık isyana kararlı olduğunu öğrenmemize de izin veriyor.

İki Aylık İla On Sekiz Yaşındaki Çocuklar Örgüt’ün Kurbanı Olmuşlardır.

Nadire Efşari, ögütten ayrılan ilk kadındır.O ar-tık bir yoldaş değildir.Korkunç bir gerçeği dile getiriyor.Bir müddet önce Örgüt’ten açıkça ayrılarak  Mes’ud ve Meryem’in tüm resimlerini de bunun nişanesi olarak yırtıp atmıştır.  Bir müddet  henüz Örgüt’ün meşruiyeti hususunda ümidi olduğu için de konuşmuyordu.En azından Örgüt’ün ayrılanlara karşı neler yaptığını biliyor ve buna hazır olmadığını sanıyordu.
Ama artık konuşmak gerektiğine inanıyor.
Recevi’nin ihanetleri hususunda kesin delilleri ve belgeleri var.Bunu gören bir insanın susması mümkün değildir. İstibdadın ikinci baskısı olan bu zulümler karşısında susanlar İran halkının menfaatlerini düşünmeyenlerdir.Dolayısyla  bu haklı isyanı başlatmak  gerçek devrimci insanları  bilinçlendirecek ve azimlendirecektir.
-”Siz neden bu Örgüt’ten ayrıldınız?”
-”Bu Örgüt’ten yaklaşık iki yıl önce ayrıl-dım.Eşref  Karargahı’nda Mücahitler’in çocukları-nın öğretmeniydim ve “Milişya” diye tanınıyor-dum.Önce bir çok eleştriler yaptım, ama kimse dinlemedi.O zamanlar Musevi  Karargahı’nda gerici ve geri kafalı Tayyibe Rahmani Lahut adlı bir kadının gözetiminde  iki ila onsekiz yaşlarındaki elliden fazla çocuk, oniki odalı küçük bir binada yaşamak zorunda kalmıştır.Ben bu çocuklar ile Hatemi  Karargahındaki otuz çocuğa bakıyordum.Bu çocukların içinde bulunduğu durumdan utanç duyuyordum.benim küçük kızım da bu kurbanlık çocuklardan biriydi.Daha sonra oradan çıktım ve bir sempatizan olarak Örgüt’le ilişkilerimi sürdürdüm.”
-”Siz, Irak’ta çocukların öğretmeni olduğunuzu söylüyorsunuz. Şimdi de Almanya’dan bahsediyorsunuz. Bu nasıl mümkün olabilir?”
-”Körfez savaşında Ürdün caddesi bombalanınca bir milyon dolar masraf yapılarak bu çocuklar Ürdün’e nakledildi. Zahire bakılırsa güya bu intikal çocukların öldürülmemesi içindi. Halbuki Irak’a yağdırılan bütün bombalardan bir tanesi dahi Mücahidler’in  karargahına isabet et-memişti.”
-”Neden zahire bakılırsa diyorsunuz?”
-”Zira Recevi imamet felsefesince aile birimini ortadan kaldırmak istiyordu. Bir engel olan bu ço-cuklarında ortadan kaldırılması gerekiyordu. Dolayısıyla bu bombardımanlar da bir bahane oldu.”
-”Ürdün’den bu çocukları nasıl Avrupaya götürdüler?”
-”Sadece Avrupaya değil, Avusturalya, Kanada ve benzeri ülkelere de gönderdiler. Çoğu sahte pa-saportla veya gerçek pasaportu olan kimselerle birlikte götürüldüler.”
-”Baskıdan söz ettiniz, biraz daha açıklama ya-par mısınız.”
-”Bu sorunuza cevap vermek için Recevi’nin sapık imamet fikrine ve insan hakkındaki düşüncelerine bakmak gerekir. Bu sapık düşünceye göre insan sadece bir alettir. Recevi bunu, “daha fazla yük kaldırmak.” diye ifade ederek insanın bir eşekten farkının olmadığının ifade etmiştir. Bu yük, devrim yüküdür ve devrim Recevi’nin takma adıdır. Bu sistemde çocuklar birinci, ikinci veya üçüncü annelerine bir engel teşkil eder.”
-”İkinci ve üçüncü anneleri de ne demek?”
-”Siz, abarttığımı sanabilirsiniz. Kocası öldürü-len kadınlar başka biriyle evlendiriliyordu.Böylece çocuklar ikinci veya üçüncü anneye sahip oluyordu. Bazen de anne ve babası öldürülen çocuklar yepyeni babaya da kavuşurdu. Böylece, annelerinden ayrılan çocuklar Örgüt’e kurban edildiler.”
-”Bu çocukların duyguları ve eğitimi hususunda ne diyorsunuz?”
-”Facia, evet facia, uyuşukluk, bitkinlik ve is-yan”
-”Eşref  Karargahı’ndan binden fazla çocuğun nakledildiğini söylediniz. Ama Alman  Karargahlarında yüzseksen çocuğun olduğuna işaret ettiniz. O halde gerisine ne oldu?”
-”Geriye kalanlarını vurup döverek zorla ailelere verdiler. Bazı çocuklar yeni valideynini kabul etti ama, çoğu büyük bir uyumsuzluk ve baskı altında yaşamaktadırlar. Ama asla gerçek valideynini unutamıyorlar. Elbette bazı valideyn, Eşref adındaki Alamut kalesinden kurtularak hainlik damgasını yemeye hazır oldukları taktirde çocuklarına kavuşabiliyorlardı.”
-”Sizin sorumlusu olduğunuz yüzelli çocuğa dönelim”
-”Düşünün ki, oniki odası olan bir yerin iki bü-yük odası yemek salonu olarak kullanılıyordu. Bir odası mescid, bir odası da müzik salonu olarak tahsis edilmişti. Üç odası sorumluların defteri, bir odası da ilk yardım odasıydı. Diğer kalan odalarda ise bu yüzelli kişi yaşamak zorundaydı. Halbuki Almanya çocuklar için gerekli tüm maddi desteği veriyordu. Ama bu çocuklar fakirlik ve perişanlık içinde yaşıyorlardı. Çocuklar sabah akşam marşlar eşliğinde talim görüyordu. Mes’ud ve Meryem’in resminin yanında sıraya diziliyor “Mes’ud’cuğum!” marşını okuyorlardı. Yedi ile onsekiz yaşındaki çocuklara zorla bu talim yaptırılıyordu.”
-”Bütün bunlar neden?”
-”Çocukların Beyni yıkansın, Mes’ud amcalarına iman etsin, büyüdüklerinde Irak’a gönderilsin ve orada Mes’ud amcanın sadık bir askeri olsunlar diye.”
-” Yaşamak hususunda başka ne deyebilirsi-niz?”
-”Çocuklar namaz kılmak zorundaydı. Daima Mes’ud amca ve Meryem Teyze’nın video kasetlerini seyrediyor ve kızlar başörtüsü takıyorlardı. Almanya’da okula gitmek mecburiydi. “Gençler İdaresi”ne tanıtılan çocuklar bu zindandan kurtuluyor ve okula gidiyorlardı. Bu okul Recevi için büyük bir sorundu. Onlar çocukların güya burjuvazi kültüründen etkilenmesinden korkuyorlardı. Gerçekten de bu çocuklar büyüdükçe batıya yöneldiler ve Re-cevi’nin okulundan hızla ayrıldılar. Recevi de bu çocukları mutlaka “Gençler İdaresi”ne bildirmek zorundaydı. Bunun kendi sığınma hakkının yük-selmesiyle de yakın bir ilişkisi vardı.”
-”Çocukların yatma ve oyun durumu nasıldı?”
-”Buradaki çocukların durumu Minab, Sistan, Belucistan ve Kürdistan daki mahrum çocuklardan daha kötüydü. Halbuki, Alman devleti çocuklardan herbirisi için aylık bin mark kadar bir yardımda yapıyordu.”
-”Çocukların okul ve boş vakitleri değerlendirme imkanlarından da bahseder misiniz?”
-”Çocukları angarya çalıştırıyorlardı. Hiçbirinin ders okumaya zamanı ve fırsatı yoktu. Duygusal boşluk içinde çırpınan çocuklar ders için gerekli dikkati gösteremiyordu.Keşke Almanca öğretmeni korkmadan konuşabilse de çocukların içler açısı durumunu anlatabilse.
Bu çocuklar ders okuyamıyorlarsa geri zekalı olduklarından değil, Avrupa’nın göbeğinde gördükleri baskı ve buhrandandır. Dolayısıyla bu çocuklarda aynı zindandakiler gibi sadece arada bir havalandırmaya çıkabiliyorlardı. Recevi, komşuların bu çocukları gördüğü taktirde polise haber vereceğinden korkuyordu. Musevi, Hatemi ve diğer  Karargahlarda çocuklar büyük bir gizlilikle tutuluyordu. Bizleri üzen en önemli husus da bu gizli baskıydı.
Herkes evinin içinde dahi başörtüsü takmak zo-rundaydı. Kapı zili çalındığında bütün kızlar, başörtüsü bulmak için evin dört bir köşesine koşuşturuyordu. Çorapsız gezmek, kolları çemrenmek, yakasını açmak yasaktı. Şimr yani A’zem bacı hemen çocukları azarlıyor, tenbih ediyor veya odaların birine kapatıyordu. Bu çocuklara uygulanan fiziksel tenbih ve şiddetin bazısını kendi gözlerimle gördüm.
Bütün güçleriyle çocukların zihnini Mes’ud ve Meryem’le doldurmak istiyolardı. Böylece onları kul, köle yapmaya çalışıyorlardı. Yorgun, yılışık, münzevi, bunalımlı ve sevgiye muhtaç çocuklara gece yarılarına kadar oturum düzenliyorlardı. İslam ve rehberlikten sözediyorlardı. Çocuklar için herşey rehberde noktalanıyordu. İkindi vakitleri de cemaatle namaz kılınıyor ve rehberin mübarek resimlerinin yanında saygıyla duruluyordu.
Ama Avrupa’daki çocukların okul sebebiyle gözleri açılmıştı. Çocuklar, kendilerinin bir şeylerinin çalındığının farkına varmışlardı. Özgürce giyinecekleri, korkmadan konuşabilecekleri  ve koşabilecekleri bir dünyanın da olduğunu anlamışlardı.
Bu yüzden Recevi’nin casusları dış dünya ile ilişkiye geçenleri hemen merkeze bildiriyordu. Her mücahidin diğer arkadaşlarını en ince detayına kadar merkeze bildirme sorumluluğu getirilmişti. Herkes eşini, kardeşini ve babasını dahi merkeze bildiriyordu. Recevi’nin memurlarının vakitlerinin çoğu bu raporları hazırlamakla geçiyordu. Sonunda çocuklara da bunu uygulamaya başladılar.”
-”Çocukların birbiriyle ilişkisi ve sevgisi ne du-rumdaydı?”
-”Çocuklar, Köln şehrinde Martın Luterkink adında bir okula gidiyorlardı. Burası  Karargah’tan en az onbeş kilometre uzaklıktaydı. Bu yüzden çocukların beş saati yollarda gidiyordu. Diğer  Karargahlardaki çocuklar da bu okula gidiyordu. Birbiriyle kardeş olanların dahi ilişkiye girmeleri yasaktı. Çocuklar ancak gizlice görüşüyorlardı.  Karargah sorumlusu haberdar olursa canlarını okuyordu. Çocukların birbirlerine verdiği hediyeler de Mes’ud Meryem ve fehime Ervani’nin resimleriydi. Çocukların odasındaki süsler de hep bu resimlerden ibaretti.
Çocukların kimseyle dost olmalarına izin vermiyorlardı. A’zem bacı bizzat şahit olduğum bir sürü kız çocuğunu, birbirleriyle ilişki kurdukları için azarlamış, odaya kapatmıştı. Bütün bunlar çocukları sadece Mes’ud ve Meryem’e bağlamak içindi. Bu çocukların ne suçu vardı?”

Kötü Sağlık Şartları

“Ölü şairler salonu” filmini görmüşseniz, bu fi-limde özgürlüğe inanan bir öğretmen öğrencilerine gerçeklere çok yönlü bakmalarını ve hemen ikna olmamalarını tavsiye ediyor. Öğretmen öğrencilerine diyor ki; “Bazen sıralarınıza oturmak yerine masaya çıkarak sınıfa değişik açıdan bakınız.” Bu öğretmen insanın bilinç ve özgürlüğünü savunduğu için okuldan atılıyor. Ama öğrencileri ondan sonra da olaylara değişik açıdan bakıyor ve sıraların üstüne oturuyorlar.
Nadire Efşari Irak’ta Mücahidler’in çocuklarının öğretmeni idi. Almanya’da da bu çocukların ilk yardım başkanıydı. Çocukların başına gelenlere çok üzülüyordu. Çocukların isyanıyla birlikte kendisi de isyan etti. Bu isyana sövmek, iftira ve karalamayla karşılık verildi. Ama bu bilinçli kadının dediği gibi, hüküm vermesi gereken halktır ve halkın özgür iradeyle seçtiği kimselerdir.
İran’ın onyedi yıllık savaş ve mücadele siyaseti karşısında özgürlüğe inanan insanlar siyasi Örgüt ve partilerle hareket etmişti. Bir çoğu varını yokunu bu yolda sarfetmişti. Artık o özgür öğretmenin sözüne geldiler.
Tektaraflılık, bağnazlık ve kapalılık özgür bir ortamda nefes alma fırsatını bulamayan kimselerin özelliklerindendir.
Böyle insanlar gerçeklere göz ve kalplerini kapatır, başkalarına tahammmül edemez ve başkalarının görüşlerine karşı inad ederler.
Nadire Efşari Yirmi yıllık mücadele yükünü omuzlayan bir kadın olarak söz konusu filmin öğ-retmenine benzer bir görüşe sahibtir.
Bu mücadeleci kadın yıllarca zülüm ve baskıya karşı mücadele etmiştir. Daha altı ay öncesine ka-dar sırada oturulmasını gerektiğini söylüyor, ve masanın üstüne çıkmanın rehbere saygısızlık olduğuna in-anıyordu.
“Sosyal olaylara bakmak tek taraflı olursa ger-çekler hakkıyla derkedilemez. Bir olaya çeşitli olaylardan bakabilenler hakikatleri tüm yönleriyle görebilirler.

Çocuklara Zülüm

Şimdi de Recevi’nin emriyle dağıtılan yuvaların çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerine bir bakalım. Bu Örgüt’ten ayrılanların dediğine göre Körfez savaşı sırasında çocuklar ailelerinden alınarak Avrupaya gönderilmişlerdir.
Bu çocuklardan bazısı uyumsuz ailelere verilmiş, diğer bır kısmı da Avrupa’daki Mücahitler’in  karargahlarında tutulmuştu. Ailelere verilen bu çocukların çoğu tam bir uyumsuzluk ve bunalım içinde yaşıyorlar. Nadire Hanım Musevi ve Hatemi  karargahlarında çocuklara ilk yardım hizmetini veriyordu. Bu hususta şöyle diyor:
“Sağlık hizmetleri içler acısıydı. Defalarca A’zem ve Meymenet adlı iki şura üyesi olan kadın Musevi Karagahının sorumlularına bu çocukları sadece burada tutmakla görevli olduklarını söylemişti. Bu yıl veya bir kaç yıl zarfında rejimi yıkacak ve İran’a döneceğiz.”
Dolayısıyla bizim asıl işimiz savaştır. Çocuklara sadece evin yetimi gibi bakabilir ki zaman geçsin ve biz İran’a dönelim. 150 çocuk için sadece iki eski çamaşır makinası vardı. Halbuki çocukların çoğu altını ıslatıyordu. Altını ıslatan bu çocuklara oldukça kötü davranıyorlardı. 8 m²’lik bir odada üç ila altı yaşlarında tam on çocuk kalıyordu. Odadaki eşyalar ve çocukların oyuncakları hep döküntü malıydı. Battaniyeler parampayçaydı. Çocukların altına serilen battaniye parçalarını da geceleri çocuklar için yastık yapıyorlardı. Bu çocukların sorumlusu ise onuç yaşında küçük bir kızdı. Bu zavallı kız hem okul okuyor, hem bulaşıkları yıkıyor, hem yüzelli kişilik  karargahın genel işlerini yapıyor ve hem de çocukların üst başıyla ilgileniyordu.
Halbuki Mes’ud Recevi, Merziye Hanımın konserleri ve Meryem’in uydu aracılığıyla yayınlanan konuşmaları için milyonlarca dolar harcamıştı. Telefon yayın ve yol masrafları oldukça fazlaydı. Ama Irak’ta olan ve “İran Recevi, Recevi İrandır.” sloganını atan insanların çocukları bu kötü şartlarda yaşıyorlardı.
Recevi’ye göre insan rehbere faydalı olan bir araçtan ibarettir. Onun için çalıştığı müdetçe faydalıdır. Aksi takdirde insanın hiçbir değeri yoktur . Dolayısıyla Recevi’ye göre çocuklar hiçbir faydası olmayan asalaklardı. Hatta Recevi bir de minnet ederek bu çocuklar için bir kaç adamını da görevlendirdiğini söylüyordu.
Recevi’nin masrafları Saddam ve Kral Faht Amca ile benzeri kimseler tarafından karşılanıyordu. Recevi’ye kalsa bu çocukların hepsini sokağa atardı.Kum Feyziye Medresesinden mezun olan ve Recevi’nin dış komisyion sorumlusu olan Muhammed Seyyüd-ül Muhaddisin’in bacısı olan Zühre, acaba ondört-onbeş yaşlarındaki çocuğu Ali Rıza Kaytani’nin başına nelerin geldiğinden haberi var mıdır?  Eğer bilmiyorsa bu şehirin Gençler İdaresi’ne veya bu çocukların sorumlusu olan Feridun Gilani’ye baş vurmasını tavsiye ediyorum.”
“Bu çocukların anne babalarının kendilerinden haberdar olmadığını mı diyorsunuz? Yoksa haber-leri var da ideolojik olarak bu suçsuz çocukların kaderine rızayet mi gösteriyorlar?”
“ Ellerinden çocukları alınan anne babalar Eşref karargahlarında ruhi ve cismi işkenceler, tenbih ve hakaretler gördükten sonra Avrupa ülkelerine göçerek çocuklarına kavuşma imkanlarını buldular. Ama diğerleri çocuklarını rehbere feda etmek zorunda kaldılar. Bu arada bazıları da çocuklarından habersizdirler veya haberleri var da Recevi onların gitmesine izin vermiyor. Bu arkadaşlar arada bir mektup yazarak hasret gideriyorlar. “
“Çocukların sağlık problemlerinden bahsettiniz. Bu gerçekleri anlatmak sizin içinde kolay değil. Öyle değil mi?”
“Bu dertleri bilerek yüklendik. Çocuklar büyük bir sıkıntı içinde yaşıyorlar. Halbuki Alman devleti bu çocukların elbise parasını dahi veriyordu. Çcouklar ortak külotlardan istifade ediyorlar. Çocukların çoğu idrar yolları hastalığına yakalanmıştı. Zeri adından bir kızı defalarca doktara götürmüştüm. Yüzelli kişilik bir  karargahta her gün en az onbeş kişiyi doktora götürüyordum. O doktorların hepsi de yaşıyorlar ve dosyaları da mevcuttur. Hezarhani benim aleyhime ne kadar yazarsa yazsın, yine de patronu Recevi aleyhine gerçekleri açıklamaktan çekinmeyeceğim.  Başımdaki örtü ve etrafımdaki bu çocuklarla adeta Köln şehrinin gülü olmuştum. Çocukların çoğu kötü beslenmeden oluşan kansız-lık ve sinir hastalıklarına düçar olmuştu. A’zem Hanım defalarca ilaçlarını içmeyen Fatıma adındaki kızı dövmüştü. Zavallı kızın bire sürü ilacı vardı, hangisini içeceğini bilemiyordu. Biraz büyük gözüken çocukları ise, okula gitmemesi için yaşı büyük gösteriyorlardı.
Bahare Babekniya adında bir kız sonunda  ka-rargahtan kaçmıştı. Şima, Azade Mehdevi ve diğer bir çokları adeta bir mücahit kadar angarya çalıştırıyorlardı. Kadınlar, çocuklarına annelik ypamıyordu. Annelik Recevi’nin felsefesine aykırıydı. Herkes rehbere bağlanmalıydı. Hatta bu annelerden bazısı daha çok ideoljik olduğunu isatlamak için uyumsuzluk gösteren çocuklarını dövüyorlardı. Örneğin Hadişems-i Hairi’nin eşi Nihen Nazari hem eşini hain ilan ediyor ve hemde ideolojik olduğunu ispatlamak için çocuğunu öldüresiye dövüyordu.”
1978-1980 yıllarında öğrenciler Örgüt’ün gaze-telerini satıyor ve bir yandan da Hizbullah ile sokak kavgalarına katılıyordu. Okulda faaliyet gösteriyor ve Mücahitlerin merkezine gidip geliyorlardı. Bu öğrenciler zindana girdiler  ve sonra da Örgüt’ün silahlı güçlerine katıldılar. Ama Recevi’den aydrılınca ihanetle suçlandılar. Komutan Kerim Hakki ve baskılara dayanamayıp intihar eden eşi Muhterem Babai de bu öğrencilerdendi. Bu öğrencilerin çoğu Kürtlerin katliam edilmesi ve Recevi’nin imamlığını ilan etmesinden sonra Örgüt’ten ayrılmışlardı. Bu Kerim Hakki Kürdistan’da savaşırken henüz sakalllar çıkmamıştı. Bu çocuk nasıl olur da Eşref  Karargahı’nda rejimle ilişki kurabilir v casusluk edebilirdi? Recevi her zaman taraftarlarına 1928-1980 yıllarının gönüllü askerlerinin daha iyi oluğunu söylüyor.
Recevi gösterilerine katılmayan sıradan insanlara da aynı şeyi söylüyorlardı. Recevi’ye göre kendisini taklid etmeyenlerin milli şerefi yoktu. Recevi’ye göre direniş sadece kendisiydi, sonra halk. İranzemin dergisinin baş yazarı Menuçehr Hezarhani açıkça bu görüşü savunuyor. Yazılan bütün yazılarda halk, direniş temsilcilerinden sonra anılmaktadır.
Tatil sabahları çocuklar sansür edilmiş bir filmi görmek için yemek odasına gidiyorlardı. Bu filmi ok kadar seyretmişlerdi  ki artık bu filmi kendi aralarında oynayabilecek duruma gelmişlerdi. Ama başka çaresi yoktu. Çocuklar bir yana büyükler bile Avrupa’nın çeşitli kanallarını seyredemiyordu. Recevi’nin adamları tüm filimleri sansür ediyorlardı. Almanya’da tebliğat sorumlusu olan Sadık Sebzi Habbaz bir defasında teleizyonu açtığım için bana çok kızmıştı.
Bu adam Küçük çocuklardan zevk alacak kadar da sapık biriydi. Bu çocuklar, her yerde ve her za-man için tanıklık etmeye hazırdırlar. Bu psikopat, çocukların da defalarca itirafta bulunduğu üzere onların cinsel orgnlarını okşayacak kadar bir cinsel sapıktı. Bu durumu sonradan istifa eden bir şura üyesine bildirdim ve benzeri binlerce delil üzere bu cinayetkar ve fasit Örgüt’ten ayrıldım. Bu sapık Sadık ise ideolojik oturumlarda Meryem ve Fehime Ervani’nin olağanüstülüğünü göz yaşlarıyla anlatıyor ve insanların gözünda onları büyütmeye çalışıyordu.Sonradan istifa eden bu Şura üyesi de Feridun Gilani’ydi. Özellikle Feridun’a söylememin nedeni de sözkonusu cinsel tacize uğrayan kızın Feridun’un kızı olmasıydı.

Recevi Fırkası’nda Kadın Bir Köledir.

Recevi iki ay ila onsekiz yaşındaki çocuklar niçin ve nasıl Irak’tan çıkardı? Zavallı İranlı çocukların başına neler geldi? Bu çocuklar maddi fakirlik, mahrumiyet ve cehalet içinde neler çekti? Recevi’nin adamları bu çocuklara nasıl davranıyordu?
Nadire Efşari yüzlerce delil göstererek bu konuya açıklık getirdi. Nadire bu zavallı çocukların içler açısı durumunu açıkça gözler önüne sermektedir. Bu hakikatler dünya medyasında ilk kez açığa çıkmaktadır. Bu çocukların babaları bir zamanlar istibdat ile mücadele ve İran’da özgürlük ve toplumsal adaleti sağlanması ümidiyle Recevi’ye katılmıştı. Bu heyecanlı genç savaşçılar ya mücadelede can verdiler veya Recevi’nin istibdadı üzere örgütten ayrıldılar. Gelen haberlere bakılırsa artık Örgüt üyeleri gruplar halinde ayrılmakta ve isyan etmek-tedir. Recevi’nin etrafında çok az sayıda insan kalmıştır ki, onlar da artık Mes’ud’un yalnız kaldığını ve İslam rejimini yıkacak güce sahip olmadığını bilmektedirler. Örgüt’ten açıkça ayrılanlar bir uyum içinde çalışmaktadırlar. Bunlar Recevi’ye de Humeyniye de karşı. İran’ın kurtuluşu için savaşanlar her istibdada karşı çıkmalıdır.
Ayrılanların hiçbirisi Humeyni’nin tarafına geç-memiştir. Ayrılanlar mollalar rejimine karşı olduğu kadar Recevi’nin işkence ve hakaretlerine de karşıdır.
Nadire Efşari sözkonusu küçük çocukların aki-beti hususunda şöyle diyor:
“Bana göre Recevi’nin felsefesi ve insan hak-kındaki gerici-düşüncesiyle savaşmak İran’daki mevcut istibdat ile savaşmak ile aynı manayı ifade etmektedir.  Çeşitli nedenlerden dolayı Örgüt’ten ayrılanlar bilmelidirler ki Recevi’yi ifşa etmek ve onun insani olmayan devrimleriyle savaşmak İran’daki hakim sınıfla savaşmakla eş anlamdadır. Receviyi ifşa etmek, Recevi’nin cinayetlerini ifşa etmek Humeyni’ye fayda sağlamaz aksine bağımsız, milli, özgür ve halkın istediği bir sistemin hakimiyetine yardımcı olur ve milli direniş hareketini bu kanser tümörü olmaksızın ileri götürür.
Örgüt’ten ayrılanlar kendilerini isbat etmek için Şah veya Humeyni rejimine yakın görmemelidirler.  Recevi’nin Örgüttten ayrılanlar hakkındaki iftiraları da daha çok kendisini siyasi açıdan rezil etmektedir. İran’ın özgürlükçüleri ve bu cümleden olarak ben Recevi Humeyni ve Şah rejimlerini istemiyoruz. Biz milli bir hükumet istiyoruz. İran’ın tek kurtuluş yolu demokrasi ve özgürlük yoludur. Biz İranlı kadınlar olarak kadınların devletler için bir dekorasyon ve vitrin muamelesini görmesine karşıyız. Hem mollaların ve hem de Recevi’nin İran’ın özgür kadınlarına reva gördüğü hayata karşıyız. Biz kadının da erkek gibi her açıdan bir insan olduğuna inanıyo-ruz.
Kadını bir araç  olarak görenler ve sözde özgürlüğünü savunanlar boşuna kürek çekmektedirler. Ömrünün yarısının istibdat aleyhinde savaşta geçiren ve bu hususta ödün vermeyen bir kadın olarak tüm medeni, dini ve hukuki bağları çömeliyim ki, İran’lı kadınlar tam bir özgür düşünce içinde kendi özgürlükleri için savaşsınlar. Recevi İranlı kadınların bakıcısı değildir ve kadının özgürlüğü adına kadına saygısızlık etmeye hakkı yoktur.
Recevi’nin kadın hakları iddiası büyük bir ya-landır. Recevi felsefesinde kadın; tam bir köle, koyun, leş yiyici, tamahkar, sağırdır ve tek şansı itaat etmektir. Böyle bir düşüncenin İran’ın geleceğinde hiç bir yeri yoktur. Recevi’ye göre bu Örgüt’ten ayrılan bir kadın sadece bri fahişe olabilir. Bu iddianın örneklerini ileride adıyla ve yeriyle birlikte İran halkına takdim edeceğim. Biz İranlı kadınların bu yolda hiç bir korkusu yoktur. Biz İranlı kadınları toplumsal siyasi ve kültürel alanda mücadeleye davet ediyoruz.
Kadın aşk sembolü, duygu mazharı ve derk, şuur  ve bilinç örneği ve ailenin temiz merkezidir. Recevi ortaçağı andıran çürümüş sisteminde bu aile kurumunu ortadan kaldırmıştır. İranlı kadınların inanç ve düşünceleri içi boş sloganlarla temin edilemez. Bu hususta hiç kimse İranlı kadınları temsil yetkisine sahip değildir.
Bana göre Recevi cinayetkardır ve işlediği cinayetlerin hesabını bir halk mahkemesinde vermelidir. Recevi bir çok mücahidi ya Irak ve Ürdün’de veya Avrupa Amerika ve Avusturya’da kendi menfaatlerine kurban etmişlerdir. Recevi sadece özgürlükçü gençleri değil İran’ın dindar insanlarını da birçok kültürel ve toplumsal mahrumiyetlere düçar kılmıştır. Mücadeleye atılan her insanı hemen rehbere doğru kanalize ediyorlar.
“Aynı şekilde güya çocuklar da mücadeleye azimli olmalı ve zorla da olsa yönlendirilmeliydi.” Çocukların başına gelen bütün belalar bu yanlış düşünceden kaynaklanıyordu. Bir ülkeyi yönetmeye tabi olan Recevi’nin terbiye metodunu kısaca arzetmek  için denilebilir ki, Almanya’da liseye giden kız çocukları saat dörtte uyanıyor bütün işlerini yapıyor ve gruplar halinde  karargahtan okula doğru yola çıkıyorlardı. Çocuklar biribirinden ayrı iki uzak yerde yaşıyorlardı.
Bu yüzden çocukların çoğu uyumsuzluk ve ra-hatsızlık içindeydi. Çocukları böylesine sıkmak onların ders okumasına büyük bir engeldi. Bu yüzden Recevi’nin adamları bu çocukların aptal ve kabiliyetsiz olduğunu söylüyorlardı. Halbuki İranlı çocuklar dünyanın her yerinde oldukça çalışkan çocuklardı. İngilizce Fransızca ve Almanca’yı çok çabuk öğreniyorlardı. Ama bu çocuklar gece yarısı kalkmak ve Recevi’nin bütün o hakaretlerine tahammül etmek zorundaydı. Bütün buı mahrumiyetler içinde büyüyen bir çocuk nasıl başarı gösterebilirdi? Çocuklar kahvaltılarını yemekhanelerde ayaküstü yiyorlardı. Soğuk bir çay ve peynirden başka bir şeyleri yoktu. Sadece haftada bir kaç defa tereyağı görebiliyorlardı.
Humeyni ve Recevi zindanlarında mahkumlara da bu yemekleri veriyorlardı. Humeyni kendi zin-danlarına üniversite, Recevi ise misafirhane demektedir. Her ikisi de mahkumların burada eğitim gördüğünü ifade ediyordu. İkindi vakitleri tüm kız çocukları başörtülü bir şekilde ictima ediyorlardı. Bu ictima odasında  Recevi ve Meryem’in büyük resimleri asılıydı. Okunması gereken marşlar da büyük harflerle yazılı olarak duvara iliştirilmişti. Recevi’nin bir uşağı da bu ictimayı idare ediyordu. Çocuklar sıra halinde toplanıyor, Allah Mes’ud ve Meryem adına marşlar okuyorlardı.  Bu ictimada halkın Mücahidler’ine onlarca defa selam gönderi-liyordu. Halbuki aynı Mücahidler ayrıldığı taktirde fahişe, uşak ve hain ilan ediliyordu. Tatil ve istirahat günü olması gereken pazar günü bile çocuklar saat 7.30’da uyandırılıyor ve eğitim görüyorlardı.
Kız çocukları ise küçük çocuklara bakıyor ve toplu işler yapıyorlardı. Mutfak ve  Karargahı te-mizliyor ve yemek için gerekli maddeleri ayıklayıp hazırlıyorlardı.  Karargah sorumlusu ise telofonun başına oturmuş, işlerini telefonla görüyordu.  Biz de çocuklarla çalışmak zorundaydık. Daha sonra teorik eğitim ve Mes’ud amca ile Meryem Teyze’nin video kasetlerini izlemeye geçiliyordu. Bu tatil gününde dahi gece yarılarına kadar çocuklara eğitim veriliyordu. İki yıl öncesine kadar  hiç kimsenin Wolkmen kullanmasına izin vermiyorlardı.
Varolan iki teyipten ise sürekli marşlar yaynlanıyordu. Yabancı müzik dinlemek yasaktı. İranın müziğini dinlemek sorumlulardan alınan izne bağlıydı. Sara adında bir kız çocuğu bütün tehdit ve hakaretlere sağmen başını örtmüyordu. Bu çocuklar bile artık isyan etmeye başlamıştı.
Diğer kız çocuklarının başörtüsü takması zorunluydu. Sara’ya bakan diğer kız çocukları da bir bir başörtülerini çıkarıp onca tehdit ve hakarete tahammül etmeyi yeğlediler.

Dünyadaki Tüm Kuruluşlar Bu Çocukların Yardımına Koşmalıdır

Bir gün ben de başörtümü çıkardım o şekilde  Karargah’a gittim. Beni gören sorumlular cin çarpmışa dönmüşlerdi. Milli direniş şurasının üyesi olan Tayyibe Rahmani Lahut adındaki bayan, kız çocuklarına başörtülerini çıkarmaları için ilk önce annelerinin izin vermesi gerektiğini söylüyordu. Bu çocuklara babalarının Mes’ud amca, annelerinin ise Meryem Teyze olduğunu söylüyorlardı.Tam bir itaat gösteren çocuklara da Recevi ve Meryem’in çerçeveli resimleri hediye ediliyordu.Bu çocuklardan bazısı bu resimleri elde etmek için tüm gücüyle çalışıyor, itaat ediyordu. Bu  Karargaha bir yabancı gelecek olursa o zaman da hemen bu resimleri geri topluyorlardı.
Çocuklar arada bir düzenlenen toplantılarda azarlanıyor, kınanıyordu.Falan gün falan saatte ve falan yolda falan çocukla konuştuğu için hakarete uğruyor, tenbih ediliyordu. Çocukların çoğu yarım saat yatmayı arzuluyordu. Gece yarılarına kadar çalıştırılan bu çocuklar en küçük bir hata yapınca azarlanıyordu. Çocuklar için daha çok Recevi’nin manevra kasetlerini ve Eşref  Karargahı’ndaki  as-keri faaliyetlerini seyrettiriyorlardı.
Bu çocuklar seyrettirilen kasetlerde anne veya babasını görünce ağlıyor, anne ve babasını istiyor-du. Bu durumda da hemen sorgulanıyor, kınanıyordu. Meryem Hejber, Meymenet ve Mensure Dadaşzade bir polis gibi çocukları kontrol ediyordu. Kız çocukları Avrupa’nın merkezinde askeri elbiseler giyiniyorlardı. Uzun kollu, çoraplı ve başörtülü geziyorlardı.
Aykırı davrananlar hemen ihtar ediliyordu. Bu-nun Humeyni rejiminden ne farkı vardır? Öyle ki artık mollalar bile gelip Recevi’den ders almalıdır. İnsan haklarını savunan kuruluşların jetonu her zaman geç düşmektedir. Mes’ud Recevi Almanya’da onsekiz yaşındaki küçük çocukları kendi dini inaçlarının ve arzularının kurbanı etmiştir. Almanya’da anne ve babanın kendi çocuklarına dahi kötü davranma hakkı yoktur. Çoğu aşk yolunda şehid olan İranlı ailelerinin çocuklarının başına neler gelmektedir. Bu çocuklar polislere veya bölgedeki Gençler İdaresine başvurabilir. Muhammed Muhassil, Ali Rıza Kaytani ve benzeri kimseler böyle yaparak o öldürücü tuzaktan kurtuldular. Bu iki çocuk Feri-dun Giylani’nin sorumluluğundaydı. Bu çocuklara kötü davranılması Giylani’nin kanuni sorumlulu-ğunu ortadan kaldırmak için harekete geçmesine neden oldu.
İlginç olanı da şu ki, çocukları savunan onca Örgüt ve teşkilatlar bu çocukların başına nelerin geldiğini bildikleri halde hiçbir girişimde bulunmamıştır. İnsan haklarına göre hiçkimse onsekiz yaşından küçük çocukları kendi ideolojik eğitimine tabi tutamaz. Mecburi ideolojik dersler veremez. Hiçkimse çocukları askeri eğitime tabi tutamaz ve zorla fikirlerini aşılayamaz.
Geri kalmış ülkelerde buna rastlansa da Avru-pa’da ve hem de Almanya’da böyle bir şeyin olması inanılacak bir şey değildir. İnsan haklarını ve çocukları savunan örgütler hiçbir siyasi endişe içinde olmaksızın bu masum çocukları Recevi zulmünden kurtarmalıdır. Hatta medeni dünyanın bu cinayetler karşısında susma hakkı yoktur ve Recevi dünya basını ve mahkemeleri nezdinde yargılanmalıdır. Recevi insanların özgürlüğe olan aşkından ve hakim rejime olan kininden su-i istifade ederek onları ideolojik baskı altına almıştır ve sürekli insan haklarını .çiğnemektedir. Büyükler bu cehennemden kurtulabilmişse de zavallı çocuklar kurtulamamıştır. Anne babası ölmüş yetim çocuklar Recevi’nin zulmü altında inlemektedir. Recevi büyüklere yaptığını küçüklere de yapmaktan çekinmemektedir.
Almanya İçişleri Bakanlığı, Gençler İdaresi, Çocukları Koruma Derneği ve her şeyden önemlisi Almanya basını daha ne zamana kadar sessiz kalacaktır. Bu yetim çocuklar Almanya makamları için hiçbir değer ifade etmemekte midir?
Babaları mücahid olan bu çocukların ne suçu vardır? Acaba İran halkı, İran’ın siyasi güçleri, kültürel ve siyasi şahsiyetler ve sürgündeki dört milyon İranlı bu cinayetler karşısında susacak mıdır? Ben Örgüt içindeyken babaları savaşan bu çocuklar zarar görmesin diye elimden geleni yapıyordum. Hatta ben bile bu cinayetleri o zaman gördüğüm halde Recevi’nin bundan münezzeh olduğuna hükmettiğim için hesap vermeye hazırım. Benim yargılanmam Recevi’nin zalim sisteminin cinayetlerini ifşa edecekse ben buna her zaman hazırım.
Elbette Recevi şimdi siz bu gerçekleri yayınlı-yorsunuz diye büyük iftira kampanyasına girişecektir. Daha düne kadar vatansever-devrimci bir şair olan Feridun Giylani hakkında yazmadıkları şey kalmadı. Ama bizi muhakeme edecek hakimler de İslam rejiminin hakimi olan Muhammed-i Giylani gibi birisi olmamalıdır.
Köln şehrinde Muhammedi adında bir  Karargah daha vardır ve burası Örgüt’ten ayrılan üyelerin gelip gittiği bir yer konumundadır. Buraya gelenlerin çoğu ülkeye kaçak olarak girenlerdir. Mücahidler’in sözcüsü Cevad Debiran ve Şemsi adında birisi de geceleyin gelerek onları Hollanda gibi komşu ülkelere gönderiyorlar. Buraya gelenler arasında iki ila beş aylık bebekler bile vardır.
Recevi’nin ideolojik Beyni olan Zühre Hanım bu bebeklere dahi bağırıyor, kötü davranıyordu. Merhum Talagani’nin Teslim adındaki torunu da bu çocuklar aarsındaydı. Ben diğer çocukların yiyeceği, içeceği ve sağlık sorunlarıyla uğraşırken bir yandan da bu bebeklere annelik yapmak zorundaydım. Çocuklar uzun yollar katetmekten dolayı acılar içinde kıvranıyordu. Çocukların çoğu ishale tutulmuştu ve annesizlik içinde kıvranıyorlardı. Halkıma olan aşkım yüzünden bu annesiz masum çocuklara bakıyor, annelik yapıyordum.
Azade Dadhah ve Hacer adındaki iki genç kızı okuldan alarak yanıma getirdiler. Bu genç kızlar o kadar çalıştırılıyordu ki, yatmaya fırsat bulamıyor-lardı. Çocukların elbiselerini bir leğen içinde yıkı-yordum. Elbise kurutacak yerim bile yoktu. Gizli çalışmak için verilen emir üzere odanın perdelerini dahi çekmek zorundaydım. Komşuların çocukları görmemesi için pencereler bile kapalı tutuluyordu. Zühre adlı cellad, altını ıslattı diye çocukları dövüyor ve cezalandırıyordu.   Zühre’nin kundaktaki bebeklere bile işkence ettiğini A’zem bacıya söylediysek te bir şey olmadı. Rehber istemediği halde çocuk sahibi oldukları için sanki bu çocuklar suçluydu. Bu çocukların neler çektiğini sadece kendileri daha iyi bilir. Bu yüzelli çocuğun tuvalet sorunu da çok ilginçti.  Karargahın sorumluları bu çocuklara güya kendilerini yıkamayı öğretmişlerdi. Alafranga tuvalete daha oturmayı beceremeyen çocuklar güya kendilerini yıkıyordu. Halbuki kendisiyle birlikte dokunduğu heryeri de necis eden zavallı çocuklar o pis elleriyle de yemek yiyorlardı.
Çocukların banyo ve yıkanma şartları da insana Evin, Kızılkale ve Guvherdeşt zindanlarını hatırla-tıyordu. Eski havlular yırtık çoraplar ve yırtık iç çamaşırlarıyla banyo yapmak için sıraya giren ço-cukları görmek insanı derinden üzüyordu. Onüç-ondört yaşlarındaki kız çocukları bu küçük çocuk-ları banyoya götürüyor, yıkıyor, ellerine küçük bir havlu vererek ıslak halde dışarı gönderiyordu. Ço-cuklar çok olduğu için bazen bir hafta banyo sırası gelmeyen çocuklar bile vardı. Zavallı kız çocukları tüm baskılara tahammül etmek zorundaydı.
Dini baskı, iş baskısı, namaz baskısı, Mes’ud ve Meryem’in video kasetlerini seyretme baskısı, duygusal güvenilir bir sığınağının olmayışı baskısı, güvensizlik baskısı, yalnızlık baskısı, anne-babasının hatırlama baskısı… Bu çocuklar bütün bu baskılara sabretmek zorundaydı. Bütün bu baskıları bir topun içine doldursanız top patlardı. Hangi insan bütün bu zorluklara sabredebilir? Bu çocuklarla benim gibi duygusal ilişkiler kuran Fehime, Yegane, Füruğ, Meryem ve Muhammed Ali adındaki arkadaşlara hakaret edildi ve azarlandılar. Bizleri çocuklara o kadar kötülüyorlardı ki çocuklarla aramızdaki sevgi ve duygu bağını koparsınlar ve çocuklar o küçük sığınaklarını da kaybetsin. Örgüt’e göre çocukların gerçek anne ve babası Meryem ve Mes’ud idi. Onüç yaşlarında bir kız çocuğu olan Zehra Zeribaf bir gece sessizce benimle yatmak istediğini söyleyince içim parçalandı.
Bu kız çocuğu anne kucağını özlüyordu. İki üç gece kızım gibi kucağımda yatırdım. Karagahtan bir müddet ayrılınca bu çocuğun da Beyninin yıkadılar.Öyle ki artık bu çocuk selamımı bile almıyordu. Recevi Eşref  Karargahı’nda büyüklere uyguladığı işkence ve hileleri bu  karargahta da çocuklara uyguluyordu.
Yüzellikişilik Musevi  Karargahında benim gibi pedegoglar sadece rehbere inanan bir memur gibi davranmalıydı. Recevi’ye göre eğitim ve öğretim sövmek, dövmek, hakaret etmek ve baskı demekti; sevgi ve duygusal ilişkiler değil.
Recevi çocukları ancak bu şekilde terbiye edebiliyor ve savaşçı adıyla Irak’a gönderiyordu.

Mücahidler Örgüt’ünde Sansür

Örgüt, çizgi filimlerdeki öpüşme sahnelerini dahi sansür ediyordu. Bende bir müddet Örgüt’ün tebliğ bölümünde çalıştığım için sansür edenlerden biriydim. Bu hususta hiç kimseden özür dileyecek de değilim. Çünkü ben kendi inancıma göre savaşıyordum ve bu yolda herşeyimi ortaya koymuştum. Burada özür dilemesi gereken Örgüt’ün başına bunca belaları getiren Recevi’dir. Velhasıl ben Almanya’da ve Irak’ta iki defa tebliğ bölümünde çalıştım.
O zamanlar bile bir takım nedenlerden dolayı Örgüt’ten ayrılmak istediysem de kocam engel ol-du. Ben Almanya’da “sadık yoldaş”diye tanınan Sadık Sebzi Habbas adlı oldukça ideolojik olan birinin emri altında çalışıyordum.
Sadık’ın her nefesinde Meryem ve Recevi’nin adı duyuluyordu. Zaten bu işe de bu özelliğinden dolayı tayin edilmişti. Bu ideolojik adam altı yaşındaki kız çocuğunu Recevi’nin tebliğat odasına götürüyor ve sapıkça okşuyordu. Benimle birlikte Saide ve Meryem adında iki kadın da çalışıyordu ki, onlar da yıllar önce Örgüt’ten ayrıldılar ve şimdi kendi hayatlarını yaşıyorlar. Ben Irak’taki son günlerimde Eşref  Karargahı’ndaki okul programının üst birimine nakledilmiştim. Örgüt’te terfi işlemi uzmanlığa değil uşaklığa göre tayin ediliyordu. Hitler, Humeyni, Hasan Sabbah, Stalin ve benzeri siyasi ideolojik istibdad sistemlerinde sıkça görülen bir uşaklık türüydü bu. Recevi’nin uşaklığını yapan kimse herşeyden önce kendisinin bir hiç olduğuna inanmalıdır. Ferdi şahsiyet ve uzmanlığını yok saymalıdır. Var olan her şeyini rehbere ait görmelidir. Güzel hat sanatı olan Mücteba adlı birisi kendisine “ne güzel yazın var?” diyen birisine, “Benim hiçbir şeyim yok, varolan herşey rehberindir.”diye cevab vermişti. O halde Recevi’nin uşağı olan bir insan sahip olduğu her şeyin Recevi ve Meryem’den kaynaklandığını sanır. Dervişlik sistemi de böyledir. Ismail Vefa Yağmai  ve Hamit Rıza Tahirzade birbirlerine derviş diye hitap etmektedir.
Recevi’nin uşağı olan bir kimsenin hiçbir sorusu yoktur. Söylenen herşeye itaat eder. Kendisi için hiçbir şeye kail değildir. Ama bu insanlar Örgüt’ten ayrılıp kendilerini bulunca hemen bir bomba gibi patlamaktadırlar. Recevi’nin uşağı dalkavuktur. Yolda giderken dahi Mes’ud ve Meryem’in adını tekrarlar. Bu Recevi müritleri devrimci bir hale sahip olacağına “kendini rehbere teslim et” emri üzerine birer sufi oluyorlar.
Recevi’ye göre senin bütün değerlerin sınıfsal bir toplumun değerleridir. Bu rehber, bir yandan sınıfsal topluma karşı olduklarını söylüyor, bir yandan da Meryem Recevi ilan ettiği programının ondördüncü maddesinde,”Biz kapitalizmi getireceğiz” diye ilan ediyor. Recevi’ye göre tek değerli olan şey rehbere bağlanma ölçüsüdür. “Aşık ol! Aşık soru sormaz, aşık vurup dökmez, aşık sadece feda eder. Kendini rehberin deryasına at; hayatın, günahın, geçmişin, uykun, ölümün, kısacası herşeyin rehberindir.” Ama benim gibi sadece halka aşık olan ve Recevi’nin bu uydurmalarına kanmayanlar sürekli itham ediliyor ve eleştiriliyordu. Mes’ud Recevi bir ideolojik oturumda    Allah’ın peygamberlerine verdiği sıfatlardan birini hiç utanmadan kendisine yakıştırdı. Recevi bu oturumda şöyle di-yordu:”İbrahim halilullah, Musa kelimullah, İsa ruhullah ve Muhammed habibullah. Yani Allah’ın aşkı! Sizler tüm aşkınızı bana vermelisiniz. Allah her şeyi Muhammmed için yarattı ve Muhammed de Allah’ın sevgilisidir.Sizler de Allah’ın habibine aşık olmalısınız ve o Allah’ın habibi de benim.” Bu yüzden Mesud ve Meryem’in düğününde bugün ayrılmış olan arkadaşlardan birisi Aşura ziyaretini okurken şöyle demişti: “Selam olsun sana ey İbrahim halilullah, ey İsa ruhullah, ey Musa kelimullah, ey Muhammed habibullah, ey Mes’ud nebiyul-lah…” Recevi de kendisini peygamber ilan eden bu mücahidi kınayacağına gidip onu öptü ve böylece onu teyit etmiş oldu. Recevi’nin uşakları  kendisi için semah eden, her kanunu gözü kapalı kabul eden, tüm taktik, strateji ve yorumları onaylayan, Recevi’yi oturumlarda Muhammed, Ali, Musa, İsa ve benzeri ilahi şahsiyetler konumunda tutan; Mer-yem’e ise, Meryem Uzra, Fatıma Zehra, ve Zeynep Kübra diye hitap eden, Meryem’in tanıtılmasını Gadir-i Hum  olayına benzeten ve Hz. Muhammed’in Ali’ye hitabını Mes’ud’un Meryem’e hitabı şeklinde algılayan kimselerdir. Elbette bu insanlar en cesur, en fedakar ve en temiz kimselerdi.
Ama yanlış düşünüyorlardı. Bu yanlış düşünce nedeniyle bugün artık kendilerinin dahi gülüp geç-tiği ifadeleri kullanıyorlardı. Bugün ayrılanların bir çoğu bir zamanlar Örgüt’te büyük makam sahibi kimselerdi.
Program Üstü Birim”de onbeş yaşlarında olan Meryem ve Atıfe adlı iki kız çocuğu da benimle birlikte çalışıyordu. Bu iki çocuğu okuldan mahrum etmişlerdi ki, rehber için daha çok çalışabilsinler. Atıfe’yi ise Örgütsel bir evlilikle kocaya verdiler. 1991-1992 yıllarına kadar  Örgütsel evlilik zorunluydu. O tarihten sonra ideolojik sayfa değişti ve eşler rehbere bağlı olduklarını isbatlamak için birbirlerinden ayrılmaya başladı. Artık eşinin adını zikretmek küfür sayılıyordu.
Evliliği haram ilan eden ilk ve tek siyasi Örgüt Recevi Örgütüdür. Filimlerde kadınların bacaklarının görüldüğü yerler bile sansür ediliyordu. Aşk kokan her sahnenin sansür edilmesi gerekiyordu. Irak devleti bile bir takım filimleri sansür ediyordu. Biz ise Saddam’ın sansür ettiği filimleri ikinci defa sansür ediyorduk. Muhammed Karrai adında bir diş doktorumuz Fransa’dan bir kaç filim almıştı. Bu filmin konusu insanlar ile hayvanların benzeşen tavırlarını tesbit etmekti. Ben bu filmi sinemada seyretmiş ve çok sevmiştim.
Bu filimdeki bütün doğum, çiftleşme ve yumur-tadan çıkma sahnelerini sansür ettirdiler. Ben hay-vanlardan birinin çiftleşme sahnesini sansür etmeyi unuttum. Filmi bana geri gönderdiler ve hakkımda dosya açtılar.  Karargahta artık Mücahidler’in dahi midesini bulandıran klasik filimler seyrettiriliyordu.  Karargahta televizyon seyretmek yasak olduğundan bazı programları video kasetlerine alıyor, Mücahidler’e seyrettiriyorduk.  Zehra Merrihi Hanım bu ka-setleri defalarca sansür ettirerek Mücahidler’e gösteriyordu. Alamut kalesine benzettiğim Eşref  Karargahı’nda ise çok sevdiğim bir çizgi filim vardı. O zamanlar sorumlu olan Hanım Mina İbrahimiyan bu çizgi filmin bir burjuvazi ürünü olduğunu ve çocuklara seyrettirilmemesi gerektiğini söylüyordu.
Ben gerçekten de sansür ve burjuvazi değerleri arasındaki ilişkiyi anlayamıyordum. Zira Mücahidler Amerikan yardımıyla Tahran’a ulaşacaklarını ve İran’a kapitalizmi getirecekelrini söylüyorlar. Acaba kapitalizm burjuvaziden ayrı bir şey midir? Biz burjuvazi toplumunda yaşayacaksak çocuklarımızı burjuvazi kültüründen nasıl koruyabiliriz? Ben o zamanlar bunları düşünemiyordum sadece sorumluya bu çizgi filimlerde çıplak ve öpüşme sahnelerinin olmadığını, çocukları sevindirdiğini söylüyordum. Ama Mina İbrahimiyan ısrarla bana şöyle di-yordu:”Sen anlamıyorsun, eğer rehbere yakın ol-saydın bu çizgi filimlerde burjuvazi değerlerin ol-duğunu görürdün.” Almanya’daki çocuklar yavaş yavaş yabancı dil de öğrenince bu defa da tebliğat sorumluları filimlerdeki sözleri nasıl sansür ede-ceklerini düşünmeye başlamışlardı.
Eşref  Karargahı’nda İran televizyonlarından kaydedilen filimleri sansür etmek daha kolaydı. Şah zamanından kalma aydın filimler de sansürden geçiyordu. Bu Örgüt’ün eğitiminden geçen bizler bile henüz mü henüz bu baskıcı  istibdadın etkilerini üzerimizden atabilmiş değiliz.
Mes’ud Recevi’ye göre değer ve asalet insanın kendisinden değil, dışarıdan gelmedir. Dışarıdan maksat ise Mes’ud Recevi’den beslenmesidir. Mes’ud Recevi bir oturumda şöyle diyordu: ”Asalet senin değildir, asalet dışarıdan gelmiştir.” Yani Receviler’den” İslam’a göre bu iddia şirktir ve bundan da öte bu görüşleri benimseyen bir toplumda aile birimi de asalet ve değerini kaybeder. Her şeyini rehbere teslim etmesi istenen insan  için hiçbir şeyin değeri kalmaz. Mes’ud Recevi’nin en sadık adamı olan Mehdi Ebrişemçi birkaç yıl önce Köln şehrinde onbeş kişiye yakın insanın bulunduğu bir oturumda şöyle dedi:”Biz aileyi toplum için ortadan kaldırdık, bize göre ailenin bir asaleti yoktur.” Mes’ud Recevi bir rehber ve imam olarak evlendirdiği insanları bu defa da boşanmaya davet ediyordu. Recevi bunu inkar ederse gerçekte Örgüt’ünü inkar etmiş olur. Çünkü bunun yüzlerce şahidi vardır.
Diktatör insanlar kendi düşünceleri için topluma hakim olan kuvvet veya zayıflık  nooktalarından istifade eder. Recevi de halkın güveninden kötü istifade etmiştir. Recevi de Humeyni gibi halkın güveninden istifade etmiştir. Recevi’ye göre teorik ve ideolojik güç sayesinde işler yürütülmektedir. Bu yüzden eşlerin boşanma hükmü de  ayet inmişçesine uygulamaya konuldu. Günün birinde bu insani olmayan davranışların hesabı sorulmalıdır. Aynı şekilde İran’a hükmeden mollalardan da mutlaka hesap sorulacaktır. Güçsüzlük hissinden kaynaklanan güç kullanımı toplumsal isyandan başka bir sonuç vermez. İnsani değerlerin yok edilmesinin mut-laka mantıklı bir cevabı olmalıdır. Cinayetkarlar hile ve desiseyle yaptığı cinayetleri dahi hayırlı bir iş gibi gösterebiliyorlar.
“Masum çocukları rehberin menfaatinde kulla-nın.” diyorlar. Humeyni’nin İran’ın başına getirdiği belaların aynısını Recevi de Mücahidler’in başına getirmiştir. Mollalar birçok insanı ruh hastası yapmıştır. Recevi de aynı uygulamaya geçmiş ve aynı neticeyi almıştır. Baskılar altında kendi benliğini unutan, sürekli hakaret gören, Eşref  Karargahı ile Rumadi ordugahının korkunç şartlarında yaşayan yıllarca halkın kurtuluşu için ardından gittiği rehberinin cellat olduğunu gören insan bir makina olmadığı için ve duygu, sinir ve ruh sahibi olduğu hase-biyle bir noktada cinnet geçirmekte ve her şeyi birbirine karıştırmaktadır.
Bu hususta yüzlerce örnek verilebilir. Ama tam isimlerini söyleyemeyeceğim. Bunlardan birisi herkesin “Hacer Anne” diye bilinen kadındır. Hacer Anne yıllarca Humeyni’nin esaretinde yaşadı. Laciverdi’nin işkencehanelerinde sırtı yara bere içindeydi. Muhammed Ali’nin dediğine göre zindanlarda yerlere sürünerek geziyordu. Hacer Anne korkunç işkencelere dayanmış ve zindandan alnı açık olarak çıkmıştı. Ama Recevi’nin zindanlarında ruhsal bunalıma girdi. Bazen gülüyor, bazen ağlıyor ve insani duygularını şiddetle bastırıyordu.   Baskılar insanı derin bir kırıklığa iter. Bu kırıklık bazen cismi bazen de ruhidir. Hacer Anne hem ruhi ve hem de cismi açıdan yıpranmış durumdaydı. Hacer Anneyi hastaneye götüreceklerine  Karargaha ge-tirmişlerdi. Bu Musevi  Karargahında çok kötü şartlarda yüzelliden fazla çocuk yaşıyordu. Musevi  Karargahı oldukça uzakta ve insanların görmediği bir yerdeydi. Ortalıkta gözükmemesi gereken kimseleri   oraya götürüyorlardı.
Bir taraftan çocuklara kötü davranma derdi, di-ğer taraftan kötü şartlar altında yaşmanın derdi in-sanı neredeyse delirtiyordu. Dünyanın neresinde delilerle çocukları birarada tutuyorlar. Bu irin ve ahlaki yara dolu tarzın neresi devrim olabilir? İn-sanların hürmetini çiğnemek devrim olabilir mi? Hacer Anne o zamanlar 45 yaşlarındaydı. Ama o kadar yaşlanmıştı ki, 65 yaşlarında gösteriyordu. Ağzında diş kalmamıştı, onu gören çocuklar, büyük bir rahatsızlık duyuyorlardı.
Hacer Hanım’ın 16 yaşındaki Havra adındaki kızının da okumasına engel olunmuş ve sürekli çalıştırılıyordu. Zavallı kızı gördüğüm her defasında gözlerinden uyku akıyordu. Ayakta yatar bir hali vardı. Hacer Annenin bir oğlu da 1987 yılında savaşta öldü. Birgün aniden bir kadın feryadı duydum, feryat eden kadın Hacer Anne idi. Raziye ve Tayyibe Rahmani adındaki Milli Direniş Şurası Üyeleri  Hacer Hanımı tutmuş Zühre adında iki deli de bütün gücüyle dışarı çıkmaması için onu duvara vuruyordu. Hacer Annenin eli kapının arasında kaldığı için kanıyordu. Hacer Anne bu ikinci katta ki odadan aşağıya atlamak istiyordu. Onunla ne kadar konuşmak istediysem de, ama o hiç kimseyi dinlemiyordu. Kucağıma aldım sevgiyle kucakladım. Sonunda hüngür hüngür ağlamaya başladı ve biraz rahatladı. Savaş yaralısı olan ve kızı Adile ve Atife’yi bu ortaçağ ilişkilerinden kurtaran Muhammed Habbaz ile birlikte ruh hastahanesine götürdük. Eğer Muhammed Ali Necac, Muhammed Habbaz, Raziye, A’zem ve çocuklar bu olaya tanıklık etmeseler de sözünü ettiğim ruh hastahanesi bunun en büyük şahididir ve orada dosyaları da  sabittir.
Zühre  hastahaneye bu hastanın sahibi olarak telefon ve adres vermek istemiyordu. Hacer Anne’nin dosyasında benim telofonum kayıtlıdır. Hacer Anne biraz iyileşince de kendisine yardım etmesi için kızı Havra’yı yanına götürdüler. Ama devrim herşeyden önemli olduğu için Havra’yı hasta annesinin yanından alarak yeniden Eşref  Karargahı’na götürdüler. Muhammed Ali birgün onu ziyaretten döndüğünde bana şöyle dedi: “Hacer Anne’yi görünce Örgüt aleyhine biraz konuştum, ama Hacer Anne Örgüt aleyhine konuşmama izin vermedi. Hacer Anne sürekli ilaçlarla yaşıyor.”
Örgüt onu delirtmek istiyordu. Çünkü  Karargah içindeki varlığı Örgüt’ün baskılarına bir itirazdı. Zühre’nin defalarca onu dövdüğünü gördüm, bir gün Hacer Annenin oldukça üzgün olduğunu görünce A’zem’e Hacer Anneyi havalandırmak için biraz gezdirmek istediğimi söyledim ama o izin vermedi ve şöyle dedi: “böyle giderse burjuvazi havalarına girer, Örgüt’ten ayrılır ve işinin başına döner.” Evet, A’zem’in bir ruh hastası hakkındaki istidlaline bir bakın. Gerçekten bütün bunlar anlatılması ve dinlenilmesi acı olaylardır.
Adını şu anda hatırlayamadığım 27 yaşındaki bir kadın vardı ki, oldukça mahrum ve mazlum bir yüzü, kısa boylu ve cılız bir bedeni vardı. Dr. Şeriati’nin tabiriyle güneşin gördüğünü görmemesi ve gözünün olduğunu anlamaması için kısılı  çöl gözlerini andıran gözleri vardı. Kocasını ise Hatemi adındaki  Karargaha götürmüşlerdi. Her ikisi de Irak’tan getirilmişti ve çocuklarını alıp gideceklerdi. Örgüt, on yaşındaki çocuklarını rehin almıştı. Birgün bu kadın hapsedildiği odasından gizlice çıkarak  Karargahtan kaçmıştı.
Hiçkimse bu kadının neden buraya getirildiğini bilemiyordu. Sorumlular hemen çocukları sorguya çektiler, bu kadın neden dışarı çıkmıştı? A’zem bu kadını ararken küplere binmişti. Akşam üstü bir arabayla tüm bölgeyi aradıysak da kendisini bulamamıştık. Ertesi sabah görevden dönünce komşunun bahçesinde bir ağacın altında oturduğunu gördüm, onu  Karargaha götürdüğümüzde ağlıyor, çocuklarını istiyordu.
Recevi’ye göre bu kadının ve çocuğunu hiç önemi yoktu. Recevi Örgüt’ünde kadının değeri bukadardır. Söylenildiğine göre bu kadının kocası da ruhi bunalıma yakalanmıştı.
Başka bir örnekte; Gülistane Hanım’dı. 25 yaşlarında olan Gülistane Hanım mejburi boşanma döneminde çok sevdiği eşinden ayrılınca ruh hastası olmuştu. Gülistani Hanım’ı bir akşam üstü getirdiler, halinden çok sinirli olduğu an-laşılıyordu.
Başörtüsü, çorap ve normal giysileriyle geziyordu. Açlık grevine başlamıştı. Kapatıldığı dar bir odada gezip duruyordu. Yıllarca bombalar altında yaşayan bu Hanım en küçük bir yer sarsıntısında feryat ediyor çığlık atıyor, ortalığı velveleye veriyordu. Sonunda onu da şu anda ayrılmış olan Yegane Hanım’la birlikte Hanburg’a götürüdüler ve ruh hastahanesine götürmeleri için Peri ve Humen Hanıma teslim ettiler.
Recevi Örgüt’ünde delirenlerin içler acısı apayrı bir öyküsü vardır. Ama bu zavallı insanların yüzelli kişilik masum çocukların barındığı daracık bir muhitte tutulması çok daha önemli ve üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.

Recevi’nin Eğitim ve Öğretiminde Dayak

Bir Pazar günü  Karargahtan ayrılmıştım. Ertesi gün yüzelli çocuğun konserve edildiği Musevi  Karargahının servis sorumlusu olan Muhammed Ali’yi gördüm. Muhammed Ali İran’da hakim idi ve aynı zamanda Örgüt’ün üst düzey elemanlarından biri olmuştu. Ama ne yazıkki bunca yıldan sonra Mes’ud Şah’ın gazabına uğramıştı. Mehmet Ali’nin tek suçu zoraki boşanma felsefesine karşı çıkışı ve aydın oluşuydu. Bu İran’lı aydın hakim, şimdi susmakta ve Köln şehrinde taksicilik yapmaktadır. Recevi birini küçümsemek istediğinde “Bırakın bu zavallı aydındır.” demektedir.
Beni görünce, yüksek sesle Rubab adında bir kadının bir kaç kişiyle birlikte çocukları dövmeye geldiğini söyledi. Irak’tan sırf çocukları dövmesi için gönderilen Rubab isyan etmeye başlayan ço-cukları susturmaya gelmişti.  Kız çocukları artık başını örtmüyor, müzik dinliyor ve özgürlük isti-yorlardı. Bunlar İran’ın mustakbel kurtarıcısı Recevi’nin kabul edeceği bir durum değildi.
Çocuklar dayanamayarak koridorlarda toplanmış “Recevi’ye ölüm” diyorlardı. Hadi Şemsi Hairi’nin eski eşi olan Mehin Nazari Mes’ud’a olan imanını isbat için masum kızı Nusret’i ayakları altına almıştı. Çocukların dövüldüğü haberi uzun zamanlardır her yerde duyuluyordu. Örgüt’ten ayrılanların hepsi de çocuklara yapılan hakaret, zindan, muhakeme ve işkencelere tanıklık etmektedirler. Bu durum gittikçe de kötüleşmektedir. Büyüklere yapılanlar artık çocuklara da yapılmaktadır. Bu çocukların hiçbirisi mücahid olmak istemiyordu.
Recevi bu küçük çocukları savaş cephelerinde dahi kullanmaktadır. Tayyibe Rahmani sigara içti-ğini gördüğü Şirin adlı kızı haftalarca bir odaya kapattı. Sigara içtiği için aynı zamanda erkeklerle cinsel ilişkiye girmekle de suçlanıyordu. Nakletmekten utandığım sözlere muhatap oluyordu. Onların mantığına göre sigara içen bir kız fahişe olmalıydı. Ama Recevi bu gerçekleri ifade edenleri ne yazıkki casuslukla ve ihanetle suçlamaktadır. Hain ben miyim yoksa Avrupa’nın göbeğinde küçücük çocukları dahi sapık ideoloji uğruna döven Recevi mi? Ama ben son nefesime kadar bu gerçekleri söyleyeceğim, sarıklı sarıksız cinayetkarlara karşı duracağım.
Ben uluslararası düzeyde polise ve Almanya İçişleri Bakanlığı’na, adı ve adresiyle tanıklık et-meye hazırım. Bütün Mücahidler molla rejiminden kurtulmak için Recevi’ye yönelmişlerdir. Sırf bu ideal uğruna bir çok hakaret zindan ve işkencelere tahammül etmişlerdir. Bütün olumsuzluklara rağmen asla konuşmamış ve bu olumsuz tahammüle boyun eğmişlerdir.
Ben her zaman Recevi’nin şiddet ve gericiliğe dayalı metodunu eleştiriyordum.  Sürekli Rece-vi’yle çatışma halindeydim. Yer olmadığı için sıkışık oturan kız çocuklarını yalnız oturan erkek öğrencilerin yanına oturtunca çocuklar bile bana şaşırıp kalmışlardı.  Recevi’nin uşakları beni burjuvazi ahlakına sahip olmakla suçladılar. Sürekli çocuklara hakaret ediliyordu.
Halbuki aynı Recevi yarının İran’ını gülistan yapacağını söylüyor. Şuanda 17 yaşlarında olan ve Almanya’dan Recevi’nin elinden kaçmayı başaran Muhammed Muhassil bana sürekli çocukların nasıl dünyaya geldiğini soruyordu.  Ben ilmi gerçekleri söyleyince şaşırıp kalmışlardı. Artık onlarda benim yeniden kınanacağımı tahmin ediyorlardı ama ben hiçbir zaman ilmi sansüre ve gericiliğe boyun eğmedim. Mes’ud Recevi’nin oğlu Mustafa, yerde bulduğu bir kağıdı bana gösterdi. Bu kağıtta bir erkeğğin tüm bedenini gösteriyordu, ona ilmi açıklamaları yaptığım için Mehdi Hudayi Sıfat tarafından ağır bir şekilde azarlandım. Recevi’nin uşakları bu tür suallere tahammül edemiyordu.
Recevi Meryem’in uydu aracılığıyla yaptığı konuşması için milyonlarca dolar harcamıştı.  Bu paralar onların deyimiyle “kan deryası”ndan elde edilmişti. Alman hükumeti çocukların yiyeceği ve giyeceği için 60 bin marktan fazla yardım yaptığı halde Sadıka Hüdai Sıfat adındaki bir kadın sadece çocuklar için dörtbin markını harcıyordu. Halbuki, bu çocukların yıllık elbiseleri için bile yılda yetmiş bin mark yardım alıyorlardı.
Ama çocuklar eski ve ucuz elbiseler giyiyordu. Çocuklar genellikle prinç pilavı, mercimek, patates ve yumurta yiyorlardı. Çocuklar artık bu yemeklerden nefret etmişlerdi. Hafta sonları, sadece kalmış kırıntıları yiyorlardı. Sabahları çocuklara her bir parça ekmek, peynir ve bir bardak soğuk çay veriyorlardı. Ekmekler hep bayattı.
Önceden sözünü ettiğimiz Hacer Annenin kızı Havra, dayak korkusundan yatamıyordu. Muham-med Habbaziyan’ın kızı Adile sürekli başörtüsüne itiraz ediyordu ve bu yüzden de sorumlular tarafından sürekli saldırıya uğruyordu. Bu zavallı kız çocuğu hem sınıf başkanıydı, hem okula gidiyordu ve hem de daha sonra açıklayacağım üzere mali yardımlar toplamak için tatil günlerinde sabahtan akşama kadar çeşitli şehirlerin caddelerine gönderiliyordu. Adile o zamanlar on yedi yaşlarındaydı. Başörtüsünü takmayacağını söyleyince Tayyibe Rahmani tarafından şiddetle dövülmüştü. Annesini; kızını ikna etmesi için Irak’tan getirmişlerdi.
Adile annesine bir mücahidenin kızı olduğu için utandığını söylemişti. Bunun üzerine Rubab ve birkaç cellat kadın Adile ve kızkardeşi Atıfe’yi öldüresiye dövdüler. Tüm çocuklara Adile ve Atıfe’nin hain olduğunu söylediler ve  Karargahtan ihrac ettiler. Bu kız çocukları orda burda Örgüt’ün cinayet ve baskılarını ifşa edince de Örgüt babaları Muhammed Habbaziyan’ Recevi’ye olan imanını isbat için kızlarını susturmakla görevlendirdiler.
Zavallı baba da o güne kadar hiç yapmadığı bir şekilde eve gidip kızlarını ölesiye dövmüştü. Hayatında ilk kez yaptığı bu işten dolayı da sonunda hüngür hügür ağlamıştı ama, ne yazıkki bu baba yine bu cinayetlere yorum getirmekte ve susmaktadır.
Halbuki İran’daki rejim bu insanlık düşmanı Örgüt’le yıkılabilir mi? Bu düşük eğitim sistemi ve istibdat yönetimiyle İran’daki hakim sınıf dize getirilebilir mi? Ben Örgüt’e kanan bir öğretmen olarak gelecek nesillere tecrübelerimi aktarmak zorundayım. Ben bu yolda Recevi’nin ithamlarından ve tehditlerinden asla korkmuyo-rum.

Çocukların Şerefli Dilenciliği

Bu dilenciliğin adı, iktisadi-toplumsal şerefli dilenciliktir. Elbette Recevi’nin özel ve gizli bir mali kaynağı vardır ki, ancak insanlık dışı Örgüt’ü dağıldıktan sonra anlaşılabilecektir. Recevi taraftarlarına bu şerefli dilencilik sayesinde Örgüt’ün bağımsızlığının korunacağını söylemişti.
Recevi bununla Örgüt’ün kendine bağımlılık ölçüsünü de anlamış olacaktır. Bu şerefli dilencilik birçok ülkede henüz devam etmektedir. Recevi yıllardır Örgüt üyelerini caddelerde para toplamaya gönderiyordu. Sonra da ölüp yok olmaları için Irak’a İslam rejimiyle savaşa gönderiyorlardı. İran’lı zavallı aileler binbir zorlukla mollalar rejiminden kaçmıştı ama burada Recevi’nin tuzağına düşerek çocuklarını şeref kulesine yükselttiler.
Bu şeref kervanının başkanı ise büyük bir şerefsizlik içinde Mücahidler’i zindanlara atıyor, işkence ediyor ve sözde savaştıkları emperyalistlere feda ediyor. Recevi bunca gençleri İran’ı kurtarmak için değil kendi hakimiyetini sağlamak için ölüme gönderdi. Eğer özgürlük ve toplumsal adalete inansaydı bugün çeşitli nedenlerden dolayı ayrılan Mücahidler’e bu kadar zülum etmez, iftirada bulunmazdı. Onun oyuncağı olmak istemeyenleri Rumadi şehrindeki  Eltaş Kampı’na göndermezdi. Eğer gerçekten Recevi şerefli bir insan olsaydı şehid Mücahid-ler’in geride kalan ailesine sadece kendisiyle çalışmaya hazır olmadığı için bu kadar zülmetmezdi. Yoksa eğer gerçekten bu savaş özgürlük savaşı olsaydı canın ne önemi vardı? Recevi hem Mücahidler’e hem sempatizanlarına ve hem de İran halkına yalan atmıştır.
Mücahidler Örgütü kendi bünyesi içinde birçok yan kuruluşlarda kurmuşlardır. “Kaçak İran’lılara yardım encümeni, İran’lı uzmanlar ve mezunlar derneği, demokrasi için İran’lı kadınlar derneği, sporcular külübü, sanatçılar derneği, göçmenler topluluğu ve müslüman öğrenciler encümeni” gibi birçok kuruluşlar örnek gösterilebilir. Zavallı bazı cahil kimseler, bu isimlere kanarak sözkonusu ku-ruluşlara katılmışlardı. Halbuki bu kurluşların mü-diriyet ve sorumluluğu Örgüt’ün elindeydi.
Buralardaki genel toplantılar ve göstermelik se-çimler de Recevi’nin iradesine bağlıydı. Bazı mü-dürlerin on yıldan fazla bir kuruluşun başında ol-duğunu görmek mümkündü. Örneğin üniversiteye girip girmediği, mezun olup olmadığı dahi tartışmalı olan Mihrdad Hersini adlı şahıs “mezunlar ve uzmanlar derneğinin başkanı idi.
Recevi için önemli olan kendisine bağlılıktı. Bu yüzden Köln şehrinde Kominist İşçi Partisi üyelerinden olan Ahmed; Recevi’nin aleyhine bildiri dağıtınca bu Mihirdad Bey hemen saldırıya geçmiş ve Ahmed’i yumruklamıştı.
Recevi  bu kuruluşları birer hayır kuruluşları olarak gösteriyor ve bu vesileyle belediyelerden aldığı izin üzere yardım toplatıyordu. Avrupa’da ki belediyeler bu kuruluşlara çalışma izni de veriyordu. Ama bugün Recevi’nin sahte yüzü ortaya çıktığı için bu yardımları gizlice topluyorlardı. Hatta bazı yardım edenler kendilerinden para isteyen bu kimselerin Örgüt’ten olduğu hususunda şek edince vazge-çiyorlardı.
Bu şerefli dilenciler ise büyük bir ısrarla bu yardımaların Örgüt’le hiçbir bağlantısının olmadığını söylüyorlar. Ben de Frankfurt’ta 1985-87 yıllarında bu iktisadi-toplumsal işi yaptım, daha sonra Köln şehrine nakledildim. İktisadi-toplumsal iş için daha çok İsveç’e gidiyordum ve günde en az bin mark topluyordum.  1987 yılında dünyaya gelen kızım Meryem’i sırtıma alarak Örgüt’e yardım topluyordum. Hamilelik döneminde bile bir tek sandiviç, bir kola ve bir kahve ile idare erderek günde sekiz saat caddelerde dilencilik yapıyordum.
Örgüt içinde hiç kimse benim kadar “şerefli di-lencilik”te başarılı değildi. Bu müddet zarfında beşyüz bin mark para topladım. Kocamla birlikte bir milyon marktan fazla para toplamıştık. Elbette bunun yanı sıra İran’dan getirdiğimiz para ve altınlarımızı da iki elimizle Recevi’ye taktim etmiştik. Alman devletinin ailemize verdiği aylık ikibin üçyüz markı da Örgüt’e hediye ediyorduk.
Recevi inşaallah bir gün bütün bunların hesabını verecektir. Örgüt adına yatırılan paralar ise bütün bu saydığımız kuruluşların sözde hesabına yatırılmaktadır. Örgüt, yabancılardan merhamet dilenmek için insanı derinden etkileyen bir albüm hazırlamıştı. Bu albümler yoldan geçenlere gösterilerek onlardan para dilenilmektedir. Örgüt üyeleri önceden kendilerinin doldurduğu yüksek rakamlı sahte ar-dım makbuzlarını göstererek insanlardan büyük rakamlarla yardım toplamaya çalışıyordu.
Halkın duygularını sömürmek için merhamet uyandıran hertürlü metoddan istifade etmektedirler. Velhasıl duygu sömürüsü yaparak yüzsuyu dökerek, acındırarak, kandırarak, cinayetkar bir Örgüt için cadde ve sokaklarda insandostu kimselerden İran halkı ve göçmenleri adına para toplamaktadırlar.

Anne ve Aile Aşkının Yasaklanması

Toplanan paralar sadece Örgüt’ün yersiz telofon masraflarını bile karşılamıyordu. Ama Recevi hiç utanmadan top, tank ve tüm silahların bu paralarla alındığını söylüyordu. Örgüt, toplanan bu paraların İran’lı göçmenlere verildiğini göstermek için de akıl almaz hilelere başvuruyordu. Ali Tevessüli Bakır Mukbili, Peyman ve diğer bazı kimseler kendi sempatizanlarının yanına giderek onlardan bu hayır kuruluşları tarafından kendilerine şu kadar-bukadar yardım yapıldığına dair imza alıyorlardı.
Tatil günlerinde çocukları  Karargahtan alarak şerefli dilenciliğe götürüyorlardı. Bu hususta ço-cukların neler çektiğini Feridun Giylani daha iyi bilir. Feridun’da bu olaya oldukça kızmıştı. İnşaallah ileride bu şehid ve Mücahidler’in çocuklarının başına nelerin geldiğini o da yazar. Sıfırın altında soğukların hakim olduğu ve büyüklerin dahi titrediği bir havada üzerinde doğru dürüst sıcak bir elbisesi dahi olmayan zavallı çocuklar Örgüt için para topluyorlardı.
Duygu sömürüsü yapmak için, küçük çocuklarını yanına alan dilenciler gibi, Recevi de bu çocukları  sokaklarda dilenciliğe götürüyordu. Bu çocukların çoğu hasta idi. İyi para toplamayanlar da hakarete uğruyor ve taciz ediliyordu. Bu  şerefli dilenciliği yapan çocuklardan bazısı şunlardır: Azade Mehdevi, Ferheng Turec Behiyy, Adile Habbaziyan, Azade Dadhah, Şima, Havra, Meysem, Sümeyye, Baha-re, Babekniya, Saide, Nefise, Merhum Nazili’nin kızı Hacer, Meryem Tohumefşan, Zehra Zeribaf ve Şirin…

Anne Duygusu ve Aşkı Yasaktır

Çocuklar, sabah altıda uyanarak sade bir kahvaltı yaptıktan sonra kilometrelerce uzaklarda olan başka bir  Karargaha gitmek zorundaydı. Orada toplanarak kafileler halinde şerefli dilencilik için şehirlere doğru akın ediyorlardı.
Çocuklar günboyu uyumamak için sadece bir kahve içiyor ve bir parça kekle idare ediyordu. El-bette bu bile dilenci timinin başında olanlar içindi. Yoksa diğer sıradan dilencilerin bu hakkı da yoktu. Çocuklara bu paraların kendileri için harcanmasının haram olduğu söylenmişti. Onlar da tank ve topların bu paralarla alındığını sanıyordu. Hiçkimse Recevi’nin gaybi yardımlara mazhar olduğunu bilmiyordu.
Bu olay uluslararası kanunlara da aykırıdır. Ço-cuklar açlıktan ayakta duramaz hale gelince de bir Türk lokantasına götürülüyor ve yarım döner ek-mek yediriliyordu. Saat altıda dilencilikten el çekiyor ve  Karargaha dönene kadar vakit geceyarısını buluyordu. Akşam yemekleri ise de yemekhanedeki artık yemeklerdi.
Recevi’nin eğitim ve öğretim mektebindeki devrimci beslenme buna deniliyordu. Halbuki kimsesiz çocukları dilenci yetiştiren çeteler dahi akşam dilencilikten dönen elemanlarını okşarken; Recevi çetesinde bu okşama da yoktu. Bu çocuklar işten dönünce de hemen eğitim programına tabi tutuluyor ve ideolojik çalışmalara götürülüyordu. Bu masum çocuklar en doğal anne sevgisinden dahi mahrum idiler. Çocuklar, babalarının “Mes’ud amca”  annelerinin ise “Meryem Teyze” olduğuna inanmalıydı.
1987 yılında ben Irak’taki Eşref  Kararga-hı’ndayken  Karargahın pansiyonuna gitmiştim, erkek ve kız çocukları ayrı pansiyonlarda kalıyorlardı. Valideyni olan çocuklar eğer bir engel olmazsa Cuma akşamları valideynini görebiliyordu. Valideynini kaybeden çocuklar ise ikinci veya üçüncü valideyninin yanına gidiyordu.
Ben bu pansiyona giderek kendimi birinci sınıf öğrencilerin sorumlusu olan Perniyan’a tanıttım. Çocuklar beni tanıyorlardı. O güzel kuşların, o tatlı meleklerin banyo günüydü. Rehberin emirlerine aykırı olan his, hal ve duygularımla onları tek tek kucaklayarak öptüm ve yıkadım. Sonra, onları odaya götürerek elbiselerini giydirdim, saçlarını kuruttum.
Odada sadece ben ve altı yaşlarındaki onyedi-onsekiz çocuk vardı. Ben askeri üniforma giymiş-tim ve başörtüm vardı. Bu masum çocuklardan birisi bana dedi ki; “Öğretmenim, saçlarını görebilir miyim?” o zamanlar uzun saçlarım vardı ve gözükmemesi için  arkadan topuz yapıyordum. İçim burkuldu, ifade edemiyeceğim duygular yüklendim, çocuklar anne istiyorlardı. Saçlarını görebilecekleri bir anne… saçlarını okşayabileceği bir anne… dokunabilecekleri, sa-rılabilecekleri ve varlığını hissedebilecekleri bir anne… başörtümü açtım, saçlarımı çözdüm. Zavallı küçük kızlar dünyayı yeni görmüş gibiydiler. Sümeyye adındaki küçük kız hiçbir ideoloji ve siyasetin anlamayacağı bir dille bana şöyle dedi: “öğretmenim, nekadar güzelsin, ne güzel saçların var, saçlarını tarayabilir miyim?” ben bir sandalyeye oturdum ve kızların hepsi sıraya gi-rerek tek tek saçlarımı taradılar.
Ne korkunç bir manzaraydı. Bu çocuklar anne-babası olan ve yakınlarında bulunan kimselerdi. Anne-babası şehid olanların durumu ise daha da içler acısıydı. Recevi Örgüt’ünde olan şairler de duygusuz ve merhametsiz kimselerdi. Muhammed Karrai adındaki şair, defalarca bu çocuklar için benimle sert bir tartışmaya girmişti. Muhammed Karrai; beni, çok fazla annelik duygusuna sahip olmakla suçluyordu. Ona göre ben tüm duygularımı çocuklara değil, rehbere ayırmalıydım. Halbuki, tüm dünyada güçlü annelik duygusu en büyük özellik sayılmaktadır. Her yerde bu çocukların resmini taşıyordum.
Mina İbrahimiyan ve Maksude Mütevelli’den elde ettiğim hakkımdaki raporlar üzere Muhammed Karrai çalışma masamın üzerindeki çocuk resimleri hakkında şöyle dedi: “Çalışma masanı hayvanat bahçesi haline getirmişsin; mücahid bir kadın hiçbir zaman odasını ve çalışma masasını çocuk resimleriyle doldurmaz. Her yerde rehberin resmi olmalıdır.” Odadaki tüm resimleri, hatta çocukların yaptığı resimleri bile toplattılar. Çocuklarla oynadığımı gören Muhammed Karrai defalarca beni yanına ça-ğırarak beni sert bir dille eleştirdi. Almanya sorumlusu olan Zehra Merrihi açıkça bana şöyle dedi: “Senin devrimin çocuklardan geçer, bunları kurban vermelisin.”
Recevi mektebinde devrim, yasak anneliktir, yasak ailedir ve Mes’ud ile Meryem’in aşkından başka tüm aşklar yasaktır.  Yıllarca zulüm altında olanlar veya başkalarını zulüm altında görenler için o yıllara ait hatıraları hatırlamak çok zordur. Amerika’daki “Karşılıklı Davranışları Tahlil Enstitüsü” araştırmacılarından yazar ve psikolog   Tams Heris diyor ki:”insan Beyninde oniki milyar hücre vardır. Bunlardan hangilerinin arşivleme ve hatıraları canlandırma görevini yaptığı belli değildir. Bu arşiv bölümünde ne kadar hatıraların arşivlendiği belli değildir. Hatıralar nasıl bellekte tutulmakta veya nasıl silinmekte bilinmemektedir.”
İran’lı kadın ve erkek Mücahidler onyedi yıldır baskı altındadırlar. Onların hatıralarını düzenli bir şekilde canlandırabilmesi mümkün değildir. Annesiz çocukların hayatını okuyan anneler diğerlerinden daha çok bu faciayı hissedebilirler. Ama Recevi’ye göre anne baba, kadın, koca ve aile meselesi Örgüt’te halledilmiştir. Burada herkes rehberi ve rehberin eşini düşünür.
Bu korkunç bir faciaydı, gerçek olamazdı. Ço-cuklar herzaman anne ister, çocukları anne yerine rehberle kandıramazsınız. En devrimci hareketlerde bile anneyi başka bir şeyle değiştirmemişlerdir. Örgüt’ten ayrılan mücahidlerin ilk işi, hayatta olan annelerini aramak olmuştur. Bu insanın tabiatıdır. Devrimci insanlar bu tabiatla savaşırlar, Örgüt’te hiçkimse aile ve yakınlarıyla ilişkiye geçemez. Mektup yazmak ve telofon açmak yasaktır. Ailelerinin yazdığı mektuplar geldiği gibi çöpe gitmektedir. Herkes sadece rehberi düşünmelidir, güya ailenin hiçbir önemi yoktur. Şu anda felç geçirmiş olan tekerlekli sandalyede yaşayan Hüseyin Keşaverz Örgüt’ten ayrılınca yıllar sonra ilk defa annesini telefonla aramıştı. Annesi bağırıp çağırarak telofonu yüzüne kapatmıştı. Çünkü annesi Hüseyin’in ölmüş olduğunu biliyordu. Recevi’nin Örgüt’ündeyken ben bile ailesine telefon açmanın günah olduğuna inanıyordum. Halbuki, bacım yedi yıldır mollaların zindanındaydı ve kardeşim Irak askerlerince esir alınmıştı. Yıllardır anne-babamdan uzak yaşıyordum. Onların neler çektiğini çok iyi biliyordum. Telefon açmakla ve ailemle irtibata geçmemle devrimci duygularımın ve rehbere olan bağlılığımın köreleceğini zan-nediyordum.
Almanya’ya gelirken yaptığım ilk iş anneme te-lefon açmak oldu. Bu doğal duyguyu ortadan kal-dırmak mümkün müdür? Bu duyguları bastırmak bir çok ruhsal hastalıklara sebep olur. Devrimci büyükler dahi bu insani duygulardan arındırılamıyorsa o halde çocukların anne babalarını unutmaları beklenebilir mi? Hatta bir örnek vereyim sizlere: Örgüt’te Cafer diye tanınan Ali Hacızade’nin küçük kızı Meryem benim kızım Misak ile aynı pansiyonda kalıyordu. Meryem diyabet hastasıydı ve sürekli baygınlık geçiriyordu, Misak ve Meryem kısa sürede birbirleriyle arkadaş olmuşlardı.
Recevi; Meryem’in annesi Periçehr’i kendi ma-kam savaşında ölüme göndermişti. Recevi Ör-güt’ünde sevgi yasak olduğu için bu iki dost da gizlice görüşebiliyorlardı. Pansiyon sorumluları onların konuşmasına izin vermiyordu, Meryem’in annesi öldürülmeden önce de kızını sadece haftada bir kez görebiliyordu. Zavallı kız, bundanda mahrum kalınca ruhsal bir bunalıma girmişti. Önceki eşimden de sadece Örgüt’e bağlı olmadığı için ayrılmıştım. Meryem’in annesi Misak’ın ise babası yoktu. Bu iki kız kendi aralarında beni ve Cafer’i evlendirmişlerdi. Çocuklar annesi olan diğer çocukları görmeye tahammül edemiyorlardı. Kendi çocuklarıyla  Karargahı ziyarete gelen sempatizan anneler, anneleri olmayan çocukların masum bakışları karşısında dayanılmaz bir acı hissediyorlardı. Bu yüzden kendi kızıma bile  Karargah içinde bana anne diye hitap etmesini yasaklamıştım. Bu yüzden kızım Misak bana hep “teyze” diye hitap ederdi.
Daha önce sözünü ettiğimiz psikolog Tams He-ris bu konuda şöyle diyor: “İki insan arasında sa-mimi korkudan uzak ve başarılı bir bağ kurulabilirse bu bağ dört kişi, altı kişi, yüz kişi veya halk ve milletler arasında da kurulabilir. Eğer şahıslar değişirse dünya değişir, bu bizim kalbimizde taşıdığımız bir ümittir.”
Recevi Örgüt’ünde görülenler ise bu ünlü psikolog Tams Heris’in insani teorilerinin tam aksinedir. İnsani duyguların yok edilmesi esasına dayanan bir hareketten ne beklenebilir. Bu kadar baskı altında olan bir halka ne armağan edebilir? Recevi’nin ısmarlama ilişkiler sistemi; Örgütü yalancı ve sahtekar bir konuma getirmiştir. Anne ve çocuk arasında ki  duygusal ilişkinin koparılmaya çalışılması en büyük cinayetti.
Zorunlu boşanmalardan önce dul kadınlar kendilerine Örgüt içinden yeni bir koca bulmak zorundaydılar. Bu adet daha çok ilkel toplumlarda vardı.    Ben bu mecburi emre itaat etmedim. Örgüt’te çocuklar bu yeni babalarının soyadını taşımak zorundaydı. Şehid babalarının soyadını taşımaya hakları yoktu. Recevi’ye göre olmayanın hakkı yoktu. Hüseyin Dadhah’ın Örgüt’teki kızı Azade Dadhah işte bu çocuklardan biriydi. Azade’nin şehid babasının soyadı, Hümafer idi. Azade’nin büyük abisini okumaktan alıkoymuşlardı. Ama o yine şehid babasının soyadını taşıyordu.
Böylece iki kardeşin iki ayrı soyadı vardı. İkiz olan Tahire ve Masume’nin bile birbirlerini sevmesine, dost olmasına tahammül edemiyorlardı. Her yerde bu ikiz kardeşi birbirlerinden ayırıyorlardı. Hindistan’dan Irak’a gelen bir ailenin de beş çocuğu vardı. O zamanlar onbeş yaşlarında olan büyük çocuklarını okuldan mahrum edip Recevi’nin örgütüne katmışlardı. Diğer üç çocuğunu ise çeşitli ülkelere dağıtmışlardı. Bütün bu cinayetlere ne ad ve-rilmeli bilemiyorum. Recevi bütün bu cinayetlerin hesabını nasıl verecektir? Menuçehr Hezarhani ve Hidayet Metindefteri ise BM’lerin insan hakları komisyonuyla irtibat kurarak bütün bu söylenenle-rin yalan olduğunu söylüyorlar. Recevi bütün bu şahitleri ve delilleri nasıl yalanlayabilir?
Bir avukat olan Metin Defteri Bey bizzat Al-manya’ya gelip bu canlı şahidleri ve belgeleri ya-kından görebilir. Acaba Metin Defteri Bey İnsan Hakları Evrensel bildirgesinde inanç aşılamanın yasak olduğunu biliyorlar mı? Acaba bütün bunlar yalan mıdır? İran halkının haklarının savunucusu olduğuna inanan Metin Defteri, Hezarhani, Mehdi Sami, Muhammed Rıza Ruhani bugünki çağdaş dünyada onbeş yaşlarındaki hasta çocukların oruç tutmasını ve Recevi ile Meryem’in resimleri altında eğitim görmesini  kabul ediyorlar mı?
İki yıl önce Ramazan ayında Adile adında ol-dukça zayıf ve mide hastası bir  kız çocuğunu gördüm. Şura üyesi olan Tayyibe Rahmani’nin zorlamasıyla oruç tutuyordu. Halbuki o zamanlar ben oruç tutmuyordum. Birgün sahur yemeğini  yedikten sonra şiddetli bir  rahatsızlık geçirmişti. Muhammed Ali Nejad’a telefon açarak bu zavallı kızı doktora götürmesini söyledik, zavallı kız neredeyse ölmek üzereydi. İran’da bir hakim olan Muhammed Ali Nejad hala sağdır. Metindefteri Bey insanlık adına bu  ve benzeri zulmün gerçek olup olmadığını ondan öğrenebilir. Elbette Menuçehr Hezarhani o zaman da gerçekleri itiraf etti diye kendisine hain dememelidir.
Hastahanede radyografi, sonografi ve idrar tah-lillerinden geçen zavallı küçük kız acılar içinde kıvranıyordu. Doktorlar o kıza ne olduğunu anla-yamıyorlardı. Doktor bu kız çocuğunun ne yediğini soruyordu. Ben, Prinç pilavı ve kebap yediğini söyledim. Doktor ne zaman yediğini sorunca, geceyarısı saat üçte yediğini söyleyince, doktor şaşırıp kalmıştı.
Doktor kızgın bir halde şöyle dedi: “Siz deli misiniz ki gece yarısı bu hasta ve zayıf kıza bu kadar ağır yemek verdiniz.” Ben doktara, bu çocuğun annesinin olmayışını söyleyince doktor şöyle dedi: “Annesi yoksa da bir eğitimcisi olarak sizin aklınız yokmuydu ki gece yarısı bu hasta çocuğa ağır yemekler yedirdiniz.” Doktor, küplere binmiş bir halde yanımızdan ayrıldı.

Eşimin Öldürülmek İstenmesi Bi-zim İstibtatla Mücadelemize Engel Olamaz

Eşim Alman polisi tarafından sıkısıkıya korun-maktadır.  Kocama yapılan saldırıyı ya Örgüt yap-mıştır ya da rejimin adamları. Feridun’a göre bu cinayetkar saldırıyı yapan bizzat Mes’ud Recevi’dir. Mes’ud Recevi bir askeri Örgüt olduğu için sıkıştığı her yerde rahatça şiddete başvurabilir. Ama bana göre Örgüt ile rejimin gizli bir ilişkisi sözkonusudur. Feridun bir haftadan beri odasına hapsolmuştur. Polislerin izni olmadan dışarı çıkamıyordu. Sadece yazıyor, telefonlara cevap veriyor ve tartışmalara katılıyordu. Ama asla korkmuyor.
Hatta çocuklarımız bile sanki korkusuzluk haletini yaşıyor. Bunu gören Alman polisi de güvenlik tedbirlerini artırıyor. Feridun, yeniden hapsedildiğini söylüyor. İstibdata karşı olan mücadelemiz ve demokratik siyasi birleşmeye olan yardımlarımız aralıksız devam etmektedir. Feridun iki aydır bir bildiri yayınlamak için yardım toplamaya çalışmaktadır. Bizim kaybedecek hiç bir şeyimiz yoktur. Ben ve Feridun hedeflerimiz uğruna canlarımızı ortaya koymuşuz. Bir gün Cemşid Tefrişi Bey eşime telefon açarak Muhammed Takaddusi’nin istifa ettiğini söyledi. Feridun’a göre Takaddusi Bey ne Örgüt üyesi ve ne de Şura üyesi olmadığı için buna istifa demek doğru değildi. Takaddusi Bey de Murtaza Şayeste ve Vigen gibi güzel sesli bir sanatçıdır. Artık şarkı söylemeyeceğini duyurmuştur. Cemşid, Takaddusi’nin bir bildiri yayınlayarak kendisinden siyasi açıdan su-i istifade edildiğini duyurmak istediğini söyledi ve Feridun’dan bu bildiriyi bizzat yazmasını istedi. Ama Feridun kabul etmedi ve bildiriyi bizzat kendisinin yazmasını istedi. Takaddusi Beyin hiçbir siyasi yönü yoktur. Korktuğu için bu bil-dirisini geri almıştır.
Recevi’nin konserlerine katılıp şarkı söyleyenler Recevi’yi iyi tanımalıdırlar. Veya en azından zor şartlar altında cinayetkarlar ve işkenceciler için de konser verilebileceğini itiraf etmelidirler. Benim bu sanatçıların hiçbirisiyle irtibatım yoktur. Sadece bir defa Emir Aram adlı sanatçıyı Recevi adına bir konser vermesi için davet ettik.
Bir defa da Almanya’ya konser vermek için ge-len Emir Aram bir kaç gün bizim evde kalmıştı. Ben hiçbir sanatçıyı tanımadım. Dolayısıyla Recevi’nin iddia ettiği gibi hiçbir sanatçıyı mücahidler için şarkı söylemeye davet etmedim. Ama Feridun’un İran’da faal olan sanatçılarla yakın bir ilişikisi vardı. Ne yazıkki bugün Emir Aram’ı da aylık maaşa bağladılar ve Örgüt’te tuttular. Gayrisinden hiçbir haberim yoktur. Velhasıl gurbette para bir çok sorunu halletmektedir. Emir Aram iki ay maaşını alamayınca da Feridun’a şikayette bulunmuştu. Emir Aram’ın şu anda aldığı aylık 4800 marktır.
Canından vazgeçip hiçbir maaş endişesi taşımayan devrimci sanatçılarda vardır. Normal sanatçılar için ücretle çalışmanın ayıbı yoktur. Onlar için önemli olan sanat yoluyla kazanmaktır. Recevi kadını koruduğunu söylemektedir, halbuki kadını bağımsız olarak asla düşünememekte ve onu sürekli eşiyle değerlendirmektedir.
Recevi bir kadının Örgüt’ten ayrılmasına ta-hammül edememektedir. Recevi’ye göre kadın sa-dece itaat etmelidir. Recevi eşimi eleştirdiği her yerde benim adımı da anmaktadır. Yani genel ola-rak sövmekte ama bu sövgüleri beni de kapsamaktadır. Recevi’ye göre kadının tek başına hiçbir değeri yoktur. Örgüt’te iken de her zaman bir erkekle değerlendiriliyordum. Yani kendimin bir hiç olduğuna, rehberin ise her şey olduğuna inanıyordum.
Şu anda da Recevi’ye göre ben tek başıma hain bile olamazdım, Recevi benim adımı tek başına zikredememektedir. Bu yüzden her yerde “Feri-dun’un eşi Nadire Efşari” diye sözetmek-tedir ve hiçbir yerde “Nadire Efşari’nin eşi Feridun Giyla-ni” diye bahsetmemektedir. Kadın haklarını savu-nan Meryem Azdanlu da herşeyini Recevi’den al-dığını söylemekte  ve kendine değer vermek için onun soyadını taşımaktadır.
O kadar gerici olan bir Örgüt benim bağımsız olduğuma ve eşimden ayrı bir değer ifade ettiğime inanmamaktadır. Kadını aşağılamak sadece onun toplumsal faaliyetlerine engel olmak demek değil-dir.Asıl ciddi aşağılama  erkeklerin fiili sahipliğini koruyarak kadını bir takım hile ve desiselerle  kandırmaktır.Bu kültürden mahrum insanların elinde bir oyuncak haline gelmiş olan Örgüt sözde rejim için de bir alternatif oluşturmaktadır.Recevi’ye göre ben Örgüt’e ihanet etmişim ve de şehitlerin kanından ben sorumluyum.
Recevi’nin heva ve hevesleri uğruna savaşan insanların kanından nasıl olur da  ben sorumlu olabilirim? Örgüt’ten ayrılmak isteyen Mücahitleri zindanlara atıp işkence eden, Eşref  Karargahını bombalayan ve evimde oturduğum halde bütün işleri uzaktan kumanda ürüten benim! Hatta her açıdan ezilmeleri için Rumadi’deki Eltaş kampına gönderilen mücahiitleri de bu kamplara ben göndermişim!
Recevi Örgüt’ünü bu dağılmalardan ve kopma-lardan kurtarmak için böyle hile ve ithamlara baş-vurmak zorundadır.
İran’daki rejim İran halkının düşmanıdır. İran’ın kültürel toplumsal ve siyasi hayatında çok derin kökleri olan bir düşmandır. Dolayısıyla bu rejimin muhalifleri de hiç bir yalana gerek duymamalıdır. Bu rejim insanlık düşmanı bir rejimdir. Dolayısıyla bu hususta her hangi bir yalana başvurmak bu korkunç gerçeği itibarsız kılar.
Bu hususta yalan atanlar, hissedilir gerçekleri fantazilerinin ardına saklamış olur. Mes’ud Recevi hiç gereksiz yere böylesi yalanlara başvurarak bir çok gerçekleri görünmez kılmaktadır. Mesela Recevi de biliyor ki, İran rejimi binlerce terörist yetiştirerek dünya ülkelerine avcılığa göndermektedir. Ama Recevi Nadire Efşari’yi rejimin uşağı göstererek bir anlamda rejime hizmet etmektedir. Zira, o zaman herkes Nadire Efşari’ye bakmakta ve asıl düşmanlarından gaflet etmektedir.
Dolayısıyla bu yalan haberleri yaymakla Recevi mollalar rejimine en büyük yardımı yapmaktadır. İran rejimi on yedi yıldır özgürlük için kıyam eden bir halka zorla İslam’ı uygulamaya çalışmaktadır. Ama toplumun çoğu bu zorlamayı kabul etmemektedir. Rejim onyedi yıldır her türlü muhalefeti ezmektedir. Dünya ülkelerinin inananmadığı bir çok cinayetler ve işkenceler gerçekleştirmektedir. Bu rejim, temiz İran topraklarını Humeyni’nin yırtıcı hayvanlarının otlağı kılmıştır.
Her türlü özgürlük yok edilmektedir. Ama aydınlar bu müddet zarfında kahramanca direnmişler muhalefet etmişlerdir. Rejim; kültür, sanat ve kaleme korkunç bir sansür uygulamaktadır. En küçük bir şeyi eleştirmeye kalkanlar hemen toplumsal bir baskıya mazur kalmaktadır. Zindanlarda işkenceye tabi tutulmaktadır. İran’ın her yerine cami hükümlerini uygulamış, ve bütün İran’ı adeta bir cami yapmışlardır. Özellikle kadınlara karşı korkunç bir baskı uyugulan-maktadır.
Geleceğin ümidi olan genç neslin Beynini yıka-mış ve onları adeta yok etmiştir. Emekçilerin çoğu ya rejimle işbirliği etmekte ya da toplumsal fesada düşmektedir. Diğer insanlar ise büyük bir baskı altında, nefes alamaz bir hale gelmiştir. Özgür insanları dünyanın her bir köşesinde bulup temizlemektedirler. Hiçbir rejim bir milletin kültür ve hayatını bu şekilde yok edemez. Bundan daha korkunç bir tehlike düşünülebilir mi? Ama Recevi milli bir birlik kurulmasına bile engel olmuştur. O kadar yalanlar uydurmuştur ki kendi üyeleri bile asıl düşmanından gaflet etmiştir.
Dolayısıyla Recevi insanları asıl düşmanlarından gaflete düşürmekle bu düşmanlara en büyük hizmeti yapmıştır. Böyle bir düşman hakkında atılan yalanlar gerçekleri gözlerden uzak tutmaktadır. Rejimin yetiştirdiği terörist sayısınca bizde yalan haberlerle iftiralarla hain üretirsek rejimin gerçek yüzünü maskelemiş oluruz. Bu düşmanla savaşı da bir yere götüremeyiz. Bunu yapanlar ya kendileri de düş-mandır veya kendi bencilliğini düşündüğü için do-laylı da olsa bu düşmana hizmet etmektedir. Recevi kendi mahiyeti hakkında taraftarlarına yalan atmaktadır.
Siyasi ve cinai her türlü hurafelerle gerçek ol-mayan çehrelerini göstermektedir. Rejimin gerçek yüzünü kendi yalanlarının karanlığına gömmekte-dir. Ama halka bu düşmanı da sadece kendisinin kaldırabileceğini göstermeye çalışmaktadır. Kendisi İran’a hakim olan korkunç gerçekleri yok edemediği gibi yaptığı işlerle de bu onyedi yıllık halk düşmanlarına dolaylı da olsa yardımcı olmaktadır. Rejim Recevi sayesinde bir çok cinayetlerini örtebilmektedir. Recevi yalan ve iftiralarla özgür düşünceli insanları terörist ve hain ilan ederek bu rejime her türlü hareket kolaylığını sağlamaktadır. Rejim böylece kendi gerçek uşaklarını bu yalanlar sayesinde gözlerden uzak tutmaktadır. Recevi adeta mollalar rejiminin genel sekreteri olmuştu. Genel sekreter gerçek memurları gözden uzak tutmak için bedava memur istihdam etmektedir. Kendisi de casus yetiştirmektedir. Bir arkadaşın da dediği gibi Recevi tüm gücüyle rejime hizmet etmektedir. Recevi’nin bu hizmetleri sayesinde mollalar rejiminin tüm gerçekleri halkın gözlerinden uzak kalmaktadır.
Ben asla susmayacağım. Herkesin konuşma hakkı vardır. Biz cesurca konuşamadıkça toplum asla çeşitli düşünce ve gerçeklerden haberdar olamaz. Elbette kitab basıp dağıtma imkanımız olmasa da kapı kapı gezerek gerçekleri herkese anlatacağız. Vazifesini yapmak isteyen bir insan asla tehditlere boyun eğmez. İnsanın doğru söyleyip söylememesi zor şartlardan daha çok belli olur. Polislerin evimi koruması da beni rahatsız ediyor. Ama başka çaremiz de yok galiba. Biz polisleri rahatsız etmemek için kimseyle de görüşmüyoruz. Ama Feridun hava almak için bile bir aydır evden dışarı çıkmamıştır. İşlerini telefonla yürütmektedir. Çocuklarda adeta bir polisiye filmi seyreder gibidirler. Onlarda polislerin korumasında okula gidip gelmektedir. Ama bu şartlar Tahran, Bağdat ve Paris cellatlarını kurtaramayacaktır. Biz bunlarla mücadelede şimdi daha da azimliyiz. Biz gerici rejimleri yıkabilirsek çok sevineceğiz. Ben Örgüt’e atıldığım ilk günden beri ölümün nefesini hep boynumda hissettim. Dolayısıyla asla ölümden korkmuyorum. Ama bizim için fark eden tek şey Recevi’nin cinayetleri ve halkı kandıran yalan sloganlarıdır.
1981 yılında rejim muhalifleri büyük bir dağı-nıklık içindeydi. Tudeh Partisi, Ekseriyet Teşkilatı, Cama, Özgürlük Hareketi ve Milli Cephe direkt veya endirekt cinayetkar rejimi destekleyen kuruluşlardı. Halkın Mücahidleri, Halkın Fedaileri, Peykar Teşkilatı, İşçiler Partisi ve Tufan Örgütü ise açıkça rejime muhalefet e-diyordu.
Bunlar arasında da birinci sırada Halkın Müca-hidler’i vardı. Recevi’nin kaçışından sonra da hal-kın Mücahidler’i rejim muhaliflerinin başı konu-mundaydı. Recevi’nin cinayetleri sonunda bu Örgüt de dağılmaya yüz tuttu. Recevi bu hareketleri ile bir çok üyesini rejime kurban etti. Örgüt’e yardım eden sempatizanlar bile rejimin zindanlarına atıldı. Ama bu halk bugün aynı şekilde Recevi’den de nefret etmektedir. Benim evim Zencan caddesinde, Zencan komitesinin tam karşısındaydı. O zamanlar beş yaşlarında bi erkek çocuğum ve yeni doğan bir kız çocuğum vardı.
Daha önceden tanıdığım Ahmet Ali Babai vası-tasıyla Örgüt’e girmiştim. Benimle ilk irtibat kuranlar Ahmet Ali Babai’nin yeğenleriydi. Komitenin komşusu olmanın avantajıyla her zaman evimde sekiz ila onsekiz kişiyi barındırıyordum. Bunlar operasyon yapıp eve dönüyorlardı. Evimizin bir bahçeye açılan, bir de hole açılan iki kapısı vardı. Arkadaşların çoğu hole açılan arka kapıdan gelip gidiyorlardı. Kapının yanıda bir pencere vardı ve pencerenin kenarında yapay çiçek bırakmıştım. Çocuklar bu çiçeğe “işlerin yolunda olduğunu gösteren çiçek” diyorlardı. Arkadaşlardan biri gelmese hemen o çiçeği alıyordum, böylece diğer arkadaşlar durumun iyi olmadığını anlayarak eve yanaşmıyordu.
Operasyondan dönenler pencereye bakıyordu. Bir müddet bu arkadaşların sorumluluklarını Şi-raz’lı Azer Hanım yaptı. Almanya’dan Irak’a gön-derilince de Eşref  Karargahı’nın medresesinin defterinde Azer Hanım’ın bacısı Efsane’nin adını gördüm. Mina İbrahimiyan bu iki bacının Örgüt’ten ayrılarak Fransa’ya gittiğini söylüyordu.
Daha sonra bu arkadaşların sorumluluğu takma adı Bijen olan şehit Mübeşşir Medain Bey üstlen-mişti. Komşular Bijen’in kardeşim olduğunu sanı-yorlardı. Bijen tahsili olmayan gerçek bir kahra-mandı..Bijen asla korkmuyordu. Bir gün çok zor bir operasyona giderken kendi ellerimle saç, kaş ve kirpıklerini boyadım. Böylece yeni bir kimliğe bürünmüş olacaktı. Silahları çocuğun kundağına koyarak birlikte dışarı çıktık. Ben bütün bu işleri kocamdan habersiz yapıyordum.
Silahlar  kundakta olduğu için Bijen çocuğu da beraberinde götürmek zorunda kaldı ve ben tek başıma evime geri döndüm.
Kocam çocuğu sorunca da komşularda olduğunu söyledim. Bijen ve çocuk olmadığı için çok endişeliydim. Büyük bir sıkıntı içinde evin işlerini yaptım. Gece Bijen gelerek hemen odasına gitti.Bijen eve çocuksuz gelmişti. Gece yarısı bir kadın geldi ve çocuğumu bana getirdi. Kocama komşuların geldiğini ve çocuğumu getirdiğini söyledim. Bijen 1983 yılında rejimin zindanlar-ına düştü ve işkence altında can verdi.
Recevi ise bütün bu dökülen kanların üzerinde kendine bir taht kurdu ve bizleri kendine bir de borçlu saydı. Mes’ud Recevi İran’ın özgür düşün-celi insanları için ölüm tuzakları kurarak bu yolda gösterilen bütün fedakarlıklarını mollalar rejiminin hanesine yazmaktadır.

Mecburi Evlenme ve Boşanmalar

Biz halkın aydınlatılmasından asla korkmamalıyız. Halk herşeyi bilmelidir. Biz mollalar rejiminin cinayetlerini ifşa ederken İran’ın geleceği ile çok yakından ilgili olan Recevi’nin cinayetlerini de ifşa etmeliyiz. Böyle yapacak olursak Şah ve Humeyni hakkında yaptığımız yanlışlığa yeniden düşeriz. O zamanlar da biz, sadece Şah’ın cinayetlerini  ifşa ettik. Humeyni’nin gerçek yüzüyle hiç ilgilenmedik.
Artık İran’ın hiç bir siyasi Örgütleri bu yanlışlı-ğa düşmemelidir. Bizim Humeyni rejimiyle olan savaşımız İran’ın siyasi tablosundaki mevcut unsurları dakik bir şekilde incelememize engel olmamalıdır. Recevi tavsiye veya tehditle itirazlarımızı sansür etmeye çalışmaktadır. Bu yolda şahsiyetleri öldürme yolunu dahi seçmektedir. Bir çok şahsiyeti tehdit etmektedir. Son günlerde Köln şehrinin merkezinde İran Komünist Partisi’nin bir üyesi olan Ahmed adında bir Mücahidi feci şekilde dövdüler. Almanya’nın başkentindeki Pazar Kitabevi’ni Örgüt’e muhaliflerin yayınlarını sattığı için ölümle tehdit ettiler.
Recevi’den ayrılanların hepsi ölümle tehdit edilmektedirler.Recevi’nin uşakları sürekli evlere gelerek ayrılanları Örgüt’e döndürmeye çalışmak-tadırlar. Örgüt’ten ayrılanların örgütte kalan ailelerini kendileri hakkında kötü sözler söylemeye zorlamaktadırlar. Bir çok yayın organlarını Örgüt ile ilgili ifşaları yayınladıkları için tehdit etmektedirler. Örgüt’ten ayrılanların aleyhine batılı güvenlik güçlerine yalan bilgiler vermektedirler. Ayrılanların rejimin uşağı oldukları hakkında bir çok yalan belgeler yayınlamaktadırlar.
Ayrılanların Humeyni’ninin uşakları olduğu hu-susunda batılı haber ajansları ve bazı  Batılı mill-letvekilleriyle ilişki kurmakta ve bu yolda büyük masraflara girişmektedirler. Onlar bütün bu yaptıklarıyla Örgüt’ten ayrılanları sınırlamak istemektedirler. Bunlar demokratik özgürlükleri sınırlamak değil midir? Recevi’nin etrafında olan bir kaç kişi dışında hiç kimse Recevi’nin demokratik olduğuna inanabilir mi? Humeyni rejimiyle olan savaşımız Recevi’nin bir benzeri olan diktatörlüklerini ifşa etmemize neden engel olsun ki? Hiç kimsenin İran’a hakim olan istibdatla mücadele uğruna diğer istibdatlerın gelişmesine yardımcı olmaya hakkı yoktur. Şimdi de Recevi Örgüt’ünde mecburi boşanmalardan önce gerçekleşen mecburi evliliklere bir göz atalım.
Ekrem Şirazi Hanım’ın eşi Abbas 1988 yılındaki saldırıda öldürüldü. Recevi sekiz saat sonra Tahran’a gideceği ümidiyle 1700 Örgüt üyesini Humeyni’nin tepeden tırnağa ordularını savaşa gönderdi. Recevi Avrupa’daki rahat hayatında bu operasyonun adınıda “Tahran’ın Fethi Operasyonu” koymuştu. Ama Örgüt içinde bu operasyon “Ebedi Nur Operasyonu”diye biliniyordu. Böylece Recevi daha fazla para almak için şehitler listesini kabarmış, ve diplomatik kulislerde siyasi faaliyetlerini arttırmıştı.
Ekrem Hanım’ın eşi Abbas da Recevi’nin bu intihar operasyonunda öldürüldü.  Ekrem Hanım’ın Meryem ve Emir adında iki çocuğu vardı. Ekrem henüz Abbas’ın aşkını unutamazdı. Mücadeleye olan aşkını da Abbas’a olan aşkından alıyordu. Recevi ise bu aşk ve ilgiyi sadece kendine bağlamak istiyordu. Halbuki Ekrem Abbas’ın ölümünden 2 yıl geçmesine rağmen henüz onu seviyor ve kalbinde onun aşkını taşı-yordu.
1987 yılında Ekrem’in onaltı yaşındaki  kızını okuldan mahrum ederek evlendirmek istediler. Aslında onu evlendirmek istemekle bir nevi onu evlenmeye zorluyorlardı. Bu konuda bir çok oturumlar düzenlediler.Sonunda onaltı yaşındaki Meryem’i otuz yaşından büyük kötü ahlaklı birine verdiler. Bu zoraki evlilikler aşk üzere değil cinsel ihtiyaçları giderme esasına dayanıyordu. Eşref  Karargahı’nda Recevi’nin uşakları  kendilerine birer “şeftali” alıyorlardı. Mitra Şayeste, Atıfe, Meryem ve benzeri bir çok genç kızlara Örgüt uşaklarınca birer şeftali gözüyle bakılıyordu. Çok güzel sesi olan Meryem’i de müzisyen Hamid Rıza Tahir Zade’ye verdiler. Hamid evlenmek istiyordu ve bunun için gerekli şartları Recevi’nin tayin ettiklerini söylüyorlardı. Bu şartlardan birisi en az 32 yaşında olmaktır. Diğer bir şartı da bölük komutanı olmaktı.  Karargahta olana kadınların çoğu eşlerini operas-yonlarda kaybetmişlerdi. Dış ülkelerden Örgüt’ün ağına düşüp Irak’a gelen kızlar da hemen evlendiriliyordu.
Her sistemde evlilikler mutlaka sevgi ve muhabbete dayanmalıdır. Hatta Amerikalılar bile seksin bir hamburger yemek gibi olduğunu söylüyorlar. Evlenmek isteyenler birbirine karşı  sevgi ve aşk taşımalıdır. Ama Recevi’nin bencil mektebinde tüm sevgi ve aşklar Recevi ve eşine ayrılmalıdır. En yüce insani bağ olan evlilikte böylece merhametsizleştirilmişti. Örgüt’e göre İran halkının devrimi ve halkın maslahatları Recevi ve Meryem’den geçiyordu.
Bunlara bağlılığı  isbat etmek için de verilen tüm hükümlere itiraz etmeden teslim olmak gerekiyordu. Kadınları bu zoraki evliliğe teşvik etmek için Örgüt’ün tam ayar uşağı olan Mahbube Cemşidi, Mehveş Sipehri, Uzra Alevi Talagani, Fereşte Yegane ve Mehnaz Şehnazi gibileri için oturumlar düzenledi. Şu anda Örgüt’ün Rehberlik Şurası’nın üyesi olan Masume adlı bir yönetici kadın, “ Karargahta hiç kız kalmamalıdır, bu Recevi’nin emridir.” diyordu. Onaltı yaşındaki Meryem’i o çirkin adamla evlendirdikten sonra Meryem’in annesini evlenmeye zorladılar.
Ama Meryem’in annesi Ekrem Teyze Abbas’ı seviyordu. Örgüt üyeleri Ekrem Hanım’a şehit Abbas’ın kendisine ait olmadığını söylüyordu. Güya Şehit, Mes’ud ve Meryem’e aitti. Kızını hile üzere evlendirmişlerdi. Annesinin kocasız yaşaması olmazdı. Ayrıca Recevi zoraki evliliği emrediyordu. Fereşte Yegane, Ekrem’i evlenmeye zorluyordu. O zamanlar 32 yaşlarında olan Ekrem’e evlenmediği takdirde  Karargahta herkesin kendisine “Nine” diye seslenmesini emredeceğini söylüyordu. Recevi’nin  hayali devletinin Milli Eğitim bakanı olan bu Fereşte Yegane Ekrem’i şehit olan Eşi Abbas’ın  tüm resimlerini kendisine vermek için zorluyordu. Ekrem’i 120 kilo olan şişman ve çirkin birisiyle evlendirmek istiyorlardı.
Meryem’de bundan çok rahatsız olduğunu bana bizzat söyledi. Recevi aslında bu işle Meryem’in tüm kadınlık gururu ve hislerini yok etmek istiyor-du. Bütün baskılara rağmen Ekrem evlenmeye ya-naşmıyordu. Ekrem Recevi’nin bu dayanılmaz baskılarından kurtulmak için kaçabileceğini aklının ucundan bile geçiremiyordu. Önceden belirlenmiş kimselerle evlenmeye yanaşmayanlara eşlerini kendisinin seçmesini söylüyorlardı. Onlar birisini seçmek isteyince de yalan atarak  o şahsın kendilerini istemediğini söylüyorlardı. Bu zoraki evliliklere doğal gelişim adını vermişlerdi. Artık kadın hakkındaki teorilerin tümü değişmişti. Bende Alamanya’da eşimden ayrılınca üç çocuğumla Irak’a Eşref  Karargahı’na gitmiştim. Bir gün bu zoraki evlilik için beni de deftere çağırdılar. Ben sorumlu olan Feriba Hanım’a şöyle dedim: “Ben yeniden evleneceksem önce evleneceğim kimse önce güzel olmalıdır ve sonrada kültürlü birisi olmalıdır ki onunla sohbet edebileyim.”
Feriba evlilik üzerine bana önceden hazırlanmış uzun bir konuşma yaptı. Önceki kocamı da ben boşadığım için hiç kimseyle duygusal ilişkim yoktur. Beğenebileceğim birisi olursa evlenebileceğimi söyledim. Sonunda benimle aynı yaşlarda olan bir adamın vesikalık fotoğrafını bana göstererek onunla evlenmem gerektiğini söylediler. Ben o zamanlar 35 yaşlarındaydım. Evlenmem gerektiğini söyleyen adam tarih lisansına sahibti ve Feriba Hanım’ın dediği üzere çok devrimci birisiydi.
Benim için önemli olan duygusal ilişkilerdi, devrimci ilişkiler değil. Bunun gibi yerlerde herkes devrimciydi ve bu ortamda insan karşı tarftan ev araba ve benzeri şeyler isteyemezdi.
Birkaç gün sonra beni çağırdılar adamı görünce şaşkına döndüm. Adamın saçları bemBeyaz olmuştu, fazla çalışmakta ve yeteri kadar uyumamaktan göz kapaklarını açamıyordu. İki kelime konuşacak hali yoktu. Ben çok şeytan olduğum için onu konuşmaya tuttum. Kominizm, realizm, hümanizm derken aklıma gelen bütün izimleri sayıp döktüm ki, damadın mekanik bir adam olup olmadığını öğreneyim. Öyle tahmin ediyorum ki, o adam Kürt’tü. Adam beni görünce dehşete kapıldı.
Adam birden üç çocuk sahibi olacağını düşü-nünce dut yemiş bülbüle döndü. Benim istediğimde zaten buydu. Zavallı damadı ne de güzel süslemişlerdi.  Böylece birkaç damatla görüştüm. Ama damatların hepsi de benim gevezeliğimden korkmuş evlenmeye cesaret edememişlerdi. Recevi bütün Mücahidler’e kamplarda olmasa dahi İran’ı kurtardığında birer eş vereceğini söylüyordu.
O zamanlar evlilik meselesi bilgisayar proğramları ve  evlenmek isteyenler köşesine dönmüştü. Halbuki, o şartlarda evlenmek sadece haftada bir defa küçük bir odada buluşmak, cinsel ihtiyaçlarını düzensiz karşılamaktan ibaretti. Recevi bu mecburi evliliklerde tesadüfen oluşan sevgiden de çok rahatsızdı. Dolayısıyla bu evliliklerin de haftada bir kaç saatlik buluşma ile sınırlanmasını istiyordu. Eşler   angarya çalışmaktan doğal sohbet etmeye dahi vakit bulamıyorlardı.
Recevi Mücahidler’in Cuma akşamları operas-yona gitmemelerine ve eşlerinin yanında kalmalarına çok kızıyordu. Bu sevgi mahrumu insanların çoğu, birbirleriyle evlenir evlenmez delicesine sevmiş, hatta bir çokları bu aşk yüzünden  Irak’ı terk etmek istemişlerdi. Recevi bu tehlikeyi sezince genel oturumlarda evlilik ilişkilerini kınamaya başladı. Recevi evliliği kötülüyordu. Evlilik kurumu kötü bir yer gibi gösterilmeye çalışılıyordu. Eşler, haftada bir defa buluştuktan sonra herkes birer rapor yazarak  durumu haber veriyordu. Bu esas üzere, Recevi aileyi de kontrol ediyor ve eşler arasında bir sevgi bağının oluşmasına engel oluyordu.
Bu dönemde “Müslüman Encümenler” vasıtasıyla bir çok ülkede Irak’a kadın erkek Mücahidler gönderildi. Irak’a gelen kadınlar   kadınların bir kısmı kocasını savaşta kaybetmiş, bir kısmı 28 yaşından küçük olup  Karargahlarda çalışmaya alınmış, bir kısmı da “Müslüman Encümenler” vasıtasıyla yurt dışından Irak’a gelmiş kadınlardı. Bu kadınların hepsi de  Karargaha girer girmez  evlenmek zorundaydı.
Onlara göre evlenmeyen kadın kamil olamazdı. Ama bir yandan da evlenen taraflar arasında bir aşk oluşmamalıydı. Mes’ud Recevi 1988’den 1991 yılına kadar oldukça değişti. Daha önceleri kadın erkekle bir bütünlük arzederken 1991’den sonra “Kadın sadece salahiyet sahibi bir rehberle kemale erebilir.” denildi. Bu tarihler arasında “Kasım Evlilik Geceleri” düzenlenerek toplu evlilik merasimleri düzenleniyordu.
Bu grupsal evlilikler Recevi’ye göre Aşura gecesi metodunu andırıyordu. Bu gelinlerin çoğu duldu. Bütün bunlardan sonra rehber bir anda görüş değiştirerek evlilik sarayını yıkmaya çalıştı. Kadınların Beyni yıkanarak onlara sadece salahiyetli bir rehber sayesinde kemale erebileceği söylendi. Elbette bu işi daha önce defalarca oturumlarda gizlice görüşmüşlerdi. Cuma günü boşanma emri verildi ve boşanma oturumu genel boşanmanın bir ön hazırlığı oldu. Yurtdışında olanlara da bu oturumların kasetleri gönderildi.
Humeyni’nin ölümüyle Mes’ud Recevi’nin bir çok yalan sözleri ve İran’ın geleceği hakkındaki boş iddiaları ortaya çıktı. Bu yüzden öyle bir şaş-kınlığa düşmüşlerdi ki  bu sözde devrimi uzun bir süre gizlemeye çalıştılar. 1991 baharında boşanma operasyonu başladı ve çok geçmeden Örgüt’ün bütün birimlerine yayıldı. Böylece Recevi kendi ideolojisinin önünde bir engel gördüğü aile kurumunu da  ortadan kaldırmış oldu.
Bütün bunlardan maksat da sevgi ve aşkların sadece rehbere bağlanmasını sağlamaktı. Bütün sevgiler bir tek kanala akmalıdır. Savaş ortamında olunduğu için de Örgüt’tekilerin çoğu için aile za-ten manasız bir şeydi. Halbuki bu şartlar, 1989-1991 yıllarında da mevcuttu. Çağdaş insanın utan-dığı bu karar sayesinde Recevi, Mücahidler’in kendi eşlerine karşı zihnini bozmak istiyordu. Halbuki bu harektin olumsuz etkileri  olumlu etkilerinden çok daha fazlaydı. Örgüt üyelerinin dağılması bir çok itirazları da beraberinde getirdi. Böylece Recevi de güç kullanmak zorunda kaldı. Recevi’ye göre herkesin eşi kendisine haram ama Recevi’ye helaldi. Recevi bütün eşlerin kendisine ait olduğunu söylüyordu. Halbuki her dindar insan buna karşı çıkar ve böyle bir şeyi asla kabul edemezdi. Ben bir kadın olarak dahi erkeklerin bu konuda neler çektiğini çok iyi anlıyordum. Salahiyetli rehber gırtlağına kadar çamura saplanmıştı ve kadın Recevi’nin cinni haline geldi. Bu hususta bazı Kur’an ayetlerini bile tahrif edercesine yorumlamaya kalkıştı. Gerçekten de Recevi rey ile tefsir ve tevil hususunda çok güçlü idi. Bu tahrifleri bir gerçek olarak Mücahidler’e yutturdu.
Elbette her zaman Mehdi Ebrişemçi, Muhammed Ali Tevhidi, Muhammed Ali Cabirzade, Meryem Recevi ve benzeri bir çok kimselerden de bu tahrifleri yayma hususunda yardım alıyordu. Özellikle Recevi felak suresini tahrif ederek şöyle dedi: “Kadınlar Allah’ın salih kullarını doğru yoldan saptıran ve onlara sihir eden cinlere benzer.” Recevi boşanma oturumunda da Mücahidler’e şöyle dedi: “Eğer, bu konuda da bana itaat etmezseniz siyasi ve ideolojik yokluğa düşersiniz. Ben sizlerin her şeyini istiyorum, ben kalplerinizi, duygularınızı, aşklarınızı istiyorum.
Benimle olun, yoksa devrim çizgisinden saparsınız. Kalbiniz benimle adım atsın, bundan sonra artık kurtuluşa ereceksiniz ve cennete gideceksiniz. Eğer ben, kalbinizde olmaz ve sizi yönlendirmezsem kalbinize başka birisi girer, yani eşlerinize girer. Bu taktirde sizleri savaşa yönlendiren güç eşleriniz olur. Düşünce ve amelleriniz onunla şekillenir. Böylece güç ve hedefleriniz küçülür ve öldükten sonra da eşleriniz ile birlikte Cehennem’e girersiniz, zira Cennet; salahiyetli bir imamı olanlar içindir. Cennet, eşi yerine rehbere bağlananlar içindir. Böylece nitelikleriniz yücelir, cinsiyet ve eşle-rinizden kurtulursunuz uçuşa kalkar ve asıl kaynağa yani bana ulaşarak benden içersiniz.”
Recevi bu hitaba ve yola bilinçlenme dönemi demektedir. Recevi bir başka oturumda Mücahid-ler’e şöyle demiştir: “Biz herkesi, bilinçlendirdik. Dolayısıyla bilinçlenenler de tüm ömrünü bize vermelidir. Bize canını vermeyenlerin canını alı-rız.” Recevi’nin dediği herşey Örgüt için bir senet konumundadır. Örneğin: İbrahim Zakiri hiç bir de-lili olmadan Kerim Hakkı’nin rejiminin casusu ol-duğu söylenince Recevi’nin havarilerinden Mah-mud Ahmedi veya Hamid Rıza Tahirzade tarafın-dan rejimin uşağı olduğu iddia edildi.
Onlara göre Örgüt’ten ayrılan herkes hain ve fasid bir insandı. Birkaç hafta önce de Nimruz dergisinin rejime hizmet ettiği iddia edildi. Örgüt, tek başına bir belgedir, Recevi’nin tüm sözleri birer senet konumundadır. Dolayısıyla genel boşanmalar da bir yere oturtulmalı ve önceden bir Beyin yıkama operasyonu başlatılmalıydı. Ama ne yazık ki, rehberin sözleri daha bitmemişti. Recevi sıradan boşanmalara da razı değildi. Ona göre boşanmalar rehbere içten derin bir ihtiyaç duygusu esasınca olmalıydı. “Uçmak için evlenin; cinsiyet bağından kurtulmak için de gönül rızasıyla boşanın.” demek isteniyordu. Bütün aşk ve duygular salahiyetli rehber kaynağına doğru akıtılmalıydı. Nitekim bu yüzden Recevi de şöyle diyordu: “Boşanmalar, özgür bir irade ve bir ihtiyaç duygusu içinde gerçekleşmelidir. Taraftarlardan birinin razı olmaması durumunda bu boşanmayı kabul edemem. Bu boşanmanın bana faydası yoktur. Boşanma bir çeşit riyazettir. Ben, sizin kurtuluşunuz ve bilinciniz için bo-şanma emrini verdim.
Eğer siz zorla boşanırsanız, bana aşık olmazsa-nız ve böylece kurtuluşa ermezseniz bu boşanma-nın bana ne faydası vardır. Böyle boşanmalar ol-maz olsun. Zerre kadar mücahid olan herkes, boşandığı taktirde özgürlüğe kavuşabilir, devrim yapabilir ve cinsiyyet zindanından kurtulabilir. İnsan bu taktirde Meryem Recevi’nin dünyasına girebilir ve bir Anka kuşu gibi uçabilir. Tüm düşünceleriniz Şah ve Humeyni’yle de dolsa bir gram mücahidlik yeter de artar size. 1989 yılına kadar Örgüt’te kalanlar mutlaka bu mücahidliğe sahiptir. Aksi taktirde bir yıl kadar sabredemezdi.”
Rehberin ışığını da artık ışık hızıyla hesaplamak gerekir. Rehbere aşık olmak için önce Meryem’i tanımak gerekir. Bunun için de tüm benliklerinizden soyunmalı ve devrimin sıcak fırınında erimelisiniz. Recevi’nin en büyük hatası çok kısa bir zamanda hükumete erişeceğine inanmasıydı. Bu yolda her hangi bir eksiklik görünce de nakıs aklıyla kabul edilmesi zor bir takım tahlillere yöneliyordu. Recevi’nin en büyük ikinci hatası da yenilgilerin nedenini araştıracağına ve bundan kendine dersler alacağıan bu yenilgileri birer zafer olarak göster-mesiydi. Nitekim boşanma konusunu yürürlüğe koymak içinde üyelerinin bütün yenilgilerin tek nedeninin eş ve çocuk sevgisi olduğuna inanmalarını sağlamak gerekiyordu. Bu yüzden Kerbela sahrasına gitmeden önce bazılarından itirafta bulumalarını istemiş ve bir çok üye de toplum içinde kalkıp yenilgilerinin nedeninin içlerindeki eş ve çocuk sevgisi olduğunu söylemişlerdir.
Güya içlerindeki bu eş ve çocuk sevgisi onların savaşmasına enge olmuştu. Onlar rehberi unutmuşlardı, yani ölürken dahi kendilerini maceracılığıyla kurtlarla savaşa gönderen salahiyetli rehberi düşünmek zorundaydılar. Bunun üzerine de Recevi minbere çıkarak şöyle dedi: “savaşlardaki yenilginizin tek nedeni, cinsiyet meselesini halledememeniz ve kendinizi korumaya çalışmanızdır. Savaştaki hedefinizi bile eşiniz tayin ediyordu, halbuki hedefiniz rehberinizden alamlıydınız ki niteliksel ka-zançlarınız bir okadar artış kaydetsin.” Bu sözler-den anlaşıldığı gibi Recevi’nin yenilgisinin tek nedeni aile idi.
Dolayısıyla rehberin ideolojik yol göstericiliği sayesinde bu sorun halledilmeliydi. Eşler kocala-rından ayrılmalıydı. Çocuklar anne babalarından uzak dünyanın dört bir yanına dağılmalıydılar ki zafer elde edilsin. Halbuki aradan beş yıl geçti hiç bir zafer elde edilemedi. Örgüt üyeleri bir bir ayrılmaya başladı. Faşist ve sağcı güçlerle işbiriliğine girildi, dış muhaliflere karşı iftira kampanyası başlatıldı. Ama buna rağmen bazıları yine de Recevi’nin bütün bu hatalarını tevil etmektedirler. Recevi de zaten bu bir avuç insanla saltanat sürmektedir. Yoksa boşanma olayından sonra bir çok Örgüt üyesinin ayrıldığını kendisi de biliyor. Recevi talak hususunda aşırı giderek şöyle dedi. “İnsan fedakarlıkla zengin olur, fedakarlık ettikçe kazanırsınız ve daha da güçlenirsiniz, sizler feda edilcek bir şeyiniz kalmayıncaya kadar fedakarlıkta bulunmalısınız.
Bu hususta aradaki köprüleri yıkmanız gerekir, hepiniz sadece ileriye bakmalısınız, yani rehberlikte erimeye başlamalısınız. Çocuk ve iale sahibi olmak geri dönüş için bir köprüdür. Bu hassas dönemde sözkonusu köprüler insanın yoldan çıkmasına neden olabilir. Siz fedai değil  misiniz? benim için , devrim için, fedakarlık etmiyor musunuz? Canınızı feda etmeye hazır değil misiniz?
Canını vermek isteyen cinsiyeti ne yapar? Cinsiyeti isteyen kendin de ister, cansız cinsiyet olur mu? Rehberi seven insan tüm şuur, bilinç, savaş, itibar , isim, ekmek, yiyecek, ideal, ülkü ve hüviyetini ona borçlu bilir. En iyi malınız olan aşkınızı ve duygularınızı rehber dışında başka yerlere harcamanız caiz olur mu?”
Örgüt içinde Recevi’ye “İnanç rehberi” deniyordu. Eşi Meryem ise “kurtuluş, özgürlük anka”sıdır. Recevi tam bir devrimci fedakarlıkla bu ankasını halkına taktim etmiştir. Boşanma olayından sonra Recevi taraftarlarını daha çok Meryem’e yöneltmeye başladı. Meryem’in iki evlilik ve iki boşanmasını önemli göstererek bu ankayı o kadar yüceltti ki, onu taraftarlarının insani arzularıyla zihni açıdan değiştirebilsin. Bu yüzden eşsiz yaşam, rehberin eş olarak seçilmesi hususlarında şöyle diyordu: “Gel benimle muamele et, sen karını bana ver, ben de Anka’mı(Meryem’i) sana vereyim”
Recevi taraftarlarını tüm benliklerinden kopar-mak ve mekanik hale getirmek istiyordu. Bu yüz-den ilk olarak aile kurumunu ortadan kaldırmaya kalkıştı. Kendi Anka’sını taktim etmekle de Mücahidler için en büyük fedakarlığı yapmış oluyordu. Bu yüzden herkes ona borçluydu. Recevi’nin bu yeni dünyasında Meryem tekamülün son noktasıydı. Örgüt’ün ezeli ve ebedi önderi Mücahidler’in zihin ve duygularını baskı altına alarak onlara ilka ediyordu ki, kurtuluş Anka’sına ulaşabilenler kendileri için cenneti satın alabilir ve böylece kendi payını Allah’a ve halka ödeyebilir.
Bazı fanatik Mücahidler sonunda öyle bir aşırılığa düştüler ki Recevi’nin adının altıncı imamın kitabında olduğunu iddia ettiler. Bu rivayete göre İran’da çok kan döken biri hakim oluyor ve sonunda bir kadın kıyam ederek hükumeti ele geçiriyor ve  tüm dünyaya barış getiriyor.
Belki Haşimi Rafsancani de İslam Cumhuriye-ti’nin bu son günlerinde bu rivayeti gördü de kızı Faize’yi bayrak etti. O halde denebilir ki, dünyanın kurtuluş hareketleri tesettürlü kadınların elindedir. Ümit ediyorum ki, bu kurtarıcı bir an önce ortaya çıksa da tüm insanları kurtuluşa erdirse. Meryem Recevi Mes’ud Recevi’nin bir kopyasıdır. Hatta denebilir ki, Meryem kadın elbiseleri giyen bir erkektir. Mücahidler Meryem’in Mes’ud’da eridiğini ve billurlaştığını söylüyorlar. Kendisi de bunu söylüyor. İlmi sahada erimek, cismi şekil ve donukluktan çıkarak şekilsizlik yani eriyik hale gelmesidir. Her kab da o kabın şeklini alır ve o kabın şekline bürünür.
Meryem’in Mes’ud’da erimesi de onun kendin-den bir hüviyet ve iradesinin olmadığı manasınadır. Mes’ud Recevi 1985 yılından beri Mücahidler’i şekilsizleştirmeye çalışmaktadır. Sonra onları kendi kapına dökecek ve onlara kendi şeklini verecektir. Recevi herkesi benliğinden kopararak kendinde eritmek istiyordu. Meryem tümüyle Recevileşmişti.
Bu yüzden boşanma emrinden sonra Recevi’nin soyadını taşımış, kendi soyadı olan Fecrezudanlu soyadını silmişti. Halbuki ideolojik boşanmalar esasınca artık Recevi’nin eşi olamazdı. Avrupa’da ise kadınlar gönül rızasıyla evlendikten sonra kocasının soyadını taşıyabilir.
Elbette bu oldukça az görülen bir şeydir ve bu olay Hristiyanlık kültürüne aykırıdır. Kadının erkeğin malı sayıldığı İslami İran’da bile kadın evlendikten sonra kocasının adını taşımalıdır. Elbette bu isim değişikliği kimliklere yansımamaktadır. Ama konuşmalarda kadın erkeğe ait görülmektedir. Hatta kocası doktor olan kadına “doktorun hanımı” diyorlar. Ama Meryem Fecrezudanlu’nın Recevi soyadını almasının başka bir nedeni vardır. Halbuki boşanma emrinden sonra Meryem’in bu adı taşımasına gerek kalmamıştır. Meryem Recevi boşanmanın ilk önceleri zor olduğun ama sonradan insana tatlı geleceğini söylüyordu. Halbuki bu görüş top-lumsal hayatın temellerine aykırıdır.
Her toplumda aile ve evliliğin tatlı olduğunu, boşanmaların ise çok acı olduğunu söylemektedir. Zaten böyle olmasaydı insanlık nesli tükenirdi. Recevi kendisini nekadar baskı altında görmüş ki, hayat, insan ve tekamül karşıtı bir görüşe saplanıp kalmıştır. Meryem Örgüt üyelerine boşandıktan sonra kurtuluşa ereceklerini söylüyordu. Ona göre kadınlar cinsiyet mezarından kurtularak Anka ku-şuna ermeliydiler. Recevi’nin topluma duyurmak-tan dahi korktuğu bu düşünceler acaba dini bir hi-kaye midir, yoksa hikaye üreten dini bir zihnin ürünü müdür? Recevi’nin adamları   bir çok olayları bir hikaye gibi çağdaş insana taktim etmektedirler. Ama bu gerçekleri çağın insanı için oldukça acı gerçeklerdir.
Meryem eşinin yeni fetvasının yürürlüğe girmesi için her şeyi yapmaya hazırdı. Rehberin yenilgilerinin, sapmalarının, baskılarının ve sapık düşüncelerinin artık kendilerini yoklukla tehdit ettiğini çok iyi biliyordu. Bunun tek kurtuluş yolu insanları rehberin varlığında eritmekti. Zira, araştırıcı ve özgür düşünceli bir insan asla bu hurafeleri kabul edemez. Bu yüzden tüm zihinler, düşünceler, arzular ve insani duygular, ortadan kalkmalıydı ki Recevi’nin sultacı gücü Örgüt’e hakim olabilsin. Meryem eşinin görüşlerini evrensel boyutlarıyla ortaya koyuyordu ki insanların gözünde bir büyüklük kaydetsin. Bu yüzden kadınların kurtuluş yolunun aileyi ortadan kaldırmak olduğunu söylüyordu. Halbuki bu tarz yaşam kiliselerde vardı ve bu uygulama kiliseye belirli bir fesaddan başka bir şey getirmedi. Bu yüzden medeni halklar sözkonusu uygulamadan nefret ediyorlardı.
Meryem Komünizm’in yıkılmasından sonra ideolojilerin tükendiğini sadece Mücahidler’in inanç önderliğinin, insanları zulüm ve dertlerden kurtaracağını söylüyordu. Yani taraftarlarını ikna etmek için yüksekten atıyordu ki bu güçlerin zihninde  soruların oluşmasına engel olsun. Biz dürüst insanların üzerinde etkili olmak istiyorsak oldukça mübalağa etmeliyiz. Yeni bir dünya görüşü getirdiğimizi söylemeliyiz. Meryem boşanmaların kurtuluşa neden olacağını söyleyerek bunu daha çok bir doğuma benzetiyordu.
Doğumun da bir çok derdi vardır ama, doğum-dan sonra tüm bu acılar tatlılaşmaktadır. Taraftarlarına heyecan ve gurur vermek için de çok yakında bu görüşlerini tüm dünyaya duyuracağını söylüyordu. Ama şu anda hiç kimsenin bilmemesini salah görüyordu. Recevi Örgüt’te aileyi yok ettikten sonra bu haberi İran halkına duyuracaktı. Recevi’ye göre boşanmalar en büyük nimetti. Bu nimetin ileride bir çok da bereketi olacaktı. Halbuki bu program Örgüt içinde uygulanınca dahi çok acı etkiler yarattı. Ama Mes’ud ve Meryem resmi bir haber olarak haber ajanslarına her hangi bir bilgi verme-mişlerdir. Ama bazıları ne yazık ki bu nimete inanmıştır. Bunlar henüz Örgüt içinde çalışmakta-dırlar. Bunların eş ve çocukları ya dünyanın dört bir köşesine dağılmışlar, ya  da eski eşleriyle artık kardeş olmuşlardı. Geriye kalanlar artık hamile olmuyor ve doğurmuyordu. O halde hamile olan kadın rehbere itaat etmemiş olur.
Recevi’ye göre bunun suçu inziva, ihraç, İstan-bul’a sürgün veya devrimci idamlardır. Bir çok kadın eşlerinden hamile kalmış ve bu Örgüt’ten ayrılmışlardır. Onlara yapılan zülüm ve işkenceler, bugünkü neslin   acı hikayesidir. Bu kadınların çoğunun dört beş yaşlarında çocukları vardır. Bu çocuklardan her biri sözkonusu ilginç uygulamaya itirazdır. Recevi’nin bu telkinleri karşısında ikna olan bazı kimseler ailenin savaşa engel olduğunu itiraf ediyorlar ve diyorlardı ki; “Aile aşkımız, eş ve iş düşkünlüğümüz savaşmamıza engel oldu. Günlük işlerimizin de hiç bir faydası yoktur.Gündüz çalışırken de hep Cuma akşamlarını düşünüyorduk.”
Meryem’in eski eşi olan Mehdi Ebrişemçi bu hususta şöyle diyordu: “Biz Cuma akşamlarına çok değer veriyorduk.Cuma akşamları eşimizle olunca rehberi unutuyorduk. Biz evde hayat kokan laflar ediyorduk ve o geceler asla Örgüt üyesi olduğumuz anlaşılmıyordu.”
1991 yılından önce kadın ve kızlar kurtuluşa ermek için hiç hoşlanmadıkları kimselerle evlenmek zorundaydı. Ama 1991 yılından sonra aynı kurtuluşa ermek için bu defa eşlerinden ayrılmaları gerekiyordu. Recevi bu farklı felsefi görüşü tevil ederken de rehber ile evlenen kadınların hemen  tekamüle ereceğini ve yetkinleşeceğini söylüyodu. Bu devrimleri gerçekleştirmek için de evlerdeki tüm resim ve aile hatıraları toplattılar. Bu devrime katılanlara da yüksek makam ve mevkiler veriyorlardı. Böylece Örgüt,  bu yeni nimetin meblağı olan kadınlardan oluşmuş olacaktı.
Örgüt içinde yeni itirazlar başladı, işkenceler, hapisler ve tehditler aldı başını gitti. Şimdiye kadar onlarca Mücahid  sırtlarındaki hançer yarasını insanlığa gösterdiler ve bu yüzden Recevi’nin her açıdan intikam tehlikesine maruz kaldılar. Mecburi boşanmalara yanaşmayan Mücahidler’den karı koca olarak ayrılanlar oldukça azdır. Recevi bu eşlerden birini Irak’ta rehin almıştır. Ya koca ya da kadın çocuklarıyla Irak’tan kurtulmuş ama, mutlaka diğeri Irak’ta rehin kalmıştır. Irak’ta kalanlar arada bir telefon açarak veya mücahidelerin yayın organlarında makale yazarak eşlerini ihanetle suçluyorlardı.
Nahid Hüseyin Hanımın eşi Süleyman Haydari ile Hadi Şemsi Hairi’nin eşi Mehin Nazri ve Hay-dar Babai’nin eşi Nesrin Yunusi buna örnek olarak gösterilebilir. Bunlar hiç durmadan eşlerini suçluyorlardı. Recevi’nin adamları bunlar adına makaleler yazarak yayınlamaktadırlar. Örgüt, boşanmaya yanaşamayan veya buna  itiraz edenlere karşı çok şiddetli davranmaktadırlar. Bu hususta ifşaatta bulunanlara oldukça kızmaktadırlar. Halbuki Meryem çok geçmeden bu boşanma olayını tüm dünyaya bizzat duyuracağına söz vermişti. O halde neden şimdi bu olayın ifşa edilmesine bu kadar çok kızıyorlar. İşkenceler inkar edilse de zoraki boşanmalar inkar edilemez. Eşlerinden zorla ayrılan Örgüt üyeleri her yerde tanıklık etmektedirler. O halde Mes’ud ve Meryem hiç çekinmeden zoraki boşanmayı kabullenmeli ve yanlış yaptıklarını itiraf etmelidir-ler.
Örgüt, rehbere bu konuda itiraz edenlerin çocuklarını rehin almıştır. Boşanma olayından sonra canlarını kurtarma bahanesiyle Irak’tan Ürdün’e ve oradan da dünyanın çeşitli ülkelerine gönderilen çocuklar sözkonusu rehin alınan çocuklardır. Bu çocuklar son iki yıl içinde artık Örgüt’e isyan ederek bir çok üzüntü verici olaylara da neden olmuşlardır.
Recevi daha önce de dediğim gibi buradaki 150 çocuğu veya Örgüt içindeki binden fazla çocuğu dahi terbiye edememiştir. Kaldı ki Recevi tüm toplumu, orduyu, terbiye etmek, istemektedir. Çocuklara bir bakınız!  Karargah içinde devamlı kız çocukalarıyla birlikte kalıyordum. Çocuklar iki kültür arasında kalmıştı. Recevi bu kız çocukalrına şiddetli bir dini baskı uyguluyordu. Dokuz yaşındaki kız çocuklar, örtünmek ve erkeklerle konuşmamak zorundaydı. Bu başörtüsüyle sokağa çıkan kız çocuğu baskı ortamından kurtulur kurtulmaz dışarıdaki özgür ortamı görüyordu. Bu özgür dünyaya takılıp ka-lıyordu. Çocuklar dışarıda konuşuyor, konuşunca yeni şeyler öğreniyor ve içinde olduğu dünyaya isyan ediyordu.
Çok ilginçtir ki, onaltı yaşındaki bir kız, “Eğer Recevi bu ise, o halde kahrolsun Recevi!” diyebilme cesaretini gösterebilmektedir.
Ben şu anda Feridun’un eşi olduğum için bir polis koruması altında yaşıyorum.  Yine ben biraz gezebiliyorum, ama zavallı Feridun bundan da mahrumdur. Aylardır dışarıyı görememiştir. Ben yıllarca özgürlük için savaştım, ama asla bugünlere geleceğimi tahmin bile edemiyordum. Ben şimdi de gerçekte yine özgürlük için savaşıyorum. Recevi’nin elinde olan esir kadınları zavallı çocukları kurtarmak için savaşıyorum ve bu savaşı da çok seviyorum. Aynı doğum olayı gibi acılarla iç içeyim; ama yeni bir neslin doğacağını görünce bütün bu acılarımı unutuyorum. Bu sıkıntılı günleri artık geride bırakacağıma inanıyorum.
Örgüt’ten ayrılan arkadaşlar, 1984 yılını Mes’ud Recevi’nin tüm devrimci güçler aleyhine yaptığı ihtilal yılı olarak bilmektedirler. Recevi kendisiyle diğer devrimci, güçlerin arasını açmak ve kendisini çok yüksek bir konumda tutmak için kadından, sömürülmüş zavallı kadınlardan kendisi için bir köprü yaptı. Burada kadın adeta bir vesile ve araç olarak kullanıldı. Bir araç olduğu içinde hiç bir hak ve hukuka sahip değildi. Ben Eşref  Karargahı’nda iken zoraki boşanmalar henüz başlamamıştı. Ama zoraki evlilikler her yerde görülüyordu. Kadın Recevi’nin istediği zaman evlenmeliydi ve istemediği zaman da boşanmalıydı. Recevi’nin gönlü istteyince de ölmeliydi. Kadın bir araçtı. Şüphesiz biz bunları o zaman da anlıyorduk ve az çok hisediyorduk. Ama Humeyni’ye karşı savştığımız için bizlere dikte edilene bütün bu baskılara tahammül edi-yorduk.
Elbette ben o zamanlarda hep itiraz ediyordum. Hem birinci eşimi kendim boşamıştım ve ikinci eşimi de Recevi’nin bütün sınırlamasına rağmen kendim seçmiştim. Benim durumum diğerlerinin durumundan çok farklıydı, Eşref  Karargahı’nda kadınlar erkeklerin dörtte bir kadardı. Zira kadınlar “ataerkil” ilişkilerden kopup tek başına özgürlük için mücadele yoluna koyulamıyordu. Ama Recevi bütün bu merhaleleri aşıp kendisine gelen özgürlük sembolü kadınları kendi rehberliği adına şahsiyetsiz kılmaya çalışıyordu. Onlara bir hiç olduklarını söylüyordu, tüm değerlerinin kendilerine rehberden geldiğini telkin ediyordu.
Tüm güzellikler güya kendilerine Recevi’den geliyordu. O halde tüm varlıkları, haysiyetleri, şerefleri, ailesi, duyguları ve namusları Recevi’nin elinde olmalıydı. Recevi kadını kendi şahsiyetinden tecrid ederek onu bir araç ve eşya haline getirmektedir. Bu araç ve eşyanın tek yaptığı şey Recevi’nin karşısında eğilmek ve onu övmektir. Siz Meryem Recevi’ye bakmayın; Meryem bir kadın değildir, Meryem diğer kadınları aldatmak için bir halkadır. Diğer kadınları Recevi’ye köle eden bir tuzaktır. Meryem Recevi’nin Mes’ud Recevi’de ideolojik açıdan eriyen ilk kadın olduğunu söylüyorlar. Re-cevi’de eriyen bir insan artık bir hiç olur. Bu olay fiziki açıdan da aynı şekilde gerçekleşmektedir. Artık o her şeyini Recevi’den alır. Baksanıza soyadını bile Recevi’den almıştır. Gerçekte Recevidir, ama kadınlaşmış Recevi… Recevi’de Humeyni gibi kadını sömürdü.
Humeyni hükümet etmek için kadını kullanırken, Recevi de kendi bencilliğini hakim kılmak için kadını bir eşya haline getirdi. Tüm devrimci güçleri kadının değerini bilmiyor diye siyaset sahnesinden uzaklaştırdı. Konu oldukça karmaşıktır. Ben, seçme hürriyetine sahip olduğum için oldukça rahattım. Ama bana davranma şekillerinden seçme hakkımın olmadığını ve olayı yanlış algıladığımı hisediyor-dum. Yani gerçekte ben Recevi’nin her dediğini yapmak zorundaydım. Dediği insanla evlenecek, sev dediğini sevecek, boşan dediği insandan boşa-nacak; kısacası onun dediği her şeyi kılı kılına ya-pacaktım. O halde ben burada ne işe yarıyorum?
Git savaş, baş üstüne; git öl, başüstüne; gel dışarı, başüstüne;başörtünü tak, baş üsütüne… Böyle bir kadının bana söyler  misiniz ne değeri olabilir? Siz, toplum içinde insanların bir kısmını ezerken, bir hiç haline getirirken, diğer bir kısmını asla yüceltemezsiniz. Dolayısıyla bu bela genel bir beladır. Sadece kadın, burada bir, araç olarak kullanıldı. Kadın köprüsüyle Recevi tüm devrimci güçlerin ulaşamayacağı bir konuma çıktı kendisini bir silah mesabesine çıkardı. Böylece kadın diğer insanlar ile bu rejim arasında bir köprü oldu. Recevi’ye göre diğer insanlar, zaten insan değildi. Bu yüzden Recevi bu yığınların, şuursuz kitlenin en şahsi işlerine dahi müdahale etme hakkını kendinde görüyordu.
Bu konuda kadın ve erkek arasında hiç bir fark yoktur. Ama kadınlar daha fazla ezilmişlerdir. Sa-dece görülen serap yüzünden sürekli özgür olduklarını sanıyorlar. Üst düze insanların her hangi birisiyle konuşunca görüyorsunuz ki, Recevi’den başka konuşabilecekleri bir şeyleri yoktur. Başka hiç bir şeye sahip değillerdir. Gerçekte bütün bunlar Recevi’nin karikatürleridir. Yani sadece “Recevi” demektedirler. Bir hiç olduklarını kendileri de biliyor. Çünkü bir şey olduklarını söyledikleri zaman hemen hainlikle suçlanırlar. Örgüt içinde hiç kimsenin insan olmaya hakkı yoktur.
İnsani duygular taşımak affedilmez bir suçtur. Daha önce de dediğim gibi masamın üstüne çocuk resimleri dizdiğim zaman  bir doktor olan Muhammed Karrai bana şöyle demişti: “Sen burayı hayvanat bahçesine çevirmişsin, halbuki sadece Recevi’nin resimlerini asabilirsin.” Yani, bu çocukların yaşamaya hakları yoktur. Ben onlarla ilişki kuramam. Örgüt’te sürekli yerler ve görevler değiştiriliyordu ki hiç kimse birbiriyle dost olamasın ve ilişki kurmasın. Herkes kendini rehbere bağlamak zorundaydı. Recevi böylece birer fedai yetiştirmek istiyordu. Bu fedailer kendilerine bomba bağlayarak, Feridun’un evini havaya uçuracak kadar gözü dönmüş kimseler olmalıydı. Muhalefet  eden Feridun Giylani bu intihar saldırısıyla ortadan kalkmalıdır.
Velhasıl insan insandır, eğer çocuklarım olma-saydı şimdiye kadar iki defa intihar etmiş olacak-tım. Zira kendimi bir boşlukta görüyorum ve bir hiç olduğumu hissettikçe kahroluyordum. İnsan öyle bir hale geliyor ki, tek değerin Recevi’nin ayakları altına girmek olduğunu sanıyor ve birer saatli bomba haline geliyor. Recevi büyük bir psikolog gibi davranarak insanları bu hale getirmiştir. Gerçekten de Örgüt’ten ayrılanların çoğu, kendi başlarına bir şey yapabileceklerine dahi inanmıyorlar. Örgüt’te insan ruhunu ele geçirmek, çok aşırı noktalara kadar varmıştır.
Bu konuda çocukları daha fazla ezildiler. Muhterem Babai’nin ailesinden tam dokuz kişi şehid oldu. Muhterem Babai, bombalı intihar saldırısında bulunarak devrim muhafızlarının tüm arabalarını havaya uçuran kahraman kızdır. Ama Recevi bir defasında yayın organlarının biriyle yaptığı röpörtajında bu Muhterem Babai’nin bir hain olduğunu söylüyordu. Bu yüzden Muhterem Babai artık hiç kimseye güvenmiyordu.
Ne çocuklarına ilgi duyuyor ve  ne de eşine ilgi duyuyordu. O ölmeden önce ölmüştü. Örgüt üyelerinin hemen hemen hepsi üzgün ve kızgın çehrelere sahiptir. Özel bir dünyaları vardır. Recevi adeta onların tüm Beyin hücrelerini yakmıştır. Psikologlar bu durumu ele almalı ve dikkatlice araştırmalıdır. Çocuklar sadece anne babaları şehid olduğu için veya Irak’ta rehin oldukları için bütün bu zorluklara katlanmak zorundadırlar. Büyükleri dahi yok eden bu ilişkiler Allah bilir, çocuklara neler yaşatmaktadır.
Nahid Hüseyni Hanım da sırf çocuklarını bu ilişkilerden kurtarmak için Örgüt’ten ayrılmak zo-runda kaldı. Nahid Hanım şu anda çocuklarına ka-vuşmuşsa da çocuklarının başına bir şey gelir kor-kusuyla onları gizli tutmaktadır. Recevi bütün gü-cüyle bu çocukları geri almak istemektedir. Örgüt, çocuklara çok büyük önem atfetmektedir. Örgüt ile çocukları eşit bir düzeyde görmektedirler. Recevi çocuklar üzerinde oynanan oyunları ve cinayetleri benim ifşa ettiğimi çok iyi biliyor, bu yüzden beni ortadan kaldırmaya çalışmaktadır.
Ama ben Recevi’nin çocuklara neler yaptığını çok yakından görüyordum. Recevi geleceğin İran’ında hukümet kurmak istiyor. Halbuki Recevi tüm masraflarını Almanya devletinin karşıladığı yüzelli çocuğu dahi gerektiği kadar yönetemiyordu. Bu onun liyakatsiz ve salahiyetsiz olduğunu gösteriyor. Recevi’nin olayı, su katıştırdığı sütleri satan ve sonrada tüm hayvanlarını selde kaybeden çobanın hikayesine benzemektedir. Recevi İran halkının mücadelesinde sürekli sahtekarlık yapmıştır. De-mokrasi, halkçılık, kürt halkı, kadın ve daha bir çok konuda yalan söylemiştir. Bu yalanlar şimdi onu yoklukla tehdit etmektedir. Ama Recevi tehlike olarak beni görüyor, halbuki ben ne dedim? Daha bütün bu söylediklerim denizden bir damla mesabesindedir. Şu anda sabretmekeyim, daha neler söyleyeceğim! O halde Recevi’yi yokluğa tehdit eden ben değilim, kendi sözleridir. Ben, sadece Örgüt içinde gördüklerimi söylüyorum. Onbeş onlaltı yaşlarındaki kızı okuldan mahrum ediyor, 40-50 yaşlarındaki adamlarla evlendiriyorlardı. Buna halk hüküm versin. Örgüt, eşlerin birbirini sevmesini dahi istemiyordu.
Eşler arasında sadece cinsel ilişkiler vardı. Bu ilişkiden başka aralarında bir şey yoktu. Recevi insanların birbirini sevmesinden; annenin çocuğuna, öğretmenin öğrencisine ve savaşçıların birbirine dost olmasından korkuyordu. Bir çok Örgüt üyeleri evlendikten sonra birbirlerini sevdiği için Örgüt’ten ayrılmak zorunda kalmışlardı. Aşk ilk kurbanıydı Recevi’nin.  tüm aşkları kendisini istiyordu. Kalpler onun için çarpsın istiyordu. İnsan tek boyutlu bir varlık değildir ki! İnsan hem ailesini, hem eşini, hem işini, hem arkadaşlarını, hem vatandaşlarını ve daha bir çok daha şeyleri sever.
Ama Recevi bütün bunları yok etmek ve insanları kendine bağlamak istiyordu.  Recevi, İran halkının takma adıdır. Zaten bu yüzden “İran Recevi-Recevi İran” diyorlardı. Yani diyordu ki, özgürlük ve halkçılık benim kanalımdan geçer, sadece beni sevenler özgürlükçü ve vatan sever olabilir. 1990 yılında Eşref  Karargahı’ndan  Almanya’ya geldikten sonra buradaki çocukları teslim alıyordum. Bu çocukların çoğu, bu zindanlarda dünyaya gelmiş yetim çocuklardı. Bu çocuklara tahammül edemeyince de onları gençler idaresine veriyorlar ve onlar da bu çocukları istedikleri ailelere veriyorlar. Şadi, İhsan ve Şeyda adında üç kardeş İranlı aileler bakamadığı için Alman devletine verilmişlerdi. Ama biz bu çocukları almak istediysek de Alman devleti izin vermedi ve onları Almanyalı aileler tesilim etti. Büyük olan iki çocuk sürekli küçük kız kardeşlerini soruyordu.
Bütün bunların Recevi için hiç bir değeri yoktu. Aslında Recevi’ye kalsa bütün bu çocukları yol kenarına bırakır, böylece hepten kurtulurdu.  Aileleri çocuklarının başına nelerin geldiğini bilmiyorlar, zaten bu çocukların çoğu da yetimdi. Bu çocukların hiç kimseyle bir irtibatı yoktu.
Çocuklar kendilerinin bakımını üstlenen bir kaç kadından başka hiç kimseyi tanımıyordu. Nahid Hüseyni Hanım biraz kendine gelmelidir. yıllarca mücadele etmiş bir insan biraz cesur olmalıdır. Recevi ne kadar güçlü olursada olsun en fazla insanın canın alabilir. Başka ne yapabilir ki? Bu yüzden Nahid Hanım biraz kendine güvenmelidir.
Ama ne yazık ki, Recevi bunları o kadar kor-kutmuştur ki artık kendi gölgelerinden bile korkar olmuşlardır. Bir zamanlar, kendine bağladığı saatli bombalarla intihar eylemlerine katılacak kadar cesur olanlar, şimdi süt dökmüş kediye dönmüşler. Hiç kimsenin adlarını anmasına dahi izin vermiyorlar. O kadar bilgisi olan ve sırları binlerce insanlar sırf Recevi’nin korkusundan susuyorlar. İşte Recevi insanları bu kadar zelil etmektedir. Bu insanlar Recevi’yi çok büyük görmektedirler. Nasıl ki, ağacı eğmek için kırıyorsak, Recevi de bunları kendi karşısında eğilmek için kırıyor, aşağılıyor. Ama siz, tüm selvi ağaçlarını eğemezsiniz. Recevi de onları birer kul haline getirmek için önce kırmaya, aşağı-lamaya çalışıyor. Hayat sahnesinden siliyor. Öyle ki, artık bunlar hiç bir şeyi hatırlamıyordu. Aile, şahsiyet, tarih ve kültür diye bir şeyleri kalmamış-tır.
Varolan tek şey Recevi’ydi. Örgüt’ten ayrılanların hiç birisi kendi ayakları üzerinde duramamaktadır. Bir mühendis tanıyorum ki, yıllarca ölümü ensesinde hisseden ve cepheden cepheye koşan birisi olmasına rağmen bugün Almanya’da Avrupanın göbeğinde, Örgüt’ten ayrıldığı taktirde aç kalacağını zannetmektedir. Siz buna inanabiliyor musunuz? Bunlar bir hiç olduklarına inanmışlardır. Siz bugün Almanya’da nerede çalışırsanız çalışın Tahran’daki bir aileden bile daha rahat yaşarsınız.
Ama Örgüt’tekiler buna inanamıyor.  Şimdiye kadar ismini saydığım bütün bu insanlar İran halkının çok değerli insanlarıdır. İran halkı üzerinde çok büyük halkları vardır. Halk kendi şahsi hayatlarını yaşarken bunlar Irak’ta, Kürdistan’a ve dünyanın bir çok yerinde yirmi dört saat gece gündüz demeden çalıştılar. Ama Recvi bunların ümitlerini suya düşürdü. Bu yüzden onları korumak gerekir. Recevi’nin cinayetlerini ifşa etmelerini sağlamak gerekir.  Bunlar hem özgürlüğü daha iyi anlıyorlar ve hem de İran halkı üzerinde daha fazla hakları vardır. Onlar bizim için savaştılar şimdi de onların bize ihtiyacı vardır. Onlara yardım etmemiz gerekir. Recevi gibi bir diktatörün elinden kurtulmaları ge-rekir. Şah rejimini bugünkü hale getiren de biz de-ğildik, bizzat Şah rejiminin uygulamalarıydı.
Şah Amerika’ya bağlanarak halka zor günler yaşattı. Halk da buna isyan ederek Şah rejimini devirdi. Dolayısıyla Şah rejimin bizzat Şah’ın kendisi yıktı.
Bana göre gelecek aydınlıktır. Biz olmasak da gelecek çok güzel olacaktır. Halkımızın verdiği amansız özgürlük mücadelesi sonunda güzel günler getirecektir. Diktatörlere karşı verilen savaşlar yepyeni dünyaya yaratacaktır. Halkımız ister Humeyni, ister Şah ve ister Recevi olsun hiç bir diktatöre artık tahammül edememektedir. Öyle inanıyorum ki, çok yakın bir gelecekte aydınlık günler doğacak ve bütün bu acıların yerini tatlılıklar ve güzellikler alacaktır.

Evrensel yayıncılık
Pk.104 Fatih-İst.
Tel:(0532)2710200
Dizgi,içdüzen:Evrensel
Kapak:Birim
Baskı:Budak Ofset
V.D.Nuruosmaniye:2370037317
Aralık, 1996
Yasak Aşk
Nadire Efşari
Çev:Kadri Çelik
Evrensel yayıncılık
Pk.104 Fatih-İst.
Tel:(0532)2710200


more post like this