Velilerden şöyle değişik şekillerde yardım talebinde bulunulabilir:
1- (Yaşayan bir veliden) Bize ev yapımında yardımcı olmasını istemek. Veya yanında bulunan kasedeki su ile bizi doyurmasını talep etmek.
2- (Yaşayan bir veliden) Günahlarımızın bağışlanması için Allah’a dua etmesini talep etmek.
Bu iki suretin müşterek bir yönü mevcuttur. O da istenilen şeyin bütünüyle tabii bir şekilde istenilen şahsın elinde olmasıdır. Fakat birinci istek dünyevi, ikinci istek ise uhrevi istektir.
3- (Yaşayan bir veliden) Tabii ve normal sebepler olmaksızın herhangi bir işi yapmasını istemek. Örneğin: Tedavi etmeden bir hastaya şifa vermesi, kaybolan bir şeyi geri getirmesi, borcumuzu ödemesi v.s gibi. Başka bir deyişle (yaşayan bir veliden) keramet veya mucize yoluyla tabii ve normal sebeplere teşebbüs etmeksizin istediğimizi yerine getirmesini talep etmek.
4- (İstekte bulunduğumuz şahsın) Hayatta olmadığı. Fakat diğer alemde yaşadığına, yiyip içtiğine, itikadımız bulunduğundan bizim için dua etmesini istemek.
5- Böyle bir şahıstan, Allah’ın kendine ihsan eylediği manevi kudretinden yaralanarak hastamıza şifa vermesini veya kaybolan şeyimizi geri getirmesini talep etmek.
Bu iki istek, iki ve üçüncü suretteki isteklerin aksine, hayatta bulunmayan veliden, istenilmektedir. Bu iki suretteki istek ile önceki iki suretteki isteğin arasında olan fark şudur: Önceki iki suretteki istekte bulunduğumuz, veli maddi ve tabiat aleminde yaşayıp hayatta bulunmaktadır. Son iki surette istekte bulunduğumuz veli ise, görünüşte ölü, gerçekte ise diri ve canlıdır.
Zahirde ölü olan bir veliden tabii sebepler yoluyla bizlere maddi şeylerden yardımda bulunmasını talep etmek, kesinlikle hiçbir zaman mümkün değildir. Zira farazi olanı, söz konusu velinin bu dünyadan ve tabii sebeplerden elinin boşa çıkmasıdır.
Bu tertip üzere talepte bulunmak beş çeşittir. Üç kısmı maddi alemde yaşayan birinden talep etmek ile ilgilidir. İki kısmı ise maddi alem dışında bulunan birinden talep etmek ile ilgilidir.
Biz bu bölümde maddi alemde yaşayan veliden talepte bulunmanın hükümlerini açıklayacağız. Diğer alemde yaşayan velilerden istekte bulunma hükümlerini de ilerideki bölümde ele alacağız.
Beş çeşit talepte bulunmanın üç suretinin beyanı:
BİRİNCİ SURETİ:
Tabii ve normal sebepleri bulunan şeylerde canlı olanlardan yardım talep etmek, kalkınmanın temelini teşkil etmektedir. Beşerin toprak alemi üzerindeki yaşantısı, yardımlaşma esasları üzerine tesis edilmiştir.
Dünyada yaşayan akıl sebepleri, yaşantıyla ilgili konulardan birbirlerinden yardım talebinde bulunmaktadırlar. Bu durum kimsenin inkar edemeyeceği kadar açık ve aşikardır. Bizim konumuz Kur’an’i ve Hadis-i bir konu olduğundan, sadece bu hususta bir tek ayeti nakletmekle yetineceğidir.
“Zul Karneyn”, “Ya’uc” ve Ma’cuc” tecavüzünü önleyebilmek için çekeceği set hakkında o yöre insanlarına şöyle demişti: …
-“Siz bana güçle yardım edin de, sizinle onlar arasında sapasağlam bir engel kılayım.”
İKİCİ SURET:
Madde aleminde hayatta olan birinden hayır dua isteğinde bulunmak veya bağışlanmasını talep etmek, Kur’an’nın sahih ve doğru olarak kabul ettiği konulardan biridir.
Kur’an ile az çok aşinalığı bulunanlar, Hz. Peygamber (s.a.a)’in şivesini çok iyi bilmiş olurlar. Hz. Peygamber (s.a.a) de ümmetinin hakkında mağfiret talebinde bulunuyorlardı, ümmetinin kendiside ondan öyle bir talebi arzu ediyorlardı. Şimdi bu hususta kaydedilen hadisleri aktaracağız. Fakat bu husustaki ayetler birkaç sınıftır. Kolaylık olsun diye, rakamlarla sınıflarını matrah edeceğiz.
1- Kimi vakit Yüce Allah (c.c)’ın kendisi Peygambere (s.a.a) ümmeti hakkında mağfiret talebinde bulunmasını emretmiştir. Örneğin: …
-“Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlar ile müşavere et.” Al-i İmran/159 …
-“Onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret iste, şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” Mümtehine/12…
-“Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun. Onlara dua et. Doğrusu, senin duan onlar için “bir sükunet ve huzurdur.” Allah işitendir, bilendir. Tevbe /103.
Yüce Allah, bu ayette direkmen Peygambere onlar hakkında dua etmesini emrediyor. Peygamberin duasının tesiri öylesine süratli idi ki, duasından sonra derhal dua edilen şahıslar kendilerinde iç huzur hissediyorlardı.
2- Kimi zaman Peygamberin kendisi bizzat, özel şartlar dahilinde mağfiret dilediğinde bulunacağına dair günahkarlara vaat de bulunuyordu. Örneğin: …
-Ancak İbrahim’in amcasına: “Sana bağışlanma dileyeceğim” diye vaat de bulunmuştur. Mümtehine/4…
-(İbrahim): “Senin için Rabbinden bağışlanma dileyeceğim, çünkü, O, bana pek lütufkardır.” dedi Meryem/47 …
-“İbrahim’in amcası için bağışlanma dilemesi, ona sadece verdiği bir söz dolayısıyladır.” Tevbe/114.
Bu ayet, Peygamberlerin günahkarlara istiğfar ve bağışlanma vaadinde bulunduğundan söz ediyor. Nitekim “İbrahim”de “Azer’e” böyle bir vaat de bulunmuştu.
Fakat amcasının putperestliğine devam ettiğini görünce, hakkında bağışlanma talebinde bulunmaktan vazgeçti. Zira duanın kabulünün şartlarından biri de, dua edilen kimsenin müvahhit olması, müşrik olmamasıdır.
3- Yüce Allah, imanları olup da günah işleyen kimselere bağışlanmaları için Peygamberin huzuruna çıkıp dua etmesini istemelerini, Peygamberin böyle bir talepte bulunduğunda ise, onları bağışlayabileceğini emrediyor. …
-“Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde şayet sana gelip bağışlama dileselerdi ve Peygamberde onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı.”
Görüldüğü gibi Yüce Allah günahkarların bağışlanmalarını elde edebilmeleri için Peygamberin huzuruna gidip kendileri hakkında dua talebinde bulunmalarını emretmektedir. Bundan daha açık ayete gerek duyulur mu?
Peygamberin huzuruna çıkıp bağışlanma talebinde bulunmanın gözüken iki faydası vardır:
A- Peygambere itaat ve tabi olma ruhiyesini güçlendirip Peygamberde hissettikleri Peygamberlik makamının, ona daha iyi bir şekilde itaat etmelerine vesile olması.
B- Bu davranışın, Peygamberin makam ve mevkisini ümmetinin zihninde iyi bir şekilde tersim ederek onlara: Maddi nimetlerin özel nedenlerle kullara verildiği üzere, ( mağfiret gibi) manevi nimetlerin de aynen öyle, (Peygamber ve Allah dostları gibi) muayyen vasıtalar kanalıyla verildiği düşüncesini anlatmış olmasıdır.
Şayet gökteki güneş, hararet, güç, enerji ve kalorinin varolmasına neden oluyorsa, bu nimet güneşin vasıtasıyla kullara ulaşmaktadır. Aynen öyle manevi nimetler ve ilahi lütuflarda semavi risalet güneşi vasıtasıyla insanlara ulaşır. “Varlık alemi” her iki aşamada da “sebep ve müsebbip” alemidir.
Her iki alemde, maddi ve manevi ilahi lütuflar sebeplerle birliktedir.
4- Müslümanların devamlı olarak Peygamberin (s.a.a) huzuruna çıkıp dua etmesi talebinde bulundukları bazı ayetlerden anlaşılmaktadır. Nitekim Müslümanlar münafıklara böyle bir teklifte bulunduklarında, münafıklar yüzlerini çevirip kaçınmaktaydılar. …
-“Onlara ( münafıklara):Gelin Allah’ın Resulü sizin için mağfiret dilesin” denildiği zaman, başlarını yana çevirdiler. “Sen, onların büyüklük taslamış olarak yüz çevirdiklerini görürsün.”
5- Bazı ayetler insanları pak fıtratlarından kaynaklanan ilhamları ile, Peygamberin haklarında yapacağın duanın Allah katında kesinlikle kabul buyurulacağını bildiklerini beyan etmektedir. Bu bakımdan o insanlar Peygamberin huzuruna çıkıp, bağışlanmaları için Allah’tan mağfiret talep etmesini istiyorlardı.
İnsanlığın pak fıtratı, kendine, ilahi nimetlerin Peygamberler vasıtasıyla ulaşabileceğini ilham etmektedir.
Yine ilahi hidayetin ancak Peygamberler kanalıyla kendilerine ulaştığını bildirmektedir. Bu bakımdan Peygamberin huzuruna çıkarak Allah’ın kendilerini bağışlaması için dua etmesini talep ediyorlardı.
Konu ile ilgili ayetler şöyledir: …
-(Yakup’un evlatları):”Ey babamız, bizim için günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz gerçekten hataya düşenler idik”dediler.
-(Babaları da): “İleride sizin için Rabbimden bağışlanma dilerim. Çünkü O bağışlayandır, esirgeyendir” dedi.
6- Peygamber putperestlikte devam edenlerin ve münafık kimselerin bağışlanması talebinde bulunması hakkında ihtar eden, dua ettiği taktirde de duasının kabul buyurulmayacağını bildiren ayetler önceden naklettiğimiz ayetlerden müstesnadır. Bu ayetler bu gibi durumlar dışında, Peygamberin duasının özel bir tesirinin bulunduğunu bizlere ispatlayan diğer bir kanıttır.
Nitekim şöyle buyuruluyor: …
-“Onlar için yetmiş kere bağışlanma dilesen de, Allah onları kesinlikle bağışlamaz.”  …
-“Senin onlar adına mağfiret dilemen ile, mağfiret dilememen birdir. Allah onlara kesin olarak mağfiret etmeyecektir.”  …
-“Başlarına iğrenç bir azap çöküverince, dediler ki: “Ey Musa, Rabbine- sana verdiği ahit adına-bizim için dua et. Eğer bu iğrenç azabı (dua ile) üzerimizden çekip gideriverirsen, and olsun sana iman edeceğiz ve İsrail oğullarını seninle göndereceğiz.”
Ayette günahkarların Hz. Musa (a.s)dan dua etmesi talebi zikrolunmaktadır. “Sana verilen ahit üzerine” cümlesinin ifadesi, onların “Musa’nın” duasını Allah’ın kabul edeceğine dair ahdinin bulunduğunu bildiklerini vurgulamaktadır.
“Rabbine bizim için dua et” cümlesi, şayet onların Hz. Musa (a.s) dan azabı kaldırmasını istemeleri veya Musa da öyle bir kudreti aradıklarına delil olsaydı, bu durumda ayet üçüncü kısım delillerden sayılmış olurdu.  Oysaki “Rabbine bizim için dua et” cümlesi bu ihtimali zayıflatmaktadır. Zira cümlenin zahirinden “Musa’nın işinin dua etmek olduğu, alem üzerinde tasarruf sahibi veya azabı kaldırmak olmadığı”anlaşılmaktadır. Bu açıdan ayet bu kısım delile merbuttur. Her ne kadar ayette Hz. Musa (a.s)’ın duasının müşrikler hakkında kabul edilmeyeceğine dair işaret bulunmuyorsa da, fakat diğer ayetler bu duruma tanıklık yapmaktadır.
7- Kur’an ayetlerinden imanlı insanların sürekli olarak diğerleri hakkında dua ettikleri hususu anlaşılmaktadır. Nitekim şöyle buyuruluyor:
-“Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: “Rabbimiz ve iman ile daha önce bizi geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla.”
8- Ne fakat yalnızca imanlı kimseler dua ediyorlar, ancak Arşı yüklenenler ve onun etrafında bulunanlar bile imanlı kimseler için bağışlanma talebinde bulunuyorlar.
Nitekim şöyle buyuruluyor: …
-“Arşı yüklenmekte olanlar ve çevrelerinde bulunanlar Rablerini hamd ile tespih etmekte, Ona iman etmekte ve iman edenlere mağfiret dilemektedirler: Rabbimiz, rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşatıp-sardın, tövbe edenlere ve senin yoluna tabi olanlara mağfiret et ve onları cehennem azabından koru” derler.  “Allah’tan başkasından istekte bulunmak” konusunun beş suretinden ikisinin hükmü Kur’an’i kaynaklar bakımından aydınlatılmış oldu.”
“Yaşayan veliden istekte bulunmak” konusunun üç suretinden de yine ikisi aydınlatıldı, geriye bir sureti kaldı. Şimdi bunun hükmünü inceleyeceğiz.
ÜÇÜNCÜ SURET:
“Olağan üstü” bir güce sahip bulunan hayatta ki bir veliden tabii olmayan yolla bir şey yapmasını talep etmek, örneğin mucize yoluyla herhangi bir hastalığa şifa vermesi veya kurumuş bir kaynaktan su akıtması gibi v.s…
İslam yazarlarından bazıları bu suretteki isteği de, ikinci surette ki istekler sınıfına dahil etmektedirler. Nitekim şöyle diyorlar: “Bu tür istekten maksat, istenilen kimsenin Allah’tan onun hastalığını iyileştirmesini veya borcunu ödemesini talep etmesidir ve zira bu tür işler Allah’a has işlerdir. O tür işlerin yapılmasına Peygamber ve İmamlar vesile oldukları için, mecazi anlamda ilahi işler onlara nispet verilmiştir.”
Oysaki Kur’an’ı Kerimde bulunan ayetler, açıkça bu tür işlerin Peygamberlerden talep etmenin sahih olduğunu ve mecazi olarak nispet verilmediğini vurgulamaktadır. Başka bir deyişle, bizler Masumun keramet göstermesini ve mucize yoluyla bizim tedavisi mümkün olmayan hastalığımızı Allah’ın kuvvet ve yardımıyla iyileştirip şifa vermesini ciddi bir şekilde onlardan istemekteyiz.
Evet Kur’an’nın şifayı Allah’a nispet vermesi doğrudur, nitekim şöyle buyuruyor: …
-“Hastalandığım zaman bana şifa veren Odur.”
Fakat diğer ayetlerde de şifa bal ve Kur’an’a nispet verilmiştir ve şöyle buyurulmuştur: …
-“Onların karnından karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır.” …
-“Kur’an da müminler için şifa rahmet olan şeyleri indirmekteyiz.” …
-“Rabbinizden size bir öğüt, sinelerde olana bir şifa ve müminler için bir hidayet ve rahmet geldi.”
Bu iki sınıf ayetlerden bir sınıfı şifayı Allah’a mahsus kılmakta, diğer bir sınıfı ise şifanın bal, Kur’an ve ilahi nasihatler ile sabit olabileceğini vurgulamaktadır. Her iki sınıf ayetin işaret etmek istedikleri ortak nokta şudur: “Yüce Allah müessirun bil istiklaldir.(Yani müessirlikte kendi zatına dayalıdır). Tesir etmek hususun da bağımsızdır. Diğer illetlerin tesirleri ise, Allah’ın iznine tabidir ve onun nispiyetiyledir.
İslam’ın dünya görüşü hikmetinde amil ve fiillerin tümü, Allah’ın sebebiyet fiilleridir. İlletlerin kediliklerinden küçücük dahi bir bağımsızlıkları mevcut değildir. Bu nedenle akıl,fikir ve Kur’an ayetleri açısından bala, bitkisel ilaçlara ve kimyasal maddelere şifa verme ve tedavi etme gücünü lütfeden Yüce Allah’ın aynı güç ve kudreti Peygamber ve İmamlara da vermesinin hiçbir sakıncası yoktur.
Murtazların  rivayet yoluyla büyük ruhi güçler elde ettikleri gibi, velilerin de büyük ubudiyet yollarını kat etmeleri dolayısıyla büyük manevi güçler elde etmelerinin veya Allah’ın kendi lütfundan onlara güç ve kudret vererek tabii sebepler olmaksızın “akılları hayrete düşürecek güçteki” işleri yapabilmelerinin ne gibi sakıncası olabilir?
Peygamber ve İmamın şifa vermelerinin, velilerinin işleri halletmesinin ve olağan üstü işler yapmalarının,gerçekte Allah’ın bu işleri yapmasıyla, hastaya gerçekte onun şifa verip, kaybolanı geri getirmesiyle herhangi bir ters yönü bulunmamaktadır. Zira Allah o yollarla velilere kuvvet ve kudret ihsan edip, kendi izniyle ve gördüğü maslahat üzere, onların dünyada tasarruf etmelerini sağlayabilir.
Ayrı yeten Kur’an’daki ayetler açık bir şekilde, halkın bu gibi işleri yapmasını Peygamberlerden ve kimi vakit de diğerlerinden talep ettiklerini vurgulamıştır. Bunun örnekleri şöyledir:
Kur’an da bu konuda zikredilen ayetlerin zahirinden şöyle anlaşılmaktadır: İsrail oğulları kuraklığın olduğu bir dönemde Peygamberlerinden “dua et de Allah bize su yetirsin” gibi tabii yolla değil de “bizi suya doyur ve suyu bizim emrimize ver” gibi olağan üstü bir yol ile istekte bulunmuşlardır.
Kur’an şöyle buyuruyor: …
-“Kavmi kendisinden su istediğinde Musa’ya:”Asanı taşa vur”diye vahyettik.”
Bu ayetten daha açık olan diğer bir ayet şudur: Hz. Süleyman (a.s) meclisinde hazır bulunanlardan yüzlerce fersah(bir fersah 5 km.dir) uzaktan, bir çok engel ve engebeler bulunmasına rağmen Belkıs’ın tahtını huzurunda hazır etmelerini istedi. …
-“(Ey meclisin önde gelenleri)onlar bana teslim olmuşlar olarak gelmeden önce sizden kim onun tahtını bana getirebilir”dedi.
Hz. Süleyman (a.s) Belkıs’ın tahtını olağan üstü yollardan hazır etmeyi kastetmişti. Onun bu düşüncesi Neml suresinin 39 ve 40’ıncı ayetlerinde yer alan “ifrit”ve “Asef Berhiya’nın” verdikleri cevaplarından apaçık anlaşılmaktadır.
Konunun ana hattı şudur:
Bazıları, normal ve kolay olan işlerin, Allah’tan başkalarının işi olduğunu normal olmayan ve insan gücü üstünde olan işlerin de Allah’ın işi olduğunu tasavvur etmektedirler.
Oysaki ve gayri ilahi işlerdeki ölçü, istiklal ve gayri istiklalliktir. İlahi işler,, “failin diğerinin dehaleti olmaksızın ve diğerinden yardım almaksızın” yaptığı işlerdir. Başka bir deyişle:”ilahi işler, failin onu yapmasında tam müstakil olduğu ve kendisinden gayrisine asla ihtiyaç duymadığı işlerdir.”
Gayri ilahi işler ise, genel anlamda “ister kolay olsun, isterse zor ve yine ister normal bir iş olsun isterse de olağan üstü” o işlerdir ki fail onu yapmada müstakil değildir. O işi yaptığında müstakil bir failin müdahalesi ve müstakil bir güç ile yarine getirilmektedir.
Bu açıdan Yüce Allah’ın normal beşer gücü dışında olan olağan üstü güçleri velilerine lütfetmesinin ve bizlerinde böyle bir iş yapmalarını istememizin herhangi bir sakıncası bulunmamaktadır.
Kur’an tam açık bir şekilde Hz. İsa (a.s)’a şöyle buyuruyor: …
-“(Ey İsa): Doğuştan kör olanı, alacalıyı iznimle iyileştiriyordun, (yine) benim iznimle ölüleri (hayata) çıkarıyordun.”
Bu ayetlerin tümünde belirtilmek istenen husus şudur:
Veliler bu gibi kudretlere sahip bulunan kimselerdir. Olağan üstü işleri onlardan istemek de yaygın bir durumdaydı.
Kur’an’ı Kerimin bizzat kendisi de böyle bu kısım isteklerin yapılmasının sahih olduğuna tanıklık yapmaktadır.
Buraya kadar (yaşayan veliden istekte bulunmak) konusunu her üç suretinin de hükmü Kur’an açısından incelenmiş oldu. Kur’an’ın öyle bir isteğin sahih olduğuna dair görüşlerini net bir şekilde anladık.
Şimdi ise “Mukaddes ruhlardan istekte bulunmanın” iki suretinin Kur’an ve hadis açısından beyan edilen hükümlerini inceleyeceğiz. Bu bölümü önümüzde ki konuda ele alıyoruz.

KONU 12
EVLİYALAR RUHLARINDAN YARDIM İSTEMEK
Evliyalardan yardım dileme hususunda en önemli olan, onların “ölüm” halinde ve diğer aleme göçmelerinden sonraki yardım isteme olayıdır. Bu istek dua ve tabiat üstü göç şeklinde istemek olabilir. Çünkü Müslümanlar bugün Peygamberin ve İmamların yanında değil ki, huzurlarına çıkıp da istekte bulunsunlar. Ancak onların isteği büyük evliya ve enbiyanın ruhlarından olmakta. Bundan dolayı bu iki şeklin hükmünün açıklığa kavuşması önemlidir.
Konular:
1- Öldükten sonra insanın ruhunun durumu.
2- İnsanın vakiyyeti ruhu ve canıdır.
3- Ruhlar alemiyle irtibat kurmak mümkündür.
4- İslam muhaddislerinin naklettiği sahih hadisler, bu gibi isteklerin doğruluğunu vurgulamaktadır. Tüm asırlarda sürekli olarak Müslümanların gidişatı da böyle olmuştur.
Şimdi dört konuyu tek tek açıklayalım.
1- ÖLMEK, İNSANIN YOK OLUŞU DEĞİLDİR.
Kur’an ayetleri açıkça şahitlik ediyor ki: Ölüm hayatın sonu değildir, yeni bir hayatın başlangıcıdır. İnsan bu geçici dünyadan göç etmekle, yeni ve tamamen geçici bir hayata ayak basmakta. Öyle bir alem ki, maddi alemden kat kat üstün bir alem.
İnsanın ölümü “fena” bilenler, ölümle onun herşeyinin ortadan yok olduğunu, ölümden bir süre sonra toprağa veya diğer şeylere karışan ruhsuz bir cisim haline geldiğine inananlardır. Bu düşünceye sahip olan topluluk, habersizce materyalist düşünceye sahip kimselerdir.
Bu tür bir düşünce, bu düşünceye sahip olanın hayat ve yaşantıyı bedenini eczasının maddi eserinden ve beyninin fiziksel ve kimyasal tepkimelerinden sinirsel sistem hareketinden başka bir şey olmadığına inanmadığını gösterir. Vücudun hareketlerinin durmasıyla hücrelerin hareket ve üretimlerinin sona ermesiyle insanın hayatının son bulduğunu ve camid bir duruma geldiğini kabul ederler. Bu görüşte, ruh ve hayat maddenin haysiyetinden ve objektifliğinden (in’i kas) başka bir şey değildir. Bu hususiyetin son bulmasıyla ve bedeninin eczalarının karşılıklı olarak birbirine yaptıkları tesirin ortadan kalkmasıyla artık ruh ve hayat tamamen geçersiz kılınır. Ruhun varlığından sürekli kalışından ve ruhlar alemi denen bir alemden söz edilmez.
Ruh ve insanın canı ile ilgili böyle bir görüş “materyalist”bir kaynaktan gelmekte. Bu düşünce ekolüne göre insan çeşitli avlet ve malzemelerden oluşmuş bir araçtan başka bir şey değildir. O malzemelerin karşılıklı etkileşmeleri: Beyinde fikir ve anlama gücünü oluşturmakta, bu organların dağılıp yok olmasıyla da fikir, düşünce, algı ve hayati çalışma tamamen yok olmakta.
Ruh hakkındaki materyalist görüş, İslam bilginleri ve dünyanın büyük filozofları tarafından çürütülmüş ve tamamen reddedilmiştir. Ayrıca ilahiciler, insan için bedenin maddi düzeni, sinirsel sistem ve onların karşılıklı maddi etkilerine ilaveten ruh adında asli bir cevherin de olduğuna inanıyorlar. İşte bu ruh bir süre beden ile beraber olduktan sonra, bedenden ilgisini kesiyor, sonrada kendisine ait bir bölgede daha “latif”bir beden ile yaşamaya devam ediyor.
İnsanın ölümünden sonra ruhunun ebedi kalma konusu, bu kısa sayfalarda açıklanacak bir konu değil, zira insanın nefsinin ve ruhunun ebedi kalması olayı Kur’an’i deliller, güncel felsefi açıklamalar ve ruhçuların kesin tecrübeleriyle artık bugün ispat edilmiştir. (olan bir şey ispat edilemez)
1- KUR’AN VE RUHUN GELECEĞİ
Kur’an ayetleri, bedenden ayrıldıktan sonra, ruhların canlı kaldıklarını açıkça bildiriyor. Biz konunu uzun sürmemesi için, sadece ayetlerin metnini hatırlatacağız. Ayetleri tahlil etmeyi de başka bir zaman bırakıyoruz.
A- …
-“Ve sakın Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır onlar diridirler. Fakat siz bunun şuurunda değilsiniz.”
B-…
-“Allah yolunda öldürülenleri sakın “ölüler” saymayın. Hayır onlar diridirler ve Rableri katında rızıklandırılırlar.” …
-“Allah’ın kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara henüz arkalarından ulaşmayanlara müjdeler vermekteler.”…
-“Onlar, Allah’tan bir nimeti ve fazlı müjdelemekteler.”(Al-i İmran:171)
C-…
-“Şüphesiz ben, sizin Rabbinize iman ettim. İşte beni işitin.”
-“Ona, cennete gir denildi. O da:”Keşke benim kavmimde bir bilseydi”dedi.
-“Rabbimin beni bağışladığını ve beni ağırlananlardan kıldığını.”
Ona “cennete gir” sözündeki cennetten kasıt, berzah aleminde ki cennettir. Ahretin cenneti değil. Bunun delili şudur: O mümin kul, kavminin Rabbi tarafından bağışlanıp, ikram edilenlerden olmasını istiyor. Onların bilmelerini arzu etmesi de “ahret aleminde perdelerin gözler önünden kaldırılıp, insanların durumlarının birbirine gizli kalmayacağı”durumuyla çelişmektedir. Bunun gibi bilgisizlik dünya hayatıyla ilgilidir. Buranın insanları, Berzah aleminde yaşayanların durumundan habersizdirler. Kur’an ayetleri de bunu tasdik ediyor. Bunun yanında sonraki ayetler, onun ölüp bağışlanması ve cennete girişi sonrası, onun kavminin yaşantı mumu “bir gök sayhası” (korkunç ses) ile sönmüştür. Şöyle buyurulmaktadır:
D-…
-Kendisinden sonra ise kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik; indirecek hem değildik.
-(Ancak onlara) yalnızca bir tek çığlık (yetti) anında sönüverdiler.
Bu iki ayetten anlaşılıyor ki, o cennete girdikten sonra, onun kavmi bu dünyada yaşıyorlardı ve ani bir ölüm onları yakalamıştı. Bu durumda, bu cennet berzah aleminin cennetinden başkası değildir.
H- …
-“Ateş: Sabah, akşam ona sunulurlar. Kıyamet saatinin kopacağı gün ise: Firavun çevresini, azabın en şiddetli olanına atın.” (denecek)
Bu iki ayette, iyice dikkat edildiğinde, onların Berzah aleminde kalıp yaşadıkları aydınlığa kavuşmuş oluyor. Zira kıyamet günü gelmeden önce, sabah ve akşam ateşe sunuyorlar. Fakat kıyamet geldikten sonrada azabın en şiddetlisine sokuluyorlar.
Eğer, ayetin içerisinde “kıyamet kopacağı gün” cümlesi … bulunmasaydı, yukarıdaki açıklamamız aydınlığa kavuşmuş olmazdı. Fakat ayetin sonlarına baktığımızda, kastın “berzah” dönemi olduğu anlaşılıyor. Böyle olmasaydı, iki cümlenin karşı karşıya gelmesi sahih olmazdı.
Buna ilaveten, “sabah, akşam” konusu da, aynı şekilde kastın kıyamet günü olmadığının kanıtıdır. Çünkü kıyamet sabah ve akşam, olayı yoktur.
Buraya kadar, dört konudan birisi aydınlığa Kur’an açısından kavuştu. Şimdi bu dört konudan bahsetmenin yeri geldi.
2- İNSANIN GERÇEK VARLIĞI RUHTUR
İnsanın yapısı, ruh ve bedenden oluşur. Fakat insanın gerçek varlığı, bedeniyle birlikte olan ruhudur. Biz bu konuyu felsefi yönden ele akmayacağız. İslam ve Yunan felsefesiyle pek işimiz yok. Sadece konuyu Kur’an’i bakış açısından ele alacağız.
Kur’an da gerçeği hakkında gelen ayetlere baktığımızda, insanın esas varlığının “ruh ve nefis”ikilisi olduğu anlaşılmakta. Şimdi şu ayete dikkat edelim. …
-“De ki: Size, vekil kılınan ölün meleği, sizin hayatınıza son verecek, sonra da Rabbinize döndürülmüş olacaksınız.”
“Teveffa” kelimesi öldürmek anlamında değil, tutmak ve almak anlamındadır.
Buna göre “sizin hayatınıza son verecek” cümlesinin anlamı şu şekilde:”Sizleri yakalayacaktır.”Eğer, insanın herşeyi ruh ve nefsi olursa, ayetin tabiri gerçektir.  Fakat insanın ruhu insan şahsiyetinin yarısını oluşturursa ve diğer yarısı da onun harici bedeni olursa, böyle bir durumda bu tabir, mecazi tabir olur. Zira hiçbir zaman ölüm meleği bizim bedenimizi tutmaz, ceset olduğu gibi yerindedir, sadece ruhumuzu alıyor.
İnsanın nispeten ruh ve nefsin yerini açıklayan ayetler, sadece bu ayetle sınırlı değildir. Örnek olması için bir ayetle yetindik.
İnsanın vakiyyetinin, onun ruhi ve manevi kamilliğinin merkezinin ruh olduğu, bedenin ise bir elbise gibi onun üzerine giydirildiği gerçeği bir önceki açıklanan “öldükten sonra ruhun baki kalması” konusuna bakıldığında tamamen aydınlığa kavuşuyor.
Kur’an ölümü, insaniyetin fena oluşu ve hayatın sonu olarak görmüyor. Ancak “Şehitler ve Salihler” ve “cinayetkarlar” için kıyamet günü gelip çatmadan önce bir hayatın var olduğuna inanıyor. Öyle bir hayat ki: “Şadlık ve ferahlık” ile birliktedir, “müjde ve ümit” ile birliktedir, “azap ve acı” ile birliktedir ve…
Eğer, insan gerçeği sadece bedenden oluşsaydı, hiç şüphesiz beden bir süre sonra çürüyüp, çeşitli parçalara ayrılıp, toprağa karışıp gidecekti. Böyle bir durumda da insanın bekası veya ahret hayatı anlamsız kalacaktı.
3- KUR’AN VE DİĞER ALEM İLE İRTİBAT KURMA İMKANI
Maddeden ayrı olan ruhun geleceğini ve varlığını ispatlamak, istekte bulunmaya ve faydalı olmasına cevaz vermek için yeterli delil değildir. Ancak onun varlığının yanında , Kur’an’i ve ilmi açıdan, onunla irtibat kurmanın mümkün olduğunu da ispatlamak gerekir. Biz bu konuyu. “Esalet-i ruh” adlı kitapta geniş bir şekilde ele aldık.
Biz burada kısa bir şekilde beşerin geçmiştekiler ile irtibatının baki olduğunu belirten ve bu irtibatında hala sürmekte olduğunu işaret eden, Kur’an ayetlerini nakledeceğiz.
A- HZ. SALİH KENDİ KAVMİNİN RUHLARI İLE KONUŞUYOR…
-“Böylelikle dişi deveyi öldürdüler ve Rablerinin emrine karşı çıkıp (Salih’e şöyle) dediler: Ey Salih, eğer gerçekten gönderilenlerden (bir peygamber) isen vaat ettiğin şeyi (azabı) getir bakalım.”…
-Bunun üzerine (gök titremesi sonucu oluşan) onları dayanılmaz bir deprem tuttu da kendi evlerinde cansız olarak sabahladılar. …
-“O da onlardan yüz çevirdi ve (şöyle) dedi: Ey kavmim and olsun, Rabbimin risaletini tebliğ ettim ve size öğüt verdim. Ama siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.”Bu üç ayetin anlamına dikkat ediniz: İlk ayette onların henüz diri iken Salih’ten azabı istediklerini anlatıyor. İkinci ayette de azabın gelip onların tümünü helak ettiğini belirtiyor. Üçüncü ayet ise Hz. Salih‘in onların ölüp helak olmalarından sonra onlarla konuştuğunu belirtiyor ve şöyle buyuruyor:
-“Ben size Rabbimin risaletini anlattım ve size öğüt verdim. Ama siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.”
Hz. Salih’in onların ölümünden sonra onlarla kavuştuğunun iki delili vardır:
1- Söylediği gibi ayetin nazmi.
2- “Fetevella” kelimesindeki “fe” Harfi tertibe işarettir. Yani onların yok olmasından sonra onlardan yüz çevirdi ve onlara şöyle dedi: “Siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz” cümlesi ise onların çok büyük derecede inatçı ve şekavetli olduklarına işaret ediyor. Helak olduktan sonra bile böyle habis bir ruha sahiptiler ve öğüt vericileri bile sevmemelerinden.
Kur’an’ın açıkça belirttiği şey şudur: Hz. Salih ciddi olarak kavminin ruhlarıyla konuşuyor ve onları kendine muhatap alıyor. Onların inatçı tutumlarından ki ölümlerinden sonra bile kendileriyle berabermiş-haber veriyor ve bunları diyor: Siz şimdi bile öğüt vericileri sevmiyorsunuz.
B- HZ. ŞUAYP GEÇMİŞTEKİLERİN RUHLARI İLE KONUŞUYOR …
-“Bunun üzerine onları dayanılmaz bir sarsıntı (deprem) tuttu da kedi evlerinde helak olmuş bir şekilde sabahladılar.” …
-“Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada “hiç refah içinde yaşamamışlar” gibi oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar, asıl büyük hüsrana uğrayanlar oldular.”…
-O da onlardan yüz çevirdi ve (şöyle) dedi: “Ey kavmim and olsun, size Rabbimin risaletini tebliğ ettim ve size öğüt verdim. Şimdi ben, küfre sapan bir topluluğa karşı nasıl üzülebilirim?”
Bu ayetin delil getirme metodu, Salih ile ilgili ayetlerinkiyle aynıdır.
C- İSLAM PEYGAMBERİ ENBİYANIN RUHLARIYLA KONUŞUYOR …
-Senden önce gönderdiğimiz Peygamberlerden sor: Biz, Rahman (olan Allah’ın) dışında tapılacak bir takım ilahlar kıldık mı (hiç)?
Ayetin zahiri şudur: Peygamber bu tabii dünyada durduğu halde diğer alemde bulunan Peygamberlerle irtibat kurabilir. Bu şekilde de Yüce Allah’ın tüm zamanlarda Peygamberlere buyurduğu ve tebliğini istediği “benden başka hiçbir şeye kulluk etmeyiniz” gerçeği aydınlığa kavuşsun.
D- KUR’AN PEYGAMBERLERE SELAM GÖNDERİYOR
Kur’an’ı Kerimin yüce manalarını değersiz görünümünde düşük seviyeye indirmek büyük bir insafsızlıktır. Ruh ve nefsin varlığına inanmayan materyalistler dahi kendi liderlerine selam gönderiyorlar. Nutuk atarken, bizlerin Kur’an’ın bir gerçekten bahseden yüce anlamlı sözlerini değersizleştirerek Kur’an’ın ve tüm Müslümanların gece gündüz Peygamberlere gönderdiği selat ve selamların tümü anlamsızca ve kupkuru teşrifattan başka bir şey değildir” dememiz doğru mudur?
Kur’an şöyle buyuruyor:
1-”Alemler içinde Nuh’a selam olsun”…
2- “İbrahim’e selam olsun” …
3-”Musa ve Harun’a selam olsun”…
4- “İlyas’a selam olsun”…
5- Gönderilmiş (Peygamberlere) selam olsun.
Fıkhi konularda ihtilafları olmasına rağmen tüm dünya Müslümanları her sabah akşam namazın teşehhütlerinde Allah’ın azametli Peygamberlerine hitaben şöyle diyorlar:
“Ey Nebi! Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.”…
Şafii mezhebi ve diğerlerinden bazıları namazın teşehhüdün de bu selamı okumayı vacip bilmekteler. Bir kısmı da müstehap saymıştır. Fakat tüm mezhepler ve İslam alimlerinin görüşü Peygamberlerin Müslümanlara o şekilde öğrettiğine dair görüş birliğindedir.  Peygamberin sünneti de hayatındayken ve hayatından sonra da aynen geçerlidir.
Eğer bizlerin gerçekte Peygamber ile irtibatımız kesilseydi, böyle bir selamın ne anlamı kalırdı?
Ruhlarının varlığının ve irtibat kurmanın delilleri sadece söylenenler değil, bu konuda başka ayetler de vardır. Fakat biz bu konuyu uzatmamak için o ayetleri ve başka delilleri zikretmedik. İlgilenenler bu konunun daha geniş şeklini “Kur’an açısından ruhun varlığı” adlı kitapta bulabilirler. (Farsça’dır) orada diğer ayetler de nakledilmiştir.
Sözümüzün sonunda şunu da belirtelim ki, teşehhüt de selam konusu ile delil getirmemiz onun ayet kapsamında kesin delil oluşturması nedeniyledir.
KONUNUN SONUCU
Birinci konuda ölümün hayatın sonu olmadığını, insanın yok oluşu anlamına gelmediğini, sadece onun diğer bir alemde tezahürünün başlangıç noktası oluşturduğunu kanıtladık.
İkinci konuda ise, insanın gerçek oluşumunun onun ruhunun ve nefsinin olduğunu bedenin sadece ruha giydirilen bir elbise olduğunu belirttik. Eğer onun ruh ve bedeni baki ise, mutlaka onun tüm gücü şahsiyeti ve gerçek varlığı da, (maddi varlığına bağlı gücü hariç) aynen bakidir. Buna göre, eğer bu alemde onun nefsinin, dua etmeye ve istekte bulunmaya, gücü vardıysa, yada Allah’ın izniyle olağan üstü işler yapabiliyorduysa, diğer alemde de yine onun nefsi, Allah’ın izniyle güçlü ve yapmaya kudretlidir. Maddi bedene gereksinim duymayan işlerden başka bütün işleri yapabilir.
Üçüncü konuda da, bu alemin insanlarının diğer alemin insanlarıyla, irtibat kurma imkanlarının bulunduğu konusu ispatlandı. Mukaddes ruhlar bizim söz ve seslerimizi duyabilmekteler.
Bu üç konuya dikkatle, konunun felsefi imkanı kanıtlandı. Yani ilahi evliyalar bizim sözlerimizi duyabilir ve cevap verebilirler. Acaba böyle bir iş İslami kanunlar açısından meşru mudur, değil mi? Onun cevabını şimdiki konu verecektir İnşaallah
4- MÜSLÜMANLAR VE MUKADDES RUHLARDAN YARDIM İSTEMEK
“İbn-i Teymiye”ve tabi olanları, Peygamberin ashabının ve onlardan sonraki toplulukların, Peygamberden istekte bulunmalarını ısrarla reddedip inkar ettiler.” Bu konuda şunu demekteler:…
“Ümmetin geçmişlerden hiç biri, ne sahabe asrında, ne tabiin asrında ve ne de tebei tabiin döneminde Peygamberlerin kabri kenarında namaz kılma yoluna gitmediler, dua etmediler. Hiçbir zaman onlardan ne bir şey istediler ve ne de bir hacet dilediler. Ne onların kaybında ve ne de kabirlerinin kenarında (herhangi bir talepte bulunmadılar).”
Sahabe ve tabiin tarihini bilmeyen birisinin, bu sözlere inanması normaldir. Fakat tarihe göz attığımızda bunun aksini görüyoruz. Örnek olarak birkaç bölümü nakledeceğiz:…
-“Ömer b. Hattab’ın hilafeti döneminde kuraklık baş gösterdi. Bu şahıs Peygamber kabrine geldi ve şöyle dedi: “Ey Allah’ın elçisi helak olmakta olan ümmetin için (Allah’tan) yağmur dile”sonra rüyasında Peygamber onun yanına geldi ve şöyle buyurdu: “Ömer’e git ve selam söyle, herkesin suya doyacağını haber ver ona.” Semhudi sonra şöyle diyor:…
-Bu olay şunun delilidir: Peygamber berzah aleminde olduğu halde, ondan dua isteğinde bulunabilirler, bunun sakıncası yoktur. Zira O kişilerin isteğinden haberdardır. Bu bakımdan O hayatta olmamasına rağmen, “Ondan dua” isteğinde bulunmanın sakıncası yoktur.
-“Semhudi” Hafiz Abdullah Muhammet b. Musa b. Enniman’dan, “Ali b. Ebu Talip’e” ulaşan bir senet ile Peygamberin defninden üç gün sonra, Medine dışından bir Arab’ın gelip Peygamberin kabir toprağını kafasına savurduğunu ve şöyle dediğini naklediyor:…
-“Ey Allah’ın Resulü: Tebliğ ettin, kabul etti. Senden aldığımızı sende Allah’tan aldın. Sana inenlerden biride şu ayettir: “Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde, sana gelsinler sende onlar için bağışlanmalarını dile.” Ben kendi nefsine zulmetmiş, senin yanına gelmişim. Benim için bağışlanma dile.”
“El vifa li ahbar-i dar-il mustafa” kitabının yazarı, sekizinci bölümün sonunda, bir çok olaylar nakletmiştir. Bu hadislerin tümü, Peygamberden hacet dilemenin, Müslümanların devamlı yaşadıkları durumlardan biri olduğunu kanıtlamaktadır. Hatta orada şöyle diyor: İmam-i Muhammet b. Musa b. Nu’man bu konu etrafında, “misbah üz zülam fil müsteğiysine bi hayr il enam” adlı bir kitap yazmıştır.
-“Muhammet b. el-Münkedir” şöyle diyor:
“Bir şahıs babamın yanına seksen dinar bırakıp cihada gitti. Babama şöyle dedi: “İhtiyacın olduğu zaman bu paradan harcayabilirsin.” Tesadüfen bir takım sorunlar çıktı, babamda o paradan harcadı. Sonunda para sahibi geldi, parasını istedi. Babamda ona yarın gelmesini söyledi. Sonra babam gece mescide geldi, Peygamberin kabrine ve kürsüsüne işaret ediyordu. Sabaha kadar yardım isteme halinde kaldı. Bu sırada, mescidin karanlık bir yerinden birisi çıkıp şöyle dedi:
“Ey Ebu Muhammet al adamın babama verdiği kese içinde seksen dinar çıktı.”
-“Ebu Bekir İbn-i el Mükri” şöyle diyor:
“Bende, Taberani de ve Ebu şeyh de açlık oluşmuştu. Biz Peygamberin kabrinin kenarında idik. Akşam olunca Peygamberin kabrinin kenarına gittim ve “Ey Allah’ın Resulü biz açız dedim.” Aradan fazla bir zaman geçmemişti ki, mescidin kapısı açıldı, seyyid birisi iki gençle birlikte içeriye girdi. Her birinin elinde içi yiyeceklerle dolu sepetler vardı. Yemeği tamamladıktan sonra, seyyid olan kişi şunları söyledi: “Allah’ın Resulünü rüyamda gördüm, size yemek getirmemi söyledi.”
-“İbn-i Cellad” şöyle diyor: Çok yoksul bir durumda Medine’ye girdim. Kabrin kenarına gelip şöyle dedim: “Ey Allah’ın Resulü, senin misafirinim. O sırada uykum geldi ve uyudum. Rüyamda Peygamberi, benim elime ekmek verirken gördüm.
Şu anda bizim bu hadislerin doğruluğuyla işimiz yok. Diyeceğimiz şudur: Bu hadisler ister doğru olsun isterse de yanlış, bunlar yukarıdaki hadislerin ve benzerlerinin olduğunu kanıtlamaktadır. Eğer bu durumlar bidat, haram, şirk veya da küfür olsaydı, hiç bir zaman uydurmalar ve düzmeceler ortaya çıkmazdı ve halkın nazarından da bunları uzaklaştırmak içinde bu gibi olayları nakledemezlerdi.
Biz “esalet-i ruh” kitabının “ruhlarla irtibat” bölümünde, mukaddes ruhlardan dua istemenin sahih olduğunu anlatan birkaç tane hadis naklettik.
Burada bir iki noktayı hatırlatmakta yaraR var:
1- Bu tür hadis ve gerçeklerin, bir kısmının mizaçlarına ters düşmesinden dolayı, bu hadislerin senet ve ravilerini düzmece olarak nitelendiriyorlar. Acaba bu tür delilsiz ve yersiz karşı çıkışlar bizim delilimize zarar verir mi?
CEVAP: Tarihi olaylara bu şekilde bakmak, tarihin yok oluşuna neden olur. Çünkü böyle istekte bulun olayları, o kadar fazladır ki, onların tümünü temelsiz ve uydurma saymak imkansız. Eğer birisi bunun gibi nakil ve hikayeleri bir araya toplama fikrinde olsa, kalın bir kitap oluşur.
Şimdi bu nakillerin temelsiz ve uydurma olduğunu farz etsek bile mevcut temelsiz iddialar bizim peşimizde olduğumuz bir gerçekten kaynaklanıyor, o gerçek şudur: Bu gibi istekler ve yardım çağrıları, şeriatın tersine olsaydı, hiçbir şekilde iftihar olsun diye, böylesine sapık amelleri uydurup ortaya koymazlardı, koymazlardı da. Böyle bir durumda, toplumdaki kendi yerini de kaybederlerdi, düşünceleri de tarihe karışırdı.
Tarih ve hadis uydurup düzenler, toplumun miracına uyacak şeyleri uydurmaya çalışırlar. Bu ameller Kur’an ve sünnete uygun olmasaydı, Müslümanların göz önünde de, şirk ve küfür sayılsaydı, kesinlikle onlara el vurmazlar ve milletin önünde de rezil olmazlardı.
2- Mukaddes ruhlardan yardım istemek, ister dua istemek şeklinde olsun (isterse hastalığın iyileşmesi veya kaybın bulunması) şeklinde olsun, açıklanan dört temel kavrama dayanarak sakıncasızdır.
Müslümanlar arasında mukaddes ruhlara tevessül edildiğinde en önde gelen durum, dua isteği şeklindedir. Örneğin: “Peygamberin yüce ruhu, Allah’tan onu bağışlamasını istesin, onun dünyevi ve uhrevi gereksinimlerini karşılasın” gibi yada bir işin yerine getirilmesini istemek şeklindedir. Örneğin: Hastalığın iyileşmesini , esirin serbest bırakılmasını ve yaşantıda refahın istenmesi” gibi olmaktadır. Bunun ikisi de aynı kategoriye giriyorlar.
3- Bu istekler “ibadet” hakkında hatırlattığımız ölçüler dikkate alınırsa, mukaddes ruhlara tapmak veya ibadet değildir. İstekte bulunan zevat, onların, “Uluhiyet”ine veya da “Rububiyet”ine inanmıyor.
Onları Allah olarak da görmüyor, yaratılış aleminin düzenleyicisidir de demiyor. Allah’ın işlerinin bir kısmının onlara bırakıldığını da düşünmüyor. Onların sadece temiz sevgililer, Allah’ın dergahına bağlanan, dünya hayatların da ona hiçbir zaman isyan etmeyen gerçek Allah kulları olarak bilmekteler.
Dört temele dayanarak, onlardan bazılarının kendilerine tevessül edenlerin isteklerini yerine getirmeye kuvvetlerinin ve kudretlerinin bulunduğu şüphesizdir. Onlar canlıdırlar ve bizlerinde onlarla ilişkilerimiz var. Söz konusu olan şudur: Dua etmek ve dua etmemek, bir işi yerine getirmek veya getirmemek, Allah’ın izni ve şartına bağlıdır. Onlarda açıkça “Allah’ın isteğini isterler” ayetinin kapsamına giriyorlar.
4- Hz. Mesih (İsa) Aleyhis selam nasıl şu dünyevi hayatta bir kısım kimseler için Allah’tan hatır istiyor, yada anadan kör doğanlara, benek hastalığına yakalananlara nasıl şifa ediyorduysa, aynen diğer aleme intikal ettikten sonra da yine aynı işleri yerine getirebilir. Çünkü güç ve kuvvet onun cisminde değil, ruhundadır. Şurası unutulmamalı, her ili durumda da Allah’ın izni olması iradesinin bulunması ve onunda, Allah’tan feyiz alması kesinlikle gereklidir.
5- Masum önderlere karşı bunun gibi tevazu ve alçak gönüllülükler her ne kadar görünürde onlar içinmiş gibi olsa da, bu teveccüh ve tevazuunun içine baksak bakabilsek, gerçek sevgilinin ve saygı gösterilenin Allah celle olduğunu göreceğiz. Gerçekte “sebeplere tevessül” etmek “aslına tevessülün” aynısıdır. Seyir ve suluk konularında sağlam adımları olanlar bu gerçeğe gönül gözüyle vakıftırlar.
Mağfiret sahibi tevessülcüler, bu sebepler ve Resuller için onları istikbaline ve kendi iradelerinin gücüne inanmamaktalar. Sadece onları birer vesile olarak görmekteler. Sebepleri yaratan Allah, kendi rahmetine kavuşulması için, onları nimet verdiklerinin yoluna ulaştırmış ve kendiside müminlere onu istemelerini emretmiştir.
Ve şöyle buyuruyor: …
-“Ey iman edenler, Allah’tan korkup sakının ve (sizi) ona (yakınlaştıracak) vesile arayın: Onun yolunda cihat edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz.”
Eğer namaz, oruç ve tüm İslami farizalar birer vesileyse (şüphesiz öyledir) aynen onlar gibi (bağışlanma isteme ayetinin hükmü gereği) enbiya ve evliyanın pak duası da yine vesiledir. Böyle vesilelere teveccüh etmek, vesileyi yaratana teveccühün aynısıdır. Yine hatırlatılan ayetin hükmünce amel etmenin aynısıdır. 12. FASLIN SONU


more post like this