ÖNSÖZ
Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Salât ve selâm efendimiz Muhammed’e ve onun tertemiz Ehli-Beyti’ne ve Allah’ın laneti onların tüm düşmanlarına ol¬sun. Hicrî-şemsî bin üç yüz yetmiş dört (M. 1996) yılının başlangıcında İmam Rıza’nın (a.s) mübarek türbesinin yanında bulunup yeni yılın girmesiyle notlarını önceden aldığım bu kitabı yazmaya başladığım için mutlu ve bah¬tiyarım.
İslâm İnkılâbı’ndan sonra okullarda, üniversitelerde, kışlalarda ve diğer umumî yerlerde namaz ikame edil¬mesi doğrultusundaki çalışmalar yapılırken, ben de na¬mazla ilgili olarak telif ettiğim “Pertuvî ez-Esrar-i Na¬maz”, “Hemrah ba-Namaz” ve ‘Yeksed-o Çehardeh Nük¬te Der Bare-i Namaz” isimli üç kitaptan sonra namazda Allah Tealâ’ya söylediğimiz sözleri daha iyi anlayabilmek ve bilinçli bir ibadet yapabilmek için tekbir, Fatiha, sure, rükû, secde, teşehhüt ve selâmda söylenen zikir ve dua¬ların tefsiri konusunda küçük bir kitap yazmaya karar verdim. Asıl konuya girmeden önce, yaşantımızda ibadetin yüce yerini daha iyi anlayabilmek için namaz ve bütün ibadî tekliflerin ruhu olan “ibadet ve ubudiyet” konusu¬na kısaca değineceğiz.
İBADET VE UBUDİYET
ibadet Nedir?
İbadet, yaratılışımızın gayesidir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“Biz cinleri ve insanları ancak ibadet et¬meleri için yarattık.”[1]
Kendimizin veya toplumun ihtiyaçlarını gidermeye yönelik yapılan çalışma, gelir elde etme, ilim tahsili, evli¬lik ve halka hizmet etmek gibi işlerin hepsi, Allah rızası için olursa, ibadettir.
Bir şeyi ibadet yapan etken, onun mukaddes bir amaçla yapılması ve Kuran-ı Kerim’in tabiriyle “ilâhî ren¬ge”[2] bürünmesidir.
Fıtrat ve İbadet
Birtakım işlerimiz alışkanlıktan, bazısı da fıtrattan kaynaklanır; alışkanlık üzere yapılan işler; spor yapmak gibi değerli olabileceği gibi, sigara içmek gibi değersiz de olabilir. Ancak fıtrî olan bir iş, yani her insanın tabia¬tında bırakılan tertemiz fıtrattan kaynaklanan şey, kuş-kusuz değerli olur.
Fıtratın alışkanlıktan ayrıcalığı, onda zaman ve me¬kânın, cins ve ırkın, yaş ve başın etkisiz olması ve her insanın insan olması hasebiyle ona sahip olmasıdır. Ör¬neğin belli bir zaman ve soya has olmayan evlât sevgisi gibi, her insan doğal olarak kendi çocuğunu sever.[3] Fa¬kat elbise modeli veya yemek çeşidi bir alışkanlık olup zaman ve mekâna göre değişebilir. Bir bölgede yaygın olan bir şey başka bir bölge de yaygın olmayabilir.
İbadet ve tapınma duygusu da fıtrî şeylerden biridir; dolayısıyla insanoğlunun en eski, en güzel ve en sağlam yapılarını mabetler, camiler, put haneler ve ateşkedeler oluşturmaktadır.
Elbette tapınma biçimleri arasında bir çok farklılık¬lar söz konusudur. Taş, ağaç ve putlardan tutun yüce Al¬lah’a varıncaya kadar mabut yönünden farklılık olduğu gibi dansetmek ve tepinmekten tutun Allah’ın velilerinin en derin ve en zarif münacatlarına varıncaya kadar de-ğişik ibadet şekilleri söz konusudur.
Peygamberlerin hedefi de insanda tapınma ruhu oluşturmak, hatta mabut ve ibadet şekli hususunda ısla¬hat ve düzeltmeler yapmaktır.
Kilise, manastır, Hinduların mabetleri ve camilerin binaları için yapılan büyük masraflar, bayrak, vatan ve millî kahramanların kutsal bilinişi, şahıslara, hatta nesnelere yönelik övgüler, bütün bunlar insan varlığındaki tapınma ruhunun göstergeleridir.
Allah’a tapmayanlar da mal ve makam, eş ve evlat, diploma ve mektep, tarikat ve gelenek gibi şeylerden bi¬risine tapınmaktalar. Bu yolda canlarını vermeye ve tüm varlıklarını edindikleri mabutlara feda etmeye hazır olurlar. İnsanın kendisi farkında olmasa bile tapınma çok derin fıtrî bir duygudur. Mevlâna’ın dediği gibi:
“Hem çu meyl-i kûdekan ba-maderan
Sırrı meyl-i hud nedaned der-lebân.”
(Çocukların annelerine eğilimleri gibi, / Kendi dudaklarımdaki bu eğilimin sırrını bilmezler.)
Hikmet sahibi Allah insana verdiği her içgüdüyü ve eğilimi doyuracak ve onu karşılayacak bir vesile yarat¬mıştır. Susamak varsa, onu giderecek su da var edilmiş; acıkmak varsa, insanı doyuracak yemek de yaratılmış. Cinsel güdü verilmişse onu yatıştıracak eş de yaratılmış; koklama duyusu verilmişse koklanacak şeyler de yara¬tılmıştır.
İnsanın derin duygularından biri sonsuzluğa eğilim, kemale yönelme ve bekayı istemesidir; Allah Tealâ’yla bağlantı kurmak ve O’na tapınmak bu fıtrî eğilimleri temin eden şeydir. Namaz ve ibadet sayesinde insan, kemâlatın kaynağıyla bağlantı kurar, gerçek mahbubuyla ünsiyet bulur, eşsiz güce sığınır.
Tapınmanın Kaynağı
Allah Tealâ’yı sonsuz kemalat ve sıfatlarıyla tanıyıp da karşısında huzu ve huşuyla eğilmeyen ve teslim ol¬mayan var” mı? Kur’ân-ı Kerim kıssalar ve tarihî olaylar naklederek O’nun sahip olduğu güç ve azameti bize açık¬lamaktadır.
Örneğin Kur’ân-ı Kerim’de şunlar anlatılır: Allah, Meryem’e kocası olmaksızın çocuk verdi. Nil nehrini Musa için yarıp Firavun’u suda boğdu. Peygamberlerini
silahsız bir hâlde dönemlerinin süper güçlerine galip kıl¬dı ve tağutların burnunu toprağa sürdü. Sizi topraktan yaratan O’dur, ölümünüz, hayatınız, onurunuz ve zilletiniz O’nun elindedir.
Zaafını, bilgisizliğini, güçsüzlüğünü, tahmin edilebi¬len ve edilemeyen tehlike ve hadiseleri görüp de kendi¬sini onlardan kurtaracak bir güce ihtiyaç duymayan ve O’nun karşısında huşuyla eğilmeyen var mı?
Kur’ân-ı Kerim, ayetlerinde insana zaafını hatırlata¬rak şöyle diyor: Sen dünyaya gelince hiçbir şey bilini¬yordun, hiçbir şeyden haberin yoktu; tüm varlığın zaafla doluydu; nitekim güç ve kudret kazandıktan sonra da yine zaafa doğru gidiyorsun.
Sen her an tehlikelerle karşı karşıyasın. Yer küresinin hareketi yavaşlayacak olsa, gece veya gündüz sabit kalacak olsalar, onun hareketini kim hız¬landırabilir ve bu durumu kim değiştirebilir?
Suyunuz çekilirse size kim bir akarsu su getirebilir?[4] Eğer dileseydik içecek suyunuzu tuzlu yapardık.[5] Dileseydik, ağaçları kuru bir çöp yapardık.[6] Dileseydik yeri titrek ve hareketli kılardık.[7] Kur’ân-ı Kerim insanı gaflet uykusundan uyandır¬mak, gururunu kırmak ve yaratıcıya ibadet etmeye ve karşısında titremeye yönlendirmek için bu ve benzeri onlarca örnek zikretmektedir.
Tapınmanın Derinliği
Tapınmak, “basit bir huzu şekli” olarak bilinse de derinliği olan bir eylemdir.
Tapınmak insanın ruhundan kaynaklanır, bilincin¬den kaynaklanır; ilgi ve kutsiyetinden, övgü ve raz-u ni¬yazından kaynaklanır; iltica ve yardım dileyişinden ve mabudun kemalatına olan aşkından kaynaklanır.
Evet, tapınmak görünüşte basit bir ameldir; fakat yukarıdaki hususlar olmadıkça kesinlikle tapınmaz in¬san. Tapınmak yani maddiyata sırt çevirerek ruhu uçurmak, gözle görülen ve kulakla duyulan şeylerin öte¬sine geçmektir. Tapınmak, insanların yaratana karşı ba¬zen övgü ve senayla, bazen Tesbih ve takdisle, bazı za¬manlar şükür ve teslimiyetini dile getirmekle Rabbine karşı edebini ortaya koyduğu aşkını temin eden bir duy¬gudur.
İbadete Karşı İlgisizlik
Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki:
“Ey insan! Ömründen bu kadar geçtiği hâlde (bu kadar kabiliyet, yetenek, imkânat, akıl, ilim ve vahiyden yararlanmana rağmen) tıpkı hayvan gibi bir otlağa kurulup uyuyorsansa, yazıklar ol¬sun sana!”[8]
Evet, medeniyet, teknoloji, yeni araç ve gereçlerin icadı ve ilerleyişi yaşamı kolaylaştırmış, refah ve rahat¬lık getirmiştir; fakat acaba insanın kemali bu maddî re¬faha mı bağlıdır?
Eğer öyleyse, bu durumda yemek-içmek, giymek ve şehveti tatmin etmek hususunda hayvanlar insandan daha ileridedirler!
Yemek hususunda hayvanlar daha iyi, daha fazla ve daha rahattırlar; pişirme ve hazırlama gibi bir dertleri yok onların!
Elbise konusunda, dikmek, yıkamak ve ütü derdi di¬ye bir dertleri yoktur!
Şehvet alanında, hiçbir problemle karşılaşmadan kendilerini tatmin etmekteler.
Ev hususunda, nice kuşlar ve haşereler vardır ki, yu¬va yapmaktaki teknikleri insanı hayrete düşürmektedir.
Esasen, acaba teknolojinin bu ilerleyişi insanlığın ilerlemesini sağlamış mıdır?
Acaba bu rahatlık, huzur da getirmiş midir?
Her halükârda, insanın elini masum ve adil önderle¬rin eline vermediğimiz takdirde insanlığa zulmetmiş ola¬cağımız gibi insanın kalbi de Allah’a düğümlenmezse in¬sanlık makamına hakaret edilmiş olur.
İbadetin Yörüngesi, Allah’ın Rızasıdır
Gökyüzündeki kürelerin ve farklı hareketleriyle ye¬rin sabit bir yörüngesi olduğu gibi, zaman ve mekân şartları, kişisel ve toplumsal şartlar hareket şeklini belirlese bile ibadetlerin de farklı şekilleriyle sabit bir yö¬rüngesi vardır ve o da Allah’ın rızasıdır.
Örneğin yolculuk, namazın iki rekât kılınmasına ne¬den olur, hastalık namazın şeklini değiştirir; fakat iki re¬kât veya seferi kılman namaz da tam namaz gibi namaz¬dır ve Allah’ın zikri, O’nun rızası ve emrini yerine getir¬mek doğrultusundadır. “Beni anmak için namazı kıl.”[9]
İbadet Sevgisi
İbadet, ruhun gıdasıdır; yemekler arasında en iyi olanı bedence hazmedilenidir; ibadetlerin en iyisi ise ruha cezp olanıdır; yani neşat ve kalp huzuruyla yerine getiri¬lenidir. Çok yemek bir işe yaramaz, önemli olan yararlı şeyler yemektir.
Resul-i Ekrem (s.a.a) Cabir b. Abdullah-i Ensarî’ye şöyle buyurmuştur:
“Allah’ın dini sapasağlam ayaktadır; o hâlde çı¬na karşı uyumlu davran (ve ruhen hazır olmadı¬ğın bir zamanda kendini ibadete zorlama); aksi durumda ibadetten nefret edersin.”[10]
Resulullah’tan (s.a.a) nakledilen başka bir hadiste ise şöyle geçer:
“Ne mutlu ibadete aşık olup onu bir sevgili gi¬bi kucaklayana!”[11]
İbadette Orta Halli Olmak
İnsan ibadette orta hâili olduğu durumda ancak iba¬det ve tapınma ruhu canlılığını korur; dolayısıyla hadis kitaplarında “el-İktisâd fi’1-İbade” (İbadette Aşırıya Git¬memek) başlığı altında rivayetler nakledilmiştir.[12]
İnsan ancak uzuvları arasında uyum olursa sağlıklı olur, bir uzvu normalinden daha büyük veya küçük olursa, kusurlu sayılır. Manevî konularda da insan, değer¬leri birbiriyle tamamen uyum içerisinde özümsemelidir. Peygamber efendimize, ümmetinden bir grubunun iba¬det için eşlerini ve evlatlarını terk edip mescide geldikle¬rini haber verdiler. Bunun üzerine efendimiz, “Bu benim gidişatım değil; ben evimde ve eşimle birlikteyim. Kim bunun aksine davranırsa benden değildir.” diye buyur¬du.[13]
İmam Cafer Sadık (a.s), komşusu Hıristiyanlıktan dönüp Müslüman olan birinin öyküsünü anlatıyor. Bu adam daha yeni Müslüman olan komşusunu seher vakti uyandırarak mescide götürür ve ona, “sabah ezanına ka¬dar gece namazı kıl”, der. “Sabah olunca, sabah namazını kıl ve sonra da güneş çıkıncaya kadar dua et”, der. Sonra da öğleye kadar Kur’ân okumasını tembihler ve böylece yeni Müslüman olan bu adamın bütün gününü namaz, Kur’ân ve dua ile doldurur. Hıristiyan adam eve dönünce Müslümanlığı terk eder ve bir daha da camiye adımını atmaz.[14] Evet, ibadette böyle aşırıcılık insanları kaçırır.
Üstat Şehit Murtaza Mutahharî şöyle nakleder; Amr-ı As’ın iki oğlu vardı; biri İmam Ali (a.s), diğeri ise Muaviye taraftarı oldu. Bir gün Peygamber efendimiz Amr-ı As’ın iyi oğluna (Abdullah), “Senin geceleri ibadet ve gündüzleri de oruçla geçirdiğini duydum.” buyurdu. Amr’ın oğlu, “evet, ya Resulullah”, dedi. Bunun üzerine efendimiz, “Ben bunu kabul etmiyorum.” buyurdu.[15]
Hadislerde, “kalplerin yöneliş ve kaçışları vardır.”[16] diye okumaktayız. Kalpler yöneldiğinde ondan yararla¬nın; hazırlıklı olmadığında ise ona baskı yapmayın; aksi durumda farkında olmadan olumsuz bir tepki gösterir.
Dinimiz şöyle tavsiyede bulunmaktadır: Vakitlerini¬zi dörde bölün ve bir bölümünü dinlenmek ve eğlenmek için ayırın; eğer böyle yapacak olursanız diğer işler için de coşkulu olursunuz.[17]
Kur’ân-ı Kerim, dinlenme ve tatil günlerinde balık tutmaya ve çalışmaya giden Yahudileri mütecaviz diye nitelendirmektedir:
“Cumartesi gününü çiğneyenleri (ve hırsla çalışanları), elbette bilmişizdir.”[18]
Her halükârda ibadette coşku ve morali korumak ortayı bulmakla elde edilecek bir durumdur.
İbadette Müdüriyet
Müdüriyet sadece toplumsal, iktisadî ve siyasî konu¬larda değildir; ibadî konularda da müdüriyete gerek var¬dır.
Müdüriyette vazgeçilmez ilkeler söz konusudur: Plân, proje; yetenekli kişilerin seçimi, disiplin ve gözetim, teş¬vik, kontrol ve benzeri şeyler. İbadette de, gelişme sağ¬lama amacıyla bu ilkelerin gözetilmesi gerekir.
Namazın belli bir projesi var; tekbirle başlar, selâm¬la da biter. Rekât, rükû ve secdelerin sayısı bellidir. Özel vakitleri tayin edilmiştir ve kıbleye doğru yapılması ge¬rekir.
Fakat, sadece plan yeterli değildir, bunun icrası için de bütün şartlara sahip olan cemaat imamı seçilmelidir. İnsanların adabına uygun, ahlâkî kurallar gözetilerek temizliğe önem verilerek namaz ve camiye teşvik edilme¬leri gerekir. Cemaat saflarında disiplin, uyumluluk ve cemaat imamına uymaya dikkat edilmelidir; kısacası namazın güzel bir şekilde kılınması için tam anlamıyla bir müdüriyete gerek vardır.
İbadet, Sürekli Açık Bir Eczanedir
Herkes her an ve bütün şartlar altında, daha önce vakit almaksızın, hiçbir vasıtaya gerek duymaksızın Al¬lah Tealâ’yla bağlantı kurabilir. Her ne kadar seher va¬kitleri, cuma gününün ikindi vakitleri, cuma namazının hutbelerinden sonra, yağmur yağınca veya kadir gecesi gibi belli vakitlerde dua ve ibadetin bambaşka bir yeri olsa da, ancak dua ve yakarış bu günlerle sınırlı değildir.
İbadet, her durumda gaflet, unutkanlık ve isyanın ilâcıdır:
“Beni anmak için namaz kıl.”[19]
İbadet huzur ve güvence kaynağı, ıstırap ve endişeyi giderme membaıdır:
“Haberiniz olsun, ancak Allah’ın zikriyle kalpler mutmain olur.”[20]
İbadet, Huzur Kaynağıdır
Elbette zorba günahkârları, büyük sermaye sahiple¬rini, bilim, sanat ve teknoloji sahiplerini tanırsınız, fakat bunlar arasında huzurlu olan bir kişiyi tanıyor musu¬nuz?
Acaba günümüzün batı toplumu ruhen huzur içinde midir?
Acaba güç, kudret, servet ve sanayi günümüz insanı için barış, kardeşlik, güven ve huzur getirebilmiş midir? Oysa Allah’a ibadet ve itaat, Allah’ın velileri üzerin¬de öyle bir etki bırakmıştır ki onlar hiçbir şartta ıstıraba düşmezler. Burada İmam-ı Ümmet’ten iki hatıra anlata¬yım:
Şah’ın İran’dan kaçmasının peşinden, hâlâ za¬vallı hizmetçisi Şapur Bahtiyar hükümet sürer-ken, İmam Humeyni on beş yıl sonra ülkesine dönmeye karar verdi. Haberciler uçakta ona, “Şim¬di ne hissediyorsunuz?” diye sorduklarında, “Hiç¬bir şey!” cevabını verdi!
O zaman kendisine âşık olan milyonlarca İranlı İmam Humeyni’nin canından dolayı endişelenirken o yü¬ce kişi sakin bir vaziyette uçakta gece namazı kılıyor ve Allah’ı zikrediyordu. Bu sükûnet ve güvence ise sadece Allah’ı anmasından kaynaklanıyordu.
Rahmetli İmam Humeyni’nin oğlu Ahmet’ten duy¬duğum diğer bir hatıra da şöyledir:
İran Şahı İran’dan kaçınca dünyanın dört bir yanından onlarca haber ajansı ve fotoğrafçı İmam Humeynî’nin sesini dünyaya duyurmak için Paris’te onun evinde toplandılar. İmam Humeynî bir sandalyenin üzerinde biraz oturup birkaç ke¬lime konuştuktan sonra bana dönerek, “Ahmed! Öğle vakti girdi mi?” diye sordu. Ben, “Evet” ce¬vabını verince, İmam derhal konuşmasını kese¬rek namazı ilk vaktinde kılmak için yerinden kalktı. Herkes, “Ne oldu?” diye merak ediyordu. Ben, “İmam, namazını ilk vaktinde kılıyor.” de¬dim.
İmam Humeynî Paris’te yaptığı bu hareketini önderi İmam Rıza’dan (a.s) öğrenmişti. Tarih kitaplarında kay¬dedildiğine göre, isimleri Kur’ân-ı Kerim’de geçen Sabi-îler’in önderi gururlu ve mutaassıp bir bilgindi. İmam Rızayla (a.s) tartıştığında İmam onun düşüncelerini öyle bir alt üst etti ki, “Şimdi kalbim yumuşadı; sizin mantı¬ğınızı kabul ediyorum.” dedi. Tam o sırada ezan sesi yükseldi; İmam Rıza (a.s) namaz kılmak üzere toplantıyı terk etti. İmam’ın arkadaşları, her ne kadar, toplantıyı biraz daha sürdürecek olursa o ve tüm izleyicilerinin Müslüman olacaklarını söyledilerse de, İmam (a.s) “Na¬mazı vaktinde kılmak, tartışmaktan daha iyidir; eğer onun liyakati varsa namazdan sonra da hakkı kabul edebilir.” buyurdu: İmam’ın bu katiyet, itaat ve aşkını gö¬ren Sabiî bilginin ilgisi daha da arttı.[21]
İbadet ve Sonuçları
İbadet, ilâhî yardım ve lütufları almak için bir vesi¬ledir.
“Sana yakin (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et.”[22]
Hz. Musa (a. s) semavî kitap olan Tevrat’ı almak için kırk gün, kırk gece Tur dağında ibadet ve münacat etti. Hz. Resulullah (s.a.a) ise vahiy almak için uzun bir süre Hira mağarasında ibadet etti. Rivayetlerde şöyle geçer:
“Kim kırk gün işlerini halis kılarsa, Allah Tealâ hikmet pınarlarım kalbinden diline akıtır.”[23]
Evet, ihlâsla yapılan ibadet hikmeti, ilâhî pınardan alıp diğerlerine aktaracak hekim kişiler yetiştiren bir fakültedir.
İman ve İbadetin Karşılıklı Etkisi
İman insanı ibadete çektiği gibi, ibadet de imana de¬rinlik kazandırır. Aynen bir ağacın kökünün su ve gıdayı yapraklara ulaştırması ve karşılığında yaprakların da ısı ve ışığı ulaştırması gibi. Evet, ibadet her ne kadar iyi ve fazla olursa, insanın, mabuduna ünsiyeti de bir o kadar artış gösterir.
Kur’ân’da İbadetin Felsefesi
Kur’ân-ı Kerim namazın felsefesini Allah’ı anmak ve zikretmek olarak tanıtıyor: “Beni anmak için namaz kıl!”[24]
Allah’ı anmayı ise kalplerin huzur bulması, “Haberi¬niz olsun Allah’ın zikriyle kalpler huzur bulur.”[25]
Ve kalp huzurunun sonucunu ise melekût âlemine uçuş olarak tanımlıyor:
“Ey mutmain (huzur bulan) nefis! Rabbine dön.”[26]
Kur’ân-ı Kerim diğer ayetlerde, ibadeti Allah Tealâ’ya teşekkür olarak nitelendiriyor:
“Sizi yaratan Rabbinize ibadet edin.”[27]
“Onları yedirip açlıktan kurtaran ve onları korkudan güvene çıkaran bu evin (Kâbe’nin) Rabbine ibadet etsinler.”[28]
Bazı ayetler namazın terbiye ve eğitim alanındaki rolüne değinerek şöyle buyuruyor:
“Namaz kötü ve iğrenç şeylerden men eder.”[29]
Namaz kılan kişi, namazın doğru ve kabul olması için, bir takım dinî kurallara uymak zorundadır; bu ku¬rallara uymak, kendisinin günah ve çirkinliklerden sa¬kınması için güçlü bir zemindir. Evet, beyaz bir elbise giyen birinin kirli ve tozlu bir yerde oturmaması doğal bir durumdur.
Kur’ân-ı Kerim namaza tavsiye ettikten sonra buyu¬ruyor ki:
“Doğrusu iyilikler kötülükleri giderir.”[30]
O hâlde namaz amelen geçmiş günahlardan töv¬be sayılır.
Allah Tealâ bu ayetle günahkârlara, namaz ve ibadet gibi iyi işlere yönelecek olurlarsa, günah ve kötülüklerinin yok olacağına dair umut vermekte¬dir.
İmam Ali’nin (a.s) Buyruklarında Namaz
İmam Ali (a.s) Nehc’ül-Belâğa’da defalarca namaz ve Allah’ı anmaktan bahsetmiştir. Onun bu buyrukları “Nehc’ül-Belâğa’da Namaz” adlı bir kitapta toplanmıştır. Biz burada en bariz örneği namaz olan, zikir ve Allah’ı anmanın felsefesi hakkında ondan birkaç cümle nakle-deceğiz:
Buyuruyor ki:
“Allah, zikri kalplerin cilası kıldı ki kulaklar Allah’ın zikriyle işitsin ve kör gözler görür ol-sun.”[31]
Sonra namazın bereketleri hakkında buyuruyor ki: “Onları melekler kuşatır, üzerlerine huzur iner, onlar için göklerin kapıları açılır ve güzel yerler hazırlanır.”
Başka bir hutbede şöyle buyuruyor:
“Namaz, günahları ağaçların yaprakları gibi döker ve insanın boynunu günah ipinden kurta-rır.”[32]
Sonra devamında, Resul-i Ekrem’den güzel bir ben¬zetme nakletmektedir:
“Namaz insanın kendisini günde beş defa yı¬kadığı bir su arkı gibidir; acaba artık bundan sonra insanda kir kalır mı?”
196. hutbede kibir, azgınlık ve zulüm gibi ahlâkî çir¬kinliklerin bir bölümünü sıraladıktan sonra buyuruyor ki:
“Bu kötülüklerin tedavisi namaz, oruç ve ze¬kâttır.”
Ardından da namazın etkileri hakkında şöyle buyu¬ruyor:
“İnsanların bütün vücuduna huzur ve teskinlik verir, gözlerine huzu, huşu verir, nefislerini titretir, uysallaştırır, kalplerini yumuşatır ve kib¬ri giderir. Vahşetler onları dehşete düşürünce se¬nin zikrin onlara üns ve ülfet verir.”
Elbette bütün insanların namazdan bu yararlan sağlayamadığı, sadece bir gurubun namaza ve Allah’ı an¬maya gönül verdiği ve onu bütün dünyayla değişmeye¬cekleri açıktır.
Kulluk ve UbudiyetinEtki ve Bereketleri
1- Gurur ve Övünç Kaynağı
İmam Zeynelabidin (a. s) münacatında şöyle buyuru¬yor:
“Allah’ım! İzzet olarak senin kulun olmak ye¬ter bana.”[33]
İnsanın, yaratıcısıyla konuşması ve O’nun insanın söylediklerini duyup kabul etmesinden daha büyük bir iftihar ve övünç kaynağı var mıdır?!
Bu değersiz dünyada, insanın muhatabı büyük ve bilgin bir kişi olursa insan onunla övünür, onunla birlik¬te olmaktan gurur duyar ve bir zamanlar falan hocanın öğrencisi olduğundan dolayı kıvanç duyar.
2- Güç ve Kudret Kaynağı
Çocuğun eli güçlü ve şefkatli babasının elinde oldu¬ğu sürece kendini güçlü hisseder, fakat yalnız olunca, her an diğerlerinin kendisine bir zarar ulaştırmasından korkar, endişelenir.
Allah Tealâ’yla bağlantı içerisinde olan bir kişi, sü¬per güçler, zorbalar ve müstekbirler karşısında kendini güçlü hisseder.
3- İzzet Duygusu
İzzet, etkilenmeme anlamındadır. Peygamberler mek¬tebinde bütün izzetler Allah’a mahsustur; nitekim bütün güçler de O’nundur. Dolayısıyla, Kur’ân-ı Kerim, Allah’¬tan başkasının kapısını çalanları, “Allah’tan başkasın¬dan mı izzet istiyorsunuz.” diye kınamaktadır.[34]
Tabi ki mutlak Aziz’e ve sonsuz güce bağlanmak in¬sana izzet verir. Nitekim “Allah-u Ekber” gibi kelimeler zorbaları insanın yanında alçaltır ve ona zorbalar kar¬şısında onur kazandırır.
İşte bu nedenledir ki Kur’ân-ı Kerim, zorluklarda ve sıkıntı anlarında namaz ve ibadetlerden güç ve kuvvet almamızı emrediyor.
“Sabır ve namazla yardım talep edin.”[35]
Allah’ın velileri de hassas durumlarda, namazdan güç alırlardı. Kerbelâ’da dokuzuncu günün ikindi vakti, Yezit ordusu İmam Hüseyin’in (a. s) çadırlarına hücum etti. İmam (a.s), “Savaşı bir gece geciktirin; çünkü ben namazı seviyorum ve bu geceyi sabaha kadar ibadetle ge-çirmek istiyorum.” buyurdu.[36]
Allah’ın salih kulları, sadece farz namazları değil, sünnet namazları da severler. Nafile namazı, Allah’a aş¬kın nişanesidir. Farz namazı insanlar genellikle Allah’ın azabından korktukları için kılabilirler; fakat müstehap namazda korku değil, aşk söz konusudur.
Evet, birini seven birisi onunla daha fazla konuşmak ister; onu bırakmaz. Allah’ı sevdiğini iddia eden birisi O’nunla konuşmayı nasıl istemez ki?!
Elbette namaz ve nafilelere karşı bu ilgisizlik sebep¬siz değildir, rivayetlere göre gün boyu işlenen günahlar insanın gece namazı ve sabahın nafilesini yerine getir¬mesine engel olur ve ondan bu nimetin alınmasına sebep olur.[37]
Her halükârda nafile namazlarını kılmayan bir kişi¬nin bir fazileti olmadığı için Allah Tealâ’dan kendisine bir lütuf ve bağışta bulunmasını bekleyemez. Nitekim ıs¬lâh edicinin (Mehdi’nin -a.f-) zuhurunu bekleyen kişinin kendisi de salih olmalıdır.
Nafile namazlar, farz namazların eksik ve noksan¬lıklarını telafi eder.[38] Birisi İmam’a, “Ben namazlarda kal¬ben huzur bulamıyorum ve namazın bereketlerinden bir nasip edinemiyorum; ne yapmamı önerirsiniz?” diye sorunca buyurdu ki:
“Farz namazların peşinden nafile namazı kıl; çünkü nafile namazı farz namazların eksiklikle¬rini giderir ve farz namazın kabul olmasına ne¬den olur.”
İşte bu etki ve bereketlerden dolayıdır ki Allah’ın ve¬lileri sadece farz namazlara değil, müstehap namazlara da çok fazla önem verirler; aşırı yemek, çok konuşmak, çok uyumak, haram lokma, boş işlerle uğraşmak, dün¬yayla meşgul olmak gibi bu manevî seyre ve ruhî uçuşa engel olan şeylerden uzak dururlar. Çünkü bu gibi şeyler insandan ibadet hâlini alır ve namazı onun gözünde ağır gösterirler.
Nitekim Kur’ân-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“Doğrusu o (namaz) -Allah’a- saygı göste¬renlerden başkasına ağır gelir.”[39]
4- Terbiye Edici Bir Etken
Her ne kadar namaz ruhî ve manevî bir bağlantı olup hedefi Allah’ı anmaksa da, ancak İslâm bu ruhun is¬teğini bir takım terbiye programları çerçevesinde uygu¬lamıştır, dolayısıyla bunun için birçok şartlar koşmuş¬tur; namazın sahih olmasının şartları, namazın kabulü¬nün şartları ve namazın mükemmelliğinin şartları gibi.
Namazın sıhhat şartlarından olan örneğin beden ve elbisenin pak olması, kıbleye doğru durmak, kelimeleri doğru telaffuz etmek, namaz kılman yerin ve giyilen el¬bisenin mubah oluşu gibi şartlar, namaz kılan kişinin ruhuyla değil, cismiyle ilgilidir.
Fakat İslâm dini ibadetin bu şekilde yapılmasını is¬teyerek Müslümanlara nezaket ve temizlik, istiklal ve diğerlerinin haklarını gözetme dersi vermeyi hedeflemiş¬tir.
Nitekim, yöneliş ve kalp huzuru, Ehlibeyt İmamları’nın imamet ve önderliklerini kabullenmek, humus ve zekât gibi malî farzları yerine getirmek namazın kabu¬lünün şartlarındandır. Namazı ilk vaktinde camide kıl¬mak, güzel koku sürüp dişleri fırçaladıktan sonra safla¬rın düzenini gözeterek namaza durmak vb. şeyler de namazın mükemmelliğinin şartlarındandır.
Bu şartlara dikkat ettiğimizde bunlardan her birinin insanları terbiye etmede önemli bir rolü olduğunu görü¬rüz.
Namazda hangi tarafa duracak olursak Allah’a doğ¬ru durmuş oluruz; çünkü Kur’ân-ı Kerim buyuruyor ki: “Nereye dönseniz Allah’ın veçhi oradadır.”[40] Fakat İslâm toplumunun bir tek yönü olması gerektiğini anlatmak, insanlara vahdet ve birlik dersi vermek için herkesin bir yöne doğru durmasını emrediyor. Ancak neden bu yön Kabe olsun ki? Çünkü Kabe insanların ibadet etmesi için kılman ilk yerdir: “Doğrusu insanlara ilk kurulan ev, mübarek Mekke’de olandır.”[41] Ayrıca, temelini atan ve tarih boyunca tamir edenler peygamberlerdir. Kaldı ki, Kabe bağımsızlık simgesidir; çünkü Müs¬lümanlar Yahudilerle Hıristiyanların kıblesi olan  Bey-t’ul-Mukaddes’e doğru yönelince onlar, “Bizim kıblemize doğru namaz kılıyorsunuz, o hâlde müstakil ve bağımsız değilsiniz.” diyerek onları küçümsüyorlardı. Kur’ân-ı Ke¬rim apaçık bir şekilde buyuruyor ki:
“Yüzünüzü o yana -Kabe’ye- çevirin ki in¬sanların aleyhinizde bir delili olmasın.”[42]
Kısacası, kıble istiklâl, vahdet ve birlik sembolüdür ve tüm bunlar namazın terbiye edici dersleridir.
5- Ruhları Çağırmak!
Günümüz dünyasında hipnotizma canlılık kazan¬mıştır; fakat amacımız o konuyu işlemek değildir. Ama¬cımız kaçak ruhumuzu namaz vasıtasıyla yüce yaratıcı¬mızın huzuruna çıkarmak ve bu disiplinsiz öğrenciyi ge¬tirip sınıfta oturtmaktır. Namazın bereketlerinden birisi de azgın ve kaçak nefsi Allah’ın huzuruna getirmektir.
Temiz yere secde edilir; çünkü temiz olmayan bir yerdentemizlik ve temizliklerin kaynağına ulaşılamaz.
Allah korkusundan ağlamak bir değerdir; dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim’de ağlayarak yapılan secde övülmüştür: “Secde ederek ve ağlayarak.”[87]
Namaz, doğduğumuz andan ölünceye dek bizim için çizilen ilâhî bir çizgidir; bebek dünyaya gelince sağ kula¬ğına ezan ve sol kulağına ise ikame okunur ki, her iki¬sinde de “namaza koş” ifadesiyle namaza tavsiye vardır. Ölünce de cenaze namazı kılınarak defnedilir. Yaşam boyunca da sürekli ibadet ve Allah’a tapın denir:
“Sana yakin (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et.”[88]
Namaz insanın tabiatla bütünleşmesidir; namaz va¬kitlerini, özellikle sabah ve öğle namazının vaktini bil¬mek için güneşe bakılır. Kıblenin tespiti için yıldızlara dikkat edilir. Mübarek günlerde müstehap namazları kılmak için ayın hareketleri izlenir. Gusül ve abdest için suya, secde ve teyemmüm için de toprağa yönelinir.
Namazla güneş, ay, yıldız, su ve toprak arasındaki bu ilişki hangi hikmetli planlayıcı tarafından planlan¬mıştır.
Namaz kılan kişi, oruçlu gibi yemek, içmek ve şehvet gütmek hakkına sahip değildir.
Namaz kılan kişi, hac yapanlar gibi Kâbe’yi kıble ve işlerinin odak noktası yapar.
Namaz en büyük iyiliğe emretmek ve kötülükten sakındırmadır.
Hicret, dinimizin en önemli değerlerindendir; Hz. İbrahim (a. s) da namaz için hicret etmiş, eşini ve oğlunu Kâbe’nin yanı başında bırakmış ve buyurmuştur ki:
“Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bazısını bit¬ki yeşermeyen bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz! Namazı ikame etmeleri için -bunu yap¬tım-.”[89]
İlginç olan şu ki Hz, İbrahim (a.s), “Haccı ayakta tutmak için hicret ettim.” demiyor; aksine, “Hicretten hedefim namazı ikame etmektir.” diyor.
Her halükârda, Allah Tealâ bütün değerleri namaz¬da, namazla birlikte ve namaz için kılmıştır.
Eğer ziynet ve temizlik bir değerse, İslâm dini, “Her mesci(de gidişiniz)de süslerinizi (üzerinize) alın.”[90] bu¬yuruyor. Tertemiz elbiselerle ve güzel koku sürünerek camiye girin.
Kadınların namazda ziynetlerini yanlarında bulun¬durmaları ve onlarla kendilerini süslemeleri tavsiye edinmiştir.[91]
Hatta misvak kullanılarak kılman bir namaz, misvaksız kılman yetmiş namazla eşittir.[92] Yine şöyle buyur¬muşlardır: “Camiye gitmeden önce sarımsak ve soğan ye¬meyin,[93] ağzınızın kokusu diğerlerini rahatsız edip cami¬den kaçırmasın.”
Her halükârda, bu İslâm’ın namazı ve şu da bizim namazımızdır. Ya hiç kılmadığımız ya dikkatsiz ve yanlış kıldığımız veya cemaatsiz ya da son vaktinde kıldığımız namazımız!!!
Bir zamanlar İbrahim, İsmail ve Zekeriya’nın hiz¬met ettiği[94] ve Meryem’in annesinin, evlâdını hizmetçi vermek istediği camiler[95] hizmetçilerinin genellikle yaşlı, işten düşmüş, hasta, fakir, cahil ve bazen kötü ahlâklı kişilerin olduğu bir konuma düşmüştür! Sahi, neden İmam Rıza’nın (a.s) türbesinin tozunu almak iftihar ve övünç kaynağı bilinirken Allah’ın evinin tozunun alın¬masına önem verilmesin?!
Neden camilerimize birisi girdiğinde gam, keder ve gevşeklik içine düşsün? Cami keder evi midir veya Fati¬ha meclisi midir ki sürekli caminin kapısına siyah bir bez parçası asılsın? Elbette Allah’a şükürler olsun birkaç yıldır camilerde bir hareket ve canlılık başladı; camilerin bir çoğu kütüphane ve karz’ul-hasene kurumları ve diğer hizmet kurumlarıyla donanmıştır. Ne güzel buyruluyor şu hadiste:
“Kıyamet günü üç şey insanlardan şikâyet edecek: İnsanların kendisine müracaat etmediği âlim, evde olup da okunmayan Kur’ân, insanla¬rın ilgi göstermediği cami.”[96]
Cami hakkında söylenmesi gereken çok şeyler vardır ve son zamanlarda, “Caminin Siması” adında İslâm top¬lumunda caminin konumuyla ilgili iki ciltlik bir kitap yazılmıştır.
Fakat tek kelimeyle cami, sadr-ı İslâm’da, Müslü¬manların toplu karara varmak ve müşavere etmek için toplantı yeri, ilim ve bilgi edinme mekânı, savaşçıların ve İslâm mücahitlerinin merkezi, fakirlerin ve hastala¬rın sorunlarını halletme yeri, zalim hükümetlere karşı kıyam ve sert hutbeler okuma mekânıydı.
İşte caminin bu yüce konumundan dolayı olacak ki, tarih boyunca Müslümanlar en güzel mimarlıklarını ca¬milerin yapımında kullanıp camilerin idaresi ve böylece camilerin sürekli bayındır olarak ayakta durması için çok miktarda mallarını vakfetmişlerdir.
NİYET
Namazın ilk rüknü niyettir.
Niyet, ne yaptığının, ne dediğinin, kim için ve niçin hareket ettiğinin farkında olmaktır.
Her işin değeri, sadece onu gerçekleştirmekte yat¬maz; hangi niyet ve amaçla yapıldığına bağlıdır. Dolayı¬sıyla, düzen ve kanuna saygı için kırmızı ışığın arkasın¬da duran kimseyle polisten veya ceza yazılmasından kor¬karak kırmızı ışığın gerisinde duranın durumu farklıdır. Bütün ibadetlerde ve özellikle namazda, niyetin özel bir yeri vardır ve esasen bir şeyi ibadet kılan şey, onunla il¬gili olarak taşman ilâhî niyettir; eğer niyet olmazsa her ne kadar dış görünüm itibariyle yapılan iş güzel ve doğ¬ru gözükse de ibadî bir değer taşımaz.
Şanı yüce İslâm Peygamberi (s.a.a) bu hususta şöyle buyuruyor:
“Ameller niyetlerle ölçülür [ve değer kazanır].”[97]
Evet; bir işin maddî veya manevî oluşu niyet ve he¬definin farklı oluşunda yatar.
Halis Niyet
Halis niyet, insanın ancak Allah için bir şey yapma¬sı, ruhunun derinliklerinde Allah ve O’nun rızasını kazanmak amacını taşıması, insanlardan teşekkür veya mükâfat bekleyişi içinde olmamasıdır.[98]
Resulullah’ın (s.a.a) Ehlibeytinin birkaç akşam peş peşe yetime, esire ve fakire verdiği ekmek parçasının pek fazla bir maddî değeri yoktu, ancak ihlâsla verildiği için Allah Tealâ bu konuyla ilgili olarak bir sure indirdi.[99]
Attar-i Nişaburî bu hususta şöyle diyor:
“Gozeşte Zin cehan, vasfı senaneş Gozeşte zan cehan, vasf-ı se naneş.” “Bu âlemi aştı kılıcının vasfı / O âlemi aştı üç ekmek vasfı.”
Tarihte şöyle geçer: Birisi savaşta öldürülünce her¬kes, “O, şehit oldu.” dediler. Fakat Peygamber efendimiz, “O, eşek yolunda öldü.” buyurdu! İnsanlar bu söze hayret edince şöyle buyurdu: “O, Allah’ın rızasını kazanmak için gelmemişti. Düşmanın iyi bir eşeğe bindiğini görün¬ce, içinden, onu öldürüp eşeğini ganimet alırım diye dü¬şündü. Fakat, bu işi başaramadı ve o kâfir bu Müslümanı öldürdü; dolayısıyla o, eşek yolunda ölmüştür.”[100]
Niyeti halis kılmak çok zor ve ince bir iştir. Bazen ilâhî olmayan düşünceler insanın ruhuna öyle bir işler ki kendisi de farkına varmaz; dolayısıyla, rivayetlerde şöyle geçer:
“Riya ve şirk siyah bir karıncanın zifiri karan¬lık gecede siyah bir taşın üzerinde hareketinden daha gizlidir.”[101]
Nice insanlar vardır ki Allah’ın rızası amacını taşı¬dıklarını sanırlar; fakat hayatın inişli ve çıkışlı hadisele¬rinde niyetlerinin yüzde yüz Allah için olmadığı ortaya çıkar.
Allâme Şehit Mutahharri’nin dediği gibi, niyet insa¬nın kendinden haberdar olmasıdır; ibadetin değeri de marifet ve bilinçledir. Rivayetlerde şöyle geçer:
“Müminin niyeti amelinden daha hayırlıdır.”[102]
Bedenle ruh karşılaştırılırsa, ruhun bedenden daha önemli olduğu ve insanın insanlığının ruhta yattığı söy¬lenir. Amelle niyet de mukayese edilirse niyetin amelden daha hayırlı olduğu anlaşılır; çünkü niyet amelin ruhu demektir.
Niyet o kadar değerlidir ki insan hayırlı bir işi ya¬pamaz, fakat onu yapmaya niyet ederse, Allah Tealâ o işi yapmış gibi onu mükâfatlandırır.[103]
Allah’a Yaklaşma Amacı
Yakınlık kastı, Allah’ın makamına yaklaşmak anla¬mındadır. Açıktır ki, “falan adam hükümetin filan ada¬mına yakındır.”, denildiğinde, kastedilen yer ve mekân yakınlığı, cismi ve fiziksel yakınlık değildir; yoksa insa¬nın hizmetçileri ona herkesten daha yakın olurdu; ya-kınlıktan maksat, manevî yakınlık, makam yakınlığı ve onunla ünsiyet kurmaktır.
İşleri Allah’ın rızasını kazanmak için yapmak da Al¬lah Tealâ’nın bizim işlerimizden etkilendiği ve durum değiştirdiği anlamına gelmez; aksi durumda olay ve de¬ğişimlerin mekânı olurdu. Allah’a yakınlık, ruhun varlık merdiveninden yukarı çıkmasıdır ve bunun sonucu da varlık âleminde etki sahibi olmaktır; yani varlığın kay¬nağına yaklaşmak ve onu kalbinde bulmaktır.
Varlığın dereceleri cansız varlıklarda, bitkilerde, hayvan ve insanlarda değiştiği gibi, varlıkların kaynağı¬na yakınlaşmada da insanların dereceleri farklıdır; insan, yeryüzünde Allah’ın halifesi olacak kadar Allah’a yaklaşabilir.
Yakınlık kastıyla yapılan ibadet, insana nur kazan¬dırır, insanı mükemmelleştirir ve varlıktan daha fazla bir pay almasını sağlar. Bütün ibadetlerin ve özellikle müstehap namazların bu konuda önemli bir rolü vardır. Nitekim bir hadiste şöyle geçer:
“Kul bana sürekli nafilelerle yaklaşır.”[104]
İnsan sürekli müstehap namazlarla Allah’a yaklaşa¬bilir. Farz namazı cehennem veya Allah’ın kahrından korkarak kılmış olabilir; fakat nafile namazlar, aşkın ni¬şanesi ve mabutla ünsiyet kurmanın sırrıdır.
Kurb Dereceleri
Kur’ân-ı Kerim’de defalarca ve farklı tabirlerle geçen “Derecat=dereceler” sözcüğü ince noktalar içermektedir. Bazıları için “onlar için dereceler var.”[105] buyururken, ba¬zıları için de “onlar derecelerdir.”[106] buyuruyor.
Tıpkı, oturdukları yeri meclisin baş kısmına dönüş¬türen büyük şahsiyetler gibi. Yani derece ve makam on¬ları yukarı çıkarmaz, aksine, onların kendisi derece oluş¬tururlar.
Bu manevî derecelendirme insanlara has bir olay değildir; melekler arasında da dereceler vardır. Kur’ân-ı Kerim, Cebrail hakkında buyuruyor ki:
“-Cebrail- orada -meleklerce kendisine- itaat edilir, güvenilirdir.”[107]
Her halükârda, insanların Allah’a itaat dereceleri farklıdır:
1-     Bazen gönül rızasıyla olmasa da sadece itaat eder¬ler.
2-     Bazen sadece itaat etmekle kalmaz, O’na gönül de verirler; yani aşk ve sevgiyle itaat ederler.
3-     Bazen de itaat ve sevgiden ileri geçer, mükemmel bir marifete ulaşır ve her şeyde O’nu görür. Hz. Ali (a.s)şöyle buyuruyor:
“Gördüğüm her şeyden önce, her şeyden sonra ve her şeyle birlikte Allah’ı görürüm.”[108]
Allah’ı, Allah İçin Çağıralım
Denildiği üzere, Sultan Mahmut Gaznevî, sarayın¬daki insanların kendisine ne kadar sadık olduklarını an¬lamak amacıyla bir kafile düzenler, bir devenin üzerine de bir sandık mücevher bırakıp sandığı kilitler. Yolda bir dereye ulaşınca deveyi ürkütür. Böylece devenin üzerin¬deki mücevher sandığı yere düşer ve mücevherler dereye dökülür.
Sultan, “Herkes topladığı mücevherin sahibidir.” der. Bu sözü duyan sultanın etrafındaki kişiler sultanı yalnız bırakarak mücevher toplamaya koşarlar.
Bu arada Ayaz’ın mücevherleri bırakıp sultanın ya¬nma geldiğini görür, “Sen neden mücevher toplamaya gitmiyorsun?” diye sorar. Ayaz şöyle cevap verir: “Ben kafamda seni düşündüm de hizmeti bırakıp nimete koşmadım.” Mevlana bu olaydan şu sonucu çıkarır:
“Gözün dostunun bağışındaysa eğer
Sen kendini düşünüyorsun, dostunu değil.
Evliyanın Allah’tan O’ndan başkasını istemesi
Tarikat ehlinin tarikatına aykırıdır.”
Kur’ân-ı Kerim, Allah’ı kendileri için isteyen, sadece sıkıntılarda O’na yalvarıp yakaran, başka zamanlarda O’nu unutan ve hatta inkâr edenleri sert bir şekilde eleş¬tirmektedir:
“Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Al¬lah’a has kılarak O’na yalvarırlar. Fakat (Al¬lah) onları salimen karaya çıkarınca hemen (O’na) ortak koşarlar.”[109]
Her halükârda, kendisi için çalışmak nefis perestliktir.
Halk için çalışmak, putperestliktir. Allah ve halk için iş yapmak şirktir. Kendisinin ve halkın işini Allah için yapmak Allah’a tapmaktır.
Hz. Ali’nin münacatında şöyle okumaktayız:
“Allah’ım! Ben sana ne ateşinden korktuğum ve ne de cennetine tamah ettiğim için ibadet edi¬yorum; ben seni ibadete lâyık buldum ve ibadet ettim sana.”[110]
Evet, kâr amacıyla çalışanlar, tacirlerdir; korkudan çalışanlar ise kölelerdir; özgür ve hür insanlar ise Allah¬’ın nimetlerinin şükrünü yerine getirmek için O’na iba¬det ederler. Nitekim Ehlibeyt İmamları’nın (a.s) buyruk¬larında şöyle geçer:
“Bazıları bir şey umarak Allah’a ibadet eder¬ler; bu tacirlerin ibadetidir. Bazıları da Allah’tan korktukları için O’na ibadet ederler; bu ise köle¬lerin ibadetidir. Bazıları ise Allah’a, O’nun şük¬rünü yerine getirmek için ibadet ederler; bu ise hür kişilerin ibadetidir.”[111]
Hafiz’ın dediği gibi:
“İçimize dosttan başkası yerleşmez Her iki âlemi de düşmana ver; bize dost ye¬ter.”
Maddî aşkta insan sevgilisini kendisi için ister; fakat manevî aşkta, insan kendisini sevgilisi için ister. Hz. Ali (a.s) Kümeyi duasında şöyle buyuruyor: “Kalbimi kendi sevginle doldur!”
Kurb Makamına Ulaşmanın Yolu
Allah’ın kurb makamına ve kurbet (yakınlaşma) kastına ulaşman için iki yol vardır:
Biri Allah Tealâ’nın azamet ve makamını bilmek, di¬ğeri ise O’nun dışındaki her şeyin kof, çürük ve itibarsız olduğunu anlamaktır.
Kur’ân-ı Kerim, insanı Allah’a aşık etmek için sürek¬li Allah Tealâ’nın insanlara nimet ve lütuflarını hatır¬latmaktadır. O’nun sıfatlarını, varlıklarını, maddî ve manevî yardımlarını ve onlarca büyüklü küçüklü nime¬tini anmak; bütün bunların hepsi bizim Allah’a sevgi ve aşkımızı artırmak içindir.
Ayrıca, birçok ayetlerde O’ndan başkasının zaaf ve çürüklüğü açıklanır: O’ndan başkasının ne bir izzeti var, ne de gücü. Tüm varlıklar toplanarak bir sinek yarat¬mak isteseler, bunu başaramazlar. O’ndan başka sıkıntı¬da ve zor durumda olanların feryadına kim yetişebilir ki? Allah’la birlikte diğerlerini de çağırmamız ve onları Allah Tealâ’ya eşit ve denk bilmemiz doğru olur mu acaba?
Bir Hatıra
Şiâ âleminin taklit mercilerinden olan Ayetullah Burucerdî yas günlerinde kendi evinde yas programları düzenliyordu. Bu programlardan birinde kendisinin du¬rumu iyi olmadığı için kendi odasında dinleniyor ve aynı zamanda yapılan konuşmaya da kulak veriyordu. Bu ara¬da meclistekilerden birisi, “Zamanın imamı Hz. Mehdi ve Ayetullah Burucerdî’nin sağlığı için salâvat getirin.” dedi.
Bu arada Ayetullah Burucerdî’nin, asasıyla kapıya vurduğunu gördüler. Yakınları yanına giderek, “Bir şey mi istediniz?” diye sordular. Bunun üzerine, “Neden be¬nim ismimi Hz. Mehdi’nin (a.s) ismiyle bir arada söy¬lüyorsunuz. Ben buna lâyık mıyım ki ikimize bir arada salâvat getiriyorsunuz?” diye itiraz etti.[112]
Hz. İmam Mehdi’nin (a.s) vekili konumundaki bu büyük taklit mercii, isminin bir masum imamın isminin yanında söylenmesine razı olmazken birçoklarımız an¬layışsızlık veya edepsizliğimizden dolayı zayıf ve tepeden tırnağa muhtaç olan varlıkları mutlak güç sahibi Allah Tealâ’nın isminin yanında anıyor ve bunları bir kefeye koyuyoruz.
Nitelik mi, Nicelik mi?
İslâm dini işin niteliği, hedef ve amacına özen göste¬rir. Kur’ân-ı Kerim amellerin en çok olanını değil, en gü¬zel olanını över ve şöyle buyurur:
“(Allah sizi imtihan eder) hanginizin daha güzel iş yaptığınız belirsin diye.”[113]
Hz. Ali (a.s) rükûdayken yüzüğünü sadaka verdi, bu¬nun üzerine bir ayet indi. İnsanlar, bir yüzük için bir ayetin nazil olduğunu görünce bu yüzüğün çok pahalı olduğunu sanarak, “bu yüzük, Irak ve Suriye’den alman vergiler değerinceydi.” dediler. Oysa böyle değerli bir yü-zük kesinlikle Hz. Ali’nin (a.s) takvasıyla bağdaşmaz. Nitekim yanı başında bazıları fakirlik ve yoksulluk çe¬kerken Hz. Ali’nin parmağına böyle bir yüzük takması onun adaletiyle de uyuşmaz.
Gerçek şu ki, “Sizin veliniz, ancak Allah, O’nun El¬çisi, namaz kılanlar ve rükû hâlinde zekât verenler¬dir.”[114] ayetinin nüzul sebebi yüzüğün ağırlığı, hacmi ve değeri değil, onun ihlâs ve kurbet kastıyla verilmiş ol¬masıdır.
Bir Hatıra
Behlul, bir grubun bir cami inşa ettiklerini ve onu Allah için yaptıklarını iddia ettiklerini görünce bir taşın üzerine “Bu camiyi Behlul inşa etmiştir.” yazarak gecele¬yin caminin kapısına astı. Ertesi gün işçiler caminin kapı¬sına asılmış olan taşı görünce durumu Harun’ur-Reşid’e anlattılar. Harun Behlul’u çağırarak, “Neden benim yap¬tırdığım camiyi kendi adına mal ediyorsun?” diye sordu.
Behlul, “Eğer sen camiyi Allah için yaptırıyorsan bı¬rak da üzerinde benim ismin olsun; Allah onu kimin yaptırdığını biliyor zaten. O, insanları mükâfatlandır¬mada yanılmaz ya! Eğer Allah içinse üzerinde benim ve¬ya senin adının olması hiç önemli değil” dedi.
Behlul bu hareketiyle Harun’a camiyi kurbet kastıy¬la yaptırmadığını, aksine şöhret için bu işe giriştiğini an¬latmak istedi. İşte bu nedenledir ki Kur’ân-ı Kerim kâ¬firlerin amellerini insanın gözüne su olarak görünen, fa¬kat gerçeği olmayan bir seraba benzetiyor:
“İnkar edenler(e gelince): Onların işleri, düz arazideki serap gibidir. Susayan onu su sanır.”[115]
Esasen İslâm dini, her dört unsuru da iyi olan bir ameli salih addetmektedir. Yani amel, amaç, vasıta ve metot unsurunu…
Kurbet kastı sadece işin başında değil, o amelin sonu¬na kadar devam etmelidir. Aksi durumda amel batıl olur.
Uçağın motoru hatta bir dakika bile çalışmazsa, uçağın düşmesi kesindir. Niyette bir an olsun şirk ve riya olursa, amelin tamamını batıl eder.
Bir Başka Hatıra
Bir hava yolculuğunda, hareket etmek üzere olan uçağın bütün yolcularını yere indirdiler ve uçuş birkaç dakika gecikti. Bunun nedenini sorduklarında, uçakta bir hamam böceği görülmüş dediler. “Bir hamam böceği için mi uçuşu bu kadar geciktirdiniz?” diye sordukların¬da, “evet” dediler; “bu bayağı böcek bir kabloyu kemirip uçağın sisteminin bozulmasına ve böylece uçağın düşme¬sine neden olabilir.”
İnsanı Allah Tealâ’ya doğru uçurması gereken nice iyi ameller vardır ki ruhî bir hastalık, bırakın insanı uçurması, onun düşmesine bile neden olur.
Niyet İşe Değer Kazandırır
Birinin, bir insanı haksız yere öldürdüğünü ve daha sonra öldürülen kişinin asılması gereken bir cani oldu¬ğunun anlaşıldığını düşünün. Burada faydalı bir iş yap¬mış olmasına rağmen insanlar bu işinden dolayı onu övmezler; çünkü onun amacı yeryüzünde fesat çıkaran bir kişiyi değil, suçsuz bir insanı öldürmekti.
O hâlde bir işin faydalı oluşu, onun salih bir amel olması için yeterli değildir; bir işin salih sayılabilmesi için tertemiz bir amaçla yapılması gerekir.
Kur’ân-ı Kerim ister humusta olsun, ister zekâtta, ister yapılan malî infaklarda, ister savaşta ve düşmanla yapılan cihadda olsun, her yerde kurbet kastının üzerin¬de durmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’in “Allah yolunda”, “Al¬lah için” ve “Allah’ın rızasını kazanmak için” kelimele¬rinin üzerinde durması kurbet kastının önemini göster¬mektedir.
Okul, hastane ve yol yapımı gibi halk için yararlı iş¬ler yapanların niyetleri ilâhî olmazsa kendilerine zul¬metmiş olurlar; çünkü her ne kadar diğerleri ondan ya¬rar sağlasalar da kendilerine ondan hiçbir yarar ulaş¬maz.
Kur’ân-ı Kerim, sürekli salih ameli imanla birlikte zikredilir: “İnananlar ve iyi ameller yapanlar” veya “Ka¬dın veya erkeklerden inanarak iyi amel yapanlar.” Bu, sadece amelin iyi olmasının yeterli olmadığını, onu ya¬pan failin de iyi olması gerektiğini vurgulamak içindir.
İki Hatıra
1-  Resulullah’ın (s.a.a) müezzini Bilal Habeşi, “eşhedu en la ilahe illellah” derken dili peltek olduğu için “ş”yerine “s” diyordu. İnsanlar bunu eleştirince Resulullah (s.a.a), “Bilal’ın “s”si Allah katında “ş”dir.” buyurdu.[116]
Her ne kadar da görünüşte Bilal’in işi eksiktiyse de, ancak kurbet kastı olduğu ve iyi niyetle yaptığı için se¬vabı vardır.
2- Resulullah’ın (s.a.a) ashabından olan ve gözleri gör¬meyen Abdullah b. Mektum, bir gün Resulullah (s.a.a)bazı kişilerle konuşurken mescide girdi. Abdullah mes-cittekileri göremediği için yüksek sesle konuşmaya baş¬layınca oradakilerden biri ona karşı yüzünü ekşiterek rahatsız oldu.
Kör biri etrafını göremediği için yüzünü ekşitmeyle ona gülümsemek hiçbir şeyi değiştirmediği hâlde, Kur’¬ân-ı Kerim onun hakkında bir sure nazil kılmış ve arka arkaya on ayette yüzünü ekşiten adamı kınamıştır.
“Surat astı ve döndü; kör geldi diye. Ne bi¬lirsin belki o arınacak…”[117]
Demek ki amelin ölçüsü, yararlı veya zararlı olması değildir. Dolayısıyla ameli başka şeylerle mukayese edip, “başkalarına yararı olursa salihtir, zararı olursa salih değildir”, dememiz doğru olmaz; aksine, ameli, onu ger¬çekleştirenle birlikte değerlendirip hangi amaçla yapıl-dığına, amelin diğerlerine bir yararı ve zararı olmazsa bile, haddi zatında nasıl olduğuna dikkat etmemiz ge¬rekir.
Evet, peygamberler mektebinde ahlâkın arazî değil, zatî bir değeri vardır; tıpkı insanın müşteri çekmek, üre¬timini artırmak ve halkı etrafına toplamak için sergile¬diği güzel ahlâk gibi.
Abese Suresi’nde, “neden kör birine yüzünü ekşittin” diye kınama vardır; o görmese bile bunun yapılmaması gerektiği vurgulanıyor; çünkü insanın bir mümine yü¬zünü ekşitmesi kendiliğinden çirkin bir ameldir.
Her halükârda, kurbet kastı, bütün amellerin ilâhî ölçüyle yapılması, onun siyasî ve içtimaî yankılarına, di¬ğerleri tarafından hoş görülüp görülmemesine önem ve¬rilmemesi demektir.
Kurbet kastı, “işi Allah için yap ve diğerlerinin kı¬namasından endişe etme” anlamındadır. Kur’ân-ı Kerim gerçek müminler hakkında buyuruyor ki:
“Allah yolunda cihat ederler ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar.”[118]
Kurbet kastı, hakkı hiç kimseden çekinmeden söy¬lemektir. Kur’ân-ı Kerim, ilâhî davetçileri şöyle tavsif etmektedir:
“Allah’ın buyruklarını tebliğ ederler, Al¬lah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar.”[119]
Hatıra
Bir gün İmam Rıza’nın (a.s) hareminde ziyaret ve duayla meşguldüm, manevî bir hâl içindeydim. Yanı ba¬sımdaki birisi perşembe akşamları televizyonda yayınla¬nan programlardan beni tanımış olacak ki birkaç kez katladığı parayı bana vererek, “Kıraati bey! Bu parayı bir fakire ver.” dedi. Ona, “Ben de aynen senin gibi ziya¬ret için geldim ve Meşhed’de fakir tanımıyorum; kendi¬niz fakire verin.” dedim.
Bir süre sonra yine aynı şeyi söyledi ve ben de aynı cevabı verip duayla meşgul oldum.
Üçüncü defa sözünü tekrarlayınca rahatsız olarak “Bugün siz iki bin riyal parayla üç defa dikkatimi dağıt¬tınız; lütfen rahatsız etmeyin ve paranızı kendiniz fakire verin” dedim. Bunun üzerine adam, “Kıraati bey! İki bin değil, on bin riyaldir.” dedi.
Oysa ben o ana kadar adamın fakire iki bin riyal vermek istediğini sanıyordum. Biraz bekledim ve sakinleşince, “Burada, yetim çocuklar için yardım toplayan bir kurum var.” dedim. O, “Siz bilirsiniz; parayı istediğiniz yerde harcayın.” dedi ve parayı verip ayrıldı.
Ben dua kitabını bırakarak biraz düşündüm ve içimden, “Allah için olduktan sonra iki binle on bin riya¬lin ne farkı var?” dedim ve bunun, bende kurbet kastının olmadığının ortaya çıkması için bir imtihan olduğunu anladım.
Ihlasın nişanelerinden biri insanın miktar, kişiler, bölgeler, işin çeşidi ve şartlan arasında fark gözetmeme¬si ve insanların anlayıp anlamamasına, destekleyip des¬teklememesine, geliri olup olmamasına ehemmiyet ver¬meden sadece Allah’ın rızasını göz önünde bulundurmasıdır.
Elbette insanları sevmek ve işi insanlar için yapmak egoistlik ve bencillikten daha iyidir; fakat amaç ilâhî ol¬mazsa, bunun da hiçbir değeri olmaz.
Şehit Mutahharî’nin dediği gibi, kurbet kastı zatî bir şarttır, itibarî değil, tekvinî bir şarttır, yüzeysel ve teş¬rifatı değil.[120]
“Mekke’ye ulaşmanın şartı, Mekke yolunu kat et¬mektir.” dersek, bu tabiî ve zatî bir şarttır, itibarî de¬ğildir. Dolayısıyla, Allah’ın kurb makamına ulaşmanın şartı da yakın olmayı kast etmektir ve bu da zatî bir şarttır.
Temiz Niyetin Etki ve Bereketleri
Ayet ve hadislere kısa bir göz atarsak, temiz niyetin birçok bereket ve etkilerinin olduğunu görürüz. Onlar¬dan bazısı kısaca şöyledir:
1-     İyi niyete sahip olan kimsenin rızkı bol olur.[121] Bel¬ki de hadisten kastedilen şudur ki, iyi niyete sahip olan birisi halka iyi davranması sonucu bir çok insanı kendi¬ne cezp eder ve böylece daha fazla gelir elde eder.
2-     İyi niyet, insanın başarılarını artırır, yaşamı güzelleştirir, sıcaklık getirir ve insana çok sayıda arkadaş kazandırır.
3-     İnsanın ömrünü uzatır.
Hadislerde şöyle geçer: Hac amellerini tamamladık¬tan sonra evine dönen insan tekrar gelecek yıl da hacca gitmeyi niyet ederse, Allah Tealâ güzel niyetinden dolayı onun ömrünü uzatır.
4- İyi niyet insanın geçmişini telafi eder. Hz. Ali (a. s)buyuruyor ki:
“Günahkâr insan iyi niyetle tövbe edecek olur¬sa Allah Tealâ ceza olarak ondan aldığı şeyi tek¬rar ona verir ve işindeki sorunlar hallolur.”[122]
5-  İnsan iyi bir işi niyet eder, ancak onu gerçekleştiremezse Allah Tealâ onun mükâfatını kendisine verir.Samimi niyet sonucu, insanın yapmadığı işler lehine kaydedilir; nitekim rivayette şöyle geçer: Eğer bir mü¬min, “Allah bana imkanat verseydi şöyle ve böyle hayırlı işler yapardım” derse ve bu arzusunda samimi olursa Al¬lah Tealâ söz konusu hayırlı işlerin mükâfatını ona ve¬rir.[123] Hatta samimi olarak şehit olmayı arzularsa, yata¬ğında ölse bile Allah onu şehitlerin derecesine ulaştırır.[124]
Allah’ın lütfüne gelince, iyi niyeti mükâfatlandırdığı hâlde işlemedikçe günah niyeti karşısında insanı ceza¬landırmaması yeter.[125]
6-  İyi niyet, salt ve bütün yönüyle maddî olan yaşam gereçlerini insanın Allah’a yaklaşması için bir vesile kı¬labilir. Nitekim secde ve ağlamak gibi salt manevî du¬rumlar da riyayla yapılırsa insanı Allah’tan uzaklaştırır.
Rivayetlerde şöyle geçer: Cisim ruhla ayakta durdu¬ğu gibi din de samimi niyetle ayakta durur.[126] Temiz kalp ve iyi niyet Allah Tealâ’nın en üstün hazinelerindendir ve niyet her ne kadar iyi olursa bu hazinelerin değeri de bir o kadar fazla olur.[127] Ciddi irade, karar ve niyet, insa¬nın beden gücünü kat kat artırır.
İmam Cafer Sadık (a.s) buyuruyor ki:
“Allah Tealâ kıyamet günü insanları niyetleri üzerine haşredecektir.[128]
Amacı, vazifesini yerine getirmek olan kimse için işin çeşidi ve sonuca varmak önemli değildir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.”[129]
Önemli olan Allah yolunda savaşmaktır; dolayısıyla sonucunun zafer veya yenilgi olması Allah’ın mükâfatın¬da etkili değildir. Kur’ân-ı Kerim başka bir yerde şöyle buyuruyor:
“Kim Allah ve Elçisi için göç etmek amacıyla evinden çıkar da kendisine ölüm yetişirse, onun mükâfatı Allah’a düşer.”[130]
Bu ayetten de anlaşıldığı üzere, insan Allah için evinden çıkarsa, hedefe ulaşmasa bile mükâfata ulaşır. Önemli olan amelin kendisi değil, .taşıdığı niyettir. Önemli olan amaca ulaşmak değil, doğru yolda hareket etmektir.
Resulullah (s.a.a) Ebuzer’e şöyle buyurmuştur:
‘Tapmaya muvaffak olmasan bile iyi iş yapmayı amaçla; çünkü bu karar seni gafiller zümresinden çıkarır.[131]
Başka bir hadiste şöyle geçer: İlâhî niyetle olan her iş, basit ve küçük olsa bile büyüktür.[132] Nitekim en önemli işler de doğru bir niyetle olmazsa değersizdir.
Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki:
“Ümmetimin şehitlerinin çoğu kendi yataklarında dünyadan göçerler ve nice insanlar da var ki cephede canlarını verirler, fakat Allah onların niyetini bilir.”[133]
Resul-i Ekrem (s.a.a) Tebuk Savaşı’nda şöyle buyurmuştur:
“Medine’de olup da cepheye gelmeyi ve bizimle savaşa katılmayı arzulayanlar niyetlerinden do¬layı bizimle ortaktırlar.”[134]
Nitekim başka bir rivayette de şöyle buyurmaktadır:
Teheccüt namazına kalkmak niyetiyle yatağı¬na giren kimse uyuyup kalsa (ve namazı için uyanamasa bile) Allah Tealâ onun uykusunu sa¬daka, nefesini Tesbih kılar ve ona gece namazı mükâfatını verir.”[135]
“Hatta yemek yerken ve uyurken kutsal bir hedefi¬niz olsun.” tavsiyesi boşuna değildir.[136] Eğer birini Allah için severseniz ve onun iyi birisi olduğunu sanırsanız, gerçekte o cehennemlik olsa bile size -bu niyetinizden dolayı- mükâfat verilir.[137]
Niyetin Amelden Üstünlüğü
Bir iş riya ve gösteriş için de yapılabilir; fakat niyet batini ve insanın kalbiyle ilintili bir durum olup zahirî bir etkisi olmadığı için onda riya ve gösteriş söz konusu olmaz. Niyetin amele karşın bir başka imtiyazı, niyetin her zaman ve her yerde mümkün oluşu ve özel şartları gerektirmeyişidir; fakat bir işi yapmak için bir çok im¬kânlara ve şartlara gerek vardır.
Hadis kitaplarında, “men beleğ” başlığı altında top¬lanan bir takım hadisler vardır. Bu hadislerin içeriği şu¬dur: İnsan bir rivayete istinaden bir ameli yaparsa, riva¬yet doğru olmasa bile Allah Tealâ o amelin sevabını kendisine verir; çünkü o hadise uyan kimse onu iyi ni¬yetle yapmıştır.
69
Niyetin Dereceleri
1-  Bazen Allah’ın azabından korkmak veya O’nun lütfüne tamah etmek insanı bir işe yöneltir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim bu konuda buyuruyor ki:
“O’nu -Allah’ı- korkarak ve tamah ederek çağırın”[138]
Veya başka bir yerde şöyle buyuruyor:
“Umarak ve korkarak bize dua ederler.”[139]
2-  Bundan daha yüksek derece, Allah Tealâ tarafın¬dan bir sevap veya cezası olmasa bile Allah’ın lütuflarına teşekkür etmek için bir şey yapmaktır. Nitekim Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki:
“Eğer Allah kendine karşı işlenen günah için azabı vaat etmemiş olsaydı bile, insanın O’nun nimetlerine teşekkür etmek için O’na karşı gü¬nah işlememesi gerekirdi.”[140]
3-      Daha üst derecesi, Allah’a yaklaşmak ve O’nun kurb makamına ulaşmaktır; bu dereceye ulaşan kimse cennette gözü olmaksızın veya cehennemden korkmak-sızm, sadece kulluk ve ibadete lâyık gördüğü için Allah’a ibadet eder.
4-      En yüksek derece insanı Allah’a olan aşkının bir işe yöneltmesidir. Nitekim Hz. Ali (a.s) ölüm ve Allah’a kavuşmaya olan aşkını, bebeğin, annesinin göğsüne duy¬duğu ilgiden daha fazla olarak açıklamaktadır.[141] İmam Hasan Müçteba’nın (a.s) oğlu Hz. Kasım Kerbelâ’da şöy¬le diyor:
“Allah yolunda ölüm benim için baldan daha tatlıdır.”
Cezaî Konularda Niyetin Rolü
İslâm dini cezaî konularda da niyet için ayrıcalık ta¬nımıştır; iki hususu örnek olarak verelim:
Öldürme konusunda, kasten birini öldürenle kasıtsız olarak birinin ölmesine neden olan kimse arasında fark gözetmiş ve her biri için ayrı bir hüküm belirlemiştir.[142] Yemin konusunda da Kur’ân-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“Allah sizi yaptığınız kasıtsız yeminleriniz¬den sorumlu tutmaz.”[143]
Dolayısıyla, insanın ciddi niyeti olmadan yaptığı ye¬minin hiçbir değeri yoktur.
Marifet, Kurbet Kastı İçin Ön Hazırlıktır
Kurbet kastı ve temiz niyete ulaşmanın en güzel yo¬lu, Allah’a olan marifetten ve O’nu tanımadan geçer.
İnsanlar arasında sevilmenin Allah’ın elinde olduğu¬nu bilirsek.[144]
İzzet ve gücün yalnız Allah’ın elinde olduğunu bilir¬sek.[145]
Yarar ve zararın başkalarının elinde olmadığını bi¬lirsek.[146]
Allah için yapılan bir işin bazen iki kat, bazen on kat ve bazen de yetmiş kat sevabı olduğunu bilirsek, O’ndan başkası için bir şey yapmayız.
Eğer, toplumda yükselişi insanın yücelik belirtisi olarak değerlendirmezsek, çünkü siyah dumanın da yük¬seldiğini bilirsek,
Eğer, insanların ilgisini çekmenin hiçbir değeri olmadığım, çünkü yolda giden bir filin de insanların ilgisi¬ni çektiğini bilirsek!
Eğer, gösteri ve riyakârlığın rezillik ve tehlikelerine dikkat edecek olursak!
Eğer, önümüzde hiç kimsenin bir başkasının yardı¬mına koşmayacağı ve yalnız selim bir kalbe sahip olanla¬rın kurtulacağı bir gün olduğunu bilirsek.[147]
Ve eğer, kötü niyetle nice değerleri kaybettiğimizi bilirsek, kendimizi ihlâslı ve kurbet kastıyla iş yapmaya hazırlarız.
Kötü Niyetin Etkileri
Niyet konusunun sonunda, daha önce iyi niyetin be¬reketlerine değindiğimiz gibi kötü niyetin de afetlerine değinmek istiyorum:
1- Duanın kabul olmaması. İmam Seccad (a.s) şöyle buyuruyor:
“Kötü niyet, duaların kabul olmamasına ne¬den olur.”[148]
İlâhî olmayan bir niyet, işlerin ilâhî bir renge bü¬rünmesini engellemenin ve onu ibadet olmaktan çıkar¬manın yanı sıra bir takım tehlikeleri de beraberinde ge¬tirir.
İmam Cafer Sadık (a.s) buyuruyor ki:
“Vermemek niyetiyle birinden borç alan kimse hırsız gibidir.”[149]
“Kim evlenirken eşinin mihrini vermemeyi amaçlarsa, Allah katında zina eden kimse gibi-dir.”[150]
2-  Rızktan mahrum olmak. İmam Cafer Sadık (a.s)şöyle buyuruyor:
“Çoğu zaman mümin bir kişi günah işlemeyi kasteder, Allah da onu rızktan mahrum eder.”
Bu hadisin bir örneği de Kur’ân-ı Kerim’de geçen bağla ilgili kıssadır:
Kalem Suresi’nde 16. ayetten 30. ayete kadar, bağla¬rı olan ve fakirlerin haberi olmaması ve onun meyvesin¬den fakirlere vermemek için bağlarının mahsulünü gece¬leyin toplamaya giden bir grubun kıssası geçmektedir.
Sabahleyin bağa gittiklerinde, bağın yanarak küle dönüştüğünü gördüler. İlk önce yolu kaybettiklerini ve yanlış geldiklerini sandılar, fakat diğerlerinden daha akıllı olan biri şöyle dedi: “Ben size böyle yapmayın, böyle bir şeyi düşünmeyin demedim mi? Siz fakirleri meyve-lerden mahrum etmeyi amaçlamıştınız, Allah da sizi mahrum etti.”
Bu kıssadan, Allah Tealâ’nın bazen bizi niyet ve amacımıza göre cezalandırdığı veya mükâfatlandırdığı an¬laşılıyor.[151] Tabii ki bu genel bir kural değildir.
3-  Kalbin katılaşmasına neden olur. İmam Ali (a.s)şöyle buyuruyor:
“Kötü niyet kalbin katılaşmasının nişanelerindendir.”[152]
4- İnsanın ömrünün ve yaşamının bereketi gider. Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki:
“Niyet kötü olunca bereket kalkar.”[153]
Allah Tealâ niyeti iyi olmayan kimseden bereketini alır ve artık Allah’ın nimetlerinden yararlanamaz.
Nakledildiği üzere, birine, falan amelinden dolayı üç duan kabul olacak”, dediler. Adam sevinerek, “Allah’ım! Eşim kadınların en güzeli olsun.” dedi. Duası kabul oldu ve eşi güzelleşti, fakat insanların gözlerini eşine diktik¬lerini görünce hayatı zehir oldu. Bunun üzerine, “Allah¬’ım! Eşimi kadınların en çirkini kıl.” diye ikinci duasını yaptı. Bu duası da kabul oldu, fakat artık böyle bir ka¬dınla yaşamak tahammül edilemez oldu. Bu kez üçüncü duasını kullanarak, “Allah’ım! Eşimi ilk hâline çevir.” dedi. Üçüncü duası da kabul oldu ve eşi eski hâline geldi. Bu adam her üç duayı kullandı, fakat, bundan bir sonuç alamadı. İşte bereketin kalkmasının anlamı budur; in¬san mevcut imkânlardan iyi bir şekilde yararlanamaz.
İFTİTAH TEKBİRİ
Allah-u Ekber
Kabe’yi ziyaret edenlerin ilk farz sözleri, lebbeyk de¬mek ve tekbir getirmektir. Hacılar tekbir getirerek hac amellerine girmiş olurlar ve bir takım şeyler onlara ha¬ram olur.
Namaza da “Allah-u Ekber” söylenerek başlanır ve namaz kılan kişiye yemek, içmek, konuşmak gibi bir ta¬kım şeyler haram olur. Dolayısıyla, namazın ilk tekbiri¬ne “iftitah tekbiri=başlangıç tekbiri ve tekbiret’ul-ihram” denir.
Mekke ziyaretçileri yolda karşılaştıkları her durum¬da “lebbeyk” derler ve hacıların lebbeyk’i tekrarlamaları müstehaptır. Namaz kılan kimseye de her eğilip doğrul-duğunda, oturup kalktığında “Allah-u Ekber” kelimesini tekrarlaması müstehaptır.
Sabahleyin söylenmesi farz olan ilk kelime “Allah-u Ekber”dir.
Müslüman bebek dünyaya geldiği zaman ezan ve ikame şeklinde duyduğu ilk kelime ve ölüye (cenaze na¬mazında) mezara bırakıldığında okunan son kelime “Al¬lah-u Ekber”dir.
Namazda hem farz olan ve hem de namazın rüknü sayılan tek kelime “Allah-u Ekber”dir.
Müslümanların marşı olan ezanda okunan ilk kelime de “Allah-u Ekber”dir.
“Allah-u Ekber” hem namazın hazırlık aşamasında, hem namazda ve hem de namazdan sonra takibatta en çok söylenen kelimedir. Öyle ki her Müslüman bir günde sadece beş vakit farz namazda (müstehap namazların dışında) yaklaşık 360 defa tekrarlamaktadır onu. Şöyle ki:
1- Beş vakit namazın her birinde ezan okunması ge¬rekir ve her ezanda da 6 defa “Allah-u Ekber” söylenir (toplam 30 defa tekbir getirilir).
2-     Beş vakit namazın her birinde ikame okunur ve her ikamede de 4 defa (toplam 20 defa) “Allah-u Ekber”söylenir.
3-     İftitah tekbirinden önce, beş vakit namazın her birinde altı defa tekbir getirmek müstehaptır ve ye¬dinci tekbir ise farz olan iftitah tekbiridir. (Toplam 30defa).
4-     Beş vakit namazın başında söylenen 5 iftitah tek¬biri.
5-     Her rükûdan önce 17 rekâtta bir tekbir vardır(toplam 17 defa).
6-     Namazın her on yedi rekâtında iki secde var veher secdede, biri secdeden önce ve biri de secdeden sonra olmak üzere iki tekbir söylemek müstehaptır (toplam 68defa).
7-     Her namazda beş kunut var ve her kunuttan öncede bir tekbir vardır (toplam 5 defa).
8-     Beş vakit namazın her birinin sonunda 3 tekbir vardır (toplam 15 defa).
9-     Her namazdan sonra Hz. Zehra’nın (s.a) tesbihi söylenirken 34 defa tekbir söylenir (toplam 170 defa).
Fakat ne yazık ki ömrümüzde tüm vücudumuzla yö¬nelerek bir defa “Allah-u Ekber” söylemedik. Bir insan inanarak ve kalben yönelerek her gün 360 defa “Allah her şeyden büyüktür” derse, artık hiçbir güç ve kudret¬ten ve süper güçten korkmaz.
Diğer Namazlarda Tekbir
Ramazan ve Kurban Bayramı’nda, namazın kendi¬sinde olduğu gibi namazlardan önce ve sonra da söyle¬nen slogan tekbirdir.
Ayât namazında beş rükû ve her rükûnun da bir tekbiri vardır.
Cenaze namazında da esasen rükün olan 5 tekbir vardır.
Namazda Nasıl Tekbir Getirelim?
İslâm dini her iş için bir adap beyan etmiştir. Allah-u ekber söylemek için de bir takım adaba uyulması ge¬rekir. Başlıca:
1-  Tekbir söylerken iki elleri kulakların hizasına ka¬dar kaldırmak gerekir ve eller kulakların hizasına ula¬şınca tekbirin bitmesi gerekir.
İmam Rıza (a.s) şöyle buyuruyor:
“Tekbir getirirken ellerin hareket etmesi Al¬lah Tealâ’ya teveccüh etmede ve kalp huzurunda etkilidir.”[154]
2- Tekbir getirirken el parmakları birbirine bitişerek yukarı kalkmalıdır.
3-        Ellerin içi kıbleye doğru olmalıdır. Rivayetlerde, tekbir getirirken elleri kaldırma na-mazın ziyneti olarak geçer.
Tekbirin Anlamı
Allah-u Ekber, yani Allah, bütün hissedilen, zihinde geçen, somut ve soyut varlıklardan büyüktür.
Allah-u Ekber, yani Allah tavsif edilmeyecek kadar büyüktür.
“Ey hayal, sanı, vehim ve kıyastan daha yüce! Dediğimiz, duyduğumuz ve okuduğumuzdan. Toplantı bitti de ömrümüz tükendi Biz halâ senin vasfının başındayız.”
İmam Cafer Sadık (a.s) buyuruyor ki:
“Tekbir getirirken Allah’tan başka her şey se¬nin gözünde küçük olmalıdır.”[155]
İnsan diliyle tekbir getirirken başkasına gönül vermişse yalancı ve hilecidir ve bundan dolayı Allah ondan zikrin tadını alır.
İslâm Kültüründe Tekbir
Sadece namazda değil, namaz dışında da bir çok yerde tekbir söylenilmelidir. Müslümanlar sadr-ı İslâm’¬da, hem iyi günlerde ve hem de kötü günlerde tekbir ge¬tirirlerdi. Onlardan sadece bir bölümüne değiniyoruz:
1-       Hendek Savaşı’nda, Müslümanlar hendek kazar¬ken sert bir taşla karşılaşınca kazma kırılmasına rağ¬men taş kırılmadı. Resulullah (s.a.a) bir vuruşta taşı kı¬rınca Müslümanlar her bir ağızdan tekbir getirdiler veorada Resul-i Ekrem (s.a.a), “Ben taşların kıvılcımındaRum ve İran saraylarının yıkılışını gördüm.” buyurmuş¬tur.[156]
2-       Hz. Ali (a.s) Sıffin Savaşı’nda, birisini öldürdü¬ğümde tekbir getiriyordu ve Müslümanlar tekbirleri sayarak onun ne kadar düşman askerini öldürdüğünü an¬lıyorlar di.[157]
3-     Fatımat’üz-Zehra’yı (s.a) Ali b. Ebu Talib’in (a.s) evine götürdükleri gece yetmiş bin melek tekbir söyleye¬rek yeryüzüne indi.[158]
4-  Resulullah (s.a.a), Fatıma bint-i Esed’in cenazesi için 40 tekbir[159] ve amcası Hamza’nın cenazesi için ise 70tekbir getirdi.[160]
5-     Hacda şeytan taşlamada atılan her taşta bir tekbir söylemek müstehaptır.[161]
6-     Sevabı bin rekât müstehap namaza eşit olan Hz. Zehra’nın (s.a) tesbihatında 34 defa tekbir söylenir.[162]
7-     Resulullah (s.a.a) dünyaya gelince söylediği ilk ke¬lime, mübarek “Allah-u ekber” kelimesiydi.[163]
8-   Mekke   Müslümanlar   tarafından   fethedilince, Resulullah (s.a.a) Mescid-i Haram’a girip Hacer’ul-Es-ved’e işaret ederek tekbir getirdi ve Müslümanlar yük¬sek sesle öyle bir tekbir getirdiler ki müşrikler titremeye başladılar.[164]
9-  Rivayetlerde şöyle geçer: Bir şey sizi hayrete dü¬şürdüğünde tekbir getirin.[165]
10-  Uhud Savaşı’nda kâfir bir kahraman karşısına çıkacak bir rakip istedi. Hz. Ali (a.s) ileri çıkarak ona öyle bir darbe indirdi ki Resulullah (s.a.a) ve Müslümanlar yüksek sesle tekbir getirdiler.[166]
11-       Resulullah (s.a.a) Hz. Ali’ye (a.s) şöyle buyuru¬yor: Ayın hilal hâline veya aynaya baktığın zaman veya bir sıkıntıyla karşılaştığında 3 defa tekbir getir.[167]
12-       İmam Seccad’ın (a.s) oğlu Zeyd’in Ümeyyeoğulları’na karşı başlattığı kıyamda sloganı “Allah-u Ekber”di.[168]
13-       Bedir Savaşı’nda, Resulullah (s.a.a), Nufel is¬minde düşmanın ileri gelenlerinden birinin ölüm habe¬rini bekliyordu. Hz. Ali’nin (a.s) onu öldürdüğünü du¬yunca tekbir getirdi.[169]
14-       Hz. Ali (a.s), Hz. Zehra’yı (s.a) istemeye gidince,Resulullah (s.a.a) “Konuyu kızım Fatıma’ya açmamı bek¬le” buyurdu. Fakat Hz. Zehra (s.a) sustu ve bir şey söy¬lemedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a), “Allah-u Ekber; susmak ikrardır.” buyurdu.[170]
15-       Haricîlerle savaşta, Haricîlerin başları öldürü¬lünce Hz. Ali (a.s) tekbir getirerek secdeye kapandı ve onu müteakiben başkaları da tekbir getirdiler.
16-       Yahudilerden bir grup Müslüman oldu ve Resulullah’a (s.a.a), “Önceki peygamberlerin vasisi vardı; si¬zin vasiniz kimdir?” diye sordular. Bunun üzerine Vela¬yet ayeti nazil oldu ve “Sizin veliniz Allah, Resulü ve rü¬kû hâlinde zekât veren müminlerdir.” buyurdu.[171]
Bunun peşinden Resulullah (s.a.a), “mescide gidelim” buyurdu. İçeri girdiklerinde bir fakirin sevindiğini ve Hz. Ali’nin (a.s) rükû hâlinde yüzüğünü ona sadaka verdiğini gördüler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.a) tekbir getirdi.[172]
17-      Ehlibeyt İmamlarının (a.s) haremlerine girerken tekbir getirmek tavsiye edilmiştir. Nitekim Camia ziya¬retini okumadan önce üç merhalede 100 tekbir söyle¬mekteyiz ki, Allame Meclisî’nin dediğine göre, bunun se¬bebi, Camia Ziyareti’ndeki cümlelerin insanı Ehl-i Beyt İmamları hakkında aşırıcılığa düşürmekten koruması olabilir.[173]
18-      Hz. Ali (a.s), yargılamalarında suçluyu teşhis edince tekbir getirirdi.[174]
19-      Hz. Ali’nin (a.s) taraftan olması suçuyla İbn-i Ziyad’ın emriyle dar ağacına çekilen ve mızrakla kendisi¬ne saldırılan Meysem-i Temmar şahadet anında ağzın¬dan kan aktığı hâlde tekbir söylüyordu.[175]
20-      Resulullah (s.a.a) miraca çıktığında göklerin her tabakasından geçince tekbir getiriyordu.[176]
21-  Cebrail, Resulullah’ın (s.a.a) yanında bulunduğu bir sırada Hz. Ali (a.s) içeri girdi. Bunun üzerine Cebrail şöyle dedi: “Ey Muhammed! Seni peygamber olarak gön¬deren Allah’a andolsun ki gökyüzü halkı Ali’yi yeryüzü halkından daha iyi tanımaktalar. Ali savaşlarda tekbir getirince biz melekler de onunla birlikte tekbir getir¬mekteyiz.”[177]
22-      Hayber Savaşı’nda, Müslümanlar kaleye girince, getirdikleri tekbirden Yahudiler korkup kaçtılar.[178]
FATİHA SURESİ
İftitah tekbirinden sonra, Fatiha Suresi okunur; bu sure okunmazsa namaz batıl olur: “Fatihasız namaz olmaz.”[179]
Fatiha Suresi’nin diğer bir adı da, Hamd ve Fatihat’ul-Kitap (kitabın başlangıcındır; Kur’ân-ı Kerim bu su¬reyle başladığı için bu isim verilmiştir. Bu surenin yedi ayeti vardır[180] ve Cabir b. Abdullah Ensarî’nin Resulullah’tan (s.a.a) naklettiği rivayete göre Kur’ân-ı Kerim’in en önemli süresidir.[181]
Fatiha Suresi, her gün beş vakit namazda en az on defa okunması her Müslüman’a farz olan tek suredir.
Bu surenin önemi hakkında, rivayetlerde, “Eğer Fa¬tiha Suresi’ni yetmiş defa bir ölüye okursanız ve bunun üzerine ölü dirilse şaşırmayın.” denmesi yeter.[182]
Bu sureye Fatihat’ul-Kitap isminin verilişinden, Kurân-ı Kerim’in bütün ayetlerinin Resulullah’ın (s.a.a) dö¬neminde bir araya toplanıp bir kitap hâline getirildiği ve bu surenin onun emriyle Kur’ân’ın başına konulduğu an¬laşılmaktadır. Fatiha Suresi’nin ayetleri, Allah Tealâ ve
O’nun sıfatlarına, kıyamet meselesine, doğru yolda ha¬reket etmek için kılavuzluk talebine, Allah Tealâ’nm ha¬kimiyet ve rabubiyetini kabul etmeye değinmektedir. Yi¬ne bu surede, Allah’ın velilerinin yolunu sürdürme, sap¬mışlardan ve gazaba uğramışlardan uzak olma isteği dile getirilmektedir.
Fatiha Suresi şifa kaynağıdır; hem cismî rahatsızlık¬lar için, hem de ruhî hastalıklar için. Merhum Allâme Emini, Fatihat’ul-Kitab Tefsiri’nde bu hususta çok sayı¬da rivayet nakletmiştir.
Fatiha Suresi’nin Eğitici Dersleri
1-      İnsan Fatiha Suresi’ni okurken “Bismillah”la Al¬lah’tan başkasından ümidini keser.
2-      “Rabbul-âlemin” ve “malik-i yevmiddin”le eğitilenve Allah’ın mülkü olduğunu hisseder.
3-      “Rabbul-âlemin” kelimesiyle kendisiyle varlık âlemi arasında bağlantı kurar.
4-      “er-Rahman’ir-Rahim”le kendini onun geniş lütfünün kapsamında görür.
5-       “Malik-i yevmiddin’le kıyamet hakkında gaflet uykusundan uyanır.
6-       “İyyake ne’budu”yla bencillik ve şehvet perestliği bırakır.
7-       “İyyake nestain’le Allah’tan başkasından yardım dilemeyi aklından çıkarır.
8-       “En’amte eleyhim”le nimetlerin taksiminin O’nun elinde olduğunu ve kıskançlığı bırakması gerektiğini, çün¬kü kıskancın gerçekte Allah Tealâ’nın hakemlik ve rızk taksiminden razı olmamak anlamına geldiğini anlar.
9-       “İhdine’s-sırat’el-mustakim’le hak yolunda hare¬ket etmeyi niyaz eder.
10-  “Sıratellezîne en’amte aleyhim”le kendisinin Al¬lah yolunun izleyicileriyle bütünleştiğini ilân eder.
11- Ve son olarak “ğayr’ü-mağzûbi aleyhim velezzâl-lîn”le batıl ve batıl taraftarlarından uzaklaşmayı diler.
Bismillahirrahmanirrahim
Çeşitli kavimler ve milletler, önemli işlerinde, kutlu ve mübarek olması için saygı duydukları ileri gelenlerin¬den birinin ismini anarak başlarlar.
Elbette herkes kendi doğru veya yanlış inancı doğ¬rultusunda hareket eder. Bazıları putların ve tağutların adını, bazıları ise Allah’ın adını anarak veya Allah’ın ve¬lilerinin eliyle bir işe başlarlar. Nitekim günümüzde önemli yapıların ilk kazmasını önemli kişilerin vurması bir gelenek hâline gelmiştir. Hendek Savaşı’nda da Resul-i Ekrem (s.a.a) hendek kazmak için ilk kazmayı kendisi vurmuştur.
Bismillah, vahiy kitabının başlangıcıdır. Bismillah, sadece Kur’ân-ı Kerim’in başında değil, bütün ilâhî ki¬tapların başında 3’er almıştır. Bütün peygamberler işle¬rine bismillah’la başlamışlardır. Hz. Nuh’un (a.s) gemisi tufan dalgalan arasında hareket edince, Nuh (a.s), taraf¬tarlarına, “binin” dedi, “Onun akıp gitmesi de durması da Allah’ın adıyladır.”[183]
Hz. Süleyman (a.s) da Sebe’ kraliçesini Allah’a davet etme amacıyla yazdığı mektuba “Bismillahirrahmanirrahim’le başladı. Hz. Ali (a.s) buyurmuştur ki:
“Bismillah” işlerin bereket kaynağı ve onu terk etmek ise işlerin iyi bir şekilde bitmeyişine neden olur.”[184]
Yine “Bismillah” kelimesini yazan bir adama, “Onu iyi yaz.” buyurmuştur.[185]
85
Her işin başlangıcında “Bismillah” söylemek tavsiye edilmiştir; yemek yerken, uyurken, bineğe binerken, ni¬kâh kıyarken, evlenirken ve diğer bir çok işlerde. Hatta bir hayvan “bismillah” söylenmeden kesilirse, eti yen¬mez. Bu, hedef sahibi muvahhit bir kişinin yiyeceğinin de ilâhî bir yönü olması gerektiğini göstermektedir.
Neden her işe “bismillah”la başlıyoruz?
Çünkü her fabrikanın ürünü özel bir amblem ve alamet taşır, örneğin bir porselen fabrikası, büyüklü kü¬çüklü bütün tabakların üzerine kendi amblemini vur¬maktadır veya her ülkenin, idarelerde bulundurulması, kışlalara ve gemilere asılması, işçilerin masalarının üze¬rine bırakılması zorunlu olan özel bir bayrağı vardır. Al¬lah adı ve Allah’ı anmak da Müslümanların amblemi ve nişanesidir; “bismillah” kelimesi Müslümanlığın şifresidir. Büyüklü küçüklü her işte, ister camide, ister fabri¬kada olsun her yerde; ister sabah, ister akşam her za¬manda bu mübarek kelime Müslümanların dilinde do¬laşmaktadır. Dolayısıyla, bir hadiste, “Bir mısra şiir ya¬zarken bile ‘bismillah’ı unutmayın.” diye geçer. Çocuğa “bismillah” söylemeyi öğreten kimsenin mükâfatı husu¬sunda da hadisler rivayet edilmiştir.[186]
Acaba “bismillahirrahmanirrahim” Fatiha Suresi’nin bir parçası ve müstakil bir ayet midir?
Bazıları bismillah’ı surenin bir parçası bilmemiş ve¬ya namazda bismillah söylemeyi gerekli görmemişlerdir. Fakat bu görüş taraftarları Müslümanların itirazıyla karşılaşmışlardır. Nitekim Muaviye bir gün namazda bismillah söylememiş, bunun üzejine halk itiraz ederek “bismillah” ayetini çaldın mı, yoksa unuttun mu?” diye itiraz etmiştir.[187]
Fahr-i Razi kendi tefsirinde bismillah’ın Fatiha Suresi’nin bir parçası olduğuna dair on altı delil getirmiş¬tir, Alusî de kendi tefsirinde bu görüşü benimsemiştir. Ahmed b. Hanbel de kendi Müsned’inde bismillah’ın su¬renin bir parçası olduğunu vurgulamıştır.
Ehlisünnet’in fıkıh imamlarından yüz yıl önce yaşa¬mış olan, Allah yolunda şehadet şerbeti içen ve Kur’ân-ı Kerim’de masumiyetleri ve her türlü günah ve çirkinlik¬ten temiz oldukları vurgulanan Resulullah’ın (s.a.a) Ehl-i Beyti’ne (a.s) göre “bismillahirrahmanirrahim” tek ba-şına müstakil bir ayet olup surenin bir parçasıdır.
Ehlibeyt İmamları (a.s), namazda “bismillah”ın yük¬sek sesle okunmasını ısrarla vurgulamış ve İmam Muhammed Bakır (a.s), namazda “bismillah” ayetini oku¬mayanlar veya onu surenin bir parçası bilmeyenler hak¬kında, “Kur’ân-ı Kerirriin en güzel ayetini çalmışlardır!”[188] buyurmuştur.
Allame Şehit Mutahharî, Fatiha Suresi’nin tefsirin¬de, İbn-i Abbas, Asim, Kesaî, İbn-i Ömer, İbn-i Zübeyr, Atâ, Tavus, Fahr-i Razî ve Süyuti’yi “bismillah”ı surenin bir parçası bilenlerden saymaktadır. Elbette “Tevbe” Su¬resi’nin başında “bismillah” yoktur ve bunun nedeniyse Hz. Ali’nin (a.s) buyurduğu üzere “bismillah”ın eman ve rahmet kelimesi olduğu ve müşriklerden beraat ilanıyla bağdaşmadığı içindir.
Bismillah
Bismillah, ilâhî rengin ve tevhidi yönelişin nişanesidir.
Bismillah, tevhit şifresidir, başkalarının ismiyle baş¬lamak küfür şifresi, diğerleriyle birlikte Allah adıyla baş¬lamak da şirkin şifresidir. Ne Allah’ın ismiyle birlikte başka birinin ismini anarız, ne de O’nun ismi yerine başkasının adını ağzımıza alırız. “Rabbinin ismini Tesbih et.” cümlesi, Allah’ın hatta isminin bile her türlü şirkten münezzeh olması gerektiği anlamına gelir.
Bismillah, beka ve devamın şifresidir; ilâhî rengi olmayan her şey fanidir.[189]
Bismillah, Allah’a aşkın ve O’na tevekkülün şifresi¬dir.
Bismillah, kibirden uzaklaşma ve Allah Tealâ’nın huzurunda acizliği itirafın şifresidir.
Bismillah, işleri Allah’ın ismiylesigortalamanın şif¬residir.
Bismillah, işlere kutsallık kazandırmanın şifresidir.
Bismillah, sürekli Allah’ı anmanın ve “Allah’ım! Hiç¬bir durumda seni unutmam.” sözünün şifresidir.
Bismillah, insanın hedefinin belirtisidir ve bismillahla, “Rabbim! Hedefim sensin, halk, dünya ve hevesler değil.” der.
Bismillah, yani “sadece ve sadece O’ndan yardım di¬lerim, diğerlerinden değil” demektir.
Bismillah, surenin içeriğinin Hak kaynağından ve rahmet mazharından nazil olduğunu bildirir.
“Allah” Kelimesi
Bazıları “Allah” kelimesinin “elihe” kökünden türeyip “abede=ibadet etti” anlamında olduğunu söylemiş ve “Al¬lah” kelimesine, bütün kemallere sahip olan “gerçek mabud” şeklinde anlam yüklemişlerdir. Fakat bazıları ise onun gönül vermek, aşk ve hayret anlamına gelen “velihe” kökünden türediğini söylemişlerdir. Buna göre, “Allah” kelimesi, çekiciliği herkesi hayrete düşüren kut¬sal zat anlamına gelir.[190] Kur’ân-ı Kerim’de, Allah Tealâ için yaklaşık yüz isim sayılmıştır; fakat bunların arasında en kapsamlı olanı “Allah’tır. Esasen Allah Tealâ’nın isimleri, sadece bir nişane ve belirti değildir; aynı zamanda bunların her biri O’nun bir sıfatına işaret etmektedir. İnsanların isimleri farklı¬dır; bazı isimler sadece bir belirtidir. Burada kelimenin anlamına ve o kelimenin anlamının o kişinin özellikle¬riyle uyuşup uyuşmamasına hiç dikkat edilmez; hatta bazen o ismin anlamı insanın kişisel özelliklerine tama¬men ters düşebilir; örneğin büyük bir yalancı olan bir kişinin ismi “Sadık=doğru konuşan” olabilir! Ama bazen de bir insanın adı onun ismi olmasıyla birlikte onun sıfatıdır da aynı zamanda; bu durumda o kişinin ismi onun sıfat ve kemalatına işaret eder; aynen doğru konuşan bir insanın isminin “Sadık” olması gibi. Bazı isimler, saatin zili gibi sadece zamanın ulaştığı¬nı bildirmek için bir belirtidir; fakat bazı isimler de mü¬ezzinin sesi gibi hem belirtidir, hem de içeriği vardır.
Kur’ân-ı Kerim şöyle buyuruyor: “En güzel isimler Allah’ındır.”[191] Rivayetlerde Allah Tealâ için 99 isim kay¬dedilmiştir ve bunlara Esma-i Hüsna denir. Allah’a bu isimlerle dua edenin duasının kabul olacağı belirtilmiştir.[192] Cevşen-i Kebir duasında Allah Tealâ’yı bin isim ve sıfatıyla çağırmaktayız.
“Allah” kelimesinden sonra “Rahman” ve “Rahim” ke¬limelerinin gelişi, insanın işlerine Allah’ın lütuf ve rah¬metini umarak başlaması ve bütün ümit ve rahmetlerin kaynağının Allah Tealâ olduğunu bilmesi için bir şifre¬dir.
İşe rahmet kelimesiyle başlamak, Allah Tealâ’ın esasen kullarına lütuf ve rahmetle davranmayı irade etti¬ğini ve insana O’nun rahmet kaynağından istifade etme¬sinin yakıştığını bildiren bir şifredir.
“Rahman” Allah’ın özel ismidir; çünkü sadece O’nun ismi kapsamlı ve süreklidir. Diğerlerinin ya rahmeti yoktur veya eğer varsa da kapsamlı değildir. Ayrıca di¬ğerleri bir şey verecek olurlarsa onun karşılığında dün¬yevî veya uhrevî bir mükâfat ummaktalar; saman verip süt almak isterler!
“er-Rahman” ve “er-Rahim” kelimeleri hakkında “er-Rahman’ir-Rahîm” ayetinin tefsirinde daha geniş bir şe¬kilde bahsedeceğiz inşallah.
“el-Hamdu Lillahi Rabbil-âlemîn”
Her ne kadar “hamd, medh ve şükür” kelimeleri gö¬rünüşte bir anlama geliyorsa da, ancak her birinin özel kullanım alanları vardır. Örneğin, “medh” kelimesi övgü anlamındadır; bu övgü ister yerinde yapılsın, ister yersiz ve dalkavuklukla yapılsın, ister kişinin sahip olduğu kemalattan dolayı olsun, ister korkudan veya bir şeye ta¬mah ederek ya da kendini sevdirmek için olsun fark etmez.
“Şükür” kelimesi, diğerlerinden insana ulaşan bir hayır ve nimet karşılığında yapılan teşekkürdür. Fakat
“harnd” kelimesinde, övgü ve teşekkür dışında başka bir anlam daha var ki, o da tapınma anlamıdır. Övgü ve te¬şekkür tapınma seviyesine ulaşırsa buna “hamd” denir. Dolayısıyla, diğerlerini methetmek ve onlara teşekkür etmek caiz olmasına rağmen, hamd Allah’a hastır; çünkü tapınma O’na hastır.
Gerçi “el-Hamdulillah” kelimesinden sonra, insanın bu Allah’ın lütuf ve azametinden dolayı O’na hamde et¬mesi gerektiğini gösteren Allah Tealâ’ınn dört sıfatı zik¬redilmiştir: “Rabb-ul âlemin”, “er-Rahman”, “er-Rahim”, “malik-i yevmiddin.” Fakat her şeyden önce “Allah” keli¬mesi gelmiştir; yani hamd yalnız O’nun içindir; çünkü bu sıfatlar zikredilmese bile hamda lâyık olan sadece O’dur.
“Eğer gözün dostunun ihsanındaysa
Sen kendini düşünüyorsun, dostunu değil.”
“Rabbil-âlemîn”
Allah Tealâ, tüm varlık âleminin Rabbidir. Göklerde ve yerlerde ve bu ikisinin arasında olan her şeyin Rabbi O’dur.
“Göklerin, yerin ve bunların arasında bu¬lunan şeylerin Rabbidir.”[193]
“Allah her şeyin Rabbidir.”[194]
Hz. Ali (a.s) “âlemin” kelimesinin tefsirinde, “O, can¬sız varlıkların ve hayvanların, canlı-cansız her şeyin Rabbidir” buyurmaktadır.
Gerçi bazen Kur’ân-ı Kerim’de “âlemîn”den sadece insanlar kastedilmiştir. Fakat çoğu yerde, “âlem” kelime¬si yaratıklar anlamında ve “âlemin” kelimesi ise tüm var¬lıklar anlamında kullanılmıştır.
Bu ayetten de anlaşılıyor ki tüm varlık âleminin Rabbi O’dur; cahiliye döneminde ve bazı milletlerin taşı¬dığı “her türün müstakil bir ilâhı var (tür tanrısı)” dü¬şüncesi batıl bir inançtır. Allah Tealâ varlıkları yarattık¬tan sonra tüm varlıkların gelişmesi ve tekamüle erişmesi için bir yol belirlemiştir; ilâhî terbiye ise hidayet yolu¬dur:
“Rabbimiz her şeye yaratılışını verip, son¬ra onu doğru yola iletendir.”[195]
Bal arısına hangi bitkiyi emmesini, karıncaya kışlık azığım nasıl biriktirmesini öğreten ve vücudu kendili¬ğinden kan üretebilecek şekilde yaratan O’dur.
Evet, böyle bir ilâh tapılmaya lâyıktır. İnsanın özel¬liklerinden biri cemal, kemal ve güzelliği övmesi, ihsan ve nimetler karşısında teşekkür etmesidir. Allah Tealâ, kemal ve cemali nedeniyle övülmeye lâyıktır, nimetle¬rinden dolayı ise O’na şükredilmesi gerekir.
Elbette Allah’a teşekkür etmenin kullara teşekkür etmekle bir çelişkisi yoktur; ancak bunun Allah’ın em¬riyle ve Allah yolunda olması şarttır. Gerçi her dille ve herhangi bir şekilde diğerlerine teşekkür eden birisi de gerçekte onun kaynağına hamdetmiş olur.
“Rabbul-âlemîn”, yani Allah Tealâ’yla yaratıklarının ilişkisi süreklilik arz eden ve karşılıklı bir ilişkidir.
“Rabbul-âlemîn”, yani herkesin ilerlemesi ve eğitil¬mesi mümkündür. Sadece iyiler değil, hatta kötüler de Allah’ın nimetlerinden yararlanmaktadırlar:
“Hepsine onlara da, onlara da Rabbinin ver¬gisinden uzatırız.”[196]
Allah Tealâ şöyle buyuruyor: Biz herkese yardım ederiz; herkesin istediği hedefe ulaşması için meydanı herkese açık bırakırız; dünya çelişkiler yurdu olduğu için de herkesin onca arzusuna kavuşmaması doğaldır.
“Rabbul-âlemîn”, yani Allah Tealâ hem mülk sahibi, hem de yönetici ve evirip çevirendir.
“Rabb” kelimesi ya terbiye ve eğitim anlamına gelen “rebeye” kökünden gelmiştir ya da sahip anlamında olan “rebbe” kökünden gelmiştir. Allah Tealâ hem dünyanın sahibidir ve hem de onun müdebbir ve eğiticisi.
“İyi bilin ki, yaratma ve emir O’nundur. Â-lemlerin Rabbi Allah, ne uludur!”[197]
Yaratma işi O’na aittir; idare eden, eğiten, evirip çe¬viren de O’dur.
Rivayetlere göre “el-hamdu lillahi Rabbil-âlemin” cümlesi, Allah Tealâ’nın nimetlerine en güzel teşekkür¬dür. Dolayısıyla, her duadan ve Allah’a yakarıştan önce Allah’a hamdedilmesi tavsiye edilmiştir; aksi durumda dua eksiktir. Sadece dua ve yakarışın başında değil; cennet ehli işin sonunda da bu sloganı tekrarlar:
“Onların orada duası: Allah’ım!  Sen her türlü eksiklikten uzaksın!”[198]
“er-Rahman’ir-Rahîm”
Bu iki kelimenin “esirgeyen ve bağışlayan” olarak tercüme edilmesi yetersiz bir tercümedir; bu iki kelime bunların anlamını tam olarak ifade etmemektedir. Çün¬kü Allame Şehid Mutahharî’nin dediği gibi “esirgeyen ve bağışlayan”, Cevad ve Rauf kelimelerinin tercümesidir, Rahman ve Rahim kelimelerinin karşılığı değil. Esasen bu iki kelimenin Farsça’da [ve Türkçe’de] tam bir karşı¬lığı yoktur.
Rahman ve Rahim kelimelerinin ikisi de “rahmet” kökünden gelmelerine rağmen, “Rahman” Allah’ın tüm insanları kapsayan karşılıksız ve geniş rahmetine denir; “Rahim” iyi işler sonucu ve mükâfat olarak sadece iyilere nazil olan bir rahmettir. Dolayısıyla, İmam Sadık’ın (a.s) buyurduğu gibi Allah Tealâ bütün varlıklara karşı “Rahman”dır, sadece müminlere “Rahim”dir. Allah Tealâ rahmeti kendine farz kılmıştır: “O, rahmet etmeyi kendi üstüne yazmıştır.”[199] Nitekim O’nun göndermiş olduğu peygamber ve indirdiği Kitap da varlık âlemi için rah¬mettir:
“Ben sizi ancak âlemlere rahmet için ya¬rattım.”[200]
O’nun eğitim ve terbiyesi rahmet esası üzerinedir; O’nun cezalandırması da öğretmen gibi terbiyenin gere¬ğidir. Günahları bağışlamak, kulların tövbesini kabul etmek, onların kusurunu örtmek ve geçmişlerini telafi etmeleri için onlara fırsat vermek, bunların tümü O’nun kapsamlı rahmetinden kaynaklanmaktadır.
Esasen, varlık âlemi O’nun rahmetinin cilvesidir, O’ndan her varlığa ulaşan her şey lütuf ve rahmettir; do¬layısıyla, Kur’ân-ı Kerim’in tüm sureleri “bismillahirra-hmanirrahim’le başlamaktadır.
“er-Rahman’ir-Rahîm”in “Rabbil-âlemîn”in yanında yer alması, ilâhî terbiyenin lütuf ve rahmet esası üzerine olduğu anlamını taşır. Nitekim O’nun öğretimi de şefkat ve rahmet esası üzerinedir:
“Çok merhametli, Kur’ân’ı öğretti.”[201]
Şefkatli Allah insana Kur’ân’ı öğretti. Bu da biz in¬sanlar için, öğretmenin sürekli şefkatli ve merhametli olması gerektiğini öğreten bir derstir.
“Malik-i Yevmid-Dîn”
O, kıyamet gününün malikidir. Allah Tealâ hem ma¬liktir ve hem de melik. Varlık âlemi O’nun mülküdür, O bu mülk üzerinde saltanat ve egemenliğe sahiptir. O’nun malikiyeti kapsamlıdır; her şeyi kapsar ve hatta hükü¬met de O’nun malikiyetindedir: KuR’ân-ı Kerim’de şöyle geçer: “Allah’ım, (ey) egemenliğin sahibi.”[202] Nitekim in¬san da kendi organlarına oranla hem maliktir ve hem de hâkim. Allah’ın malikiyeti gerçektir, itibarî değil. Allah Te¬alâ hem dünya, hem de ahiretin malikidir; ancak insan dünyada kendini eşya ve işlerin maliki bildiği için gerçek malikten gaflet etmektedir; ancak bütün sebeplerin kesi¬lip, nispetlerin yok olduğu ve dillerin mühürlendiği gün¬de Allah’ın malikiyetini çok iyi bir şekilde anlayacaktır; dolayısıyla, ona, “Bugün mülk kimindir?” diye hitap edi¬lecek, gözleri yeni açılan insan şöyle diyecek: “O tek ve kahhar olan Allah’ın! “[203]
Her namazında “malik-i yevm’id-Dîn” diyen bir kişi sürekli kıyameti hatırlar ve yapmak istediği her işte ön¬ce kıyamet gününün hesap ve kitabını düşünür.
“Din” Terimi
“Din” kelimesi çeşitli anlamlarda kullanılır:
1-     İlâhî şeriat ve kanun; nitekim Kur’ân-ı Kerim şöy¬le buyuruyor: “Allah katında din İslâm’dır.”[204]
2-     Amel ve itaat; nitekim Kur’ân şöyle buyuruyor:”Halis din (amel) yalnız Allah’ındır.”[205]
3-     Hesap ve ceza; nitekim ayette şöyle geçer: “Din gününün malikidir.”
Kıyamet gününün isimlerinden birisi, “din günü”dür; yani ceza ve mükâfat günü. Nitekim Kur’ân-ı Ke¬rim, kıyameti inkâr edenlerin dilinden şöyle naklediyor: “Ceza günü ne zaman diye sorarlar.”[206]
Veya bu günü tanıtırken şöyle der:
“Ve yine din (kıyamet) gününün ne oldu¬ğunu sen nereden bileceksin? (O gün), kim¬senin kimseye yardım edemeyeceği bir gün¬dür! O gün emir, yalnız Allah’a aittir.”[207]
“Malik-i yevm’id-Din” cümlesi, “ey namaz kılanlar; bugünden yarınınız için çaba harcayın.” diye korkutma ve uyarıdır; öyle bir yarın için ki “O gün ki, ne mal, ne de oğullar fayda vermez.”[208] Ve öyle bir yarın ki, “Akraba¬larınız ve çocuklarınız fayda vermez.”[209] Öyle bir yarın ki dilin mazeret uydurmasına ve aklın düşünmesine müsa¬ade edilmez. Öyle bir yarın ki sadece bir tek şeyin yararı var, o da Allah Tealâ’nın lütfüdür.
“Malik-i yevm’id-Din” cümlesinin “er-Rahman’ir-Ra-hîm”in yanında yer alması korkuyla ümidin ve teşvikle tembihin yan yana olması gerektiğini gösterir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de başka bir ayette şöyle buyuruyor:
“Kullarıma haber ver: Ben bağışlayan, esir¬geyenim. Ve benim azabım da çok acı bir azaptır.”[210]
Başka bir ayette ise Allah Tealâ’yı şöyle tanıtmakta¬dır:
“Tövbeyi kabul eden, azabı çetin olan.”[211]
Her halükârda, “er-Rahman’ir-Rahîm” ümit verici¬dir, “malik-i yevm’id-dîn” ise korkutucudur; Müslüman korkuyla ümit arasında olması gerekir ki gururlanmasın ve Allah’ın rahmetinden de ümit kesmesin.
İyyake Na’budu ve İyyake Nestaîn”
“Yalnız sana tapar ve yalnız senden yardım dileriz.”
“İyyake na’budu”, yani “yalnız senin kulunum, diğer¬lerinin” değil. Bu cümlenin iki boyutu var: Biri insanın O’nun kulu olduğunu ispatlar, diğeri ise O’ndan başka¬sının kulu olmadığını vurgular. Evet, tam ve mükemmel mektepte Allah’a imanın yanında tağutu inkâr etmek vardır; Allah’a iman ettikleri hâlde tağutun sultasını ka¬bul edenler yarım Müslümandırlar; belki de hiç Müslü¬man değillerdir! Tağutu reddetmeden Allah’a iman et¬mek, esir Müslüman anlamındadır! Şirk yörüngesinde yer almaktan kurtulmak için vahdet ve güç merkezine sığınmak gerekir; dolayısıyla, namaz kılan kişi namazda sadece kendisini görmediği için kendini düşünemez; sanki bütün tevhit ehlinin temsilcisi olarak konuşmak¬tadır: “Allah’ım! Ben yalnız başıma güzel bir ibadetim olmasına lâyık değilim; dolayısıyla, bir Müslüman grubu arasında yer aldım; hepimiz sana ibadet ve kulluk et¬mekteyiz. Sadece ben değil, hepimiz senden yardım di¬lemekteyiz.” Dolayısıyla, namazın esasen cemaatle kı¬lınması gerekir, münferit (tek başına) kılman namaz ise sonraki merhalededir.
Önceki ayetler bize teorik tevhidi ve Allah’ı doğru tanımayı öğretti; bu ayet ise ibadî ve amelî tevhidi söz konusu etmektedir; yani “sadece Allah’ı yegane tanımak¬la kalma, amelde de sadece yegane olan Allah’a ibadet et ve yeganeperest ol. Neden Rahman, Rahim, Rabb’ul-âlemin ve Malik olan Allah’ı bırakıp da diğerlerine yönelesin? Sadece Allah’ın kulu ol, doğunun veya batının, al¬tın ve gümüşün veya tağutların kulu olma. Allah Tealâ müsaade etmedikçe veya emretmedikçe hatta salih kul¬lara itaat etmeye bile hakkın yoktur. Nitekim Peygam¬ber efendimiz hakkında şöyle buyuruyor: “Kim Resul’ itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”[212] Eğer anne ve ba¬bamıza itaat ediyorsak, O bize emrettiği içindir. Bunu yapmakla gerçekte Allah’a itaat etmiş sayılırız.
Aklın hükmü gereği insan sadece Allah’ın kulluğunu kabul etmelidir; çünkü biz insanlar kemale aşığız, eğitim ve terbiyeye muhtacız; Allah Tealâ ise bütün kemallerin sahibi ve tüm varlıkların Rabbidir. Eğer şefkat ve mu¬habbete muhtaç isek O Rahman ve Rahim’dir; eğer uzak gelecekten endişeleniyorsak O, o günün maliki ve ihtiyar sahibidir. O hâlde neden diğerlerinin kapısına gidelim ve onlardan yardım dileyelim.
“İyyake na’budu” yani, halkla birlikteyiz; fakat sen¬den başkasına gönül vermiş değiliz. Ne Müslümanların toplumundan uzaklaşarak senin yaratıklarını unuturum ve ne de toplumda eriyerek seni bırakırım; ben yaratana giden yolun halkın arasından geçtiğini bilirim.
“İyyake nestaîn” yani, varlık âleminde yarattığın se¬bep ve vesilelerden istifade ediyor samsa da, ancak her vesile ve sebebin etkisinin senin elinde olduğunu biliyo¬rum. Sen sebebi yaratan ve yok edensin. Bir şeyi sebep kılabilir ve de etkisini kaldırabilirsin. Senin iraden bü¬tün kanun ve kurallara hâkimdir, tabiat senin iradene mahkumdur.
“İyyake na’budu” yani, tapınmaya yalnız sen lâyıksın ve biz korku veya tamahımızdan dolayı değil, aşk ve sevgiyle sana ibadet etmekteyiz. Senden bize daha yakın ve daha şefkatli olan hangi sevgili var?
“İyyake na’budu ve iyyake nestaîn”, yani zor ve ic¬barla değil. Eğer “na’budu=ibadet ediyoruz” diyorsam, bu serbest olduğumuz içindir ve eğer “nestaîn=yardım
dileriz” diyorsam, muhtaç olduğumuz içindir ve bunların tümü bizim ihtiyarımızdadır.
“İyyake na’budu ve iyyake nestaîn” yani, namazı cemaatle kılıyoruz ve Müslümanlarla bir safta, birlikte, kardeş ve uyum içerisindeyiz; gönlümüz ve kalbimiz bir¬dir.
“İyyake na’budu” yani, Allah’ım! Ben seni kendim için hazır ve nazır bilmekte ve dolayısıyla, “iyyake=yalnızca sana” demekteyim. Kendisini Allah’ın huzurunda gören bir kul daha çabuk faydalanır ondan.
Fatiha Suresi’nin başından beri üçüncü tekil şahıs olarak konuşuyorduk Allah Tealâ’yla, fakat burada ikin¬ci tekil şahıs olarak ve hitap ederek konuşmaktayız. Ön¬ce Allah’ın sıfatlarıyla tanışmaktayız; fakat yavaş yavaş kendisine ulaşmaktayız. Hem de bir defa değil, sevgiliyle konuşmak tatlı olduğu için “iyyake=yalnız sana” kelime¬sini tekrar etmekteyiz.
Allah’ım! Her ne kadar biz ibadet ediyorsak da ancak ibadet etmekte sana muhtacız:
“Allah bizi hidayet etmeseydi biz hidayet olamazdık.”[213]
Her ne kadar yalnız O’ndan yardım diliyorsak da, ancak O’ndan başkasından yardım dilemek O’nun rıza¬sıyla olursa sakıncasızdır. Nitekim insan kendi gücün¬den, yetenek ve zekasından yardım almaktadır ve bunun tevhitle bir çelişkisi yoktur. Allah Tealâ’nın kendisi bize “yardımlasın” buyurmuştur. Çünkü yardımlaşmadan ya¬şamak imkansızdır. İmam Ali (a.s), “Allah’ım! Beni halka muhtaç etme” diye dua eden bir adama, şöyle buyurdu: “Bu doğru değil. De ki: Allah’ım, beni kötü insanlara muhtaç etme.” Çünkü yardımlaşmadan yaşamak imkânsızdır. Samimi bir şekilde “iyyake na’budu=sadece sana ibadet ederiz” söyleyen kimse artık kibir, gurur ve bencil¬lik ruhuna sahip olamaz; Allah’ın emirleri karşısında eğilir ve onlara itaat eder. Kendisine en fazla Allah Tealâ lütufta bulunduğu için en fazla O’nun önünde eğilmesi gerektiğini bilir. Mutlak bir kul gibi mutlak mevlamn huzurunda durup huzu ve huşu içerisinde de ki: Ben ku¬lum, sen ise mevlasın. Senden başka kimsem yok benim; fakat senin benden başka çok sayıda kulun var. Benim ibadetime ihtiyacın yok senin, fakat ben tepeden tırnağa senin lütuf ve keremine muhtacım ve sürekli senden yardım almam gerekiyor.
“İhdina’s-Sırat’el-Mustakîm”
“Allah’ım! Bizi doğru yola hidayet et.” Varlık kervanı Allah’a doğru hareket etmektedir: “Dönüş O’nadır.”[214] İnsan da çaba ve hareket halindedir: “Rabbine varan yolda çabalayıp  durmaktasın.”[215]  Her harekette sadece bir tek doğru yol vardır ve diğer yollar ise sapadır. İslâm dini bu hareket için hem yol tayin et¬miştir, hem de kılavuz; hem hedefi belirtmiş, hem de in¬sana hareket vesilesini vermiştir ve hangi yoldan hare¬ket etmemiz gerektiğini seçecek olan da yine biziz.
Allah Tealâ her insanın fıtrat ve ruhunun derinlik¬lerinde, ilerleme, kemal ve hakkı aramaya yönelik eğilim yaratmıştır; insan bu eğilimi peygamberlerin eğitimi ışı¬ğında eğitecek olursa Allah Tealâ’nın özel lütfüne mazhar olur:
“Hidayet  olanlara  gelince,  Allah  onların hidayetini artırmıştır.”[216]
Kur’ân-ı Kerim’de iki türlü hidayet söz konusu edilmiştir: Birisi bal arısının güllerden balı nasıl alması ge¬rektiği hususunda hidayete erdirmesi gibi tekvini hida¬yet, diğeri ise insanlara has olan ve peygamberlerin kıla¬vuzluklarından ibaret olan teşriî hidayet.
Doğru Yol Hangisidir?
Kur’ân-ı Kerim’de 40’tan fazla geçen “hidayet” keli¬mesi; düz, açık ve geniş yol anlamındadır. İnsanın haya¬tında çeşitli yollar var, insan bunlardan birini seçmek zorundadır:
Kendi heveslerinin yolu, halkın heveslerinin yolu, tağutların yolu, kavim ve ırk taassuplarını izleyen atala¬rının yolu, şeytanî vesveselerin yolu, tecrübe edilmemiş yollar ve nihayet Allah ve velilerinin yolu.
Tabii ki, Allah’a inanan bir insan, bütün bu yollar arasından sadece Allah’ın ve O’nun velilerinin yolunu se¬çer; çünkü bu yol, diğerlerinde olmayan imtiyazlara sa¬hiptir:
•   Doğru yol, iki nokta arasında en kısa yoldur; dola¬yısıyla bu yol hedefe ulaşmak için en yakın yoldur.
•   İlâhî yol, insanın kendisinin veya diğerlerinin hevesleriyle değişebilen yolların aksine sabittir.
•   Sadece bir tek yoldur; çünkü iki nokta arasında sadece tek bir doğru çizgi olabilir, fakat diğer yollar düz olamaz.
•   Güvenceli ve tehlikesiz bir yoldur; insanın sürekli düşme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu diğer yollar böy¬le değildir.
•   İnsanı maksada, yani Allah’ın rızasına ulaştıran yoldur ve onda yenilgi söz konusu olmaz.
•   Doğru yol, Allah’ın yoludur: “Gerçekten Rabbim doğru bir yol üzerindedir.”[217]
• Doğru yol, peygamberlerin yoludur: “Sen elbette gönderilmiş elçilerdensin. Dosdoğru bir yol üzerindesin.”[218]
•    Doğru yol, Allah kullarının yoludur: “Bana tapın, doğru yol budur.”[219]
•    Doğru yol, Allah’a tevekkül ve dayanma yoludur:”Kim Allah’a sarılırsa muhakkak ki o, doğru yola ile¬tilmiştir.”[220]
İnsan hem yol seçiminde Allah’tan yardım almalıdır, hem de yolu sürdürmekte ve o yolda kalmakta. Tıpkı sü¬rekli ışık saçması için her an asıl kaynaktan elektrik al¬ması gereken lamba gibi. Dolayısıyla, sadece normal halk değil, Allah’ın Peygamber’i ve masum İmamlar (a.s) da her namazda Allah Tealâ’dan kendilerini doğru yolda sabit kılmasını niyaz etmelidirler. Sadece namazda değil, her hâlde ve her işte, iş seçiminde, arkadaş seçiminde, evlilikte, derste sürekli Allah Tealâ’dan kendisini doğru yolda kılmasını istemelidir. Çünkü çoğu zaman insan inançlarında doğru düşünmesine rağmen amele gelince ayağı kaymakta ve bazen de bunun aksi durum yaşan¬maktadır.
Doğru yol, orta ve itidal yoludur. İmam Ali (a.s) bu¬yuruyor ki:
“Sağ ve sol sapadır; cadde ise orta yoldur.”[221]
Doğru yol, her türlü ifrat ve tefritten uzaklaşmaktır; ne hakkı inkâr etmek ve ne hakta aşırılığa düşmek, ne cebir ve ne de tefviz, ne bireysellik ve ne de toplumsallık, ne zihinsellik ve ne de amelden bıkkınlık, ne dünyaya yöneliş ve ne de ahiretten kaçış, ne helalleri haram kıl¬mak ve ne de şehvetlerin içinde çırpınıp durmak, ne cimrilik ve ne de israf, ne kıskançlık ve ne de dalkavuk¬luk, ne korku ve ne de korkusuzluk ve ne, ne, ne…
Aksine ister inanç ve düşüncelerde ve ister amel ve hareketlerde sürekli itidal ve orta yolu izlememiz gere¬kir.
Doğru yolda hareket etmek için sürekli Allah Tealâ’dan yardım almamız icab eder; çünkü bu yol kıldan ince ve kılıçtan keskindir ve her an düşme tehlikesi var. Ancak dünyada Allah’ın doğru yolundan sapmayanlar, fikrî, ameli ve ahlâkî sapmalardan korunanlar kıyametin doğru yolundan geçebilirler.
Biri cebre inanarak bütün işleri Allah’a isnat eder, insanın kendi kaderinde hiçbir rolü olmadığına, bu ko¬nuda iradesiz ve zorunlu olduğuna inanır, diğeri ise bü¬tün işlerde mutlak etkeni kendisi bilir ve Allah’ı saf dışı bırakmaya kalkışır.
Biri ilâhî önderleri normal insanlar gibi tasavvur eder ve diğeri onları ilâhlık makamına yükselterek İsa Mesih’i Allah’ın oğlu ve hatta Allah’ın kendisi bilir!
Biri Allah’ın velilerini ziyaret etmeyi ve onlara te¬vessülü şirk bilirken, diğeri hatta ağaç ve duvara bile te¬vessül eder! Biri yersiz bir kıskançlıkla eşinin evden çıkmasına müsaade etmezken, diğeri hayâsızca eşini hicapsız bir vaziyette sokak ve pazara gönderir.
Bütün bunlar Allah’ın doğru yolundan sapmadır; Al¬lah Tealâ şöyle buyuruyor:
“De ki: Rabbim, beni doğru yola iletti. Dos¬doğru dine.”[222]
Başka bir yerde buyuruyor ki:
“Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, in¬sanlara şahit olasınız.”[223]
Rivayetlerde yer aldığı üzere, Ehlibeyt İmamları (a.s), “Doğru yol biziz.” buyurmuşlardır.
Yani, doğru yolun gözle görülebilecek pratik örneği ve bu yolda hareket etmenin olgusu semavî önderlerdir.
Onlar buyruklarında iş, dinlenme, tahsil, eleştiri, bağışta bulunma, sevgi ve muhabbet gösterme, küsme ve barışma gibi hayatın bütün alanlarında sürekli bize iti¬dal ve orta yolda hareket etmeyi önermişlerdir. Bu öne¬riler Usul-i Kâfî’de, “el-İktisad-u fi’1-İbadat” başlığı altın¬da yer almıştır.
Biz burada sadece, itidali vurgulayan, ifrat ve tefrit¬ten sakındıran ayet ve rivayetlerden örnekler getirece¬ğiz:
• ‘Yiyin, için fakat israf etmeyin.”[224]
•   “Elini boynuna bağlanmış yapma, tamamen de açma.”[225] Bağışta bulunmada ne elin bağlı olsun ve ne de sonra kendin muhtaç olacak şekilde açık olsun.
•   “Ve harcadıkları zaman, ne israf ederler ne de cimrilik  ederler;  harcamaları,  bu  ikisinin  arasında dengeli olur.”[226] Müminler öyle kimselerdir ki bağışta bu¬lunurken ne israf eder, ne de cimrilik yaparlar; bu ikisi arasında ılımlıdırlar.
•   “Namazında pek bağırma, pek de sesini gizleme, bu ikisinin arasında bir yol tut.”[227]
•   “Onun yanında bulunanlar, kâfirlere karşı şid¬detli, kendi aralarında merhametlidirler.”[228] Müminlerin hem çekiciliği, hem de iticiliği vardır; kâfirlere karşı şid-detli ve müminlere karşı şefkatlidirler.
•   “Namazı kılın ve zekâtı verin.”[229] Hem yaratanla, hem de yaratılanla bağlantı kurun; hem namaz kılın,hem de zekât verin.
•   “İnanıp iyi işler yapanlar.”[230] Hem iman ve kalpten inanma gereklidir, hem salih amel.
•   Kur’ân-ı Kerim “Anaya-babaya iyilik ediniz.”[231] buyuruyorsa da sizleri Allah yolundan alıkoyacak olurlarsa”Onlara itaat etme.”[232] buyuruyor.
•   Ne arkadaşlıklarınız sizi hakkı söylemekten alı¬koysun: “Allah için şahitlik edenler olun, kendinizin aleyhinde olsa bile.”[233] Ne de düşmanlıklar sizi adaletli davranmaktan alıkoysun: “Bir topluluğa karşı duyduğu¬nu kin sizi adaletten saptırmasın.”[234]
•   Aşura gecesi, İmam Hüseyin (a. s) hem Allah Tealâ’yla münacat ediyor, hem de kılıcını biliyordu!
•   Kâ’be ziyaretçileri Arefe günü ve Kurban Bayramı gecesi dua okurlar, fakat bayram günü kurban yerine giderek kanla tanışmaları gerekiyor.
•   Ve nihayet İslâm tek boyutlu bir din değildir; do¬layısıyla, bir tarafa yönelip diğerini unutmaz; insanıntüm boyutlarını dengeli ve orta bir şekilde tutmaya özen göstermiştir.
“Sıraatelleziîne En’amte Alehyim Gayr’il-Mağzûbi Aleyhimvelezzallîn”
“Kendilerine nimet verdiğin, gazaba uğramamış ve de sapmamış kimselerin yoluna (hidayet et).”
Namaz kılan kimse, Allah’tan kendisini doğru yola hidayet etmesini istedikten sonra, Allah’ın nimetine ula¬şanların bulunduğu yola hidayet etmesini istemektedir. Kur’ân-ı Kerim Nisa Suresi’nin 69. ayetinde ve Meryem Suresi’nin 58. ayetinde bunların kimler olduğunu açık-lamaktadır; örneğin Nisa Suresi’nin 69. ayetinde buyu¬ruyor ki:
“Kim Allah’a ve elçisine itaat ederse işte onlar, Allah’ın nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir.”
Dolayısıyla, namaz kılan kimse Allah Tealâ’dan ken¬disini peygamberlerin, şehitlerin ve salihlerin çizgisinde karar kılmasını istemektedir. Bu temiz kişilerin yolunu izlemek arzusu, insanı sapma tehlikesinden alıkoyar, sü¬rekli namaz kılan kişinin zihninde onların anısının can-lılığını korur.
Gazap Uğramışlar ve Sapmışlar Kimlerdir?
Kur’ân-ı Kerim’de, Firavun, Karun, Ebu Leheb gibi kişiler; Ad, Semud ve İsrailoğulları gibi milletler gazaba uğramışlar olarak tanıtılmıştır. Biz her namazımızda Al¬lah Tealâ’dan inanç, ahlâk ve amelde Allah’ın gazap ve kahrına uğrayan böyle kişi ve gruplardan olmamayı di-lemekteyiz.
Kur’ân-ı Kerim’de yaşam öyküleri ve medeniyetleri daha çok geçen İsrailoğulları, bir zamanlar kendi asrındaki insanlardan üstün idiler. Allah Tealâ onlar hakkın¬da şöyle buyuruyor:
“Sizi âlemlere üstün kıldım.”[235]
Fakat bu fazilet ve üstünlükten sonra, kötü davra¬nışları nedeniyle Allah’ın gazap ve kahrına uğradılar. Kur’ân-ı Kerim bu hususta buyuruyor ki: “Allah’ın gazabına uğradılar.”[236] Kaderlerinin bu değişiminin neden, davranışlarının değişiminden kaynaklanıyordu.
Yahudi bilginler, Tevrat’ın semavî emirlerini tahrif ettiler: “Kelimeleri yerlerinden kaydırıyorlardı.”[237] Ya¬hudi tacirler ve zenginler faiz ve haram yemeye yöneldi¬ler: “Faiz almalarından dolayı.”[238] Halk kitlesi ise cihad ve savaşa davet edildikleri hâlde rahatlık peşinde oldukla¬rından veya korkularından dolayı, savaş meydanına git¬mekten sakındılar ve Hz. Musa’ya (a.s) dediler ki: “Sen ve Rabbin, gidin» savaşın, biz burada oturuyoruz.”[239]
Bu fikrî ve amelî sapmalar, Allah Tealâ’nın onları iz¬zetin zirvesinden zilletin derinliğine düşürmesine neden oldu.
Demek ki, her namazda Allah Tealâ’dan, Kitabı’nı tahrif edenlerden, faiz yiyenlerden, savaş ve cihattan ka¬çanlardan olmamayı istemekteyiz; yine yolunu kaybet¬miş şaşkınlar gibi olan ve bir hedefi olmaksızın her an bir tarafa giden, eyyamcı ve kendilerinden bir iradeleri olmayan sapmışlardan olmamayı dilemekteyiz.
“Sapmışlar”, “kendilerine nimet verilmişler” gibi pey¬gamberler ve salihlerin hattına geçmedikleri gibi “gaza¬ba, uğramışlar” gibi Allah’ın dini karşısında da cephe al¬maz, savaşmak istemezler. Onlar ilgisiz, dertsiz ve dört ayaklı hayvanlar gibi sadece karın ve şehveti düşünen refah düşkünü kimselerdir; hak ve batılla hiç mi hiç ilgi¬lenmezler. Onlar açısından peygamberin hâkim olmasıy¬la tağutların hâkimiyeti arasında hiçbir fark yoktur; kim hükümet ederse etsin, önemli olan onların maddî refah ve huzur içerisinde olmalarıdır. Bu grup sapmıştır; çün¬kü belli bir yollan yoktur.
Namaz kılan kimse, Fatiha Suresi’nin sonunda, pey¬gamber, şehitler ve salihlere aşk, ilgi ve sevgisini dile ge¬tirerek tarihte gazaba uğramışlardan ve sapmışlardan uzaklaşmayı diler. Her namazda gazaba uğramışlardan ve sapmışlardan nefreti dile getirmek, İslâm toplumunu onların hükümetini kabullenmek karşısında dirençli kı¬lar. Kur’ân-ı Kerim buyuruyor ki: “Allah’ın gazap ettiği kimselerle dostluk etmeyin.”[240]
İHLÂS SURESİ
İhlâs Suresi’nin Önemi
Namazda Fatiha Suresi’nden sonra, Kur’ân-ı Kerim’in herhangi bir suresini okumak gerekir; insan Fatiha’dan sonra okumak istediği sureyi seçmekte serbesttir. Ancak bu sure, tilâvet secdesi gerektiren dört surenin dışında olmalıdır. Sureler arasında İhlâs Suresi’ni oku¬mak tercih edilir; dolayısıyla, rivayetlerde, gerçek namaz kılanlardan olmak için günlük namazların en azından bir rekâtında bu surenin okunması tavsiye edilmiştir.[241]
Bu sure önem bakımından Kur’ân-ı Kerim’in üçte bi¬ri, hatta Tevrat, İncil ve Zebur’un üçte birine denktir. Sadece namazda değil, namazdan sonra da namazın ta¬kibi olarak okunacak olursa Allah Tealâ insana dünya ve ahiret hayrını verir.
Bu sure her ne kadar da küçük olsa içeriği çok önemlidir; İmam Seccad (a. s) şöyle buyuruyor:
“Allah Tealâ gelecekte dakik ve derin düşünce¬li insanların dünyaya geleceğini bildiği için İhlâs Suresi’yle Hadid Suresi’nin ilk ayetlerini nazil buyurmuştur.”
Bu sureyi okumak sadece namazda değil, namaz dı¬şında da tavsiye edilmiştir; bu sureyi sürekli okumak za¬limlerin şerrini önler ve insanın evini tehlike ve hadiselere karşı sigortalar.
Resulullah’ın (s.a.a) ashabından biri olan Sa’d b. İbad Medine’de Baki mezarlığına defnedilmiştir. Resulullah (s.a.a) onun cenazesini teşyi etmek için yalın ayak gelmiş ve buyurmuştur ki: Sa’d’ı teşyi etmek için gökyü¬zünden doksan bin melek inmiştir. Resulullah (s.a.a) Cebrail’e, “Sa’d b. İbad’ın cenazesini teşyi etmek için se¬nin ve bu kadar meleğin inmesinin nedeni nedir?” diye sorması üzerine Cebrail şöyle buyurmuştur:
“O, ister ayakta, ister oturarak, ister binek üzerinde ve ister yayayken her hâlinde ‘Kul huvel-lahu ehad’ Suresi’ni okurdu.”
“Kul Huvellahu Ehad”
“Deki: Allah birdir.”
Tevhit, bütün semavî dinlerin en köklü ilkesidir. Peygamberler halkın arasından şirk, küfür ve putperest¬liğin etkilerini kaldırmak ve insanları yegâne Allah’a da¬vet etmek için gelmişlerdir.
Tevhit, peygamberlerin bütün öğretilerinin ruhu ve canıdır. Yalnız inanç değil, ahkâm ve ahlâk da tevhit ek¬seninde döner.
Tevhit, imanla küfür arasındaki sınırdır; tevhit ol¬madan iman kalesine girmek imkânsızdır:
“Allah’tan başka ilâh yoktur, deyin ve kurtu¬luşa erin.”[242]
“La ilahe illellah benim sağlam kalemdir; be¬nim kaleme giren azabımdan güvencede olur.”[243]
Tevhid Suresi en halis tevhidi inancı içerir; dolayı¬sıyla buna “Ihlâs Suresi” de denilmiştir. Bu sure, Hıristi¬yanlığın teslis inancını, Yahudilerin şirkini ve melekleri Allah’ın kızları bilen Arapların cahiliye inancını reddet¬mektedir.
Tevhid; düşünce ve ameli Allah’a her türlü şirk ve ortaktan temizlemektir. Ne teorik şirk, ne de pratik riya olmamalıdır. Hem amaç ve hedef yalnız Allah olmalı, hem de işin kendisi ilâhî olmalıdır.
“De ki: Allah birdir.” O ikincisi olmayan, eşi ve ben¬zeri bulunmayan, uzvu olmayan bir tektir.
O’nun bir olduğunun delili şudur: Eğer O’ndan baş¬ka bir ilâh olsaydı, insanların tanıyıp itaat etmelerini sağlamak için o da peygamberler gönderirdi!
O’nun birliğinin delili şu ki, bütün insanlar bir teh¬likeyle karşılaştıklarında sadece bir tek noktaya yönel¬mektedirler; onların kalbi, sıkıntılarda insana ümit ve¬ren bir tek nokta olduğuna tanıklık etmektedir.
Onun birliğinin delili; yerle gökler, varlık alemiyle insan arasındaki uyum ve tüm varlıklar arasındaki da¬kik ve düzenli ilişkidir. Eğer birkaç ressama bir resmi sipariş verecek olursanız, örneğin, birine horozun başını, diğerine bedenini, üçüncüsüne de kuyruk ve ayaklarını çizmesini söylerseniz, üç resmi yan yana bıraktığınızda baş, beden ve ayaklar arasında uyum olmadığım; birinin büyük, diğerinin küçük, birinin hoş renkli ve diğerinin kötü renkli olduğunu görürsünüz.
Evet;, güneş, ay ve yer, su, rüzgar ve toprak, dağ, çöl ve deniz arasındaki uyum, bütün bunların insanın ihti¬yaçlarıyla bağlantısı, yaratıcının birliğini göstermekte¬dir. İnsan oksijen alır ve karbondioksit verir, bitkiler ise insan ve diğer canlı varlıkların ihtiyacını gidermek için karbondioksit alır, oksijen üretirler. İşte uyum insanlar¬la bitkilerin hayatının sırrıdır.
Bebeğin ihtiyaçlarını anne-babanın sevgisiyle gide¬rir, günün yorgunluğunu gecenin uykusuyla bertaraf eder. Sinir tellerinden oluşan gözü yıkamak için gözün suyunu tuzlu ve yemeği çiğnemeye hazırlamak ve haz¬metmek için ağız suyunu ise tatlı kıldı.
Bebeğe, üfürmek yerine emmeyi öğretti, bebek dün¬yaya gelmeden önce annesinin göğsünde sütü vücuda ge¬tirdi. Gökyüzündeki kuşun yemeğini denizdeki balina¬nın ağzına yerleştirdi ve tüm canlıların rızkını güzel bir şekilde yarattı.
Cemel Savaşı’nda bir bedevi İmam Ali’den (a. s) tev¬hidin anlamını sordu. Savaşçılar, “Şimdi bu sorunun yeri mi?” diye itiraz ettiler. Fakat Hz. Ali (a.s) savaşın kızış¬tığı o anda adama tevhidin anlamını ve tefsirini açıkladı ve sonra şöyle buyurdu: “Biz zaten bu amaç için düş-manla savaşmaktayız.”[244]
Evet, Hak izleyicilerinin tarih boyunca savaşı tevhit bayrağını dalgalandırmak içindi.
“Allah’us- Samed”
“O hiçbir şeye muhtaç değildir.”
“Samed” yani etkilenmez ve değişim kabul etmez.
O “Samed”dir; o hâlde ne maddedir, ne de maddî. Çünkü bütün maddî şeyler zamanla değişime uğrar ve etkilenirler. Dolayısıyla, onun cismi yoktur, gözle görül¬mez; gözle görülmediği hâlde madde özelliği taşıyan çe¬kim gücü gibi de değildir.
O “Samed”dir, hiçbir şeyden etkilenmeyen bir güçtür ve iradesi her şeyin üzerindedir.
O “Samed”dir, etkilenmez bir azizdir ve bütün izzet¬lerin kaynağı O’dur. Herkesin sahip olduğu izzet ve güç
O’ndandır. O, hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç değil¬dir; fakat her şey O’na muhtaçtır.
O “Samed”dir, tam ve mükemmel bir varlıktır, hatta en mükemmel ve en kâmil varlıktır; tüm kemallere, ke¬malin zirvesine sahiptir; tüm varlıklar kemale ulaşmak için O’nun lütfüne muhtaçtırlar; fakat O hiçbir varlığa muhtaç değildir. Her zaman vardı ve var olacaktır. Emri bütün emirlerin üstünde, iradesi tüm iradelere hakim¬dir. Ne uykuya ihtiyacı var, ne de işlerinde yardımcıya ve ortağa.
O “Samed”dir ve tek sözle, ihtiyaç duyulan şeylere ihtiyacı olmayan ilâhtır.
“Lem Yelid ve Lem Yûled”
“Doğmamış ve doğurmamıştır.” O, varlıkları yaratandır, onları doğup dünyaya geti¬ren değil. O’nun işi doğurmak değildir; dolayısıyla kendi¬si gibi birini dünyaya getirmez; O, yoktan var edendir.
Annenin dünyaya getirdiği bebek onun cinsinden ve onun gibi bir insandır. Fakat Allah’ın doğduğu veya do¬ğurduğu, bir eşi ve benzeri olması imkansızdır. “Hiçbir şey O’nun gibi değildir.”[245]
Bu cümle, Hz. İsa’yı (a.s) Allah’ın oğlu sanan ve Al¬lah’ın kendisi gibi bir benzeri olduğuna inanan Hıristi¬yanların inancı karşısındadır. Yine bu ayet, melekleri Al¬lah’ın kızları sanan müşriklerin inancını da reddetmekte ve “ister erkek olsun ister kız, Allah çocuk doğurmamış-tır!” buyurmaktadır.
Bir şeyden doğmadığı için O’ndan önce ve O’ndan üs¬tün bir doğuranı yoktur.
O’nun varlığı, meyvenin çiçekten veya ağacın çekir¬dekten çıkışı gibi değildir; suyun buluttan veya ateşin ağaçtan çıkışı, sözün ağızdan veya yazının kalemden çı¬kışı gibi değildir; kokunun gülden veya tadın yemekten çıkışı gibi değildir. Düşüncenin akıldan, idrakin kalpten çıkışı ve yine sıcaklığın ateşten veya soğuğun kardan çı¬kışı gibi de değildir. O var, fakat hiçbir şeye ve hiç kim¬seye benzemez. Ne O, bir şeydedir, ne de bir şey O’nun içindedir. Onun eşyalarla ilişkisi doğanla doğuranın iliş¬kisi değil; yaratanla yaratılan ilişkisi söz konusudur.
“Ve Lem Yekun Lehu Kufeven Ehad”
“O’nun eşi ve benzeri yoktur.”
Ne varlığında, ne de kemal ve fiillerinde O’nun eşi ve benzeri yoktur. O tektir ve hiçbir tek O’nun benzeri de¬ğildir. O yalnızdır; eşi ve çocuğu yoktur! Yardımcısı ve ortağı olacak bir benzeri yoktur.
İnsan O’nun mahlukunu O’na ortak koşmaya ve O’¬nun hakkında böyle büyük bir zulüm işlemeye nasıl cü¬ret edebilir:
“Doğrusu şirk çok büyük bir zulümdür.”[246]
Ey namaz kılan kimse! Ne sana ulaşan nimetlerde diğerlerini ortak ve etkili bil; ne de yaptığın işlerde Al¬lah’tan başka birini göz önünde bulundur. Neden senin gibi olan, zayıf ve muhtaç olan kimselerin dikkatini üze¬rine çekmeyi düşünüyorsun?! Ne eşi ve benzeri, ne zaafı ve ihtiyacı olan Allah’ın dikkatini çekmeye çalış; başka¬sının değil.
Tevhit Suresi’nin sonunda bu surenin içeriğine kısa bir göz atalım:
“Kul huvellahu ehad” O, ister zatta ve ister sıfatta yeganedir; tektir; mabut olana da tek ve yegane olmak yaraşır.
“Allah’us-Samed” O’nun ihtiyacı yoktur ve her şey O’na muhtaçtır; muhtaç olmamada yeganedir O.
“Lem yelid” Doğurmadığı için eşi ve benzeri olmaz.
“Ve lem yûled” O ezelî ve ebedîdir; bir şeyden mey¬dana gelen “hadis” bir varlık değildir.
“Ve lem yekun lehu kufuven ehad” Ne benzeri var, ne eşi; ne misli var, ne ortağı.
Bu sure şirkin, hurafelerin, hayallerin ve sapık inançların tüm kısımlarını Allah Tealâ’nın kutlu zatın¬dan uzak bilmekte ve bize halis tevhidi sunmaktadır.
Rivayetlere göre bu surenin ayetleri, birbirini tefsir etmektedir[247] ve sanki bu sure Allah’ı tanıtmak için mer¬hale merhale ilerlemektedir:
Birinci merhale: “Kul huve” De ki: Benim ilâhım O’dur. Beşerin akıl ve düşüncesinden uzak, gözlerden giz¬lidir O.
Bu merhalede tüm dikkatler Allah Tealâ’nm zatına yöneliktir, sıfatlarına değil. Mahbub ve mabud olmak için zatın kendisi yeterlidir. Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:
“Ihlasın kemali, O’ndan sıfatları nefyetmek¬tir.”[248]
Yani ihlâsın kemal ve zirvesi sıfatlara dikkat etme¬den Allah’a yönelmektir. Allah’a sana vermiş olduğu ni¬metlerden dolayı değil, kendisi için ibadet etmektir.
İkinci merhale: “Huvellah” O Allah’tır. Tüm kemal¬lere sahip olan bir mabuttur.
Bu merhalede, zat ve sıfat birlikte gelmiştir. “Allah”, bütün güzel sıfatları kendinde toplayan bir zattır ve işte bu nedenle ibadet ve tapınmaya layıktır. Nitekim        Kur’-ân-ı Kerim buyuruyor ki:
“En güzel isimler Allah’ındır. O hâlde O’na onlarla dua edin.”[249]
Sıfatlarla Allah’ı tanımak ikinci merhaledir ve “Al¬lah” kelimesi o sıfatların tümünü kapsamına almaktadır.
Sıfatlarla Allah’a yönelmek, dualarda, özellikle Cevşen-i Kebir duasında kendisini gösteren bir yoldur; bu duada Allah’a bin sıfatıyla dua edilmektedir.
Bu merhalede, tevhit söz konusudur; zat ve sıfat tevhidi. Hem zatı yegânedir, hem sıfatı yegâne ve eşsiz¬dir ve hem de zat ve sıfatının varlığı birdir; sıfatları za¬tından ziyade bir varlık değildir.
O ikincisi ve üçüncüsü olmayan bir tektir. “Vahid”le “ehad” arasında fark vardır. Arapça’da “ma câe ehdun” dediğimizde, hiç kimsenin gelmediğini belirtmekteyiz. “Ma câe vahidun” dediğimizde ise tek kişinin gelmediği, iki kişi veya daha fazlasının gelmiş olabileceği belirtilir. Kur’ân-ı Kerim, Allah “ehad=bir”dir buyuruyor; “vahid= tek”dir buyurmuyor.
O yegânedir, ikincisi ve üçüncüsü olabilecek tek de¬ğildir.
Dördüncü merhale: Allah muhtaç değildir.
Bu merhalede, Allah Tealâ’nın zat ve sıfatının ekseni olan ihtiyaçsızlık Allah’ın en önemli sıfatlarından birisi olarak söz konusu olmaktadır. O da haber verme şeklin¬de “Allah-u Samedun” demiyor; aksine “Allah” için sabit bir sıfat olarak söylüyor ve dolayısıyla sadece “Allah” ke¬limesi tekrarlanmaktadır: “Allah’us-Samed.”
O yeganedir; fakat ihtiyaçsızdır. O’ndan başka birçokları var; fakat tepeden tırnağa ihtiyaçla doludur ve tüm ihtiyacı olanların gözü, O muhtaç olmayan zattadır!
Beşinci merhale: “Doğurmamış ve doğrulmamıştır ve hiçbir şey O’nun dengi değildir.”
Rivayetlere göre bu merhale, “Samed”in tefsiridir. O ihtiyaçsızdır; ne doğurmak için evlâtlara ihtiyacı var, ne doğrulmak için anne ve babaya ihtiyacı var ve ne de işle¬rinde kendisine yardım etmesi için eşe, iş arkadaşına ve benzere ihtiyacı vardır.
Eğer doğrulmuş olursa ezelî olmaz, eğer doğurursa ebedî olmaz; çünkü azalma ve yok olmaya yüz tutar. Eşi ve benzeri olursa rakipsiz değildir demektir. Allah Tealâ bütün bunlardan münezzehtir:
“Allah’ın şanı onların ortak koştuklarından yücedir.”[250]

RÜKÛ VE SECDE
Rükû
Namazda ister kasıtlı olsun, ister yanlışlıkla olsun eksiltilip artırılması namazı batıl eden rükünlerden biri de rükûdur. Namazın bölümlerinin sayılmasında kulla¬nılan “rekât” kelimesi de bu kelimeden alınmıştır.
Sakifeoğulları kabilesi Resul-i Ekrem’den (s.a.a) na¬mazda rükû ve secdenin olmamasını istediler ve “Eğil¬mek bizim için utanç verici bir durumdur.” dediler. Bu¬nun üzerine şu ayet nazil oldu:[251]
“Onlara, ‘Rükû edin.’ dendiği zaman rükû etmezler.”[252]
İnsanlar kendileri gibilerinin karşısında eğilmekte ve tazim etmekteler; fakat siz sadece yaratıcınız karşı¬sında eğilmekte ve tazim etmektesiniz.
“Öyleyse büyük Rabbinin adını yücelt.”[253] ayeti nazil olunca, Resulullah (s.a.a) rükûda Allah’a tazim etmele¬rini ve rükûda “Subhane rabbiy’el-azîm-i ve bi-hamdih (Münezzeh olan Rabbim yücedir ve ben ona hamd etmekteyim).”[254] zikrini söylemelerini emretti. Rivayetlerde şöyle geçer:
“Rükû edebin, secde Allah’a yakınlığın nişanesidir ve edebi iyi bir şekilde yapmadıkça Allah’a kurb ve yaklaşmaya hazır olmazsınız.”[255]
Rükû, Allah Tealâ’dan tövbe, istiğfar ve bağışlanma dilemenin yoludur:
“Rabbinden bağışlanma diledi, eğilerek sec¬deye kapandı ve tövbe edip döndü.”[256]
Rükûnun Etkileri
İmam Muhammed Bakır (a.s) şöyle buyuruyor:
“Rükûsunu tam bir şekilde yapan kimse meza¬rın vahşetinden güvende olur.”[257]
Allah Tealâ’nın karşısında her ne kadar eğilirsek bir o kadar şeytan ve şeytan sıfatlı kimselere karşı koymada güçlü oluruz. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Rükû ve uzun secde İblis’i öfkelendirir ve der ki: Vay hâlime! Bu insanlar sundukları bu kul¬lukla artık bana itaat etmezler.”[258]
Allah Tealâ meleklere şöyle buyuruyor:
“Bakın, kullarım bana nasıl tazim etmekte ve rükûya gitmekteler; buna karşılık onları yücelte¬ceğim ve onlara onur ve azamet bahşedeceğim.”[259]
İmam Cafer Sadık (a.s) buyuruyor ki:
“Rükû ve uzun secde insanın ömrünün uza¬masında etkilidir.”[260]
Rükû Adabı
Hadislerde şöyle geçer: Resulullah (s.a.a) rükûda mübarek belini öylesine düz tutardı ki mübarek beline bir damla su dökülse, belinin ortasında kalır, bir tarafa akmazdı.[261]
Rükûda, “O’nun yolunda boynum vurulsa bile ben iman ettim, anlamında boynunuzu uzatın.” diye tavsiye edilmiştir.[262]
Rükûnun bir diğer adabı erkeklerin dirseklerini yan¬larına yapıştırmamaları ve kuşların kanadı gibi dışarı çıkarmalarıdır. Ellerimizin içini dizlerimize bırakarak el parmaklarımızı açalım. Ayaklarımızı ileri veya geri git¬meksizin aynı hizada tutalım, ayaklarımızın arasını bir karış olacak kadar açmayalım.
Rükûda, iki ayağımızın arasına bakmalı, rükû zik¬rinden sonra Hz. Muhammed ve Ehlibeyt’ine (s.a.a) salât ve selâm getirmeliyiz. Elbette rükû zikrinin en az üç de¬fa tekrarlanması tavsiye edilmiştir.[263]
Allah Velilerinin Rükûsu
İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:
“Hz. Ali (a.s) rükûsunu o kadar uzatırdı ki mübarek ayağından ter akardı.”[264]
Hz. Ali (a.s) de Nehc’ül-Belâğa’nın ilk hutbesinde bu¬yuruyor ki:
“Allah’ın öyle melekleri var ki sürekli rükûdadırlar; onlar hiçbir zaman rükûdan kalkmazlar.”
Elbette melek için yorulma ve acıkma söz konusu değildir; dolayısıyla uzun rükûlar yapan arif ve aşık in¬sanlar, melekleri onları övmek zorunda bırakırlar. Allah velilerinin durumu böyledir; ama biz nasılız? Resulullah (s.a.a) mescitte oturmuştu; o sırada biri içeri girerek na-maza durdu. Fakat rükû ve secdelerini çabuk ve eksik yaptı. Resulullah (s.a.a) buyurdu:
“O, karga gibi gagasını yere vurdu ve gitti. Eğer bu namazla ölecek olursa benim dinim üze-rine ölmemiş olur.”[265]
Secde
Secdenin Tarihi
Allah Tealâ, Âdem’i yarattıktan sonra meleklere ona secde etmelerini emretti,[266] İblis dışında hepsi secde etti. Allah Tealâ İblis’i bu itaatsizliği nedeniyle kendi katın¬dan uzaklaştırdı.
Kur’ân-ı Kerim bu olayı defalarca tekrarlamıştır. Bu tekrarların da sebepsiz olmadığını biliyoruz. Şayet de¬mek isteniyor ki: Ey insan! Bütün melekler senin için secdeye kapandılar! O hâlde sen niye yaratıcının karşı¬sında secde etmiyorsun? Ey insan! İblis, sana secde et-memesi yüzünden kovuldu. O hâlde sen Allah’a secde et¬mezken ne beklersin?
İblis, “Ben, üstünüm söyleyerek” insana secde etme¬di; acaba sen de, ben Allah’tan üstünüm, söyleyebilir mi¬sin? Sen bir zamanlar bir hiçtin, dünyaya geldiğin za¬man da varlığın zaaf ve acizlikle doluydu, sonunda da aciz bir şekilde dünyadan göçeceksin; o hâlde varlık âle¬minin yaratıcısı karşısında nasıl kibirlenebilirsin?
Her halükârda, insanı yarattıktan sonra Allah’ın ver¬diği ilk emir secde emriydi.
Secdenin Önemi
Secde, insanın Allah karşısındaki en iyi hâlidir.
Secde, Allah’a yaklaşmanın en iyi yoludur. “Secde et, yaklaş.”[267]
Resulullah’ın (s.a.a) sadık dostlarının nişanesi, alın¬larında secde izinin bulunmasıdır: ‘Yüzlerinde secdele¬rin izinden nişanları var.”[268]
Secde, insanı bütün varlık âlemiyle uyumlu kılar; çünkü yıldızlardan bitkilere kadar göklerdeki ve yerdeki tüm varlıklar Allah’ın huzurunda secde ve huzu ederler:
“Göklerdekiler ve yerdekiler hepsi Allah’a secde ederler.”[269], “Necm (bitkiler, yıldızlar) ve ağaçlar (Allah’a) secde etmektedirler.”[270]
Secde, Allah’ın melekleriyle uyumlu hâle gelmektir. Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki:
“Gökte hiçbir kat yoktur ki, üzerinde secde eden bir melek bulunmasın.”[271]
Secde, en yüksek kulluk derecesidir; çünkü insan vü¬cudunun en yüksek noktasını, yani alnını toprağa süre¬rek Aziz ve Kadir Allah’ın huzurunda zillet ve acizliğini ifade ediyor.
Secde, âlemin en büyük erkekleri ve kadınları için en yüce makamdır. Allah Tealâ Peygamberine secde et¬mesini emrediyor; o da “sadece gündüzleri değil, geceleri bile secde et.” buyuruyor:
“Gecenin bir bölümünde O’na secde et ve geceleyin uzun zaman O’nu Tespih eyle.”[272]
Abit ve tertemiz Hz. Meryem’e (s.a) ise hitap ederek şöyle buyuruyor:
“Ey Meryem! Rabbine gönülden itaatte bu¬lun ve secde et.”[273]
Rükûnun peşinden yapılan secde, insanı huzu ve hu¬şunun zirvesine ulaştıran daha yüksek ve daha mükem¬mel bir merhaledir; dolayısıyla, Kur’ân-ı Kerim’de bu ikisi genellikle yan yana zikredilmiştir: “Ey inananlar, rükû edin, secde edin.”[274] “Onların rükû ve secde ettikle¬rini görürsün.”[275]
Secde, Allah’ın ayetlerine iman etmenin şifresidir: “Bizim ayetlerimize, ancak kendilerine ha¬tırlatıldığı zaman, hemen secdeye kapanan¬lar… inanır.”[276]
Geceleyin yapılan secdeler, Allah’ın salih kullarının nişanelerinden biridir:
“Rahmanın kulları… gecelerini Rablerine secde ederek O’nun divanında durarak geçi-rirler.”[277]
Secde, namazın ziynetidir. O hâlde namazın güzel bir şekilde yerine getirilmesi gerekir. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:
“Namaz kılınca rükû ve secdelerini güzel bir şekilde yerine getirin; bu durumda Allah Tealâ ona yedi yüz kat, hatta daha fazla mükâfat verir.”[278]
Secde, Allah Tealâ’nın meleklere karşı övünme vesi¬lesidir; dolayısıyla peşice Allah’ın lütfünü kazandırır; öy¬le ki her secdeyle bir günah bağışlanır, insan için büyük bir mükâfat kaydedilir.[279] Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki:
“İnsan secdede nasıl bir rahmetin kapsamına girdiğinin farkında olsaydı, asla başını secdeden kaldırmazdı.”[280]
Secde, bencillik ve gurur ruhunu yok eder, insanı ki¬birden kurtarır.[281]
Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki:
“Ben kıyamet günü ümmetimi alınlarındaki secde izlerinden tanıyacağım.”[282]
İnsanın secde ettiği yer kıyamet günü onun lehine tanıklık yapacaktır,[283] dünyada da o noktadan gökyüzüne nur yükselir.[284]
Rükû gibi uzun secdeler de nimetlerin devam etme¬sine ve ömrün uzamasına neden olur.[285]
Secde o kadar önemlidir ki Allah Tealâ Hz. İbrahim (a.s) gibi büyük bir peygambere Mescid-i Haram’ı, tavaf edenler; kıyam, rükû ve secdede bulunanlar için temiz¬lemesini emrediyor.[286]
Secdenin Hikmetleri
İmam Ali’den (a.s) namazın hikmetlerini sordukla¬rında şöyle buyurmuştur:
“İlk secde; başlangıçta toprak olduğumuz, başı secdeden kaldırmak; topraktan yaratıldığımız, ikinci secde; tekrar toprağa döneceğimiz, başı ikinci secdeden kaldırmak ise kıyamet günü me¬zarlarımızdan kalkıp haşrolacağımız anlamına gelir.”[287]
İmam Cafer Sadık (a.s) buyuruyor ki:
“Secde Allah için olduğundan dünya ehlinin il¬gi duyduğu yiyecek ve giyecek maddeleri üzerine yapılmamalıdır. Secde, insanı mide, elbise ve mad¬diyata değil, Allah’a yönlendirmelidir.”[288]
Hadislerde şöyle geçer: Her yapılan yanlışlık, yersiz konuşma, yersiz kıyam ve oturma için sehiv secdesi yap¬manın nedeni, İblis’in seni fikir dağınıklığına ve dalgın¬lığa düşürüp namazına zarar vermesidir. O hâlde na¬mazdan sonra iki secde yap ki İblis’in burnu yere sürül¬sün ve bilsin ki meydana getirdiği her kaymada sen tek¬rar Allah Tealâ’nın huzurunda secdeye kapanacaksın.[289] Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:
“Secdenin zahiri, alnı ihlâs ve huşuyla toprak üzerine bırakmaktır; batını ise bütün fani şeyleri kalbinden çıkarıp beka yurduna gönül vermek, kibir, yersiz taassup ve tüm dünya bağlarından kurtulmaktır.”[290]
Secde Adabı
Burada, hadislerde geçen secde adabının bir bölümü¬ne değineceğiz:[291]
–   Rükûdan sonra secdeye giderken, eller dizlerden önce yere ulaşmalıdır.
–   Secde ederken eller kulakların hizasında olmalı.
–   Secdede erkekler dirseklerini yere yapıştırmamak ve iki taraftan iki kanat gibi açılmalıdırlar.
–   Sadece alın değil, burun da yere bırakılmalıdır.
–   Namaz kılan kişi iki secde arasında oturunca, be¬denin ağırlığı sağ ayağın üzerine gelecek şekilde sağ ayağın üst kısmını sol ayağın içine bırakmalıdır; çünküsol batılın ve sağ ise hakkın sembolüdür.
–   Secdede, farz olan zikrin yanı sıra salâvat getiril¬meli, dua edilmeli ve Allah’ın korkusundan göz yaşı dö¬külmelidir.
–   Secdeden kalkınca tekbir getirilmeli, tekbir getiri¬lince de eller yukarı kaldırılmalı.
Kerbelâ Toprağı
Pak olması kaydıyla toprak, taş ve ağaç üzerine sec¬de edilebilir. Fakat İmam Hüseyin’in (a.s) türbetinin apayrı bir özelliği vardır. Bu yüzden İmam Cafer Sadık (a.s) Kerbelâ toprağı dışında başka bir şeyin üzerine sec¬de etmezdi.
Kerbelâ toprağı üzerine secde etmek, yedi hicabı or¬tadan kaldırır. Namazın yücelere çıkıp kabul olmasına neden olur, namaz kılan kişiyi maddiyat bataklığından kurtarıp cihat, kan ve şehadetle tanıştırır.
İmam Hüseyin’in (a.s) toprağı üzerine edilen secde, kılman namazın velayetle birlikteliğini gösterir.
İmam Hüseyin’in (a.s) toprağına edilen secde, na¬maz kılanın şehadete hazır olduğunu gösterir.
İmam Hüseyin’in (a.s) toprağı üzerine secde etmek, namaz uğruna kanını verenleri anmak demektir.
İmam Hüseyin’in (a.s) toprağı üzerine edilen secde, “her gün Aşura, her yer Kerbelâ” bilincinin simgesidir.
İmam Hüseyin’in (a.s) toprağı üzerine secde etmek, zulümle mücadelede can ve baş verme pahasına da olsa zilleti kabul etmemek demektir.
Evet, İmam Hüseyin’in (a.s) mezarı cennet bahçe¬lerinden bir bahçe, cennet kapılarından bir kapıdır.
Onun kubbesinin altında dua kabul olur, orada kılı¬nan namaz Allah’ın katında sevimli ve makbuldür.
O topraktan yapılan Tesbih, sahibi sussa bile ona “subhanellah” mükâfatı yazılır; Tesbihin sahibi Allah’ı zikrederse her zikir için yetmiş kat mükâfat yazılır.
Şunu da hatırlatalım ki, Kerbelâ toprağı için nakle¬dilen önem, İmam Hüseyin’in (a.s) mezarından dört mil uzaklığa kadarki topraklar için geçerlidir.[292]
Şükür Secdesi
Secde namazla sınırlı bir husus değildir; namazın dı¬şında yapılan secdeler de söz konusudur, hatta bazen, ti¬lâvet secdesinde olduğu gibi farz da olabilir.
Şükür ifadesi sayılan şeylerden biri de, “şükür secdesi”dir; hadislerde şükür secdesinin önemi vurgulanmış¬tır.
Şükür secdesi, Allah’ın bize ve ailemize verdiği son¬suz nimetlerine karşılık teşekkür ifadesidir. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:
“Bir nimeti hatırlayınca, teşekkür etmek için yüzünü yere koy; insanların seni gördüğünü fark edersen, saygı ifadesi olarak birazcık eğil.”[293]
Resulullah’ın (s.a.a), devesinden yere inerek beş sec¬de yaptığı ve şöyle buyurduğu nakledilir:
128
“Cebrail nazil oldu ve bana beş müjde verdi; bunun üzerine her müjdeye karşılık bir şükür secdesi yaptım.”[294]
Hz. Ali (a.s) bazen şükür secdesinde bayılırdı.[295] İmam Mehdi’nin (Allah zuhurunu çabuklaştırsın), “Şükür secdesi en gerekli sünnettir.” buyurduğu nakle¬dilmiştir.[296]
Şükür secdesinde her türlü zikir ve dua söylenebilir; fakat “şükren lillah” ve “el-hamdulillah” söylemek ve en büyük nimet olan Ehlibeyt’in (a.s) velayetini anmak tav¬siye edilmiştir.[297] Allah Tealâ buyuruyor ki, “Şükreden kimseyi teşekkür ederek mükâfatlandırırım.”[298]
Şükür secdesi için belli bir zaman ve mekân söz ko¬nusu değildir, ancak en uygun zaman, namazdan sonra ve namazın takibatından biri olarak yapılmasıdır.
Şükür Secdesinin Bereketleri
Hadislerde, şükür secdesi için bir çok bereketler açıklanmıştır; burada özetini sunmaya çalışacağız:
Eğer namazda bir noksanlık olur da bu nafilelerle gi¬derilmezse şükür secdesiyle telafi edilebilir. Şükür sec¬desi Allah Tealâ’ınn rızasını kazandırır, insanla melekler arasındaki mesafenin kalkmasına neden olur. Secdede yapılan dua kabul olur; karşılığında on salâvat sevabı verilir, on büyük günahın yok olmasına sebep olur.
Şükür secdesinin değer ve konumu hakkında, Allah Tealâ’nın meleklere karşı şükür secdesiyle övünmesi ye¬ter.[299]
Allah Velilerinin Secdeleri
İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:
“İbrahim’i (a.s) Halilullah makamına ulaştıran toprağa yaptığı çok secdelerdi.”[300]
Hz. Ali (a.s), Resulullah’ın (s.a.a) düşmanların saldı¬rısından kurtulması için onun yatağında yatacağı gece, “eğer bu işi yapacak olursam siz selamet kalacak mısı¬nız? diye sordu. Resulullah (s.a.a) olumlu cevap verince Hz. Ali (a.s) gülümseyerek bu lütuftan dolayı şükür sec¬desi yaptı.”[301]
Resulullah (s.a.a), müşriklerin önderi Ebu Cehl’in kesik başını yanma getirdiklerinde şükür secdesine ka¬pandı.[302]
İmam Seccad (a.s) her namazın sonunda, namazı ye¬rine getirebildiği için şükür secdesi yapıyordu, kendisin¬den bir bela defedildiğinde veya iki Müslüman’ın arasını bulduğunda yine buna karşılık secdeye kapanıyordu. İmam secdelerini o kadar uzatırdı ki, ter içinde kalırdı.[303]
Birkaç Nükte
1-       Üzerine secde edilen yer, değer kazanır. Bu hu¬susla ilgili olarak hadislerde şöyle geçer: Namazdan son¬ra hastalıklardan, afetlerden ve tatsız olaylardan güven¬de kalmak için secde edilen yere el sürerek yüzüne vebedenine çek.[304]
2-       Yatsı namazından sonra şükür secdesi unutul¬mamalıdır; şükür secdesinde yapılan dua kabul edilir.[305]
İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:
“Kim ezanla ikame arasında secde yapar da sec¬dede “secettu leke hazien, haşien, zelîlen (Huzu, huşu ve zillet içerisinde sana secde ettim) derse, Allah Tealâ müminlerin kalbine sevgisini, müna¬fıkların kalbine ise heybetini düşürür.”[306]
3- Secde Allah’a özgüdür, hiç kimsenin, hatta Pey¬gamberin, imamların ve imamzadelerin mezarları karşı¬sında saygı amacıyla secde caiz değildir.[307]
Müslümanlardan bir grup kendilerine yönelik uygu¬lanan baskı ve zulümden kurtulmak amacıyla Habeşis¬tan’a hicret ettiklerinde, kâfirler, Müslümanları geri dön¬dürmek için bir gurubu kral Necaşi’yle görüşmek üzere Habeşistan’a gönderdiler. Kureyş’in temsilcileri o dö¬nemdeki gelenek gereğince Habeşistan kralı Necaşi’nin karşısında secdeye kapandılar, fakat Müslümanların tem¬silcisi olan Hz. Ali’nin (a.s) kardeşi Cafer secde etmedi ve “biz Allah’tan başka kimsenin karşısında secde etmeyiz.” dedi.[308]
Hz. Yakup’la oğullarının Hz. Yusuf karşısında secde¬leri de Yusuf için değil, Allah içindi ve Yusuf a kavuşma nimetinden ötürüydü: “Ve hepsi onun için secdeye ka¬pandılar.”[309]
TESBİH ZİKRİ
Subhanellah
Namaz kılan kişi, rükû ve secdede Allah Tealâ’yı Tesbih eder.
“Öyleyse büyük Rabbinin adını yücelt.”[310] ayeti nazil olunca Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: Bu emri rükû yaparken yerine getirin ve şöyle deyin:
“Subhane Rabbiye’l-azîmi ve bi-hamdih.” (Yü¬ce Rabbim bütün kusurlardan münezzehtir ve ben O’na hamd ederim.)
“Rabbinin yüce adını Tesbih et.”[311] ayeti nazil olunca da, onu secdede okuyun ve şöyle deyin:
“Subhane Rab’iye’1-a’lâ ve bi-hamdih.” (Her şey¬den üstün Rabbim bütün kusurlardan münez¬zehtir ve ben O’na hamd ederim.)[312]
Tesbihin Makamı
Allah’ı Tesbih ve tenzih etmek, İslâm’ın bütün doğru düşünce ve inançlarının köküdür. Şöyle ki:
Tevhit, Allah’ı ortağı bulunmaktan münezzeh bil¬mektir: “Allah onların ortak koştukları şeyden münez¬zehtir.”[313]
Adalet, Allah’ı zulümden münezzeh bilmektir: “Allah münezzehtir; doğrusu biz zulmedenler olmuşuz.”[314]
Nübüvvet ve imamet, Allah’ı hedefsizlik, programsızlık ve insanları hevesler ve zevkler okyanusunda ken¬di başlarına bırakmış olmaktan münezzeh bilmektir: “Al¬lah’ı şanına yaraşır biçimde tanıyamadılar, zira ‘Allah, insana bir şey indirmedi.’ dediler.”[315]
Mead, Allah’ı, yaratışı boş, batıl ve dünyanın sonunu da yokluk kılmak hususunda tenzih etmektir: “Rabbimiz; bunu boş yere yaratmadın, sen münezzehsin.”[316]
“Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak ya¬rattığımızı ve sizin döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”[317] Evet, Allah bu boş işten münezzehtir.
Allah’ı Tesbih etmek, sadece İslâm akaidinin kaynağı değil, birçok ruhî ve manevî kemalatın da kaynağıdır aynı zamanda.
Subhanellah, rıza’nın kaynağıdır. O’nu bütün ku¬surlardan münezzeh bilecek olursak, O’nun takdirine rı¬za gösterir ve hikmet üzere olan iradesine teslim oluruz.
Subhanellah, tevekkülün kaynağıdır. Neden bütün ihtiyaçlardan uzak, her türlü zaaf ve acizlikten münez¬zeh olan bir zata dayanmayalım ve tevekkül etmeyelim? “O’nu tenzih ederim, O zengindir.”[318]
Subhanellah, Allah’a aşkın kaynağıdır. Her türlü kusur ve eksiklikten münezzeh olan bir zat insanın sev¬gilisidir, insan ona aşk besler.
Subhanellah, hamd ve övgünün ön hazırlığıdır; hiç¬bir çirkinlik ve kötülüğü bulunmayan bir zatı övmek. Dolayısıyla, tesbihat-ı erbaa’da “subhanellah” kelimesi “el-hamdu lillah” kelimesinden önce söylenir.
Subhanellah, tüm beşerin uydurmalarından ve hu¬rafelerinden kurtulmanın anahtarıdır: “Arş’ın sahibi Al¬lah, onların nitelendirmelerinden yücedir.”[319]
Sıralanan bu nedenlerden dolayı Kur’ân-ı Kerim’de zikirler içerisinde Tespihe daha fazla önem verilmiştir. On altı kez Tesbih, sekiz kez istiğfar, beş defa Allah’ı zik¬retme, iki kez tekbir emredilmiştir. İnsanın sürekli Al¬lah’ı göz önünde bulundurması ve sürekli O’nu kusur ve eksikliklerden münezzeh bilmesi için her hâlde ve her zamanda Tesbih etmesi emredilmiştir:
“Güneşin doğmasından ve batmasından ön¬ce Rabbini överek Tesbih et; gece saatlerin¬den bir kısmında ve gündüzün taraflarında (Onu) Tesbih et.”[320]
Hem zafer ve sevinç anında Allah’ı Tesbih edin:
“Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman… Rabbini överek Tesbih et.”[321]
Hem de zorluk ve sıkıntıların zirvesindeyken; çünkü Tesbih kurtuluşa neden olur:
“Eğer (Yunus) Tesbih edenlerden olmasay¬dı, yeniden diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.”[322]
Evet, insan sınırlı bir varlık olması itibariyle Allah’ı bilgice tam olarak kuşatması mümkün değildir; o hâlde kendi zaafını itiraf etmesi ve “sen düşünce ve hayallerin ulaşmasından münezzehsin, nitelemelerden pek yücesin” demesi daha uygun olur:
“Haşa, O, onların dediklerinden münezzeh¬tir; çok yücedir; uludur.”[323]
Sadece Allah’ın halis ve temiz kıldığı kulları ilâhî yardım ve kılavuzluklarla Allah’ı niteleyebilirler:
“Haşa Allah, onların taktıkları sıfatlardan münezzehtir; fakat Allah’ın teiniz kıldığı kul¬ları hariç.”[324]
Tesbihin Mükâfatı
İmam Cafer Sadık (a.s) Resulullah’tan (s.a.a) şöyle nakleder:
“İnsan subhanellah dediği zaman arşın altın¬daki her şey onunla birlikte Tespih eder ve onu söyleyene on kat mükâfat verilir; “elhamdülillah” deyince de Allah Tealâ kendisiyle mülakat edip ahiret nimetlerine ulaşıncaya kadar onu dünya nimetleriyle rızklandırır.”[325]
Amelî Tespih
İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:
“Allah Tealâ’nın kullarına gerekli kıldığı en zor ve en önemli şeylerden biri O’nu çok zikret-mektir, sonra, maksadım “subhanellah, ve’l-ham-dulillah ve la ilahe illellah ve’llahu ekber” değil¬dir”, buyurdu; bu da onun bir parçasıdır aslında. Maksadım “Allah’ın helal ve haram ettiği şeyler hususunda O’nu anmaktır.” Yani işlerde Allah’ın anmaktır; Allah’a itaat etmek ve O’na karşı gü¬nah sayılan işlerden de sakınmak.[326]
Tespihin Tekrarı
Biri İmam Cafer Sadık’ın (a.s) huzuruna vardı. İmam’ı rükûda Allah’ı Tespihle meşgulken gördü. İmam Tesbihi rükûda altmış, secdede ise beş yüz defa tekrarla¬dı.[327]
Tesbih sadece namazda değil, hac amellerinde de tekrarlanır. Hacının gözü Hacer’ul-Esved’e ilişince, Safa’yla Merve arasında sa’y yapınca ve diğer yerlerde Tesbihi tekrarlaması tavsiye edilmiştir.
Namazda, rükû ve secde zikrine ilaveten, üçüncü ve dördüncü rekâtta da tesbihat-ı erbaa tekrarlanır; Şia ve Sünnî kaynaklarına göre Kehf Suresi’nin 46. ayetindeki “bakiyat-i salihaf’tan maksat da tesbihat-ı erbaadır.[328]
Hz. Ali’nin (a.s) buyurduğu üzere, Hz. İbrahim’in (a.s) Kabe’yi tamir ederken, “subhanellah, ve’l-hamdulil-lah ve la ilahe illellah ve’llahu ekber” zikrini söylerdi.[329]
Atalarımızın Kültüründe Allah’ı Anmak
Şimdi burada atalarımızın İslamî kültüründe Allah’ı anmanın konumuna bir bakalım ve onların yanında bu¬nun ne kadar değer ve önem taşıdığını anlayalım:
Anne ve babalarımız bir şeye şaşırdıklarında “maşal¬lah”, “subhanellah” diyorlardı, eve girdiklerinde “ya Al¬lah” ve birbirlerinden ayrıldıklarında ise “Allah’a emanet ol” diyorlardı. Yerlerinden kalktıkları zaman “ya Ali”, yorgunluklarını gidermek için “Allah kuvvet versin”, birisi hallerini sorduğunda “elhamdülillah” ve yemeğe da¬vet etmek için “bismillah” diyorlardı, yemek bitince de sofra duası okuyup Allah’a şükrediyorlardı.
Nineler de masal anlatırken, “bir varmış bir yokmuş, Allah’tan başka kimse yokmuş” diyerek başlarlardı ma¬sala.
Açıktır ki böyle bir ortamda yaşamak ve böyle bir eğitimden geçmek, her zaman ve her yerde kalpte Al¬lah’ın zikrini ve dilde O’nun ismini anmayı sağlar. Ama zulmet dolu bir dönemi de atlattık biz; o dönemde Al¬lah’ın ismini unutmuştuk; şehirlerin kapıları, duvarları ve hatta elbiselerin tümü batı kültürü ve artistlerin resimleriyle dolup taşıyordu. Fakat İslâm sayesinde tek¬rar şehirlerin, caddelerin duvarları ve tablolar Allah’ın zikriyle donandı.
Varlıkların Tesbihi
Tüm varlık âlemi, yedi kat göklerden tutun yere ve bu ikisinin arasındaki şeylere kadar her şey O’nu Tesbih etmektedir.[330] Kuşlar gibi canlılar; dağ[331] ve yıldırım[332] gibi cansızlar hepsi O’nu Tesbih etmekteler; hem de bilinçli ve şuur üzere!
“Her biri kendi duasını ve Tespihini bilmiş¬tir.”[333]
Meleklerin Tesbihi o kadar yaygındır ki Resulullah (s.a.a) bu hususta şöyle buyurmuştur:
“Göklerde meleklerin namaz ve Tesbih hâlinde olmadığı bir karış yer yoktur.”[334]
İmam Cafer Sadık şöyle buyuruyor:
“Hz. Davut Zebur’u okuduğu zaman ona eşlik etmeyen hiçbir dağ, taş ve kuş kalmazdı.”[335]
Hadislerde şöyle geçer:
“Dört ayaklı hayvanların yüzlerine vurmayın; çünkü onlar Tesbih halindedirler.”[336]
“Eğer gaybe gözün açılırsa / Cihanın zerreleri sırdaşın olur.
Suyun sesi, toprağın sesi, gülün sesi / Gönül sahiplerine aşikâr olur.
Alemin tüm zerreleri gizlice / Gece-gündüz se¬ninle konuşur olur:
Biz duyarız, görürüz ve uyamayız / Biz siz ya¬bancılara karşı suskun oluruz.”
Bir grup serçe öterek ederek İmam Seccad’ın (a. s) karşısından geçince İmam etrafındakilere dönerek, “kuş¬lar her sabah Allah’ı Tesbih ederek günlük rızklarını is¬terler.” buyurdu.[337]
Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki:
“Hayvanlar Allah’ın Tespihini zayi ettiklerinde ölürler.”[338]
Bazıları da şöyle demişlerdir: “Varlıklar Tesbih ve secde ediyorlar” sözünden hakikî anlam değil, mecazî an¬lam kastedilmiştir. Güzel bir tablo ressamın zevkini, şiir divanı şairin üstünlüğünü gösterir; varlıkların esraren¬giz yapıları da Allah Tealâ’nın ilim, güç, hikmet ve dikka¬tine tanıklık eder, O’nu her türlü kusur ve eksiklikten münezzeh kılar. Varlıkların Tespihinin anlamı işte budur.
Oysa birincisi, bunun hiçbir delili yoktur. İkincisi, kelimenin zahirî anlamını esas almak imkansız olduğu durumda sadece tevile başvurulur; “Allah’ın eli ellerini¬zin üstündedir.”[339] ayetinde olduğu gibi; cisimlerde olduğu gibi Allah için el düşünülemediği için “Allah’ın eli”nden “güç” kastedildiği sonucuna varırız. Ayetinin anlamını bil¬mediğimiz için tevil yapmaya hakkımız yoktur.
Nasıl tevile baş vurabiliriz?! Oysa Kur’ân-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“O’nu övgüyle Tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ama siz onların Tespihlerini anlayamazsınız.”[340]
Nasıl tevile baş vurabiliriz?! Oysa Kur’ân şöyle bu¬yuruyor:
“Size ilimden pek az bir şey verilmiştir.”[341]
Defalarca Kur’ân-ı Kerim’de, sonsuz ilme bağlı olan Resulullah’ın (s.a.a) “ben bilmem”[342] buyurduğunu gör¬mekteyiz. Eğer biz de “bilmiyoruz ve anlamıyoruz” der¬sek ne olur sanki?
İlginç olanı şu ki Allah Tealâ bu bilgisizliğimizi apa¬çık bir şekilde bize bildirmiştir: “Ama siz onların Tespih¬lerini anlayamazsınız.” Fakat gururlu beşer, “varlık    âleminin sırlarını ve bu cümleden varlıkların Tespihini anlamıyorum.” demeye rıza göstermez.
Kur’ân-ı Kerim açıkça şöyle buyurmuyor mu: Hud-hud Sebe kavminin güneşe taptığını öğrenerek onu Sü¬leyman’a bildirdi, dedi ki: Sebe bölgesinin padişahı bir kadındır; Sebe padişahı büyük bir tahta oturmuş ve hal¬kı güneşe tapıyor.[343]
Gökteki hudhud nere, yerin ismini bilmek nere, er¬kekle kadını tanıması, padişahla halkı ayırt etmesi, tev¬hitle şirki tanıması ve benzeri şeyleri bilmesi nere?! Bü¬tün bunlar varlıkların şuuru olduğunu göstermektedir.
Kur’ân-ı Kerim şöyle buyurmuyor mu: Karıncalar¬dan biri diğer karıncalara, “Yuvalarınıza girin; Süleyma¬n’ın ordusu geçerken farkına varmadan sizi ezmesin.” dedi?![344]
Bu ayetlerde, insanların hareketlerini ve isimlerini (Süleyman) bilmek, mesleklerini (askeri), onların ayak¬larının altındaki şeylere dikkat etmediklerini bilmek ve o karıncanın diğerlerine acıması bütün bunlar bizlere varlık âleminin idrak sahibi ve şuurlu olduğunu göster¬mektedir.
Eğer şuurun varlığını kabul ediyorsak -ki Kur’ân-ı Kerim’in açık naslarından hareketle kabul etmeliyiz- ar¬tık varlıkların Tesbihi hakkında gereksiz yorumlara başvurmanın anlamı ve gereği kalmaz.
KUNUT
Kunut, lügatta “huzuyla itaat” anlamındadır. Allah Tealâ’nın Hz. Meryem’e hitaben buyurduğu şu söz de bu anlamda kullanılmıştır:
“Ey Meryem, Rabbine divan dur.”[345]
Ancak namazla ilgili olarak söz konusu edildiğinde, tüm namazların ikinci rekâtında okunan dua kastedilir. İmam Cafer Sadık (a.s), “Bütün gönlünle O’na yönel.” ayetinin tefsirinde şöyle buyuruyor:
“Ayetin orijinalinde geçen “tebettel”den mak¬sat, namazda dua için elleri kaldırmaktır.”[346]
“Tebettel” sözlükte “Allah’tan başkasından ümit kes¬mek” anlamına gelir.[347]
Kur’ân-ı Kerim, “Rabbinize yalvararak ve gizlice dua edin.”[348] buyurmaktadır. Allah’a yalvarma ve tazarru etmenin nişanelerinden biri de dua için elleri kaldırmak¬tır. Fakir ve muhtaç olan insan mutlak zengine el açar, sadece O’ndan ister ve O’ndan başkasına gönül vermez.
Evet, namazda kunut tutmak müstehaptır; fakat o kadar önemsenmiştir ki İmam Rıza (a.s) Me’mun’a mek¬tubunda şöyle yazmıştır:
“Kunut günlük namazların tümünde, farz bir sünnettir.”[349]
Elbette bu sözden İmam’ın maksadı kunutun öne¬mini vurgulamaktır. Nitekim insan rükûya varmadan önce kunut okumayı unutursa, rükûdan sonra kaza et¬mesi müstehaptır, secdede hatırlarsa selâmdan sonra kaza edebilir.
Kunut adabında şöyle geçer: Elleri yüzün karşısına kadar kaldırın; ellerin için göğe baksın; iki eli birbirinin yanında tutun ve başparmak dışında diğer parmaklan birbirine bitiştirin. Dua okurken ellerinizin içine bakın ve duayı -namazı cemaatte kılıyorsanız- cemaat imamı¬nın duymayacağı şekilde yüksek sesle okuyun.[350]
Kunutun özel bir duası yoktur, insan istediği duayı okuyabilir; duanın Arapça olması da gerekmez, herkes kendi diliyle isteklerini isteyebilir. Elbette ki Kur’ân du¬alarını ve Ehlibeyt İmamlarının (a.s) okudukları duaları okumanın apayrı bir fazileti vardır.
Namazların Kunutu
Namazların tümünde kunut sayısı aynı değildir; beş vakit namazın her birinde, ikinci rekâtın rükûsundan önce bir kunut vardır. Fakat iki rekât olan cuma nama¬zında iki kunut vardır; biri birinci rekâtın rükûsundan önce, diğeri ise ikinci rekâtın rükûsundan sonra.
İki rekât olan Ramazan ve Kurban Bayramı nama¬zında dokuz kunut vardır; beş kunut arka arkaya birinci rekâtta rükûdan önce ve dört kunut da ikinci rekâtta; ama bu kunutların özel bir duası vardır. İki rekât olan ve her rekâtta beş rükû yapılan Ayat namazında ikinci, dördüncü, altıncı, sekizinci ve onuncu rükûlardan önce kunut okunması müstehaptır; fakat onuncu rükûdan önce bir kunut okumak da yeterlidir. Bir rekâtlık olan ve gece namazının sonunda kılman Vitir namazında uzun bir kunut vardır ve onda bir çok duanın okunması müstehaptır; örneğin 70 defa istiğfar etmek, 300 defa “el-afv” demek ve kırk mümine dua et¬mek.
Yağmur namazında da bayram namazı gibi birinci rekâtta beş kunut, ikinci rekâtta ise dört kunut vardır.
Her halükârda, kunutu uzatmak müstehaptır. Ebuzer, Resulullah’a (s.a.a), “Hangi namaz daha üstündür?” diye sorunca, şöyle buyurdu: “Kunutu uzun olan namaz; kunutunu uzatan kimse kıyametin korkunç menzillerin¬de daha rahat olur.”[351]
Masum Kişilerin Kunutu
İbn-i Mesud, Müslüman olmasının nedenini Resulullah (s.a.a), Hz. Ali (a.s) ve Hz. Hatice’nin kıldığı üç kişi¬lik namazı ve onların uzun kunutunu görmesi olduğunu söylemektedir.[352]
Al-i Yâsîn ziyaretinde Hz. Mehdiye (a.f) selâm ve¬rirken şöyle diyoruz:
“Selâm olsun sana namaz kıldığın ve kunut okuduğun an.”
Masumlardan her birinin kunutta okudukları uzun dualar nakledilmiştir; zamanımız müsait olmadığı için onlara değinmeyeceğiz. Kunuttaki bu kadar bereketlere rağmen Ehlisünnet’te bunun uygulanmayışı insanı hay¬rete düşürmektedir; Hz. Ali ve Hulefa-i Raşidin namaz¬larında kunut okumuyorlar mıydı ki?
Kunutta sadece kendimizi ve şahsî isteklerimizi dü¬şünmeyelim. Hz. Zehra (s.a) “Önce komşu, sonra evin içi”[353] buyuruyor. Allah Tealâ, diğerleri için dua edenin şahsî isteklerini kabul edeceğini vaad etmiştir.
Kunutta din düşmanlarına beddua etmeli, Allah’tan İslâm ve Müslümanların zaferini dilemeliyiz.
Resul-i Ekrem (s.a.a) kunutunda bir grubun ismini söyleyerek lanet ediyordu. Hz. Ali (a.s) de namazının ku¬nutunda Muaviye ve Amr-ı As’a lanet ediyordu.[354] Her ha¬lükârda, tevelli ve teberri dinimizin bir parçası ve hatta temelidir:
“Din sevgiden ve buğzeden başka bir şey değil¬dir.”[355]
TEŞEHHÜT VE SELÂM
Teşehhüt
“Eşhedu en la ilahe illellah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve resuluh. Allahumme salli ala
Muhammedin ve Ali Muhammed” Namazın farzlarından biri de, ikinci ve son rekâtta okunan teşehhüttür. Teşehhütte, Allah Tealâ’nın birli¬ğine, peygamberi Muhammed’in (a.s) risaletine tanıklık etmekteyiz. Gerçi ezan ve ikamede buna defalarca tanık¬lık etmişizdir; fakat orası namazın girişi, burası ise na¬mazın çıkışıdır.
Bu kadar tekrarın hikmeti, insanın çok çabuk gafle¬te ve unutkanlığa düşmesinde yatıyor. Bu cümleler, tıpkı insanın gemisini olayların dalgalarında koruyan bir ip gibidir.
Tevhit Sloganı
“La ilahe illallah” bütün peygamberlerin ilk sloganıdır.
“La ilahe illallah” bütün ilim sahiplerinin meleklerle birlikte ikrar ettiği tanıklıktır: “Allah, kendisinden baş¬ka tanrı olmadığına şahitlik etti. Melekler ve ilim sa¬hipleri de O’ndan başka tanrı olmadığına adaletle şa¬hitlik ettiler.”[356]
“La üâhe illallah”, her Müslüman’ın dünyaya geldi¬ğinde duyduğu, ölünce kendisiyle teşyi edildiği ve me¬zarda telkin edildiği bir kelimedir.
“La ilahe illallah”, Allah Tealâ’nın yanında en sevimli kelime ve terazide en ağır ameldir.[357]
“La ilahe illallah”, Allah’ın, içeri giren kimsenin azaptan güvende olacağı sağlam kalesidir.
“La ilahe illallah kelimesi benim sağlam ka¬lemdir; kim benim sağlam kaleme girerse aza-bımdan güvende olur.”[358]
“La ilahe illallah”, küfürle İslâm’ın sınırıdır; her kâ¬fir bu kelimeyi söyleyerek İslâm’ın güvencesi altına gi¬rer. Resulullah (s.a.a), düşman askerlerinden birinin “La ilahe illallah” söylemesini önemsemeyerek öldüren bir Müslüman’ı eleştirerek şöyle buyurmuştur:
“Kim bu kelimeyi söylerse, bunu söylemekte gerçekçi olduğunu bilmezsek bile güvende olur.”[359]
“La ilahe illallah”, Müslümanların kıyamette Sırat köprüsünden geçerken sloganıdır.[360]
Tarihte, Ebu Cehl’in Resulullah’a (s.a.a), “biz 360 pu¬tu bırakıp da tek ilâhı mı kabul edelim? Biz 10 kelime söylemeye razıyız, fakat bunu söylemeye asla.” dedi. Fa¬kat Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: “Sizi izzet ve kudrete ulaştıracak ve sizi bütün ümmetlerden üstün kı¬lacak olan cümle budur işte.”[361]
İmam Hüseyin’in (a. s) Arefe duasına ve İmam Seccad’ın (a.s) Şam’daki hutbesine bakacak olursak, Allah velilerinin tüm varlıklarıyla bu şehadette bulundukları¬nı, hatta bu şehadetlerine yer ve zamanı tanık tuttukla¬rını görürüz.
Teşehhütte “La ilahe illallah” cümlesiyle yetinmiyo¬ruz;aksine “Vahdehu la şerike leh=tektir; O’nun ortağı yoktur” diyoruz. Ne yaratışta, ne varlık âlemini idarede ve ne de kanun koymada şeriki yoktur: “Mülkte ortağı olmayan”[362] Allah’a kulluk Allah velileri için en büyük if¬tihardır: ” İzzet olarak bize, senin kulun olmak yeter.”[363]
Allah’a kulluk etmek, insanın tüm kayıt ve bağlar¬dan özgür olması demektir; bu, insana öyle bir güç verir ki hiçbir süper güçten korkmaz artık. Firavun’un eşi Al¬lah’ın kulu olması nedeniyle öyle etkilenmez bir unsur hâline geldi ki Firavun’un parası ve gücü onda hiçbir et¬ki bırakmadı ve Firavun herkesi kendine kul-köle ettiği hâlde, o, yalnız Allah’ın kuluydu ve tarihin bütün erkek¬leri ve kadınları için örnek olacak bir makama erişti:
“Allah inananlar hakkında da Firavun’un karısını misal verdi.”[364]
Her halükârda, Peygamberin kulluğuna tanıklık et¬mek onun risaletine tanıklık etmekten önce gelir, bun¬dan alınacak dersler ve mesajlar vardır. “Eşhedu enne Muhammeden Abduhu ve resuluh=Şehadet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve elçisidir.”
Peygamberlik ve risalete tanıklık etmek, tüm beşerî mektepleri reddetmek demektir. Son peygamberin risaletinin ebedî ve evrensel oluşunu kabullenmek, bütün tağutları reddetmek anlamındadır.
Hz. Muhammed’in (s.a.a) risaletine tanıklık etmek, Allah Tealâ’nın tüm peygamberlerden aldığı bir sözdür, eğer onun peygamberliğini kabul etmeyecek olsalardı peygamberliğe ulaşmazlardı.[365] Dolayısıyla, “Eşhedu enne Muhammeden Abduhu ve resuluh=Şehadet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve elçisidir.” diyen sadece ben değilim; aksine bütün peygamberler bunu ikrar etmek¬tedirler.
Halis Tevhit
Günümüzde Allah’a tapanların çoğunun sorunu dille “La ilahe illallah” söyleyip amelde Allah’tan başkasına yönelmeleri, izzet ve kudreti başka yerlerde aramaları¬dır. O’ndan başkasına itaat edip O’ndan başkasına aşk beslemekteler.
Gerçekten şirk insanın kendisine karşı işlediği bü¬yük bir zulüm ve Rabbine karşı da edepsizliktir. “Allah’a ortak koşmak (şirk), büyük bir zulümdür.”[366] Çünkü or¬tağı olmak, işlerde zaaf ve acizliğin nişanesi, Allah’ın eşi ve benzeri olması anlamındadır; oysa Allah Tealâ hak¬kında bunların bir anlamı yoktur.
Risalete Tanıklık
“Eşhedu enne Muhammeden abduhu ve resuluh”
Kulluk, peygamberlerin eriştiği en yüksek makam¬dır; risalet ve nübüvvet makamı için bir ön hazırlıktır.
Hz. Peygamber’in (s.a.a) miraca yükselmesini sağla¬yan şey, onun sunmuş olduğu kulluktur:
“Geceleyin kulunu Mescid-i Haram’dan yü¬rüten münezzehtir.”[367]
Yine ona vahyin inmesini sağlayan husus, kulluktur: “Kulumuza indirdiğimiz.”[368]
Allah Tealâ da peygamberlerini sunmuş oldukları kullukla övmekte, Hz. Nuh (a.s) hakkında buyurmakta¬dır ki:
“Doğrusu o çok şükreden bir kuldu.”[369]
Hz. Davut hakkında ise şöyle buyuruyor: “Ne güzel kuldu!”[370]
Peygamberlerle buluş sahibi insanların bir farkı da işte bunda yatmaktadır: Onlar üstün zekâları, yaptıkları sürekli çalışmalar ve gerçekleştirdikleri deneyler sonucu istediklerine ulaşmışlardır; ancak peygamberler Allah’a kulluk ve Allah’ın lütfüyle istedikleri sonuca varmış, mu¬cize gösterebilmişlerdir. Kısacası kulluk peygamberlerin eriştiği tüm makamların kaynağıdır.
Peygamberlerin kulluğunu ikrar etmek, bizi Allah velilerinin makamları hususunda her türlü ifrat ve aşırı¬lığa düşmekten alıkoyar, yaratıkların en üstünü olan Hz. Peygamber’in de (s.a.a) Allah’ın kulu olduğunu an¬lamamıza yardımcı olur.
Açıktır ki bu tanıklık gerçek ve sadakatle olmalıdır; yoksa münafıklar da Resulullah’ın (s.a.a) yanında onun peygamberliğine tanıklık ediyorlardı; Kur’ân-ı Kerim şöyle buyuruyor: “Allah, senin O’nun peygamberi oldu¬ğuna tanıklık eder, fakat münafıklar yalan söylüyorlar; çünkü onların tanıklıkları sadakatle değildir.”[371]
Salâvat
“Allahumme salli ala Muhammedin ve Al-i Muhammed” Tevhid ve risalete tanıklık ettikten sonra, Muham¬med ve Ehlibeyti’ne salâvat getiririz.
Salâvat, İslâm’ın değerli peygamberinin Ehlibeytine sadakat, sevgi ve muhabbetin nişanesidir, Kur’ân-ı Ke¬rim bu sevgiyi Resulullah’ın (s.a.a) risaletinin mükâfatı bilmiştir.[372]
Salâvat, insanın paslanmış ruhunu parlatır[373] ve nifa¬kın kökünü kazır.[374] Salâvat, günahların temizlenmesi için bir etken,[375] gökyüzünün kapılarının açılması için bir vesile,[376] meleklerin insan hakkında dua etmesine ve ba¬ğışlanma dilemesine bir sebep[377] ve kıyamet günü Resulullah’a (s.a.a) yaklaşarak onun şefaatine erişme vesilesi¬dir.[378]
Hayırlı akıbeti olan, dünyadaki son sözü salâvat olan kimsedir.[379]
Allah Tealâ önce kendisi peygambere salâvat getir¬mekte ve sonra da bize emretmektedir:
“Allah ve melekleri, Peygamber’e salât ederler. Ey inananlar, siz de ona salât edin ve içtenlikle selâm edin.”[380]
Bu ayetten ve onunla ilgili olarak nakledilen hadis¬lerden şu nükteler aydınlığa kavuşur:
1-       Salâvat, dille yapılan bir saygıdır; fakat bundan önemlisi amelen itaat etmektir ve “içtenlikle selâm edin”cümlesi de buna işaret etmektedir.
2-       Allah ve meleklerin salâvatı süreklidir: “Salât ederler.”
3-     Allah’ın salâvatı keramet, meleklerin salâvatı rah¬met ve insanların salâvatı ise duadır.
4-     Hadislerde şöyle geçer: Allah Tealâ Hz. Musa’ya(a.s), “Muhammed ve Ehlibeyt’ine salâvat getir; çünkü ben ve meleklerim ona salâvat getirmekteyiz.” diye hitap etti.[381]
5-   Resulullah  (s.a.a)  şöyle buyurmuştur:  “Allah’ı anmak ibadettir; beni anmak da ibadettir; benim halifem Ali b. Ebu Talib’i (a.s) anmak da ibadettir.”[382]
6- Hadislerde şöyle geçer: Duaların kabul olması için duadan önce salâvat getirin.[383]
[Şunu da hatırlatmakta yarar vardır ki,] sadece Resulullah’ın (s.a.a) ismini duyduğumuzda salâvat getir¬mek yetmez, onun mübarek ismini yazdıktan da sonra salâvat yazmak müstehaptır. Resulullah (s.a.a) buyur¬muştur ki:
“Kim yazısında bana salâvatı kaydederse, is¬mim yazılı olduğu müddetçe melekler onun için bağışlanma dilerler.”[384]
Salavat Nasıl Getirilmelidir?
Ehlisünnet’in kaynak kitaplarında Resulullah’tan (s.a.a) şöyle nakledilmiştir: Salâvat getirirken, Hz. Peygamber’in (s.a.a) isminin peşinden kesinlikle Ehlibeyti¬nin (a.s) de ismini ekleyin; aksi durumda salâvatımz ek¬sik ve kısır olur.[385]
Ed-Dürr’ül-Mensûr tefsirinde Ehlisünnet’in en önemli kitaplarından olan Sahih-i Müslim, Buharı, Tirmizî, Nesaî, Ebu Davud ve İbn-i Mace’den şöyle nakledil¬miştir:
Adamın biri Resulullah’a (s.a.a), “biz sana na¬sıl selâm vereceğimizi biliyoruz; ama nasıl salâvat getirmemiz gerektiğini bilmiyoruz.” dedi. Resulullah (s.a.a) şöyle deyin buyurdu: “Allahumme salli alâ Muhammedin ve alâ Âl-i Muhammed, kema salleyte alâ Ibrahime ve Âl-i ibrahim. İnneke Hamidun Mecid.”[386]
Şafiilerin imamı Şafiî bu konuyu şiirinde şöyle dile getirmiştir:
“Ey Resulul’un Ehlibeyt’i, sevginizi, / İndirdiği Kitab’ta farzı kılmıştır Allah.
Sizin yüce şanınız için yeter şu ki, / Size salât etmeyenin namazını batıl kılmış Allah.”[387]
Namazda Ehlibeyt’i (a.s) anmak, Resul-i Ekrem’den (s.a.a) sonra diğerlerinin değil, onların izinden hareket etmemiz gerektiğini gösterir. Aksi durumda, yollarını sürdürmeye gerek olmayan kimselerin isimlerini anmak, hele bir de namazda olursa, boş bir iş olur.
Adamın biri kendini Kâbe’ye yapıştırmış salâvat ge¬tiriyordu, fakat Âl-i Muhammed’in ismini söylemiyordu; İmam Cafer Sadık (a.s) -bunu görünce- “Bu, bize haksız¬lıktır.” buyurdu.[388]
Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:
“Ehlibeytimi salâvattan mahrum edenler, kı¬yamette cennetin kokusunu alamayacaklardır.”[389]
Allah’ın (c.c), Resulullah’ın (s.a.a) ve Ehlibeytinin isimlerinin anılmadığı toplantılar da kıyamet günü has¬rete neden olacaktır.'[390]
İlginç olan şu ki, rivayetlerde şöyle geçer:
“Allah’ın peygamberlerinden birinin ismi anıl¬dığında önce Muhammed ve Ehlibeytine salâvat getirin, sonra o peygamberi selâmlayın.”[391]
Resulullah (s.a.a) da şöyle buyuruyor:
“Asıl cimri, benim ismimi duyduğu hâlde bana salâvat getirmeyendir. O, insanların en zalimi ve en sadakatsizidir.”[392]
Selâm
Salâvat zikrinden sonra, üç selâm verilir: Biri Resulullah’a (s.a.a), ikincisi Allah velilerine ve üçüncüsü de müminlere ve din kardeşlerimize.
Allah Tealâ “Ey inananlar, siz de ona salât edin ve içtenlikle selâm edin” ayetinde, Resulullah’a (s.a.a) salâtın ardından ona selâm vermeyi emrediyor; dolayısıyla, namazda salâvattan sonra ona selâm vermekteyiz:
“es-Selâmu aleyke eyyuhennebiyyu ve rahmetullahi ve berekâtuh.”
İftitah tekbiriyle halktan kopup Hakk’a bağlandık. Namazın sonunda da önce varlık âleminin gülüne, yani Resul-i Ekrem’e (s.a.a) ve sonra da Allah’ın salih kulları¬na selâm veririz:
“es-Selâmu aleyna ve alâ ibadillah’is-salihin.”
Bu selâm bütün geçmiş peygamberleri, vasileri ve masum imamları kapsar.
Allah Tealâ’nın kendisi de peygamberlerini selâmlamıştır:
“Selâm olsun gönderilen elçilere.”[393] “Selâm olsun Nuh’a.”[394] “Selâm olsun İbrahim’e.”[395] “Selâm olsun Musa ve Harun’a.”[396]
Selâmla, kendimizi Allah’ın salih kullarına bağla¬maktayız. Zaman ve mekân sınırlarının ötesinde bir iliş¬ki ve bağla, tarih boyunca -gelip geçen ve gelecek olan salih kullarla el ele vermekteyiz.
Sonra din kardeşimiz olan günümüzde yaşayan mü¬minlere geliyor sıra; onlar Müslümanların cemaatine ka¬tılmış ve bizimle bir safta yer almışlardır. Onlara ve Müslümanların topluluğunda hazır olan meleklere ve yine bizim için görevlendirilen iki meleğe selâm vermek¬teyiz:
“es-Selâmu aleykum ve rahmetullah-i ve berekâtuh.”
Namaza Allah’ın adıyla başlayıp Allah’ın kullarına selâm vererek bitiriyoruz.
Bu selâmlarda, sıralamayı gözetmeye de dikkat edi¬yoruz, önce Resulullah’a (s.a.a), peşinden diğer peygam¬berlere, velilere ve salihlere ve son olarak da onların ta¬kipçilerine ve müminlere selâm veriyoruz.
Selâmın Siması
Selâm, Allah’ın isimlerinden biridir. Selâm, cennet halkının birbirlerine esenlik dilekleri¬dir.
Selâm, cennete girenlere meleklerin esenlik dilekle¬ridir.
Selâm, Rahim olan Allah’ın mesajıdır.
Selâm, Kadir gecesinde sunulan ve insanların kendi¬siyle ağırlandığı şeydir.
Selâm, Müslümanın Müslüman üzerindeki ilk hak¬kıdır.
Selâm, her söze ve yazıya başlamanın anahtarıdır.
Selâm, her türlü korku ve kötülükten güvence bel¬gesidir.
Selâm, en basit güzel ameldir.
Selâm, tevazu ve alçak gönüllülüğün nişanesidir.
Selâm, barış bildirişidir.
Selâm, iki insanın birbirine ilk hediyesidir.
Selâm, Allah kulları için sağlık ve selametlik dileği¬dir.
Selâm, evrensel barışa davettir.
Selâm, ümit ve sevinç vericidir.
Selâm, geçmiş kırgınlıkları gidericidir.
Selâm, varlığını belirtmek ve giriş izni istemektir.
Selâm, giriş ve çıkışta en güzel sözdür.
Selâm, dilde hafif, fakat terazide ağır olan bir söz¬dür.
Selâm, toplumun ıslahı yönünde ıslahçılara yol gös¬tericidir.
Selâm, muhatabı ölülerle diriler olan bir sözdür.
Selâm, tazim ve ikram belirtisidir.
Selâm, Allah’ın rızasına ve şeytanın gazabına neden olur.
Selâm, kalplere neşe ve mutluluk kazandırır.
Selâm, günahların keffareti ve iyiliklerin çoğalması¬nı sağlar.
Selâm, üns ve dostluk mesajıdır.
Selâm, kibir ve bencilliğin ilacıdır.
Selâm, ilâhî bir edeptir.
Selâm, bütün hayır ve iyilikleri hoş görmektir.
Selâm, verilmediği takdirde cimriliği, kibiri, inzivayı, küskünlüğü ve yakınlarla ilişkiyi kesmeği beraberinde getirir.
Selâm, insanların başının üzerine yaydığımız rah¬met bulutudur; dolayısıyla “selâmun lekum=selâm size olsun” değil, “selâmun aleykum=selâm sizin üzerinize olsun.” diyoruz.
Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor:
“Ben ölünceye kadar çocuklara selâm vermeyi terk etmem.”[397]
Selâm vermek müstehap olsa da selâmı almak farz¬dır; ancak selâm verenin sevabı, selâmı alanın sevabın¬dan onlarca kat fazladır.
Hadislerde şöyle geçer: Süvari olan yayaya, ayakta olan oturana, içeri giren içeridekilere selâm versin.[398] Kur’ân-ı Kerim de şöyle buyuruyor:
“Bir selâm ile selâmlandığımz zaman siz de ondan daha güzeliyle selâm verin.”[399]
Allah’ın Selâmı, Rahmeti ve Bereketi Üzerinize Olsun
SON
Üstat Muhsin KIRAATÎ
Çeviri: Cafer BENDİDERYA


more post like this